Ve nihayet Şiiri - İlyas Kaplan

İlyas Kaplan
1517

ŞİİR


16

TAKİPÇİ

Ve nihayet

Ben o bakışların sahilinden çoktan çekildim;
lakin geride bıraktığın o donuk kâğıt parçası,
sadece bir sureti değil,
yaşanmamış bir ömrün vebali gibi duruyor karşımda.
Vehimlerin, hakikati boğduğu bu tekinsiz sessizlikte,
parmak uçlarımda tuttuğum
senin suretin.

Şimdi, kırık dökük bir maziyle yüzleşirken;
hem sana hem de bana yapılan haksızlığın izini sürüyorum,
dumanı tüten bir kahve fincanının
ve omuzuma dağılan siyah saçların arasında.

Artık vazgeçtim;
ne o bakışların mülkiyetini istiyorum
ne de gözlerinin ufkunda bir yer.
Lakin bir sual sızıyor kalbimin dehlizlerinden:
Seni bana değin sürükleyen
o meçhul iradenin hüviyeti neydi?
O fail kimdi ?
Parmaklarımın ucunda titreyen o donuk resmin
bizzat kendinin hakikat olduğunu
nasıl hissedemedim

Hangi saikle,
hangi körlükle geldi dayandı eşiğime?
Kendine hükmedemeyen bir suret gibi,
nasıl oldu da böyle savunmasız
ortalıklarda kaldı?
Bu zayi ediliş hem bana bir haksızlık,
hem de o fotoğrafın aslına büyük bir ihanet...

Oysa
Yılların ağırlığı altında ezilen
o mahpus ruhlar sıkılmasın, incinmesin diye
onlara şiirler fısıldamış,
şarkıların tınısında teselli aramıştık
Ruhumuzu böyle zapt etmiş,
sönük ışıkların altında sararan kâğıtlara kaç kimliği,
kaç yaralı ömrü gömmüştük?

Peki ya ben?
Ya sen?
O devasa yıllar hangi boşluğun içinde kayboldu?
Nerede kaldı o on yedi yaşın masumiyeti,
yirmi yaşın heyecanı
ve otuzun o vakur sancısı?
Küçük bir gecekondunun duvarlarına çarpan
o yoksullukla sorgulandığımız demler nerede?
İlk göz ağrımız ve sonrasında gelen o tarifsiz sızılar...
Hepsi birer birer çekildi sahneden.

Sen yoksun...
Hiç mi takılmadı gözün,
bir pencerenin ufkundan taşan o mor yaşmak yığınına?
Aramızda şarkın o hüzünlü muhayyilesiyle örülmüş
romanesk bir aşk vehmederken,
mesele kendi hakikatin olunca
neden böyle kapalı bir kutu gibi suskunsun ?

Hani kapı aralığından süzülen
o efsunlu bakışları kuşanmış vech-i mübinin...
Acaba o gizli nazarlarınla gözettiğin bizden gayrısı mıydı?
Benim için tuttuğun o coşkulu alkışın yankısında eriyip giderken,
bana öyle derinden,
öyle içten bakan gözler senin değil miydi?
Siyah saçlarını omuzlarına döküp bana tebessümler saçan,
en köşedeki masaya doğru yürürken;
gülüşlerin, iç çekişlerin ve o asil suskunluklarınla
sen değil miydin?


Ve nihayetinde,
O incecik parmaklar,
porselen fincanın kulpuna itinalı bir temasla değiyor.
Porselenin o tiz sesi,
buğulu sözcüklerin dumanlı lakırdısına karışıyor.
Sen kahveni yudumlarken,
omzuma dağılan siyah saçlarının kokusu kalıyor geriye;
bir de cevapsız kalan o muazzam sessizlik.
hiçbir fırtına kopmamış,
hiçbir söz söylenmemiş gibi

...Ve nihayet,
biz hiçbir zaman aynı hikâyenin kahramanı olamadık.
Sen, porselen fincanın soğuyan teninde
kendi yalnızlığını yudumlarken,
Aramıza giren onca yıl, onca eşik ve onca 'vech-i mübin'
senin o anlamsız bakışlarının derinliğinde boğulup gitti.

Şimdi
Söylenecek tüm şarkılar sustu,
şiirler kağıtlarda derin uykuya daldı.
Sen, hiçbir şey olmamış gibi bakmaya devam et;
ben ise omuzlarımda bıraktığın o siyah saçların vebalini,
bir ömür boyu taşıyacağım.
Bu, nihayeti olmayan bir veda;
çünkü sen ,
beni hiç anlayamayacaksın.

redfer

İlyas Kaplan
Kayıt Tarihi : 22.3.2026 00:55:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!