Önce dam evlerimiz
Sonra silgi kokan siyah önlüklerimiz gitti/
Size nasıl diyeyim yufka içinde helvamız,
kışa bir yumruk gibi direnen yün çoraplarımız,
annelerimizin önemli günlere sakladığı pestil,
belki görürüm diye pencere önlerinde sabahladığımız
Kısa çöpü çeken çocukları var şehirlerin
hani o bulaşıcı egzama gibi uzak temiz çocuklarınızdan
oysa biliriz herhalde hepsinin kafası çocuklarınız gibi kokar
benim varsa uzun çöpüm onların/
Sizi unutuyor biliyor musunuz tinerci çocuklar
iki kuruş verince bir nalbura
Gördün mü insan;
ne sesi var savaşların,
ne ırkçılık hastalığının/
Daha emeklediğimiz zamanların belki,
bu gezegeni birlikte tanıdığımız zamanın
ıslığı çalıyor/
Bir garip fırtına öncesi
hazır olmamış buğday başaklarına benziyorum
ve Camı kırılmış köy evi pencerelerine/
Bu bozkırlara bakmış gözlerim işte,
nasıl dayanır bilmiyorum;
bu kadar ilkbahar taşıyan gözlerine,
Seviyorsan şarabı,
üzüm salkımlarına
bağ bozumunu yapanlara
ve zamana teşekkür edeceksin.
Seviyorsan bir kadını
Yorulur bir gün, yorulur.
Savaşan yorulur,
Ölüm yorulur.
Bir tiz şarkı duyulur siperlerden,
Gökyüzüne zeytin dalı bir taç kurulur...
Ah Nazenin
zamanı değil uzaklaşıp gitmenin;
mevsimler geldiğinde,
o göçmen kuşların işi...
Ölünün odasına soracaksın yaşamayı;
bir kaç saniye önce kalktığı yatağına,
su içtiği bardağına,
defalarca açıp kapattığı kapısına
ve yaşam telaşı içinde yastığının altına koyduğu parasına/
Bir ölünün penceresine soracaksın yaşamayı;
Herkes ne kadar doğru, herkes ne kadar güzel be şair,
oysa dünya çirkin,
birisi bize yalan söylüyor şair;
çocukları kim öldürüyor bunca savaşta,
bulutlara kim kara sürüyor mavisini gizleyip gökyüzünün,
kim sürüyor göçmenleri uzak bilmedikleri sulara/
Deniz gibi görürüm bazen kendimi
istediğim yere giderim derim
istediğim yere
giderim de bazen uzaklara
ne kadar
sana dönecek kadar işte




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!