Kasaba sahilinin en ucunda, dalgaların dövdüğü kayalıkların hemen üzerinde Güven’in küçük bir kulübesi vardı. Güven, isminin hakkını verircesine sığınılacak bir liman gibi dururdu; ancak kendi içindeki fırtınaları sadece gece çöktüğünde denize anlatırdı. Onun dünyasında zaman, evlatlarının gidişiyle ikiye bölünmüştü: Onlardan öncesi ve onlardan sonrası.
Güven için babalık, bir unvan değil, her sabah yeniden giydiği ama ağırlığı hiç azalmayan bir zırhtı. Evlatlarının kokusunun sindiği o eski hırkasına sarıldığında, hasretin keskin soğuğu biraz olsun kırılır gibi olurdu. Onlara duyduğu özlem, mutfaktaki saatin tik taklarına gizlenmişti; her vuruş, sanki "bekle" diyordu, "sabret."
Sabrın Kıyısında Bir Baba
Güven, sabrı bir köşede oturup sessizce durmak sanmazdı. Onun için sabır, her sabah evlatları her an kapıdan girecekmiş gibi sofraya fazladan tabak koymaktı. Ekmek kokusunu kapının eşiğinden eksik etmemekti. "Eğer gelirlerse," derdi kendi kendine, "evimiz hâlâ sıcak, babaları hâlâ burada bilsinler."
Komşuları bazen acıyarak, bazen merakla bakardı ona. "Güven Efendi, bunca yıl geçti, yorulmadın mı?" dediklerinde, hafifçe gülümserdi. O gülümsemede hem büyük bir hüzün hem de sarsılmaz bir irade vardı.
"Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, bir gün karı erir," derdi Güven. "Evlat yolu gözlemek, bir dağı sırtında taşımaktır ama o yükün altında ezilmek değil, o yükle dik durmaktır asıl mesele."
Hasretin Gece Nöbetleri
/ varlığındır beni umutlandıran
/ ve bütün uzuvlarımı kanatlandıran
/ yokluğun, umut lâhitlerinde hapsediyor beni
/ ruhsuz ve karanlık
/ kim bilir, belki de sana adıyor beni...




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta