/önünden dün gece geçtim, misafirliğini çok sevdiğim o bahçenin
solmuş, ellerinle diktiğin çiçekler, boşalmış sanki kulübesi köpeğinin
içerden gizli kahkahalar yükseliyordu sadece, en önde senin sesin.
Ahh…ne kadar yalanmış meğer, ‘yeter ki sen hep mutlu ol’ demeler
şimdi anlıyorum…, şimdi daha iyi anlıyorum./
koşuyorum,
çan eğrisi tersten işlemekte
tümlüğe eksik zamanlara kucak;
kırka iki kala keşfim
bir dehliz, beynimin çıkmazında...
uzaktan bakan benim
Devamını Oku
tümlüğe eksik zamanlara kucak;
kırka iki kala keşfim
bir dehliz, beynimin çıkmazında...
uzaktan bakan benim
SANIRIM BU ŞİİR:
CEVAT ÇEŞTEPE'NİN BİR NUMARALI ŞİİRİ.
VE YİNE SANIRIM BU ŞİİR:
ANTOLOJİ'NİN BİR NUMARALI ŞİİRİ.
BAŞTAN SONA AĞIR AĞIR VE KEYİFLE OKUDUM.
ALKIŞLIYORUM.
SELAM VE DUA İLE.
/önünden dün gece geçtim, misafirliğini çok sevdiğim o bahçenin
solmuş, ellerinle diktiğin çiçekler, boşalmış sanki kulübesi köpeğinin
içerden gizli kahkahalar yükseliyordu sadece, en önde senin sesin.
Ahh…ne kadar yalanmış meğer, ‘yeter ki sen hep mutlu ol’ demeler
şimdi anlıyorum…, şimdi daha iyi anlıyorum./
YETER Kİ SEN HEP MUTLU OL… En büyük kaçış repliğidir aslında değil mi?
“Sen benim mabedim, ben senin sığınağın olmuştum. Kaçışlarımızda yakalandığımız duygu sağanakları ile ıslanırken gökkuşağının gizemi vuruyordu satırlarımıza. Rengârenk boyamaya başladık dünyamızı. Renkli çiçekler ekerken bahçemize ısırgan otlarını, ayrık otlarını temizledin. Ellerindeki çizikleri öptüm. Tüm yıldızları serpiştirdim patika yolumuza. Yıllarca kalınlaştırdığım kalkanlarımı söküp korkuluk yaptım bahçemize.” Ve bir gün baktık ki gizli bahçe uğrak yeri olmuş yabancı adımlarla ezilmiş çiçekler. Hala dilimizde kalır mı yeter ki sen hep mutlu ol demeler. Ne kadar yalanmış…
koşuyorum,
öfkemden bedava avans alıp, kesilmiş soluğuma yerleştiriyorum
arkamdan hiçbir tramvay ve galata kulesi yetişemiyor rüzgarıma
ben bu huyunu İstanbul’un, seni sevdiğim kadar çok seviyorum
Benzemese de sokakları, çocukluk şehrimin serseri kaldırımlarına
paslanmış kasaturanın, bir elmayı soyarken attığı kahkahalara
ben bu halini İstanbul’un, sana ördüğüm hayallere giydiriyorum.
.
“Karmakarışık karaya dönük akım artık. Tıpkı günahsız ağaçların toprağa olan esaretleri gibi umutsuz ama dirençliyim. Sürekli yazmak, yazmak istiyor yamalı düşler peşinde topallayarak koşmaya çabalıyorum. Her tökezlediğimde tutunduğum minicik elin sıcaklığı ile ısınıp gülümsüyorum hayata. Düşlerimde gördüklerim bile artık şiirler ve nesirler oluyor. Uyanıp yazmadıkça şafağa unutuyorum. Uyutmayın beni diye yalvarıyorum tıpkı anneme bayramlık elbisemi mor dikmesi için yalvardığım gibi. Ama karşılaştığım hep aynı cevaptı “olmaz mor sana yakışmaz”. Şimdi çok yakışıyor değil mi anne? Elimde olsa leylaklı gölgeliğe gömülmek isterim. Matemi yüklediğimiz salkım söğüdün çiğleriyle uyanmak güne ve yeniden başlamak hayata, yamalı da olsa yarına… “
.
