Vehbi Can Adlı Üyenin Nedir Yazıları - Antolo ...

  • fethullah gülen

    27.02.2007 - 11:42

    'Fethullahçılık ihanet şebekesi'


    Kanaltürk televizyonunda, Merdan Yanardağ'ın sunduğu 'Yolsuzluk ve Yoksulluk' adlı programa katılan Nurettin Veren, 'Cumhuriyet savcılarının anlatacaklarımı ihbar kabul etmesini istiyorum. Bu davanın tanığı da sanığı da olmaya hazırım' dedi. Fethullah Gülen 'in 25 yıl boyunca başyaverliği ve kuryeliğini yaptığını belirten Nurettin Veren, 'gizli bir örgüt' olarak nitelendirdiği 'Fethullahçılar' ın içyüzünü anlattı. Veren, 'Biz 12 kişi hayır için yola çıktık ancak örgütlenmenin devleti içten ele geçirme planı olduğunu anlayınca aforoz edildim. Gülen beni öldürtmek istedi' dedi. Nurettin Veren devam ediyor;
    'Biz 1970 yılında 12 insan yoksul öğrencilerin okutulması ve hayır işleri için yemin ederek yola çıktık. Yıllar boyunca bu dava uğruna hasır üzerinde oturdum. Küçük hayırlarla büyük finanslar elde ettik. Kaydı olmayan yardımlar Fethullah'a teslim edildi. Büyük ekonomik güce ulaşınca 1993'te harekete geçildi. Bir cami nasıl milletin parasıyla yapıldıysa Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonu da aynen öyle yapıldı. Ancak Zaman gazetesi 20 yıl boyunca banka reklamı almadı. Çünkü Fethullah banka reklamı gibi, kola içmeyi, kot giymeyi de haram kılmıştı. Sonradan Asya Finans'ı kurdum. Gazetesine banka reklamı almayan Gülen daha sonra Bank Asya'yı kurdurdu. Gülen Müslümanlara takıyye yapıyor.'

    Nurettin Veren, Fethullahçı örgütlenmenin 7.5 milyar dolarlık ekonomik güce ulaştığını, Türkiye'de dershaneye giden 4 çocuktan üçünün tarikatın eline düştüğüne dikkat çekti. Veren, ailelere, 'Çocuklarınızı terörden kurtarmak isterken Fethullah örgütüne teslim ediyorsunuz. Uyanın, gerçeği görün' diye uyarıda bulundu.

    Gülen'in bütün şirketlerinin adını kendisinin koyduğunu belirten Veren, 'Ama bunun belgesini bulamazsınız. Çünkü hiçbir illegal örgütün belgesi olmaz' dedi.
    Türbanı biz başlattık
    Nurettin Veren, Türkiye'de önemli bir sorun haline gelen türbanın Fethullah Gülen'in talimatıyla bir furyaya dönüştürüldüğünü ifade ederken şöyle konuştu: 'Gülen'in talimatıyla birçok arkadaşımız 50 yaşına kadar evlenmedi. 1970'lerde ve 1980'lerde Türkiye'de türban diye bir sorun yoktu. Bunu topluma biz enjekte ettik. Gülen, evli müritlerin eşlerini burunlarından topuklarına kadar kapatmalarını istedi. 'Siz başlatın gerisi gelir' dedi. Kadınlarımız da siyah gözlükler ve eldivenler taktı. Ben de eşimi öyle giydirdim. Toplum kamplara bölündü. Sonra da bu örgütlenme fark edilince cemaate, 'Başı açık kadınlarla evlenin' dedi. Bu yüzden cemaat içindeki başı kapalı kadınlar dul kaldı! '

    Gülen'in kendisini insanüstü, ileriyi gören, her şeyi önceden bilen bir canlı olarak tanıttığını belirten Veren, 'Kendisi 1941 doğumlu olmasına karşın Atatürk öldükten sonra, 1938'de doğduğunu söyler ve kurtarıcı olduğunu ima etmeye çalışırdı. Ancak tasavvuf ve gönül adamı, bir Mevlana ve Yunus Emre gibi takdim edilen bir insanın bugün Irak'ta 400 bin Müslümanın ölümüne yol açan Amerika'da ne işi var? Siz hiç 137 dönümlük arazide 8 villa içinde 100 hizmetkârla yaşayan bir Yunus Emre gördünüz mü' diye sordu.
    Beni öldürtmek istedi
    Gülen'in gerçek amacının kilit noktalarda kadrolaşarak devleti ele geçirmek olduğunu belirten Veren, bu planı anladıktan sonra ikazlarda bulunduğunu, bu yüzden aforoz edildiğini anlattı. Veren şöyle konuştu: '1995'te fikren ve kalben koptuk. Hayır için yola çıkmıştık ama örgüt çatısı içinde kullanıldık. Gördük ki çatal bıçak için kurulan bir fabrika, silah fabrikasına dönüşüyor. Devleti içten ele geçirecek bir plan olduğunu sonradan anladık. Tepki koyduk, ikaz edilince dış görevlere gönderildik. ABD'de 30 gün birlikte kaldık. 50 kişinin önünde beni öldürtmeye kalktı. Bu hücum ve cinnet karşısında canımı zor kurtardım. Gülen, 'FBI ve CIA'yı arayın, bu adamı öldürtün' dedi. Sonra Türk devletinin görevlendirdiği polise 'Silahını çek vur bunu' diye bağırdı. İnsanlar itaat etmeyince şömine demiriyle üzerime hücum etti. Sonra New York'ta gece yarısı sokağa atıldım.'
    Gülen'in gerçek amacının dünyayı yönetmek olduğunu ve 'hastalık yalanıyla ABD'ye kaçtığını' belirten Veren, sözlerini ağlayarak ve Atatürk'e övgüler dizerek şöyle tamamladı:
    'Gülen, Türkiye'deki örgütlenmesinin 2000 yılında kendini amorti ettiğini söyledi. Yetiştirdiği vali, emniyet müdürü, kaymakam ve komutanlar var. Cumhuriyet gazetesi, 'Tehlikenin farkında mısınız? ' diyor. Evet bu örgütlenme bir işgaldir, ihanet şebekesidir. Yargıtay'a yönelik saldırıda birçok insan bir kare fotoğrafta göründü diye zanlı oldu. Elimde yüzlerce fotoğraf ve belge var. Savcıları göreve çağırıyorum. Kimse bir şey yapmıyorsa demek ki Fethullah'ın dokunulmazlığı var.'

