Ali Şiiri - Hülya Kırklaroğlu

Hülya Kırklaroğlu
235

ŞİİR


9

TAKİPÇİ

Ali


Ne zaman bu ismi duysam ve biri birine
"Ali!" diye seslense,
Hazreti Ali (r.a.) Efendimiz çıkageliyor aklıma.
Çağrı filminin etkisi ve okuduğum kitaplar birleşince, zihnimde o sahne canlanıyor:
İslam düşmanının kellesini, ucu iki başlı kılıcı zülfikâr ile tam vuracakken, yüzüne tükürdüğü anda kılıcı düşmanın boğazından çeker.
Nefsinin işin içine girmesi, onu engellemiş ve düşmanı salıvermişti.
O bilinç ve şuurla savaşan mücahitlerdi onlar.
Çağrı filminde, kamera Hz. Ali’yi göstermiyor.
Öyle bir vücuda gelmiş ruh, hangi kameraya sığabilir ki?
Senaristlerin, yönetmenin ve yardımcılarının Hz. Ali’ye olan saygısı.
Çoğu zaman, insan yüzleri değil de ruhu görmek istiyor. Kimi gerçek hikâyeler ve filmler de bunun için olmalı.
Allah’ın Arslanı lakabını düşündüğümde, akıl almıyor heybetini.
Zaten akıl neyin, ne kadarını alabiliyor ki? Bu da bilinmezlik kavramı işte.
Bizim ailemizde bir Ali’miz olmakla birlikte,
bir de pazarcı Ali’miz oldu, Anadolu Yakası’na taşınınca.
Aman ha: sakın pazarcı deyip de "hım mım" gibisinden sesler çıkmasın kapalı dudak aralığınızdan, büzüşerek!
Bahsedelim Ali’den, kalemimizin kağıda sürtünme kuvvetiyle birlikte. Çınlatalım Ali’nin kulaklarını.
M.Ü.G.S. mezunu Ali.
Number one anlayacağınız.
Önceleri, pazar tezgahları açık alandayken yoktu Ali, tezgâhın arkasında kot pantolonu ve her zaman temiz tişörtüyle.
Sanırım üniversitesinde son yılıydı o zamanlar.
Pazarın ilk tezgâhı onlarınkidir.
Tezgâhlarındaki sebze ve meyveler, pazarın kral ve kraliçesi gibi özenle dizilirdi; kuyumcu inceliğinde dizilimleri güneşle bir olup göz kırpardı, her hafta perşembe günleri.
Gelgelelim, el yakan fiyatlar da yine aynı tezgâhtaydı.
Bu yıl, pazarımızı kapalı alana taşıdılar.
Önceleri haz etmedim; ucube değildi elbette yeri ama ne bileyim, açık alanda elmayı hiç sevmesem de daha güzel görünüyordu gözüme.
Alt katta otoparktan gelen tekerlek kokuları, ilk zamanlar burnumun direğini zorluyordu.
Sonradan alıştım.
Tüm pazarı geziyordum önceleri,
Ali tezgâhın başına geçene kadar.
“Gel vatandaş gel” veya “Ne vereyim abime, ne vereyim ablama” gibi sıradan iki kelimeyi aşmayan cümleleri hiç duymadım ağzından.
Ablacığım, abiciğim dışında hitap etmiyordu tezgâh önünde ne alacağına karar veremeyen müşterilerine.
Enerjisine kırk bir kere maşallah!
Uzun boylu, geniş omuzlu, buğday tenli, karaya çalan kısa saçları, meyvelerin üzerinde özen arayan iri kahverengi gözleri, güleç yüzü ve kontrol dışına çıkmayan disiplinli ses tonlamasıyla dikkatleri üzerine çekiyordu.
Güler yüzlü, iri yarı babasıyla; daha sakin yapılı, orta boylu kardeşiyle aynı pazar tezgâhını paylaşıyordu Ali.
Ama Ali başka...
Bırakın tezgâhı, tüm pazarın trafosu Ali, der onu tanıyanlar.
Ağzınız kulaklarınızda ayrılırsınız tezgâhından, öyle bir şey işte.
Sosyal medyasında spora gittiğini gördüm; gençlerin vazgeçilmezi kas mevzusu.
Bir pozunda dikkatimi çekti: Kısa kollu tişörtünün sol kol ucunu tutup hafiften kaldırıyor, hayranlarına binbir emekle yaptığı kaslarını gösteriyordu.
O an içimden, "Ali, veli kırkdokuz elli!" dedim ama Ali pazarda oldukça aklıselim.
Gençliğin büyüsünü sosyal medyayla paylaşıyor.
Bir ay önceydi, ablam hoş geldin dedi.
"Hoş buldum Ali, nasılsın?" dedim.
"Ablam, gördün mü, oynadığım dizi altı bin tıklanmış." dedi.
"Hangisi?" dedim.
Söyledi, baktım; eh be Ali, ben iki bin görüyorum, üçle mi çarptın kardeşim, deyince yüzü düşer gibi olmadı.
"Yok ablam, o değil, göstereyim ben." dedi kendinden emin.
Lakin yanımdaki hanımla ara ara bulamadık bir türlü.
"Tamam, inandık biz." deyip birbirimize bakıp gülüştük.
Ne zaman gitsem pazara, Ali hep meyvelerin başında.
Ağzını doldura doldura, "Hülya abla bak, elmalar çok güzel; Amasya elması bunlar!" diyor.
Her defasında unutuyor Ali elma sevmediğimi.
Bir daha söylerse, evdeki B12 vitamininden götürüp uzatacağım Ali’ye!
Unutmadan:
Mesela, Ali’yi uzun yüzünde, uzun burnunun hemen altında enine genişçe olan ağzını "füpp" yapıp dudaklarını "ü" der gibi tu edip yere tükürürken göremez kimse.
Öyle kibar, uzunca, esmer, zarif oğlan.
Ali tezgâhın başına geçtiğinden bu yana,
ne zaman alışveriş yapsam, hep aynı fiyatı ödediğimi fark ettim geçenlerde:
Bir tezgâh ve bin iki yüz lira.
Ne bir kuruş aşağı, ne bir kuruş yukarı; bin iki yüz lira bırakıyorum bir tezgâha alışveriş karşılığında.
Halbuki ana oğuluz, iki can; bunca sebze, meyve...
Ali’nin pazarcılığına şapka çıkarmamak elde değil.
Öyle böyle derken, gel zaman git zaman artık pazara çıkmıyorum.
Ali, perşembe günü saat on olduğunda, nadide bir şekilde tezgâha özenle dizdiği sebze ve meyvelerin videolarını “Ablam günaydın.” diye mesajla gönderiyor.
Sipariş veriyorum, konfor alanıma çekilerek.
Ya çalışanlar ya da kardeşi getiriyor siparişlerimi.
Ve yine bakıyorum ki, eve gelince de bin iki yüz liralık alışveriş!
Bir gün dedim:
"Ali, bu ne, hep aynı fiyat?!"
"Ablam biz tamamlıyoruz; mesela bin yüz yetmiş ise üç limon ekliyoruz."
"Hee Ali, tamam, anladım." diyerek lafını balla kesip teşekkür ettim, sağlama yaptığı için.
Tezgâhının önüne gelen ya da tezgâhın önünden geçen herkes, neşeli sesini duyar ve gönlünde ona yer açar.
Ne de olsa, ismin insan üzerindeki etkileri ortada!

Hülya Kırklaroğlu
Kayıt Tarihi : 28.04.2025 13:10:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!