.
/dün gece yeniden okudum, ucu vuslat gibi közlenmiş mektuplarını
kadehimi sana uzatıyorum demişsin, öpüştürerek ellerimizin sırtını
ve toplamadan bırakıyorum, soframızın üstüne düşen ay aydınlığını.
Off…ne kadar karanlıkmış meğer, gün doğumunu sensiz beklemeler
şimdi anlıyorum…, şimdi daha iyi anlıyorum./
“Ayrı pencerelerde aynı yağmurla ıslanıyoruz farkında mısın? Her yanımız ıslak, her yanımız beklemekte. Cama yazdığımız sözler silikleşirken aşk koyulaşıyor bedende. Gözlerimizdeki hüznü silemiyor hiçbir neşe. Her müjdenin kapımızı tıklatmasını bekledikçe ay düşüyor dudaklarımıza, duaya duruyor dilimiz. Anka’nın kanadında olmayı dilerken Anka biziz bilmiyoruz.”
koşuyorum,
pencere pervazlarında fesleğen saksıları, alıp avuçlarıma, öpüyorum
iyi ki kanat takmışım diyorum, Kalyoncukulluğu yokuşunun sabahına
çıplak çığlıklar geliyor vaftiz bebeklerinden kulaklarıma, gülüyorum
besteleri sağır ama, kör güftelerin namus gibi oturuyor nakaratına
gün pazar olmalı baksana, kutsanmış sözcükler düşmemiş ayak altına.
ben bu saatini İstanbul’un, sancılı doğumlar öncesinde doğuruyorum.
.
“Söylesene cancağızım, bir aşka kaç yalan sığar, yürek kaç yerinden göz göz parçalanır da sevdanın kapı eşiğinde kanar. Aykırı olmak kendine ne zordur bilir misin? Cezalandırmaya çalıştıkça daha çok uzaklaşmak kendinden ve farkındalığın bıçağını ruhunda hissetmek. Ahh cancağızım, içim sıkılıyor onca derdin arasında, yüreğimi dinlemek artık yoruyor beni. Günlerce hiç uyanmadan uyumak istiyorum, kimseyle konuşmamak ve kimseyi dinlememek. Belki sadece müzik olmalı ruhumda, mesela “AĞLA SEVDAM”. Şimdi kapat gözlerini ve müziğin düşlettiği yere git… Düşün ki, tapınmalardayım, karanlık bir mabette, kavramsız sözcüklerin mahzenindeyim. Dehlizlerin korkusu çarpıyor göğsüme, yarasa kanatlarının rüzgârı yalıyor yüzümü. Karanlığın kör ettiği gözlerimde bir ırmak gibi çoğalıyor dertlerim, akıyor bilinmezliğe. Çağlayanlardan süzülüp denize varmak istedikçe kayalar kesiyor yolumu. Her çarptığım kayalıktan bin parçaya bölünüp ürüyor kederim.”
.
.
/dün gece yeniden baktım, bende kalan o siyah-beyaz fotoğrafına
saçına taktığım çiçekler, daha renklerini düşürmemişler dudaklarına
gülümsüyorsun kendinden saklı, içindeki gökkuşağı onyedi yaşında.
Oysa… ne kadar çabuk erirmiş karlar meğer, ölçülmeden boy ölçmeler
şimdi anlıyorum…, şimdi daha iyi anlıyorum./
“Anla ki, yüreğimdeki bütün yamalı sözcüklerle kanıyorum. Baharların keskin kokusuna muhtacım, unuttuğum cemreleri beklemekten bitabım. Dönüşü olmayan karanlık yollarda, okyanuslar aşmak istiyorum. Omzumda bir kelebek, düşlerimde isimsiz onlarca çiçekle dudaklarıma yağmur diliyor, yalnızlık ülkesinde küskün nakaratlı şarkılar söylüyorum. Bil ki bu gece içim dar. Kaşımda, gözümde bezginlik halleri, aklım düne takılı ve dinlemiyor yüreğim sözümü. Ruhumu kanatan çivilerle, sürgün ülkelerde kayıp bir bedenim belki de. Korkuyorum, ürkek ve yaralı bir yabanılın yüreği atıyor içimde. Toprağım kıraç artık neylesin baharı. Mevsimler döngüsünde beşinci mevsim veda, ölüme gebe ömür.”