  • fethullah gülen

    23.02.2007 - 10:21

    dinsel istismar dinsizliğin ta kendisidir.
    fettullahın tüm söylem ve davranışları, din,iman, Allah söylemleridir.salya sümük 24 saat bu şeklidedir. Ve tüm bu söylem davranışlar kur'anın söylem ve davranışlarının (sünnetullah) ile taban tabana zıttır.
    Allahın istediğinin tersine Allaha yalvarır, yakarır görünerek allah yolunda olmazsın.
    isteyenlere isbatlamağa hazırım..
    şirk te bir dindir. Allahın inkarı yoktur şirkte..
    bizatihi en inatçı Allah davası şirk te güdülür.
    şirk; Allahın uluhiyetine giren alanda insanın tasarruf sahibi yapılmasıdır.
    sabahtan akşama kadar alnını secdeden kaldırma. sonrada dinde olmayan en küçük bir davranışı din yap. şirke gittin (bir örnek)
    bunun gibi sayısız davranışları fettullah denen din baronunda görebilirsiniz..evet fettullah dincidir. dindar değil.. yani din satar.. dini kendi çıkarı için kullanır.. ve etrafındaki acezeleride kullanır...ebu cehil de dinci idi..
    biz dindar arıyoruz. dinci ile dindarı karıştırmayın.. dinci allahın belası, dindar ise allahın rahmetidir.
    vesselam...

  • yaşar nuri öztürk

    31.08.2006 - 09:38

    Aziz Milletimiz!

    Kelimei Tevhid'in haysiyetini, Müslüman Anadolu'nun onur ve bağımsızlığını kurtarma ve yaşatmanın eşsiz belgesi ve göstergesi olan bu büyük zaferin kutsiyetini, anlamını, amacını, Tanrı ve tarih önündeki yerini ve değerini SAKIN UNUTMA.

    Dinimizi ve bin yıllık kardeşliğimizi hançerleyerek sefil çıkarları uğruna Haçlılarla işbirliği yapıp bu zaferin anlamını karartmayı meslek ve siyaset edinmiş dinci ve bölücü hainleri de UNUTMA.

    Kaderin ve geleceğin, 'bugünün anlamı' ve bu zaferi gerçekleştiren 'Komutan, Kurmaylar ve aziz Şehitler' in şahsiyetleri ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bu şuurla sana bırakılan emanetlere sahip çık.

    BUGÜNÜ SAKIN UNUTMA!

  • fethullah gülen

    15.08.2006 - 10:26

    HOCAEFENDİ’DEN PAPA’YA MEKTUP

    Pek muhterem Papa cenapları,
    Üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekan kılma yolundaki kutsal misyonumuzu tam manasıyla bilen halkından size en içten selamları getirdik. Yoğun gündeminizde bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahsettiğiniz için zatıalilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız.
    Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarasi Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik.

    İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır. Uygun bir yerdeki vakitli bir gayret bu yanlış anlamanın büyük oranda azalmasına katkı sağlayabilir. Müslüman dünyası, İslam’ın asırlarla ölçülen yanlış algılanmasını silip atacak bir diyalog imkanını bağrına basacaktır.”
    FETTULLAH GÜLEN.. RABBİN ACİZ KULU

  • fethullah gülen

    10.08.2006 - 10:47

    allah ile aldatılmayı ve aldatmayı; Allaha kulluk zannetme cehaletine teslim olmuş kitlenin başıdır fettullah denen şeytan evliyası.

  • fethullah gülen

    08.08.2006 - 12:05

    Fethullah Müslüman değil, Bahailerin lideri'

    Semih Tufan Gülaltay, (İleri Yayınları’ndan çıkan) “Fethullah Müslüman mı” kitabında Fethullah Gülen’i farklı bir açıdan inceliyor. Kendi kaleminden:

    “Bu kitaptaki ana mevzu, Fethullah’ın rejim düşmanlığı ya da ABD adına yüklendiği misyon değil... Ben O’nun İslamiyet’in içine sokulmuş bir Truva atı olup olmadığını sorguluyorum. O bir Truva atı mıdır? Fethullah Bahaîler’in gizli lideri midir? Amaç İslam dinini tahrif etmek midir? Gerçek ve halis Müslüman kitlemizi Fethullah’tan nasıl koruyabiliriz? Ve benim için işin en önemli yanı 21. asrın en büyük dinamik gücü olan Türkçü gençliğin Türk-İslam sentezi adı altında kandırılmasının önüne geçme yollarının ortaya konmasıdır... Nurculuğun Türk milliyetçilerinin sırtına basarak Tevrat ittifakı kurmasının önüne geçmek, Orta Asya’da misyonerlik okulları açarak İngilizceyi Orta Asya’da tek dil haline getirme çalışmalarına artık dur diyebilecek miyiz?

