Bir saniyesini bile değiştiremediği, hakimi olamadığı dünyada misafir. Bugün var, yarını meçhul!
****
Çocukluğum geldi aklıma. Özlemle, hasretle başladım yazmaya. Buğulandı gözlerim, Depreşti yine anılarım… İnsana ‘’nerede o eski günler’’ dedirten, Kafamın bir köşesinde yer etmiş hatıralarım geldi aklıma. Başladı gönlümden süzülerek damlamaya.
Çocukluğum, güzel ve şanslı yıllarmış meğer. Saflığın, temizliğin var olduğu, kolay kolay kaybolmadığı günlermiş. Benden önceki ve sonrakilerin asla elde edemediği ve edemeyeceği yıllarmış.
Sabahın ilk ışıkları ile sokağa kendimizi attığımız, Acıktığımız aklımıza gelince iki lokma ile açlığımızı yatıştırdığımız, Ve sonrasında kaldığımız yerden, aynı heyecanla, Gece yarılarına kadar sokakları mesken edindiğimiz, Tencerede kavrulmaya henüz başlamış soğana ekmek bandığımız, Ekmeğimize margarin üstü saçla çaldığımız yıllar ne de güzel yıllarmış.
Cep telefonunun olmadığı, televizyonun az bulunduğu yıllarda ne de mutluymuşuz. Az ile yetinip ona kanaat etmek meğer en büyük zenginliğimizmiş. Elimizdekinin kıymetini çok iyi bildiğimiz yıllar, ne de güzel yıllarmış. Eskimiş ayakkabıları tamir ettirmekten, Pantolonların yırtık yerlerine yama, arma diktirmekten hiçte rahatsız olmadık. Seneye bir daha giyeriz diye ayakkabıları, kıyafetleri hep bir beden büyük giymekten, Her sene kömürlüğe odun, kömür yığıp, Onları söylene söylene de olsa taşımaktan gocunmayan bir nesildik biz.
Biz, üç öğün yemekle değil, üç öğün dostlukla, arkadaşlıkla büyümüşüz. Hayat bizi kovalarken, bizim topu kovaladığımız yıllar özlenesi yıllarmış. Çelik çomaklı, dokuz taşlı, yağlı kayışlı, gazoz kapaklı, Misketli, birdir birli, uzun eşekli, isim şehirli oyunlarımız bizim için bir bağmış. Dostluğun, arkadaşlığın, unutulmaz anıların birer harcıymış meğer.
Barış Manço’nun ‘Adam Olacak Çocuk, 7’den 77’ye, Adile Naşit’in ‘iyi Uykular Çocuklar’ı ile, Erkan Yolaç’ın ‘Evet Hayır’ı, Cenk Koray’ın ‘Tele Kutusu’ ile büyümüş bir nesiliz biz. Bisküvi arası lokum, leblebi tozu yiyip, He-man, Voltran, Yakari, Red Kit, Hayalet Avcıları, Taş devri ve Calimero gibi çizgi filmlerini izleyerek, O küçücük zihnimizi hiç kirletmeden büyümüş bir nesiliz biz.
Ramazan aylarında yarım yamalak oruç tuttuğumuz, Teravihe gidip, namazda önümüzdekinin ayaklarını gıdıklamayı, Çıkışta apartmanların zillerine basıp kaçmayı da hiç ihmal etmeyen nesildik biz.
Meğer o zamanlar biz küçük dünyamıza ne kadar da çok hatıra, mutluluk sığdırmışız. Ama artık büyüdük. Çoğumuz anne-baba ve kimileri de dede oldu. Aradan geçen bunca zamana rağmen anılar, özlemler hep taze ve hiç eskimeyecek.
Zaman duraklatılamaz, geriye alınamaz, yarına devredilmez ve satın alınamaz bir kaynaktır. Madem bunları yapamıyoruz o halde yaşananları paylaşarak, yeni nesillere aktararak taze tutabiliriz. Ve yaşanılan zamanın kıymetini bilmekte hayatın kıymetini bilmek demektir VESSELAM
****
Çocukluğum geldi aklıma.