koşuyorum,
bulanık sularda iki çatana sevişiyor, aralarına ara bozan gibi sızıyorum
ayaklarım suya değiyor ellerim iki yanda, kapan iskeleleri tam karşımda
haliç, sarmala beni, şişesiz kezzap dökülmüş sularından sana geliyorum
inan sonra Akdeniz, sonra açık denizler, yanmadan ulaşırsam kıyılarına
her dalgaya kulaç vurduğumda, gene sen olacaksın şiirlerimin başlığında.
ben bu havasını İstanbul’un, atacağım adımlara nefes diye saklıyorum.
“Yüreğimin motifi sen olmuşken yarınımız bahtımıza çıktığı kadarı olsun yetmez mi? Kurduğumuz hayallerin yıkılışını görmezlikten gelip var olana sarılalım, ne kadarsa o kadarını yaşayalım doyasıya. Nazar gözler çekilsin, pencereler kararsın sır olalım, an/ımıza yıl olalım. Gecelerimize değen yaşlar Farid’in yayından dökülsün ak çarşaflara. Kemanın hüzün yağmurlarında ıslanıp sarılalım birbirimize, şükür dualarına duralım. Ölümsüz dansın yorgunluğuyla dalalım uykulara. Vivaldi’nin dört mevsimini duyalım ruhumuzda, kışımıza kar, yazımıza güneş olalım ama biz olalım. Şimdi dokun içimdeki bahara, ısınan yüreğinle çiz resmimi yeniden.”
***
Merhaba, marangoz Aleko, daha açılmamış dükkanının kepenkleri, yoksa öldün mü
Merhaba, evinin merdivenlerinde bebekleri ile oynayan küçük kız, beni tanımadın mı
Merhaba Filozof, haydi en derinlerinden bir küfür salla, bak neler oluyormuş hayatta
Ben geçerken şöyle göz ucu ile baktım da o kör bahçelere, közlü mektup ve fotoğrafa
Yazık dedim, demek ki hiç yol adımlanamamış yürek yollarında, bunca yaşananlarla
Gene de ne çok umut menzili var önümüzde, hangi vakitlere neler sığar bilemem ama
Koşarak inmek gerek yokuşlardan ve gölbaşlarından, damlayarak ulaşmak için denize.
Ben bu şiirde; İstanbul’un namus incisi göğüslerinden nasıl emzirilmektedir
Repertuarlarımızdaki aşk’a doğru adımlar ve şarkılar, onu anlatmaya çalıştım.,
Anlayana ….. Anlamayana aşk olsun.
Siz bu şiirde çok şey anlattınız yaşanmışlıklara dair, yitirilenler ve kavuşulanlar üzerine. Anlamayana aşk olsun dedirtecek kadar çok. Yorgunum üstat hem de çok, koşamasam da koşmaya çabalıyorum. Denizi nasıl kulaçlar, nasıl kıyıya çıkarım bilmiyorum, menzilimde kaç mevsim, mevsimimde kaç tomurcuk var, bunu bile bilmiyorum. Yine de yüreğimi okşayıp koşmaya çalışıyorum. Sonsuzluk döngüsünde ettiğim her yemin üzerine koşuyorum…
Türk edebiyatında büyük üstat Attila İlhan’ın tek varisi olarak gördüğüm şairime sevgi ve saygılarımla…
Not: Şiirin her bölümüne eklediğim tümcelerim önceki yazılarımdan alıntıdır. Bunu neden yaptınız derseniz şiirinizde yaşamı bulduğumdandır.
Şiirin şiir olup olmadığı (daha doğrusu okunmaya değer olup olmadığı) girişinden, nefaseti finalinden belli olur.. Tebriklerimle kardeşim...