    Fethullah’ın birinci gayesi Türk devletini ele geçirmek, ikinci gayesi ise, geçmişin intikamını almak için İran’ı istila edip İran’la harbe girmektir... O, bu operasyonda Turancıları kullanmayı düşünüyor... Bütün Türk dünyasını ele geçirdikten sonra ise önce aldatmaca bir dinler diyalogu oluşturacak sonra da gerçekte bir Tevrat ittifakı olan Bahaîliğe geçiş sürecini başlatarak bütün dünya dinlerini Bahaîlik altında birleştirme sürecini başlatacaktır... Son merhalesi Fethullah’ın “mesih” ilan edilerek dünya peygamberliğine adım atmasıdır...”

    Kitapta Gülaltay, Fethullahçılığın kökeni İran’a uzanan Bahaîlik tarikatının bir kolu olduğunu ve Gülen’in Bahailiğin günümüzdeki lideri olduğunu iddia ediyor.

    Gülaltay’a göre, Bahaîlik sıradan bir tarikat veya cemaat değildir. Hatta Bahaîlik İslam içinde bir mezhep de değildir. Bahaîlik, 3 büyük dini, İslamiyeti, Hıristiyanlığı ve Museviliği tek bir pota altında birleştirmeye çalışan bir dinlerüstü mezheptir. İran’da İslam öncesi geleneklerini sürdürmek isteyen ve bu nedenle İslamiyeti diğer dinlerle birleştirmeye ve tahrif etmeye çalışan çeşitli tarikatlara dayanmaktadır. Bahaîliğin ortaya çıkışını 800’lü yıllara kadar götüren Gülaltay’a göre Fethullah’ın Müslümanlık anlayışının ardında aslında kökeni İran’a dayanan bu İslam-dışı tarikatlar vardır. Dolayısıyla Fethullah’ın ne kadar Müslüman olduğu sorgulanmalıdır.

    Gülaltay kitabında, İran’daki Batınî mezheplerinin her birinin ortaya çıkışını ve birbirini nasıl takip ettiğini anlatıyor ve bu mezheplerin neden İslam-dışı sayıldığını örnekleriyle okuyucuya sunuyor.
    Gülaltay, İran’daki İslamdışı mezhepleri Mazdek’le başlatıyor. Sonra sırasıyla, Hürremiye Mezhebi, Babek, İsmailiye ve Hasan Sabbah, Hurufîler, Cavidaniye, Babilik, Bahaîlik... Gülaltay’a göre bu mezhepler farklı isimler taşımalarına karşın aslında aynı mezhebir devamıdır. Çünkü, sık sık İran Devleti’ne ve Halifeliğe karşı ayaklanan bu mezhepler, başarısız olunca yollarına devam edebilmek için isim değiştirmiştir. Yoksa eylemleri de inançları da farklı değildir.

    Bu tarikatların kısa bir tarihin sunduktan sonra Fethullah’ın bu tarikatlarla bağlantısını yapıtlarından örneklerle açıklanıyor. Örneğin Batınî tarikatlarının en önemli özelliği yasak kimliklerini saklayarak takiyye yapmalarıdır. Gülaltay’a göre, Batınîler takiyye yaparak gerçek inançlarını gizlerler, Müslümanlarla kaynaşırlar ve devleti içten içe fethetmeye çalışırlar. Aynen Fethullahçılar gibi...

    Batınîlerin Kitabün Nur’undan Saidi Nursi’nin Risale-i Nur’una

    Öncelikle Batınîler, şeyhlerinin kitabını Kuran yerine kabul ederler. Cavidanîyeler, şeyhleri Fazlullah’ın Cavidannamesi’ni, Babiler ise şeyhleri Muhammed Bab’ın kitabı Kitab-ün Nur’u Kuran kabul ederler. Ne hikmetse, Saidi Nursî’nin Risale-î Nur’u isim olarak ve cemaatin gösterdiği saygı bakımından, içerik olarak, Kitab-ün Nur’a çok benzemektedir. Türkiye’deki Nurculara göre, Kuran anlaşılması zordur, bu nedenle müritlere Nur Risaleleri önerilir. Risalelere adeta ikinci bir Kuran mualemesi gösteren Fethullah, Gülaltay’a göre bu şekilde Müslümanlığa da aykırı hareket etmiş olmaktadır. Gülaltay, Fethullah’ın şu sözüne dikkat çekiyor: “İlimler sahasında meselenin temel esprisini ise Bedîüzzaman’ın mülahazasında buluruz. Şöyle der o: Allah’ın iki kitabı vardır. Biri kainat kitabı, diğeri Kur-an’ı Kerim.” Gülaltay’a göre Fethullah Gülen, “Kainat kitabı” derken Risaleleri kastetmektedir. Gülaltay, buna benzer pek çok örneği kitabında veriyor ve Nurcuların Risaleleri öne çıkarmasının nedeninin Kuran’ın geçerliliğini ortadan kaldırmak olduğunu söylüyor.

    Fethullah isminin kaynağı Gülen’in kimliğini ele veriyor

    Fethullah Gülen’in isminin kaynağı da gizli kimliğinin bir başka göstergesi. Gülen’in ismi 1844 yılında İran Şahı’nı öldürmeye kalkışan bir Bahaî fedaisinden gelmektedir: Fethullah Kamî. Fethullah Gülen’in ailesinin İran’dan göçme olduğunu da ortaya koyan Gülaltay, Bahaîlikle bir başka bağlantısını daha ortaya çıkarmaktadır.

