Sen, çocukluğuna dokunma,
toprağın ilk nefesine,
yağmurun ilk kokusuna,
çocukluğumun çimenlerine dokunma.
Yeşilin binbir tonuna,
bir yaprağın sessiz duasına,
kırlangıcın göğe çizdiği ince yazıya dokunma.
Menderes gibi kıvrılan derelerime
bakmayı öğren önce,
akışın sabrını,
taşın suskunluğunu anlamadan
görmezden gelme bu güzelliği.
Atalardan kalan bir sırdı bu yayla;
rüzgârın dilinde saklı,
göğün alnına yazılı bir emanet…
Nasıl kıydın?
Nasıl bu kadar hoyrat geçtin üzerinden?
Yalancı dünyanın gerçeğiydi burası,
ellerinle eksilttiğin,
gözlerinle inkâr ettiğin bir cennet.
Nedir bu doğanın sizden çektiği?
Altını oymakla zengin mi sandınız kendinizi?
Her kazmada biraz daha fakirleştiğinizi
görmez misiniz?
Orada maden, burada altın diye diye
yüreğini parçaladığınız yerküre
artık yorgun,
artık suskun değil,
içten içe çöküyor.
Bir gün
ne bir kuş sesi kalacak sabahınıza,
ne de çocukluğunuza dönecek bir yol…
İşte o zaman anlayacaksınız:
dokunduğunuz her şeyin
sizden de birşey alıp gittiğini.
Bir avuç toprak değil bu,
bir ömrün hatırası;
annemin tandır kokusu,
babamın nasırlı ellerinde büyüyen bereket…
Sabahı uyandıran çan seslerine,
sislerin ardında saklanan dağlara,
çiy tanelerinde titreyen dualara dokunma.
Her çiçek bir hatıradır burada,
her taşın altında bir hikâye uyur,
sen kazdıkça
sadece toprağı değil,
geçmişi de parçalıyorsun.
Bir çocuk koşardı bu yamaçlarda,
ayağında çamur, gözünde gökyüzü
şimdi betonun gölgesinde
adını bile unuttuldu o çocuğun.
Sor kendine:
hangi altın,
bir kuşun kanadından daha parlak?
hangi maden,
bir derenin türküsünden daha kıymetli?
Yerküre sana küsmüyor artık,
yoruldu…
sadece çekiliyor sessizce,
sana bıraktığın enkazla baş başa kal diye.
Ve bir gün
rüzgâr esmeyecek eskisi gibi,
çünkü anlatacak hikâyesi kalmayacak.
İşte o gün
bir yayla düşecek kalbinin içine,
ama ne çimen olacak,
ne de çocukluk…
Sadece pişmanlık.
O yüzden
henüz vakit varken,
bir nefes daha alabiliyorken doğadan yaylama dokunma.
Bir suyun dili vardı eskiden,
taşlara çarparken anlatırdı
bin yıllık masalları…
şimdi suskun,
çünkü dinleyen kalmadı.
Dağların omzuna yaslanan bulutlar
artık eskisi gibi hafif değil;
içinde duman,
içinde insanın bitmeyen hırsı var.
Bir çoban geçerdi akşamüstü,
kavalıyla günü uğurlardı,
şimdi ses yok,
yol yok,
yurt yok…
Yayla dediğin
sadece toprak değildir;
bir hafızadır,
bir kalptir,
bir milletin unutmaya direnen yanıdır.
Sen o kalbi söküp atarken
sadece doğayı değil,
kendini de eksiltiyorsun.
Bir gün
gökyüzü sana yabancı gelecek,
toprak seni tanımayacak,
çünkü sen önce
onları terk ettin.
Ve ne kadar kaçarsan kaç,
o ilk çimen kokusu
bir sızı gibi dönecek içine…
Ama bulamayacaksın.
İşte o zaman
en derin sessizlikte yankılanacak bu söz:
Geç kaldın.
Ve ben,
rüzgârın kalan son nefesiyle
bir kez daha fısıldayacağım:
yaylama dokunma.
02.04.2026
~ Gülay Özdemir ~
Kayıt Tarihi : 2.05.2026 20:10:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Dünyaca ünlü menderesleri ile Aybastı perşembe Yaylasın'dan elini çek Madene Hayır! Yorumu okuyan değer katan yüreğiniz'e bıraktım:))




beğeni ile okudum
dilinize sağlık
TÜM YORUMLAR (3)