Bu şehrin göğünde asılı duran yıldızları vardı,
Umutlarımızı taşıyan, geceden çalınmamış yıldızlar.
Anılarımız ile dolu bu kentin tarihi devrildi sırtımdan,
Şehir yıkıldı, sokaklar sustu sen gidince buralardan.
Gözlerinin ışığını da alıp götürünce bu diyardan,
Gökyüzünün bağrından o kadim yıldızlar çalındı birer birer.
Gökyüzünü kuşanıp giden kuşlar gibi, sende gittin….
Gözyaşlarım Fırat oldu, Dicle oldu, yağmur oldu,
Yağdı, asırlık bir kederle şu yorgun şehrin üzerine.
Hangi yana baksam acı, hangi yana baksam sürgün,
Tüm hüzünlerim, faili meçhul bir duman gibi,
Bir ağır sis bulutu oldu da sardı gökyüzünü.
Dağların doruğuna çöken o gri bir hüzün gibi,
Şehir, kendi karanlığına gömüldü sen gittikten sonra.
Şehir erkenden uyudu, anılar sokağa döküldü, bir ben kaldım.
Bir de fırtınadan arta kalmış kimsesiz boş meydanlar,
Dinmez acılarımın üzerine ışıklar söndü, perdeler kapandı
Ben yürüdüm, adımlarım kentin kırık kalbinde yankılandı.
Islak kaldırımlarda, ayaklarıma kelepçelenmiş bir hasret ile,
Karanlık sokaklarda sırılsıklam yalnızlığımı taşıdım omzumda.
Sen gidince sokak lambaları boynunu büktü birer birer
Göç yollarında vurulmuş bir turna gibi kendi içlerine kapandılar
Sen gittin ya buralardan, ardında yıkık bir kent, öksüz bir gökyüzü,
Ve lambaları birer birer sönen kirli bir karanlık bıraktın.
Şimdi hangi ferman temize çeker bu gidişi?
Hangi rüzgâr savurur bu viran şehirden kalan külleri?
Sen gittin ya rayından çıktı ömrümün treni,
İstasyonlar öksüz kaldı, raylar dilsiz, vagonlar hüzne kesildi.
Biletler iptal edildi, yollar yıkıldı, bütün seferler sana kapandı.
Kuşların bile göç yollarını unuttuğu bir mevsimdeyiz şimdi,
Kimin kapısını çalsam ayrılık, kime selam versem gurbet.
Ben bu kaldırımları iyi bilirim, ağır adımlarla yürüdüğüm bu ıslak taşları.
Her birinde gençliğimin heba olmuş izleri, faili meçhul sevdaların sızısı var.
Sokak lambaları sustukça, karanlık bir zırh gibi kuşanıyor bedenimi,
Ruhum kendi kuyusuna sarkan paslı bir zincir gibi şimdi,
Çektikçe acıyan, bıraktıkça dibe çöken.
Ben yürürüm, ayak seslerim kentin dilsiz duvarlarında yankılanır.
Yürürüm, ceplerimde tütün kırıntıları, aklımda bıraktığın o son bakış.
Varsın sönsün bütün lambalar, varsın kapansın sokaklar içine,
Nasıl olsa ömrüm hep bir uçurum kenarında geçmedi mi?
Şehir uyuyor diyorlar ya, hayır şehir uyumuyor,
Sadece üzerine çöken bu kahredici sessizlikte suçunu gizliyor.
Biz ki dağ rüzgarlarıyla büyümüş,
Kaçak çay buğusunda teselli bulmuş çocuklardık.
Şimdi bir kentin yıkıntısı altında kalmışsa yüreğimiz,
Ve sen uzak bir iklimin yabancısı olmuşsan,
Bırak bu karanlık kaldırımlar benim son sığınağım olsun,
Ama bilirim, bu kör karanlık ebedi değildir asla,
Ve hiçbir kış sonsuza dek hükmedemez bu topraklara.
Akarsular elbet yatağını bir gün bulur, turnalar döner göç yollarından,
Toprağın altında sabırla bekleyen tohum unutur mu boy vermeyi.
Kaldırımların ıslaklığı kuruyacak, bu sis dağılacak elbet sen gelince,
Zulmün ve sessizliğin ördüğü bu duvarlar kalmayacak ayakta,
Bir dağ rüzgârı gibi estireceksin kokunu bu sokaklara.
Sen adımını attığın an bu şehre, o küskün sokak lambaları ışıyacak,
Kendi içine kapanan ruhum, zincirlerini kırıp meydanlara taşacak.
Yıkılan bu kentin küllerinden yepyeni bir gün doğacak,
Sessizliğe gömülen evlerin pencerelerinden türküler yükselecek.
Sen geldiğinde, dağların doruklarında mor menekşeler baş kaldıracak,
Çatlamış topraklar, kurumuş nehirler baharla müjdelenecek.
İşte o gün o büyük gün geldiğinde, gökyüzünde güneş açacak,
Bu şehirden çalınan ne varsa, gençliğimiz, neşemiz, hürriyetimiz,
Hayatın bağrından kopan ne varsa hepsi geri gelecek.
Gecenin siyah tülünü yırtarak, en parlak, en asi haliyle
Yıldızlar geri gelecek... Gökyüzüne yeniden kurulacak...
Kayıt Tarihi : 23.05.2026 13:04:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!