Şehîdelerimiz birilerini neden bu kadar rahatsız etti bilemem
Bu güzîde Cemâate,nefret duyana aslâ rahmet bile dilemem.
İslâmın ilk Şehîde’si; H.z. Sümeyye’lerin kutlu yolunda
Giden Şehîde’leri izliyor herkes,yolun saĝ ’ında solunda.
Ey yolcu! Dur da hele bir bak neden Şehîd bunlar neden
..
Ben çocuğum
Bilemem öyle yalan dolan.
Pamuk şekeri kadar yumuşak,
Horoz şekeri kadar tatlıyım.
Bencil değilim ben.
Elim açıktır benim.
Uçsuz bucaksız
..
Seni düşlüyordum da...
Bir bankta oturmuşsun..
Ayaklarını uzatmışsın boylu boyunca...
Birazdan saçların yeşil rüzgârla oynaşacak...
Seni düşlüyorum da..
Denize doğru bakıyorsun...
..
yeşil bir vadiden
sisleri yararak gelen
sıcacık bir güneş gibisin
dünyamı aydınlatan
kanımı ısıtan
yanık bir Afrika şarkısında
..
Güzelim dünyâmız katledilmekte,
Bak,can çekişiyor,her an ölmekte.
Canlı türlerimiz,hep tükenmekte,
Sıra,insanlara gelip duruyor.
Kimyâsal bombalar,parfümler başta,
Kurumuş Afrika,açlar savaşta,
..
Yeni seçimlerden çıktık. Tekrar erken seçim diyorlar, bir türlü hükümet kurmak istemiyorlar. Neden?
Belediye meclislerinde her partiden meclis üyesi var. İşler de iyi kötü yürüyor. Peki, neden devletin tepesinde bir araya gelemiyorlar. Neden hükümet kurmaya gelince işler bu kadar zorlaşıyor?
Yerel yönetimlerin yetkileri yok derecesine indirildi. En önemli işler merkezden yönlendiriliyor. Çünkü yerellerde demokrasi, yani halk denetimini kurmak daha kolay, halkın sözü bir ölçüde dikkate alınmak zorunda, kaçış bundan… Merkezi yönetimler, rantı yerellere kaptırmak istemiyor.
Mücadele, 4 parti arasında gibi görülse de gerçekte ezenlerle ezilenler, sömürenlerle sömürülenler arasında… Sömürenler daha fazla kar, daha ucuz işgücü, daha fazla yağma için toplumu zaptu-rap altına almak istiyorlar. Bütün baskıların, silaha, polise, askere yatırımın sebebi bu…
Elli yaşın üstündekiler bilirler. 1980 öncesi, bu güne göre mukayese edilirse, eğitim parasızdı, sağlık parasızdı, işçiler her yıl toplu sözleşme masasına oturur, en kötü sendika bile enflasyonun altına düşmeyecek zamlar alırdı. İş garantisi bu günle mukayese edilirse var sayılırdı. İşçi normal şartlar altında ilk girdiği iş yerinden emekli olup çalıştığı her yıl için asgari bir maaş tutarında tazminat alabiliyordu… Kısacası sosyal hakları da eklenince aç kalmayacak bir yaşama sahipti… Bu demek değil ki sömürü oranında düşme oluyor… Hayır, her yıl yine en zengin %20 ile en fakir %20 arasındaki mesafe istikrarlı (Sermeye sahipleri için istikrarlı) biçimde açılıyordu.
Darbeden önce ekonomik ve sosyal haklardan yapılmak istenen kısıtlamalara (24 Ocak kararlarının uygulanmak istenmesine karşı) karşı yüzbinler sokağa dökülünce, kitlesel grevler başlayınca, zora başvurdular…
12 Eylül 1980 darbesi ile, meclis feshedildi, Partiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri kapatıldı ve yüzbinlerce demokrasi gönüllüsü tutuklanıp işkencelere tabi tutuldu. Yani demokrasi rafa kaldırıldı. Niye? Emekçileri daha fazla sömürebilmek için… Kısaca sorun sömürenler ve sömürülenler arasında.
..
Çıkar gelirdin anzısın
Elinde kırçiçekleriyle
Demli bir çay koyardık
Bazen de şarap
Oturur saatler boyu
Konuşurduk.....
..