önünden dün gece geçtim, misafirliğini çok sevdiğim o bahçenin
solmuş, ellerinle diktiğin çiçekler, boşalmış sanki kulübesi köpeğinin
içerden gizli kahkahalar yükseliyordu sadece, en önde senin sesin.
Ahh…ne kadar yalanmış meğer, ‘yeter ki sen hep mutlu ol’ demeler
şimdi anlıyorum…, şimdi daha iyi anlıyorum
''Mazi kalbimde bir yaradır'' demiş şair
Sizde bu kadar güzel,derin ve özgün hikaye ve şiirlerinizle maziyi , geçen yılları çok güzel anlatıyorsunuz ,bizlerde okumaya doymuyoruz.Kaleminiz ve yüreğiniz durmasın. Tam puan +Ant
‘Hep yitirilenler ve kavuşulanlar üzerine.
Yazık olan yaşamlar ve ne güzel yaşıyoruz demeler üzerine.
Tükenmeler ve umutlar yani…’
Aynen şiirin hikâyesinde olduğu gibi
Maalesef hayat;
Yaşanmadan yiten hayatlar, koparılıp dalından henüz açmadan solan gülün adıdır…
Suya düşen hayaller yumağıdır.
Adı hayattır…
Siz ise yaşadığınız sürece tüketilemeyecek bir kaynaksınız, bunu her hafta birbirinden güzel çalışmalarınızı ortaya koyarak gösteriyorsunuz.
Bu şiirinizde çok güzeldi, ama yorumlamak bir kültür ve yetki gerektirir ve yazmaktan daha zordur aslında, çünkü tam olarak asla anlayamazsınız yazarın duygu dünyasını, o nedenle illaki yorumlamak düşüncesine karşıyım.
(elbette her şiiri kapsamıyor bu düşüncem)
Çok beğendiğimi söylemekle beraber birkaç hafta önceki;
Merhaba teyzem - özel bir söyleşi
O keman eşliğindeki anlatım harikuladeydi…
ve şiirin her bölümün geçişindeki anlam anlatılamaz güzellikteydi burada yer vermeden geçemeyeceğim;
‘sen birisi geldi galiba diyerek, ağrıyan dizlerinle yürümüştün kapıya.
işte o anın ateşinden, ‘o gün’ düştü içime, ne gelen vardı ne de gelecek olan oysa.
kenar süsünden kandırmacaydı, bir düş kıran yanılsama.
kapı önünde hiç çiçek yoktu, masa üzerinde renkler kokmuyordu …..
yani sadece sana öyle gelmişti, belki bana da. ‘
Hep güzel her zaman güzel
kutluyorum Sayın Cevat Çeştepe emeğinize yüreğinize sonsuz saygılarımla…
Uzun koşu, zamana direnerek yürekte barınan aşklar, siyah beyaz fotoğraflar, özlemler, vuslatlar, ayrılıklar, acının doğurganlığında coşan dizeler buruk bir öykü tadında ama çok güzel, kutlarım sayın Çeştepe
Yazarının geniş kültürünü de yansıtan, anlamlı, duygulu ve çekici bir şiir olmuş. Belli ki şair, iyi bir gözlemci, ve güçlü betimlemelere, güçlü imgelere can veren bir yüreğin, usta bur kalemin sahibi...
Yüreğin ve kalemin susmasın dost yürek...
Yine tadı damaktan düşmeyecek tat ve lezzette mükemmel dizeler.Yine sverek ve zevkle okuduğum özgün şiir.Yine tebrikler ve de saygılar benden............halilşakir
Daha koşulacak çok uzun yollar, bakılacak bir çok siyah beyaz resimler ve önünden geçilecek bir çok bahçeler var. Harika satırlar Cevat bey, yürekten kutluyorum.
Yüreğinize sağlık sevgili dostum, kaleminiz daim ilhamınız bol olsun
Sevgilerimle Can Dostu / Şebap TEKER
Bu şiir ile ilgili 104 tane yorum bulunmakta