    Fethullah’ın rumuz olarak kullandığı isimler de eski Bahaî kahramanlara atıftır. Örneğin, “1982 yılının sonlarında DGM savcılığının hakkında başlattığı soruşturmada, Fethullah’m Dahhak kod adını kullanarak kitap yazdığı tespit edilmiş. Bilindiği üzere Dahhak İran mitolojisinde, İran’ı istila edip İran Şahı Cemşit’i testere ile ortadan ikiye böldürten, İran halkına işkenceler, eziyetler yapan bir adammış. İran halkı Dahhak-ı Zalim diye andıkları bu gaddar adamın zulmünden perişan olmuştu.”

    Işık evlerinin sırrı: Ev-mabetler

    Gülaltay, Babilerin ibadet için camiler yerine evleri tercih etmesiyle Fethullahçıların Işıkevleri arasında da bir bağlantı kuruyor: “Babiler, camilere gitmez, cemaatle namaz kılmazlardı. Bunun yerine evlerde toplanmayı tercih ederlerdi.” Ardından Nur evleriyle ilgili Fethullah Gülen’in şu sözlerine dikkat çekiyor: “Bu ışık evlerinin kendine has özellikleri vardır... Yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kutsal mekanlardır... Artık geçmişte camide yapılan dini ruhunun müzakereleri bu evlerde biraraya gelinerek yapılacaktır.” Ve Gülaltay nur evlerinin İslamdışı olduğunu şu şekilde anlatıyor: “Anlaşılacağı gibi Fethullah Gülen, bundan sonra caminin önemli olmadığını söylüyor. Çünkü büyük ustası Kürt Sait de camiye girmezdi. Buradaki amaç ise İslam’ın birliktelik ve cemaat ruhunu yıkmaktır. Kurretü’l-Ayn’ın ve Babi şeyhlerinin vaaz verdiği yerler camiler değildi. Fethullah’ın tabiriyle nur evleriydi. Yine aynı Fethullah, Yeşeren Düşünceler isimli kitabının 164. sayfasında ev-mabet [adıyla] bu ışık evlerini tarif ediyor. Ev-mabet terimi Bahailik dininde mabede verilen addır. Bahailerin mabedlerine ev-mabet adı verilir.”

    Gülen’den Bahailere gizli övgüler

    Gülaltay, Fethullah’ın kitaplarında Bahaîlere nasıl gizlice övdüğünü de ortaya çıkarıyor. Örneğin, Fethullah’ın Hz. Muhammed’i anlattığı sanılan kimi yazılarında aslında Bahaîlerin lideri Molla Muhammed Ali’yi andığını aktarıyor: “Dostların vefasızlığına, düşmanların ardı arkası kesilmeyen istila ve ifsatlarına uğramasaydı, kim bilir daha neler yapacaktı? Keşke, bu mübarek dünya; duygu, düşünce, anlayış ve hayat felsefesiyle hiç değişmeseydi. Onun yiğitliği, sadeliği ve mertliği bu güne kadar dipdiri kalabilseydi. Keşke O muhteşem saray ve yüksek kasırların altın yaldızlı kubbeleri altında, baygın ve mahmur dolaşan hasım dünyanın, talihsiz insanlarının durumuna düşmeseydi.” Gülaltay, bu alıntıda önemli bir çelişkiyi yakalıyor: “Yukardaki metinde anlatılan kasır ve saraylar dönemin İran Şah’ının saraylarıdır. Çünkü Hz. Muhammed devrinde Arabistan’da ne kasır vardı ne saray.”
    Gülaltay, bu konuda daha pek çok örnek yakalamış. Gülaltay’a göre, baskı ve zulüm gören insan tasvirleri sanılanın aksine Hz. Muhammed dönemi yaşamış Müslümanlar değil, başarısız ayaklanmalardan sonra yurttan yurda göçürülen Bahailerdir. Örneğin, 1868’de Bahaîler sürgüne gönderilir. Fethullah Gülen’in kitaplarında anlattığı ömür boyu süren büyük göç aslında Bahaîlerin sürgünüdür. Gülaltay’a göre bahsedilen göç sanıldığı gibi Mekke’den Medine’ye Hz. Muhammed’in hicreti değildir.

    Başka bir yerde ise Fethullah G. şöyle diyor: “Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan men etmişlerdi. Hani o güne kadar, bir lahza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan... Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın.” Gülaltay’a göre burada kastedilen de yine Bahai liderleridir. Çünkü Müslümanların tarihinde kardeşiyle konuşmaktan men edilme gibi bir cezalandırma söz konusu edilmemiştir. Halbuki Abdülaziz’in bir fermanında, Bahaullah’ın çocukları birbirleriyle konuşmamaları kaydıyla sürgüne gönderiliyordu. Fethullah’ın uğruna gözyaşı döktüğü işte bunlardır.

    Fethullahçılıkla Bahaî inanışları arasındaki paralellikler

    Gülaltay’ın bulduğu çeşitli paralellikleri şöyle sıralayabiliriz:

    - Bahaîler cenazelerini İslam inanışının tersine, mermer lahitler içinde gömerler. Saidi Nursî de vasiyetinde cesedinin lahitin içine konulmasını istemiştir.

    - Bahaîlerde ibadete başlama yaşı 16’dır. Fethullah Gülen de bir kitabında şöyle demektedir: “16 yaşıma kadarki dönemi çocukluk dönemi sayıyorum.”

    - Bahaîlikte el öptürmek kesinlikle yasaktır. Fethullah Gülen de el öptürme konusunda şöyle diyor: “Fevkalade rahatsızlık duyuyorum. El öptürme prensibim hiç yoktur.”

    - Bahaîler, camiye girmez, cemaatle namaz kılmaz. Sadece cenaze namazı kılarlar. Gülaltay’a göre, Fethullah Gülen’in de cenaze namazı dışında camiye girip namaz kıldığını şu ana kadar kimse görmemiştir.