Dudaklarını hafifçe ısırarak tebessüm eden ay, nehrin gümüşi ışığında saçlarını kınayla tarayan mahcup bir kız misali ışıldarken hayatın birbirine benzemeyen veçhelerinden kendime kocaman bir buket yapıyorum. Rastgele seçtiğim bir ânın etrafında sükûnetle hiç acele etmeden dolaşıyorum. Arzuların, hüznün, korkuların, pişmanlığın en saf haline dönmenin imkânsızlığı canımı acıtmıyor nedense, tam tersine ruhumu daha iyimser kılıyor. Geniş bir bahçenin ortasında yüzükoyun yatıp tül yaprakların titreyişini izlerken görüyorum kendimi. Geçmişin kuyusundan seçtiğim anlarla hayallerimi buluşturup onlardan yeni hatıralar yaratıyorum. Hiç durmadan aynı sahneleri dondurup başa alıyorum. Sonra biraz kırpıyorum. Beğenmediğimde yeni cümleler, bakışlar, dokunuşlar, sesler, kokular ekliyorum. Oysa o aynı kalmak için direniyor.
Kendimi aldatıyorum belki ama bu savruk hâl bilincimin kıvrımlarını parlatıyor sanki. Yalan söylemek, bilincin kökeni midir, kim söylemişti bunu? Yola devam edebilmek için anlardan damıttıklarıyla şiirler, hikâyeler, romanlar yazanlar hayatlarının hem oyuncusu hem de seyircisi olmuyor mu? Tamam işte, ben de onlardan birisi olmaya karar verdim bu gece. Biraz da varoluşun, aldanışın kıyısında duran karanlık yüzüne bakalım. Hepimiz aynı ‘yapboz’ oyununun birbirini tamamlayan parçaları değil miyiz? Hikâyesizlik ya da olup biteni hikâye edememek çıldırmak demektir, çok ağır bir yüktür. En iyisi onu ilmek ilmek çözelim, parçalayalım sonra yine düğümler atarak tamamlayalım. Rüyalarınızı küçük kâğıtlara kaydederken, gönderilmeyen mektuplar yazarken, günlük tutarken, biyografiler okurken hatta birbirinizin falına bakıp geleceği kehanet ederken yaptığınız bu değil mi zaten? Graham Greene, boşuna “Bir romancı unutmak konusunda pek çok insandan daha yeteneklidir,” dememiş. Sanırım o da unutarak hafızasını tazeleyebilen yazarlardandı. Öyleyse yaşadıklarımızı sonradan anlamlandırmamızın sırrı o büyük aldanışta değil mi? Ben sizin için şimdinin kaygan zemininden yavaşça geriye doğru kayıyorum...
“Hayat basit olduğu için zordur”
..
Ben çocukken bir şarkı vardı
“Bir dünya bırakın biz çocuklara
Göz yaşlarıyla ıslanmış olmasın” diye
Şimdi her yer ıslak, kan ve gözyaşıyla
Uçurtmalar çocukların ellerine
Ulaşamadan parçalanmış,
Dikenli teller minik bedenlere değmiş
..
YURTTAŞ SELAMI ÇAKSIN
Mankurtlar uydurması şu bizim tarih
Sarhoş masalarında ki vukuat sarih
Viyana hezimeti, Çanakkale son durak
Afrika, Ortadoğu, Balkan'ı ele bırak.
..
Asya,Afrika
ve Latin Amerika'da ki
tüm ülkeler kasıklarıdır,
Ortadoğu'dakilarse bacakarasıdır
'Büyük! ' emperyalistlerin...
Gecekondu mahalleleri
..
Önünden gelip geçenlerin umursamadığı suskun ve yalnız bir iğde ağacının cama yansıyan gölge oyunlarına katılıp geçmişin karanlığına düşmeden sakince mırıldanıyorum. ‘Kimmiş o gelen ya giden kimmiş/Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş/Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan… Sonra şiiri hatırlamama sebep olan öteki mısralar dolaşıyor loş odanın içinde; …Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan/Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan/Kim koparmış dalından bu yabani incirleri… Ah Edip Bey, “sahi ne kalıyor o yaşananlardan”. ‘Bir kere gelmiş bulunduk’ değil mi, ne çıkar bu kadarını anlasak bu hayattan, diyorum. Serum damlaları yılankavi plastik boruların içinden bahar yağmurlarının uysal damlaları gibi tane tane, sessizce dökülüyor.
Anneme bakıyorum, onu eksik bırakan parçasını içinden çıkarıp dünyaya fırlatan kadına. Beni en iyi tanıyan o olmalı. Hüzünlenip içimdeki boşluğa baktığımda, acıyla yüz çizgilerim derinleştiğinde, mutluluğun pırpırlı telaşıyla çıldırdığımda, bu yaşımda hâlâ çocuksu sabırsızlığımı bir silah gibi kendime çevirdiğimde, korkup gizli kovuğuma çekildiğimde, her şeyden ansızın vazgeçiverdiğimde, savaşma gücünü yitirdiğimde beni en iyi o anlar. Bu bir bilgi değil, daha en başında bu sarsıcı kopuşla birbirimizi hissediyoruz. Ama şimdi onu hiç görmeye alışık olmadığım acılı bir ifadeyle ve korkunç ağrılarıyla orada öylece yatıyor. O benim çocuğum olmuş. Elini tutunca ağırlaşan göz kapaklarını kaldırıyor. O gülümsemeyi iyi tanıyorum. Bana kendimi hep biraz suçlu hissettiren ‘yine ne okuyorsun’la karışık ‘ne düşünüyorsun’ bakışı. Sonra o meraklı, kaygılı bakışlar kucağımdaki kitaba çevriliyor.
