Sen yüreklerdeki en büyük aşksın
sen ömür boyu unutulmayansın
sen dillerden hiç düşmeyen şarkısın
sen her mevsim yeşil yeşil baharsın
sen ılgıt ılgıt esen bir rüzgarsın
sen dal dal umut hayat ağacısın
sen gönülde arzu bedende cansın
..
Yeşil örtü altında, ne kızıllar yatıyor
İslam Kuran deyince, sanki oklar batıyor
..
YEŞİL ve RÜZGAR....
Yeşil sensin..,
Gözlerin yaprak...
Deniz sensin..,
Bakışın; duru ve berrak...
..
Yeşil gözlü bir yar sevdim
El ele verip kırlarda gezdim
Yüreğimi verdim, hep onu sevdim.
Umudum vardı aşktan yana
Deli divane olmuştum ona
Bırakıp gitti kaldım bir başıma
O günlerden kalan artık bana
..
Sen bir tutkusun
İçimden silip atamadığım
Sen bir engin denizsin
Derinlere dalamadığım
Sen güzel bir duygusun
Tadmaya doyamadığım
Sen gözlerimde yaşsın
..
Sabah rüzgârı yeşil yaygılar sererdi, zümrüt yeşili. Bahar bulutları sütnine olurdu, yer beşiğinde. Bitki çocuklarını emzirirdi. Ağaçlar, yeşil yapraktan elbise giyer, mini mini dalların başlarına çiçekten taç koyarlardı. Arılar çiçek çiçek koşmaya başlar, çok yorulurlardı. Bal yaparlardı, insanlar için. Ağaçlar meyveye dururdu, insanlar için. Toprak ana bitkileri uyutup, uyutup büyütürdü, insanlar için. Rüzgâr ninni söylerdi insanlar için.
İnsanlar yoktu. İnsanlar gurbete gitmişlerdi. Kimisi, Rahmandan mekânlarını cennet olmasını dilediğim, dönülmez gurbete gitmişlerdi. Belki ana vatanları orasıydı. Bizden çok uzaklardaydılar ya, gurbetti orası. Sonsuz rahmet, mağfiret ve gufran dileklerimi gönderdiğim gurbet. Kimisi Almanya’yı, kimisi sevgilinin “Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun. Gördün güzelleri beni unuttun” dediği İstanbul’u. Yurdun dört bir yanı gurbet olmuştu, gariplerin gurbeti.
Gurbetin küçük bir köşesinde, küçük bir cami görmüştüm. Küçücük,“Garipler Camisi” demişler adına. Yapanlar gibi garip, mahzun. Sordum; camii orada oturan Gümüşhanelilerin yaptığını söylediler. Onun da yanında üç beş ihtiyar. Demek gurbetin gitmediği, kolunu uzatmadığı yer yoktu. Artık dünyanın neresine giderseniz gidin, garip mezarların taşında mutlaka “Burada; falanca yerli, cennetmekân falanca kişi yatmaktadır” yazısına muhatap olursunuz.
Ey gönülleri gurbet, gurbeti vatan olanlar. Artık Gırcova çekirgeler yuvası değil. Çalılı sekide keklikler gagalamıyor. Taşın başındaki kuşburnu erkekçe bir isyanda. Kör gözenin ağlamaktan gözyaşları kurumuş. Hocanın Pınarına su içmek için ne koyunlar, ne sığırlar, ne de serçeler gelmiyor artık. Tarlalar çorak, yamaçlar kuru. Gonogol’da çobanların sesleri yankılanmıyor. Sandık taşı’nın üstünde cüz oynayan da yok. Ve en garibi Kızıl Taştan guguk kuşunun “guguk, guguk” sesi kesileli seneler oldu. İnsanlarla birlikte gurbete çıktılar demek ki. “Gukku ben kaç yaşındayım” soracak çocuklar da yok köyde. Artık, kalan üç beş ihtiyar. İnsanların eli dertli, dili dertli, gönülleri çoktan sevdikleriyle birlikte gurbete çıkmış.
..
