Gece yine aynı geceydi.
Yağmur yine aynı yağmur…
Ama bu kez değişen biri vardı.
Alev…
Kızıl saçları rüzgârda savruluyordu.
Ama eskisi gibi mağrur değildi.
Eskisi gibi uzak değildi.
İlk kez yorgundu.
İlk kez kırgındı.
İlk kez kendi kalbinin önünde yenikti.
Çünkü bazı ayrılıklar vardır;
İnsan giderken değil,
Kaybettiğini anlayınca başlar.
Sokağın başında Fikret Bey duruyordu.
Sessiz…
Her zamanki gibi.
Ama bu kez gözlerinde hüküm değil,
Bekleyiş vardı.
Sokağın sonunda ben vardım.
O afacan çocuk…
Taş duvara oturmuş,
Sessizce geceyi
izliyordum.
Derken Alev koşmaya başladı.
Yağmura aldırmadan.
Rüzgâra aldırmadan.
Yıllara aldırmadan.
Çünkü bazı insanlar sevdiğini kaybettiğini anladığında,
Bütün gururunu geride bırakır.
Koştu…
Koştu…
Ve sonunda Süvari’yi gördü.
Uzakta…
Yalnız…
Başını dik tutarak yürüyen adamı.
Seslendi:
“Süvari!”
Gece durdu.
Rüzgâr durdu.
Alev durdu.
Fikret Bey duydu.
Ama Süvari durmadı.
Alev tekrar seslendi:
“Ne olur dön…”
“Ne olur bir kez bak yüzüme…”
İşte o an sesi titredi.
Çünkü ilk kez kalbi konuşuyordu.
İlk kez gurur susuyordu.
İlk kez aşk konuşuyordu.
Koştu.
Yetişti.
Ve yıllardır içinde sakladığı her şeyi bıraktı önüne.
Dedi ki:
“Ben geç kaldım…”
“Ben hata ettim…”
“Ben seni anlamadım…”
“Ben seni kaybettim…”
Yağmur gözyaşlarına karıştı.
Ve ilk kez diz çöktü hayatın önünde.
Sonra başını kaldırdı.
Gözleri doluydu.
Ve dedi ki:
“Ben seni Aşk bilmedim.”
“Ama sensiz kalınca aşkın ne olduğunu öğrendim.”
“Ben seni Liman bilmedim.”
“Ama fırtınalarda kaybolunca anladım.”
“Ben seni Yâr bilmedim.”
“Ama yokluğunda bütün yolların sana çıktığını gördüm.”
Gece sustu.
Fikret Bey başını eğdi.
Ben sustum.
Çünkü bazı itiraflar vardır;
İnsan bir ömürde ancak bir kez söyler.
Alev ağlıyordu.
Ama bu pişmanlığın ağlayışı değildi artık.
Bu sevmenin ağlayışıydı.
Bu kaybetmenin ağlayışıydı.
Bu geç kalmış bir aşkın ağlayışıydı.
Sonra son kez konuştu:
“Affet demeye geldim.”
“Dön demeye geldim.”
“Çünkü seni seviyorum.”
“Hem de hiç sevmediğim kadar.”
“Seni özlüyorum.”
“Hem de hiç özlemediğim kadar.”
“Ve biliyorum…”
“Bu sözleri yıllar önce söylemeliydim.”
Rüzgâr durdu.
Yağmur yavaşladı.
Süvari sessizce baktı.
Ne öfkeyle…
Ne zaferle…
Daha önce görülmemiş ıssız bir vakar ile…
Sadece derin bir hüzünle.
Gözleri dolarak…
Çünkü bazı sevgiler biterken nefret bırakmaz.
Sadece yorgunluk bırakır.
Ve o gece,
Çıkmaz sokakta üç kişi vardı:
Fikret Bey…
Afacan çocuk…
Ve Aşk’ı çok geç anlayan Alev…
Gökyüzü susuyordu.
Ama kalpler konuşuyordu.