    - Bahaîlikte kurban kesilmez. Ünlü Fethullahçı bilim adamlarından birisi de katıldığı bir tartışma programında kurban kesmeyi hayvan katliamı olarak nitelendirmiştir.

    - Bahaîlikte, herkes malının yüzde beşini, toplumun başında bulunan 19’lar heyetine vermek zorundadır. Fethullahçı organizasyon ve vakıfların başındaki yönetim kurulu da 19 kişidir.

    Fethullah ile Bahaîler arasındaki bir başka somut bağlantı ise Saidi Nursi’nin hayatından alınmaktadır. Saidi Nursi, Gülaltay’ın ortaya çıkardığına göre, İran Şahına suikast düzenleyen Babilerin şeyhlerinden Celaleddin Afgani’nin İran’dan kaçıp Abdülhamit’in himayesine girmesi sırasında kuryelik etmişti. Saidi Nursî, yine bir başka Bahaî tetikçi Kirmani’yi de İran-Türkiye sınırında karşılayacak ve İstanbul’a kadar kendisine eşlik edecekti.

    Gülen’in sözlerinde gizli anlamlar

    Fethullah’ın eserlerinde gizli gizli Bahaîlik propagandası yaptığını da Gülaltay çeşitli örneklerle açıklıyor:

    Kapı: Bahaî mezheplerinden Babiliğin kurucusu Muhammed Bab’tır. “Bab” kelimesinin bir anlamı da “kapı”dır.

    “Ulu sultan! Canlı-cansız, insan-hayvan, (..) her şey varlığını soluklar.”: Gülaltay bir başka bölümde ise Gülen’in bu sözündeki gizli anlamı ortaya çıkarıyor: Ulu Sultan kelimesi Bahaî Şeyhi Bahaullah’a atfedilmiştir. Hayvanları, eşyaları bile Allah’ın kulları olarak kabul eden ise Muhammed Bab’ın hocası Kazım-ı Reşdi’dir.

    Nebiler Sultanı: Gülaltay, Fethullah’ın sık sık kullandığı “Nebiler Sultanı” teriminin de karşılığını buluyor. Gülaltay’a göre, Fethullah’ın burada kastettiği Hz. Muhammed değil, Bahaullah’tır. Çünkü, Bahaullah’ın lakabı döneminde “Sultan”dır.

    Nur Asrı: Muhammed Bab’ın Kitabün Nur ile Babiliği yaydığı ilk yıllara da Nur asrı denmektedir.

    Timur ve Cengiz düşmanlığı: Fethullah bir kitabında şöyle diyor: “Allah bir zamanlar Cengiz, Hülagü ve Timurlenk’in eliyle hırpaladığı ve ikaz ettiği İslam alemini bugün de Batılılar vasıtasıyla hırpalayıp ikaz etmektedir...” Gülaltay, Fethullah Cengiz, Hülagû ve Timurlenk’e karşı olmasını bu hükümdarların Bahaîlerin önemli önderlerini öldürmüş olmasına bağlıyor. Cengiz Han’ın oğlu Hülagû, Hasan Sabbah’ı; Timurlenk’in oğlu Miranşah ise Fazlullah’ı öldürmüştü..

    “Dönmezem” ve “mum gibi yanıp erimek”: Bu kelimeleri de Fethullah sık sık kullanmaktadır. Örneğin: “Çevresinde kol gezen tehlikelere aldırmadan, yüce derslerine devam eden ve hakkında bayağıların bayağısı hükümler kesilip biçilirken. ‘Hançer ile yüreğimi yar! Senden dönmezem’ diyerek hakikati haykıran büyük muzdariplerin ‘Evet hep böyle ızdırap gören ızdırap düşünen ve bir mum gibi yana yana eriyip giden, bu yüce kametlerin arkasında yürüyenler hiçbir zaman aldanmadılar ve hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramadılar.’” Tahran Kalesi’nde infaz edilmeden önce “Dönmezem” diye bağıran Bahaîlerin ünlü kadın kahramanı Kurretül-Ayn’dır. O dönem Bahaîlere yapılan işkenceler arasında en yaygın olanı da vücutları hançerle yarıp içlerine mumlar sokulmasıydı.

    Fetret Devri ve Rönesans: Fetret devri derken kastedilen Bahailerin yaşadığı uzun sürgün dönemidir. Yeniden diriliş ise Bahaîlerin öğretilerini tüm dünyaya kabul ettirmeleri demektir. Örneğin: “Bu ise uzun bir fetretten sonra, bu mazlumlar ülkesinin yeniden dirilişi ve “Rönesansı” demektir. Kimbilir, belki o zaman batmak üzere olan dün-yanın diğer kesiminin elinden tutup kaldırma fırsatı doğar.”

    Kendini peygamber gören Gülen

    Bahaîlerin bir başka propagandası şeyhlerinin peygamber olduğudur. Bahai şeyhleri kendi peygamberlikleri altında tüm dünya dinlerini bir arada toplanmaya çağırırlar. Gülaltay, Fethullah’ın kimi yazılarında satır aralarında kendi peygamberliğini nasıl savunduğunu göstermektedir:

    “Allah, elbette insanları da peygambersiz bırakmayacaktır.”

    “İnsanlar, akıllarıyla kainatta cereyan eden hadiselere bakıp, Allah’ı bulsalar bile yaratılışlarındaki gaye ve hikmeti, nereden gelip, nereye gittiklerini ve ibadetlerinin keyfiyetlerini peygambersiz bilemezler.”

    “Hilafete giden yol herkese açıktır.”