……… Soğuk gecelerde yıldızlara uzanır, ısınırım ve her yıldız sen olursun, gökyüzü ateş topu olur sıcaklığının yayıldığı atmosferde… Ben üzerimdeki her şeyi çıkarır ve deniz kızı özgürlüğü yaşarım, güneş tenimde, başaklar içimde boy verirken…
……… En yakınımdaki yıldız koynuma girer, yeşil akan nehir, okyanusun mavi sularına benzeşir ve her yıldız kıskanırken koynumdakini, ben kulaçlar atarken, her yıldızın mavisini yeşile, yeşilini maviye çeviriyorken her yıldız sen oluyorsun, geceden sabaha dek milyonlarca yıldız yakalıyorum… Yıldızlar biriktiriyorum şimdi uçsuz bucaksız…
……… Vedasına hazırlanmakta olan gecenin geç kalan tüm yıldızlarını, yaprağını çoktan dökmüş, dallarından başka serveti olmayan, baharı bekleyip yeşilliklerini fark edemeyen insanlara sunmaya hazırlanan o devasa ağacın altında topluyorum… Yıldızların bayramı olurmu? Olurmuş, şimdi her biri, kendini sonbahar hüznünü yaşayan ağacın dallarına kızıl, mavi, yeşil, sarı ve her biri bir renk panayırına bürünerek salsa kıvamında, oynak ve ağır kalçalarını oynatan oryantal kıvamda yapıştırırken yıldız yapraklı ağaç üremekte ve geceden sabaha yalancı baharlara inat, yıldız yapraklı ağaçtan ıtırlar yayılmakta…
……… Türdeş ağaçlar kıskanıyor benzerini, dal büküyorlar gün ağarırken yeryüzüne ve direnişindeki işçinin sessiz sloganlarını fısıldıyorlar dallarından dallarına… Her yeni gün doğumunda güneş altında yıldızlar arıyorum beyhude ve senden gelecek en acı sözü bile kabullenmek istiyor, onun tek harfine bile sarılmak, yıldız varsaymak, ucuna tutunmak isteğim yeniden kanatıyor kapanmayan yaramı… Güneş altı yalnızlık ve acılarımı ince bir ipe sarılarak göğe tırmanmak, orada seni bulmak, ışıtan sevginle avunmak ve sende kalmak, yıldız kokmak istiyorum kahreden soğukların yürek yangınlarında…
..
Yeşil şirin can Kâhta’m…
Taşınla toprağınla,
Karakuş Tepesi,
Cendere Köprüsü,
Nemrut Dağınla,
Sen bir tarihsin…
..
Kurumuş bir pınarın son damlasıdır her satır,
Yaşantım,yeşil gözlerinin günahını anlatır.
..
İki el ve iki yüzük bir gözlük,
Yeşil kravat ve yeşil mendil,
Burnun akıyor sen sil
Al sana yoksa bir mendil
Sil burnunu artık akmasın,
Yavaş konuş kimse anlamasın.
Anlarsa çok ayıplanırsın
..
Ne yazabilirim sana dair bilmiyorum ki? Hayattayken ne hissediyorsam,söylemiş içimde tutmamıştım.Her şeyi konuşabilen kaç kişi vardır bilmiyorum.
En çok seninle otobüs seyahetlerini, bilmediğimiz sokaklarda saatlerce yürümeyi severdim. Sessiz gecelerde saatlerce balkonda oturup uzun uzun sohbet ederdik.Bir türlü anlam veremezdin insanların neden böyle davrandığına.İçinde kötülük yoktu ki,sen nasılsan herkes öyle olsun istedirdin, ama malesef olduramadın.Ve hepte anlamsız yere kendini suçlardın; o kadar hassas,o kadar duygusal.
O gülen, yeşil gözlerini son kez açık görmek isterdim. Aslında istemezdim.
En son seni Mudanya iskelesinde geride bırakmıştım.İlla karnımı doyurmak istemiştin, yolda inip puaça almaya kalkmıştın. Kıyamazdın ki.42 yaşında da olsam senin küçük kızındım. Son defa sarıldığımı bilmeden; iki kere sıkı sıkı sarılmış,boynundan öpüp kokunu her zaman ki gibi içime hapsetmiştim.Arkamı dönüp el sallamıştım.Gözlerinde üzüntü yoktu, tam tersi mutlu; ışıl ışıldı. Zamansız bir zamanda sevdiğini karşısında bulmanın mutluluğu vardı.Çünkü gene süpriz yapmış hiç beklemediğiniz bir anda iki günlüğüne kapınızda bitivermiştim.
Eğer o hastane odasında görseydim gözlerini biliyorum ki mat bir yeşil olucaktı.
“Köhne İskele” şiirimde yazdığım gibi; en son bir iskelede bırakmıştım seni.Ama bizim iskelemiz ne kırık ne de şehrimiz silikti.Bana her zaman güç veren güneş ışığı parlıyordu,mis gibi deniz kokusu, gökyüzünde martılar...
