Her gün annemi düşündüm,
sütten ayırıp gönderdiler uzaklara,
tahta evin çatısından koparıp,
beton duvarlar için.
Babamla çocuk gelin, çocuk damat,
ellerinde bir kuru ekmek,
hiç bilmedikleri yollara düştü.
Bense…
Günlerce ağlayıp soluksuz kaldım,
küçük bedenim bir boşlukta sallandı.
Doktor yoktu, yalnızca dualar,
nefesim döndü mü bilmiyorum.
Yedi yıl sonra bir kutu geldi,
içinde bir oyuncak bebek.
Mısır kozalaklarını beze sarmayacaktım artık.
Bebeği kollarıma aldım,
şefkatle, sanki annem kokuyordu.
Ama o…
gözlerini açıp kapadı,
ve ağladı.
Beni izleyen sinsi yılan süzüldü eşiğe,
arkasından, evi sarsan ayak sesleri,
topuklarının gölgesi düştü üstüme.
Tam bebeğimi koklarken—
"Onun bunun çıkardığı kafa şişirme!"
Ve bir anda,
kollarımdan sıyırıp
alevlere fırlattı.
Dondum.
Gözlerini izledim bebeğin,
yanarken kıvrılan kirpiklerini.
Alevler çıtırdamadı,
haykırdı,
küçük bir bedenin içini yırtan çığlık gibi.
Sinsi yılan geri döndü,
keyifle, sessizce.
Sesim çıkmadı.
Kıvrıla kıvrıla yandı
tüm hasretim,
tüm dünyam.
O an, içimde de bir şeyler yandı.
Gözyaşlarım boğazımda düğümlendi,
ama ağlamadım.
Çünkü ağlamak,
bir ses çıkarmaktı.
Ve ben, o gün,
sesimi kaybettim.
Hatice GÜZEN
Hatice GüzenKayıt Tarihi : 1.3.2025 21:35:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Çığlıkların sıradanlaştığı yerlerde, sesler uğultuya karışır; denemeye cesaret eden ise asi, sinirli, geçimsiz diye damgalanır. Buna kendisi de inanırsa, yalnızlık bir ömür peşini bırakmaz. Belki bir duvar örer, aslında kendini hapsettiği. Ya da hep gider, hep terk eder. İyilere bile inanmaz. Belki de inanmamakla, iyilerin hakkına girer.
TÜM YORUMLAR (1)