    “Hak için halkın temsilcisi demek, peygamber mesleğine talip olmak ve onu temsil etmek demektir. Onu yapabilmek için de peygamberane aşk, şevk, gayret, azim, cehd ve irade gerekir.”

    Fethullah görüldüğü gibi yeni peygamberlere ihtiyaç olduğunu ve Allah’ın insanları peygambersiz bırakmayacağını söylüyor. Halbuki İslam inancına göre Hz. Muhammed son peygamberdir. Yalnızca bu bile Gülaltay’a göre Fethullahçılığın İslamdışı olduğunun bir kanıtıdır ve bu propagandanın bir sonraki aşaması Fethullah’ın kendisini Mesih ilan etmesi olacaktır.

    Fethullah’ın Amerikancılığının Bahailikteki kaynağı

    Gülaltay, kitabın sonuna doğru Fethullah’ın gerçek amacının dünya çapında bir Bahaî imparatorluğu kurmak olduğunu ortaya koyuyor. Gülaltay, Avustralya’dan Afrika’ya Asya’dan Amerika’ya milyonlarca Bahaînin bulunduğunu söylüyor. Bahai imparatorluğunun işlevi dünya çapında ABD’yi iktidara getirmek olacaktır. Zaten, Bahailiğin ortak dili de İngilizce olacaktır.

    Gülaltay’a göre ABD’de bugün 20 milyon Bahaî yaşıyor ve Bahailerin etkinliği oldukça önemli. Zaten Bahailerin kullandığı ev-mabetlerin kubbeleri de Beyaz Saray’ın kubbesine benziyor.
    Fethullah’ın Orta Asya’daki misyonu da bu şekilde ortaya çıkıyor. Gülaltay’a göre Bahailer dünya çapındaki iktidarlarında İngilizce’yi resmi dil olarakilan edeceklerdir. Fethullah’ın okullarının tümünde İngilizcenin öğretilmesinin nedeni olarak bunu gösteriyor. Üstelik Fethullah’ın en etkin olduğu Türk Cumhuriyetlerinden olan Yakutistan’ın durumunu da Gülaltay’dan öğreniyoruz. Bu ülkedeki Fethullahçı proje sonunda başarıya ulaşmıştır. Yakutistan’ın resmi dili İngilizce olarak ilan edilmiştir.

    Gülaltay, Fethullah Gülen tehlikesinin uluslararası çapta olduğunu bu şekilde olduğunu ortaya koyduktan sonra kitabında tüm Türk milletini uyarıyor ve Fethullah tehlikesi hakkında Devlet üzerine düşeni yapmazsa görevin Kuvayı Milliyeci Atatürkçülere düşeceğini söylüyor:

    “Atatürk ve Kuvayı Milliyeci yiğitlerin kurduğu devlet, hiçbir zaman sarsılmayacak, bu sarp kale, tunçtan yığınlar halinde omuz omuza yürüyen Türk gençliğinin sırtında, ulaşılmaz bir kartal yuvası olarak ebediyete kadar var olacaktır.”

  • fethullah gülen

    07.08.2006 - 11:01

    Fethullah Ve Yabancı Dille Eĝ itim


    Ülkemizdeki genç insanların, batı medeniyetini daha iyi tanıyıp, çaĝ daş medeniyet seviyesine ulaşması bahanesi ile 1946 dan beri uygulanan yabancı dille eĝ itim; günümüzde Devlet eliyle açılan Anadolu liseleri dahil, Üniversitelerimize kadar yaygınlaşmış bulunmaktadır.

    Bunun yanında cıĝ gibi büyüyen özel okullar egitim dili olarak Ingilizceyi almışlardır.
    Bunlardan en önemlisi Fetullah Hocanın , kendi Ülkemiz dahil, dünyanın cesitli ülkelerınde açmış olduĝ u misyoner okulları. Ingiliz parlementerin dediĝ i gibi: Bu egitim kurumları ingiliz milletine hizmet eden birer yan kuruluşlarımızdır demiştir.
    Burada insanlarımızın kafasını karıştırmadan Egitim ve Öĝ retiminin ne anlama geldiĝ ini açıklamak istiyorum.

    EĜ ITIM: Bireyin davranışında, kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istenilen yönde deĝ işme meydana getirme sürecidir.
    Öyleyse Eĝ itim, zamana yayılmış bir sürec, bu süreç içerisinde bireyin davranışlarını istenilen yönde deĝ istirilmesi AMAÇ edinilmiştir.Bu amaç kasıtlı olarak deĝ iştirilmektedir.

    ÖĜ RETIM: Öĝ renmeyi kolaylaştırmak, etkinlikleri kolaylaştırmak icin gerekli araç ve gereçleri saĝ lama ve rehberlikte bulunma eylemidir.

    Kısaca yabancı dille eĝ itim yapılması, bütün derslerin yabancı dille okutulması demektir.Yabancı dille öĝ retim ise, öĝ renci derslerini ana dille okur lakin cok iyi de yabancı dil öĝ renir.

    Cocuklarımıza tabiki yabancı dil, bir değil bir kaç tane öĝ retmeliyiz. Ancak, sakıncalı olan, bir dil öĝ reneceĝ im diye,okullarında yabancı dille eĝ itim yaparsan, kendi ana dilinden ve dolayısıyla benliĝ inden, kültüründen, dininden,özünden , tarihinden velhasıl milletler hanesinden yok olur gidersin. Tarih göstermiştirki, varlıĝ ını sürdüren milletler daima eĝ itimlerini kendi dilleri ile yapmışlardır.
    Ve okullarında kendi dili ile eĝ itimini yapmayan topluluklar, dillerini gündelik hayatta kullansalar dahi, zamanla yok olur giderler.