Mudanya’ya giderken babannemim mezarlığı gözüküyordu köyünüzle birlikte. Hayıflanmıştım -bir türlü ziyaret edemedim babannemi- diye.Hayat öyle bir şey yaptı ki bana; sen şimdi orada yatıyorsun ve ben hem seni hem babannemi ziyaret edicem.
..
……… Sevda; görmediğimiz çöllerin ortasında kıvranan sancılı karın ağrılarıysa eşit mesafede aynı anda onu hissettiğimizdir aslolan sevgili… Ve geçmeyen sancıların devredilmesinde bize kalan uğultularıdır, onunla avunur onunla seviniriz… Kimse öğretmeden biz ürettik biz sevdik uzaklıkları gözlerimizde...
……… Ebemkuşağının turuncu renkli ucuna tutunurken sen, sarıldığım sarı renklerden papatya desteleri yapıyor, yeşil renkli yollardan sana iletiyorum, ulaştığında deli mavi bir aşkın renksiz silueti yansıyor, gülümsemelerine eklenirken… Ne çok uzakmış ve ne kadar yakınmış aslında aynı gökkuşağının farklı renklerini ayrı kentlerin örtüşen yürekleriyle çok uzaklardan aynı gözlerle izlemek… Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor renkleri aynı anda sevda soluklu tek nefes ve tek yüreğe dönüştürmek…
……… Vurgun yemektir aşk ve acemi dalgıcın denizin sığ kıyılarında kendisini Hint Okyanusunun gizemli derinliklerinde sanması, başını sudan çıkardığında ayaklarının yere değecek yakınlıkta olması değil, yüreğinin üzerinde hissettiği yürek yarısıdır, varlığı kıtalar ve okyanuslar arası uzakta olan aşkıdır, başarmıştır ilk deneyimi... Yakınlaşmıştır aşk farklı iklim ve soğukluktaki deniz suyunun ateşinde şimdi...
......... Tırnaksız ve yaralı ellerimi buz tutan yüreğimin üzerine koyuyor, yüreğime eklediğim yüreğinin sıcaklığı yayılıyor parmak uçlarıma ve bana ait olan o çıplak yürek düşük banketten yuvarlanıp sonu olmayan uçurumlara sürükleniyor, kayboluyor sensizlikte... Dizlerim titriyor ve çığlıklarıma karışıyor kayboluyorum... Senden öğrendiğim aşkın kelimelerine sarılıyorum yolumu bulmak için kitaplardan okuyup ta aşk zannettiğim kelimelerin sonsuzluğuna sürükleniyor ve iki uçurumun sonsuzluğunu birleştiriyorum, bir tek harf etmiyor, boş ve imlasız kitaba dönüşüyor aşk adına anlamsız uçurumlar ve uzaklıklarda...
..
Aman ne güneşli hava, ne yeşil seyran
Avutmaz gönlümü, oy bre Gülhan
..
Yaşayan ölüler şehri gibiydi hayat. Yeşili görmeden akşamı eden milyonlarca insan arasında yeşil renkli bir yaprak olmak güvercinin pençelerine muhtaç bırakıyor düşleri. Maviyi görmeden yatağına giren milyonlarca insan arasında gökyüzü olmak, karanlığında yıldızları besleyip insanları göremeyen dolunay olmaya devşiriyor kendini.
Hangi sabaha uyandığını bilmeden akıp gidiyor kimliklerimiz en çokta yollara dökülen bariyerler uyanık tutuyor uçurum gidişlerimizi. İnsan olmak, şehir kalabalığından uyanıp ben olmaktı. Başaracağız...
..
Yeşil ada gibidir, küfürün denizinde,
İman hemen okunur insanın benizinde...
..
Yüreğimde ağlayan yar Sevdigül
Gözleri buruk
Kanadı kırık
Bir bülbülü bir de seni sevdi gül
Sılaya bel bağlayan yar Gülbeyaz
Farklıdır elden
..
Biz yeşil dostu
Mini minnacık çevrecileriz
İstemeyiz katiyen plastik deniz
Her aldığı şeyi ne olur?
Denizlere atmasın elleriniz
Balıklar yüzsün mavi sularda
Yüzmesin ne olur?
..
Mevsimine
Çiçekler açacak;
Yaprakların olacak yeşil yeşil.
Körpe körpe meyvelerin
Taze taze sevgilerin.
Yeşereceksin,
Büyüyeceksin,
..