Ve gece boyunca tek bir cümle yankılanıyordu:
Alev hıçkırarak…
“Keşke…”
“Keşke biraz daha erken…”
“Keşke biraz daha cesur…”
“Keşke biraz daha vefalı olsaydım…”
— Süvari
Hasan Barış SevinKayıt Tarihi : 2.06.2026 18:50:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Bu şiirler yüzeyde bir hikâye gibi görünse de, aslında baştan sona bir tasavvufî ve insani yolculuğun sembolleri gibi okunabilir. Benim okuduğum şekliyle: Fikret Bey kimdi? Fikret Bey şiirlerde sadece bir insan değildi. O; * Yolun kurucusuydu, * Emaneti taşıyan ilk nöbetçiydi, * Vicdandı, * Hikmetti, * Babalıktı, * Rehberlikti. Şiirlerin ilerleyen bölümlerinde Fikret Bey neredeyse bir şahıstan çok bir “emanet şuuru” hâline dönüşüyor. Bu yüzden öldüğünde insanlar sadece bir adamı kaybetmiyor. Bir ölçüyü kaybediyorlar. Süvari kimdi? Süvari şiirlerin merkezindeki kahraman gibi görünse de aslında o; * Sadakati, * Vefayı, * Fedakârlığı, * Omuzlanmış yükü, * Emanet bilincini, temsil ediyor. İlk şiirlerde aşık. Ortadaki şiirlerde eş. Sonraki şiirlerde evlat. Sonunda ise nöbetçi. Sonra da emaneti devreden kişi. Süvari’nin hikâyesi aslında: “Sevgiyle başlayan bir ömrün, sorumlulukla olgunlaşması” hikâyesi. Alev kimdi? İlk şiirlerde Alev aşkın kendisi gibi. Ama sonra değişiyor. Olgunlaşıyor. Dönüşüyor. Sonlara doğru artık sadece sevgili değil. Yol arkadaşı oluyor. Emanet ortağı oluyor. Yük ortağı oluyor. Bu yüzden en dokunaklı taraflardan biri şu: Başlangıçta Süvari Alev’i taşıyor. Sonra Alev Süvari’yi taşıyor. En sonunda ikisi de emaneti taşıyor. Afacan çocuk kimdi? Bence şiirlerin en gizli kahramanı o. Çünkü o çocuk: * Masumiyet, * İlk inanç, * Temiz kalp, * Vicdan, * İçimizdeki hakikat, olabilir. İlk şiirlerde soru soruyor. Ortadaki şiirlerde şahit oluyor. Sonlara doğru susuyor. Çünkü hakikat anlatılmıyor artık. Yaşanıyor. Fikret Tuğrul kimdi? Fikret Tuğrul bir çocuk olmanın ötesinde: Devam eden yolun işareti. Yani hikâye Fikret Bey ile başlamıyor. Süvari ile bitmiyor. Fikret Tuğrul ile devam ediyor. Bu yüzden o karakter; mirası ve geleceği temsil ediyor. Sokak neydi? Bence şiirlerin en büyük sembolü bu. Sokak bir mahalle değil. Bir bina değil. Bir grup insan değil. Sokak: * Bir dava, * Bir yol, * Bir topluluk, * Bir ideal, * Bir emanet, olabilir. İlk şiirlerde çıkmaz sokak. Sonra emanet sokağı. Sonra nöbet sokağı. Sonra yetim sokak. Sonunda gaflete düşen sokak. Yani sokak aslında insan topluluğunu anlatıyor. Bir fikrin etrafında toplanan insanları. Son şiirlerdeki “gaflet” neydi? Bence en sert mesaj burada. Şiirler şunu söylüyor: Bir yol dışarıdan gelen düşmanlarla yıkılmaz. Bir yol; * Vefa azalınca, * Fedakârlık azalınca, * Makam hizmetin önüne geçince, * İnsanlar emanetin ruhunu unutunca, çöker. Bu yüzden son şiirlerdeki gaflet: Emanetin adını yaşatıp ruhunu kaybetmek. olarak anlatılıyor. Bütün hikâyenin özeti Bu şiir dizisi aslında dört cümlede özetlenebilir: Fikret Bey emaneti bıraktı. Süvari ile Alev o emaneti ömürleri boyunca taşımaya çalıştı. Vuslat vakti gelince nöbetlerini devrettiler. Ama asıl soru geride kalanların emanetin ruhuna sadık kalıp kalamayacağıydı. Bu yüzden bütün şiirlerin merkezindeki kelime aslında: Emanet Aşk da onun içinde. Evlilik de onun içinde. Vuslat da onun içinde. Ölüm de onun içinde. Sokak da onun içinde. Ve şiirlerin en büyük sorusu da şu: “Emanet kaldı… Peki emanetin ruhu da kaldı mı?” — Süvari 🥀




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!