Kapağında “Bir Evliliğin Öyküsü” yazıyor. Biliyorum, mecali olsa “güzel mi, ne anlatıyor” diye sorardı. Çok yorgun; gözlerini usulca kapatıyor. Rahatlamış, artık hiçbir şeyi fazla kurcalamıyor sanki. Bir gece evvel ameliyata gitmeden evvel konuştuklarımızı hatırlıyorum. “Yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim” diyordu. Yok, öyle klişe bir hasta itirafı değil. Onunla, daha bir yaşındayken öldüğü için hiç tanımadığı, birkaç yıl öncesine kadar suretini bile göremediği annesini konuşuyorduk. Her seferinde sanki somut, açık, net bir cevabı olabilirmiş gibi böylesine derin, siyah bir boşluğa doğmanın neye benzediğini sorarım. O da her defasında “Hiç tanımadığın bir insana karşı ne hissedebilirsin ki, annen bile olsa” der, garip bir olgunlukla. Yine aynısı oluyor. Sorular başımızın etrafında vızırdayıp duran sinirli arılar gibi rahatsız ediyor ama susuyoruz. Ben onun içinden çıktım. Hem ona çok benziyorum hem de hiç benzemiyorum. Tabiatın garip yasalarını hatırlamak beni ürpertiyor. O fazla kurcalamaz. Huzurlu bir ‘mutsuzluğu’, ‘mutlu’ bir huzursuzluğa tercih eder. Her ikisini de tecrübe edecek ve seçimini sükûnetten yana kullanacak kadar zorlu mücadelelerden geçti. İyileştiğinde ona eğip bükmeden sormak istiyorum, “Birbirimizi ne kadar tanıyoruz, anne çocuk olmanın ötesinde gerçekten tanıyor muyuz? ”. Cevabını tahmin etmek zor değil. Sonra yine kucağımda uysal yavru bir kedi gibi yatan kitaba dönüyorum.
Kadınsı bir tılsımı var…
..
gazeteleri konuşuyorsun
ajansları, muhabir sayıklamalarını
küpür kesiyorsun ilgi kuruyorsun
kahrediyorsun borsa sarpa sarsa
sübvansiyonlara seviniyorsun
kredileri, ihracatı, benzini
hükümeti, memuru konuşuyorsun
..
… Bir kitap yaz anne saçları beyazlasın,
Yüreği hep çocuk kalsın….
Dize dize umutlar olsun…
Ufacık ellerinde çicekler açsın
Hatırası hiç solmasın…! ! ! !
Öğretme gözyaşlarını
Okul kıyafetlerim
..
Yeni filizlenen kökler
Su ister, toprak ister,
Yeni doğan çocuklar
Aş ister, ekmek ister.
Su ve toprak olmazsa
Filizler hepten kurur.
Aş olmaz, ekmek olmazsa,
..
AYLARDAN ŞUBAT
Siz sıcak yatağınızda kaygısızca uyurken,
Pembe beyaz hayaller içindeydiniz.
Sevgi meleğiniz düş kapınızın ardındaydı.
Melek tam giriyorken içeri,
Siz kan-ter içindeydiniz!
Oysa o, Afrika menekşesinin narinliğinde
..
Sıgara içmem ben,
Bir Deniz kıyısındaysam,
Hava güzel şarkı güzelse,
Bir de biri güzeller den,
En güzelse.
..
Dünyaya ışık saçan, Türk’ün ufkunu açan,
Albayrağı tanıtıp, göğsümüzü kabartan,
Çağdaş alperen olup, kıtaları dolaşan,
Asrın dahilerine kucak dolusu selam! ...
Yüzü aşkın ülkede yüzlerce okul açmak,
Binlerce talebeyle sevgiyle kucaklaşmak,
..
Yârab,
Yaşlı Asya’da
Taşlar oynadı yerinden,
Durulmuyor sular,
Hep dayak yiyor Arap,
Gık etmiyor,
Bu nasıl Dünya?
..
yeşil bir vadiden
sisleri yararak gelen
sıcacık bir güneş gibisin
dünyamı aydınlatan
kanımı ısıtan
yanık bir Afrika şarkısında
..