    Yabancı dille eĝ itim, kendi ana dili olmadıĝ ından, o dile yeterince hakim olmayacağından bilimde, teknikte geri kalmamıza, siyasal ve ekonomik bağımsızlıĝ ımızı kaybetmemize sebep olacaĝ ından, Türkçemizi bütün devlet ve özel okullarda eĝ itim dili olarak okutulması için, bütün Türk Milliyetçilerini göreve çaĝ rıyoruz.

    Bu bilgiler ısıĝ ında Nur Cematının (Fetullah Hocanın) dünyanın çeşitli yerlerınde açmış olduĝ u okullarında, eĝ itim dili olarak ingilizce yapılmaktadır. Ne gariptirki kendi basın ve görsel yayınlarında, Türk insanına oradaki başarılarını! Anlatarak, insanlarımızın bu okullara duyarlı olmalarını saĝ lamaktadırlar.

    Cemaat içerisindeki bir yetkiliye neden okullarınızda ingilizce eĝ itim yapiyorsunuz dedigimizde
    „Eger ingilizceyi eĝ itim dili yapmazsak,Amerika bu okulların açılmasına müsade etmiyecektir“, diyorlar.
    Bunu bildikleri halde Türk insanın maddi ve manevi kaynaklarını kullanarak, dünyanın çeşitli ülkelerinde açtıkları okullarda, o ülkenin zengin, bürokrat ve zeki olan çocuklarını seçerek, hem maddi kaynak hemde bireysel başarılar kazandırarak, ingiliz hemogonyasını biraz daha pekiştirmektedirler.

    Okullarda Türkçeyi öĝ retiyoruz diye toplumumuza her türlü propagandayı yaparak, gayri Türk coçuklarına Türkçeyi öĝ retmekle, onların Türk insanına faydasının olacaĝ ını söyleyenler,acaba ingilizceyi okullarında eĝ itim dili olarak verenler kime hizmet ediyorlar.

    Saĝ lıcakla kalın

    Yılmaz Öztaş

  • fethullah gülen

    04.08.2006 - 13:28

    FETTULLAH CEMEATİ SUÇ ÜSTÜ YAKALANDI.

    Hükümet’in Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geleneklerini zorlayamayacağı kanaatine vararak, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olmasını sağlayacak kararnameyi Çankaya’ya göndermesiyle birlikte yaklaşık bir yıldan beri devam eden bir operasyon girişimi de başarısızlığa uğramış oldu.

    Bilindiği gibi bir seneden beri Türkiye’yi ele geçirme gayretinde olan bir cemaat bütün mesaisini Org. Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olmasını engellemeye ayırmıştı.

    Bunlarda kendi gerçek ve ideolojik kimlikleriyle ortaya çıkabilecek ahlak ve cesaret olmadığı için, farklı ideolojik kimliklerle kurdukları internet sitelerinde Yaşar Paşa aleyhine akla hayale gelmeyecek, her türlü edep ve terbiye dışı iftiralarda bulunuyorlardı.

    Devletin çeşitli katmanlarında gerçekleştirdikleri kadrolaşmayla birlikte elde ettikleri imkanları TSK ve Büyükanıt’ın yıpratılmasına yönelik kampanyalarda kullanıyorlardı.

    Şemdinli’de gerçekleşen provokasyon sonucu kamuoyunda yaratılmak istenen ve TSK’yı “çete” konumuna indirgemeyi amaçlayan izlenim tamamen bu cemaatin faaliyetlerinin sonucudur.

    Ayrıca Danıştay saldırısı sonrasında, saldırının dinamiklerinin TSK ve vatansever çevreler arasında olduğu şeklindeki haber ve yönlendirmeler de bu cemaatin yayın organlarında yer aldı.

    Bu cemaatin kontrolünde olduğu bilinen iki günlük gazetenin tetikçi yöneticilerinin 1 Ağustos tarihli yazılarını inceleyecek olursanız, aynı gün onbinlerce cep telefonuna gönderilen mesajlar ile paralellik görürsünüz. Her iki tetikçi yöneticinin yazılarında da TSK alenen hedef alınıyordu.

    Aynı gün onbinlerce cep telefonuna gönderilen mesajlarda da Yaşar Paşa’nın Genelkurmay Başkanı olmasının önünün kesilmesine yönelik son bir hamle yapılmıştı. Sözünü ettiğimiz iki gazetede yer alan örgütlü tavır da bu son hamlenin bir uzantısıdır.

    Medyada Org. Büyükanıt’ın Yüksek Askeri Şura öncesi Genelkurmay Başkanlığı’na atanması önemli bir haber olarak yer aldı.

    Fakat belirli bir merkezin bir anda onbinlerce kişinin cep telefonuna gönderdiği mesaj aynı ölçüde yer almadı.

    Esasında iki gelişmenin haber olarak ağırlık derecesi aynıdır.

    Hangi güç bir anda onbinlerce kişinin cep telefonuna mesaj gönderebiliyor? Böyle bir eylemin maddi giderlerini nasıl karşılıyor? Türkiye’de önemli görevlerde bulunan onbinlerce insanın cep telefonu nasıl temin edildi?

    Bir seneden beri farklı ideolojik kimlikle yayın yapan internet sitesi bu cesareti nereden alabiliyor?

    Bütün bunlar medyada gerektiği gibi haberleştirilemedi.

    Türkiye’de bir dini cemaat TSK’ya karşı darbe yapmaya kalkışıyor, bunların kim oldukları ve amaçları konusunda herkes her şeyi biliyor ama, dile getirilemiyor.

