Zamanın imbiklerinden süzülen o ağır sızı,
Avuçlarında dindi arkeoloğun;
Eğildi toprağın, nabız gibi attığı yere.
Elindeki çelik değil;
Hafızanın kabuğunu soyan mukaddes sabırdır.
Fırça, arzın alnına bir kez dokunur;
Ve yüzyılların küflü sükûtu,
Mücevher bir ses gibi dağılır boşluğa.
Toprak, bin yıllık düğümünü çözer usulca;
Sırlar, günün insafsız ışığına terk edilir.
Güneş bir mercek olur;
Tarihi, kendi gölgesinde büyütür.
Bir mermer göz kırpar toprağın rahminden:
Helen.
Bakışında hâlâ yanar Olimpiyatların ilk ateşi,
Hâlâ tazedir uğruna yakılan şehirlerin isi.
Taşın içinde bir filozofun nefesi kristalleşir;
Aristoteles, o soğuk sıralara bilgiyi fısıldar,
Pisagor ise adaleti
Gövdesi hırsla sınanan bir kupaya gizler:
Doldurduğun kadar seninsin;
Fazlası, köklerini kurutan o kadim boşluk.
Açgözlüyü sıfırla cezalandıran terazi,
Taşın kalbinde hâlâ dengededir.
Platon, bir anlık sessizlikte evreni sorguya çeker;
Tapınaklar, sütunların diliyle ayağa kalkar.
Taş konuşmaz aslında;
Taş, evrenin unuttuğu o tek fısıltıyı hatırlar.
Arkeolog, o fısıltının tam merkezinde,
Zamanın yırtıldığı o ince sızıdadır.
Atina’nın tozundan Miletos’un rüzgârına,
Bir nefeste bin yılın ötesine savrulur.
Kendine geldiğinde;
Elinde aynı fırça, aynı titreyen sadakat.
Yine aynı toprak bekler onu:
Henüz dokunulmamış bir suskunluk katmanı,
Kendi vaktini bekleyen derin bir yara.
Çünkü arkeolog;
Ne geçmişin gölgesidir,
Ne geleceğin vaadi.
O, zamanın sarkaçsız durduğu o yerde,
Toprağın nabzını kendi kalbinde duyan
Sonsuz Şimdiki Zamandır.
Kayıt Tarihi : 9.1.2026 22:39:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!