Özlemle, hasretle başladım yazmaya.
Buğulandı gözlerim,
Depreşti yine anılarım…
İnsana ‘’nerede o eski günler’’ dedirten,
Kafamın bir köşesinde yer etmiş hatıralarım geldi aklıma.
Başladı gönlümden süzülerek damlamaya.
Çocukluğum, güzel ve şanslı yıllarmış meğer.
Saflığın, temizliğin var olduğu, kolay kolay kaybolmadığı günlermiş.
Benden önceki ve sonrakilerin asla elde edemediği ve edemeyeceği yıllarmış.
Sabahın ilk ışıkları ile sokağa kendimizi attığımız,
Acıktığımız aklımıza gelince iki lokma ile açlığımızı yatıştırdığımız,
Ve sonrasında kaldığımız yerden, aynı heyecanla,
Gece yarılarına kadar sokakları mesken edindiğimiz,
Tencerede kavrulmaya henüz başlamış soğana ekmek bandığımız,
Ekmeğimize margarin üstü saçla çaldığımız yıllar ne de güzel yıllarmış.
Cep telefonunun olmadığı, televizyonun az bulunduğu yıllarda ne de mutluymuşuz.
Az ile yetinip ona kanaat etmek meğer en büyük zenginliğimizmiş.
Elimizdekinin kıymetini çok iyi bildiğimiz yıllar, ne de güzel yıllarmış.
Eskimiş ayakkabıları tamir ettirmekten,
Pantolonların yırtık yerlerine yama, arma diktirmekten hiçte rahatsız olmadık.
Seneye bir daha giyeriz diye ayakkabıları, kıyafetleri hep bir beden büyük giymekten,
Her sene kömürlüğe odun, kömür yığıp,
Onları söylene söylene de olsa taşımaktan gocunmayan bir nesildik biz.
Biz, üç öğün yemekle değil, üç öğün dostlukla, arkadaşlıkla büyümüşüz.
Hayat bizi kovalarken, bizim topu kovaladığımız yıllar özlenesi yıllarmış.
Çelik çomaklı, dokuz taşlı, yağlı kayışlı, gazoz kapaklı,
Misketli, birdir birli, uzun eşekli, isim şehirli oyunlarımız bizim için bir bağmış.
Dostluğun, arkadaşlığın, unutulmaz anıların birer harcıymış meğer.
Barış Manço’nun ‘Adam Olacak Çocuk, 7’den 77’ye,
Adile Naşit’in ‘iyi Uykular Çocuklar’ı ile,
Erkan Yolaç’ın ‘Evet Hayır’ı, Cenk Koray’ın ‘Tele Kutusu’ ile büyümüş bir nesiliz biz.
Bisküvi arası lokum, leblebi tozu yiyip,
He-man, Voltran, Yakari, Red Kit, Hayalet Avcıları,
Taş devri ve Calimero gibi çizgi filmlerini izleyerek,
O küçücük zihnimizi hiç kirletmeden büyümüş bir nesiliz biz.
Ramazan aylarında yarım yamalak oruç tuttuğumuz,
Teravihe gidip, namazda önümüzdekinin ayaklarını gıdıklamayı,
Çıkışta apartmanların zillerine basıp kaçmayı da hiç ihmal etmeyen nesildik biz.
Meğer o zamanlar biz küçük dünyamıza ne kadar da çok hatıra, mutluluk sığdırmışız.
Ama artık büyüdük. Çoğumuz anne-baba ve kimileri de dede oldu.
Aradan geçen bunca zamana rağmen anılar, özlemler hep taze ve hiç eskimeyecek.
Zaman duraklatılamaz, geriye alınamaz, yarına devredilmez ve satın alınamaz bir kaynaktır.
Madem bunları yapamıyoruz o halde yaşananları paylaşarak, yeni nesillere aktararak taze tutabiliriz. Ve yaşanılan zamanın kıymetini bilmekte hayatın kıymetini bilmek demektir VESSELAM
Gönülden Damlayanlar - Söz Yamağı
06 Nisan - Koç