    Çünkü bu cemaat Türkiye için ciddi bir güvenlik sorunudur. Takiyye yeteneği ve sahip olduğu ekonomik güçten dolayı herkes çekiniyor. Her türlü iftirayı atabilecek ahlaki yoksunluğun herkes bilincinde.

    Ama, Türkiye ve Türklüğe yönelik kin ve nefret duygularından kaynaklanan ve yakın geçmişte eşine benzerine rastlamadığımız hayasızca girişimleri ellerine yüzlerine bulaştı.

    Deşifre oldular.

    Suçüstü yakalandılar.

    Köklerinin dışarıda olduğu ve bu toprakların iklimine ait olmadıkları bizzat kendi tuzakları ile ortaya çıktı.

    Birilerinin Türk devletine operasyon yapmaya kalkışmalarının bedelini ödemelerini sağlamak, devlet ve millet olmanın olmazsa olmaz gereğidir!

  • fethullah gülen

    02.08.2006 - 13:36

    özgün islamın, kur'andaki islamın en büyük düşmanı, islam kılığında haçlı piyonu, şeytanın en büyük evliyası (evliyauşşeytan diyor, kur'an bu tiplere)
    parayı, emeği, alınteriyi müslümanlardan alıp; hizmeti haçlılara sunan iki yüzlü şeytanın teki

  • fethullah gülen

    31.07.2006 - 09:17

    gerçek islamın (kur'andaki islamın) en büyük düşmanı,

  • yaşar nuri öztürk

    30.06.2006 - 17:27

    selam ve sevgiler.küçük dev adam...

    Allahın bu ülkeden umudunu kesmediğine en büyük delillerden birisi de sen sin sevgili yaşar nuri öztürk...

    güneş gibi, varlık gayen olan ilminin ışıklarını 30 yıldır saçtın...

    şimdi ise en kutsal görev olan siyasettesin.talan ve yalan siyaseti de sen ve kadroların bitirecek. Atatürk ten sonra bu ülke türkiyeden hiç yönetilmedi..
    evet sen ve o müthiş kadroların türkiyeyi türkiyeden yönetecektir.

    bunun en büyük delili 30 yıldır kimsenin yapmadığı, yapmağa bile cesaret edemediklerini yaptın. onu başarmak siyaseti başarmaktan çok çok daha zordu.

    güvenimiz sonsuzdur.
    slm ve sevgiler

    selam sana ve gönüldaşlara

  • fethullah gülen

    29.06.2006 - 13:16

    'öldürün şu nuretin vereni nerede CIA,FBA '
    MİT yolladı nurettini..'

    fettullah gülen
    ABD..
    150 dönüm çiflik evde 8 villalı CIA lokali

  • yaşar nuri öztürk

    12.06.2006 - 11:49

    tek seçenek...
    tarih onu gerçek misyonunu icra edeceği sahneye çağırıyor...
    selam ona ve onu anlayan tüm gönül dostlarına....
    selam onunla,güzel, gelecek yarınlara....
    selam tüm haksızlıkların, tüm talihsizliklerin sona ereceği o günlere..
    selam o küçük dev adama...

  • yaşar nuri öztürk

    14.03.2006 - 14:03

    adam gibi adam...
    selam ve sevgiler, sevgili yaşar hocam. iyiki bizim coğrafyada doğdun. iyiki varsın

  • yaşar nuri öztürk

    26.02.2006 - 15:16

    islam hırıstiyanlaştırılıyor, kur'an incilleştirilirken bunu yapanların karşısındaki gerçek,özgün, kur'an dinini tüm insanlığa kafasına vura vura yıllardır anlatan sevgili yaşar nuri öztürk ü hala anlamamak nedir?

    buloka akıllı,ipotek akıl mıdır..
    yazık bu insanlara üzülüyorum.
    selam sevgili yaşar nuri öztürk..
    selam HYP li gönüldaşlarım..
    ülke sizden çok şey bekliyor

  • allah (c.c)

    19.02.2006 - 15:14

    öncesiz, sonrasız,dengi olmayan,misli,merkezi olmayan,zamansız,mekansız,her yerde bütün mevcudatı ile var olan,hiç bir yaratığın ihata edemediği sınırsız ve sonsuz güç.........

    amma konuşan, gören, duyan,sevgide ve ilgide sonsuz olan.çok acıyan,bütün işleri kotaran,yönlendiren,sonsuz bilinç ve akıl sahibi varlıktır.....

    bilge balığa hep sorarlarmış su nedir, nasıldır, nerededir, vs... bir gün almış balıkları yüzdürmeğe başlamış.. okyanusları aşıp gelmişler sahile...
    hemen fırlatmağa başlamış her birisini kumsala..

    işte ozaman anlamışlarki suyun ne olduğunu.. kendi öz varlıklarınında su olduğunu.. her şeylerinin de su olduğunu..

    ka

  • yaşar nuri öztürk

    29.01.2006 - 16:16

    cüce ruhların ve küçük beyinlilerin ancak 300 yıl sonra anlayacakları insan

  • Recep Tayyip Erdoğan

    27.01.2006 - 14:15

    RTE: TÜRKİYE BİTMİŞ

    Yer: Başbakanlık Konutu
    Zaman: Çankaya Köşkü’nde, 22 Aralık 2004 günü yapılan “Kıbrıs Zirvesi”nin bir gün öncesi! ..
    Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül sohbet etmektedirler.
    Zirve öncesi, AK Partili iki liderin yaptıkları beyin fırtınasından, çarpıcı birkaç diyalog!
    Aynen yansıtıyorum:
    (…)
    BAŞBAKAN: Yasal çerçeve sağlam olursa bir şey yapamazlar. Hukuksal altyapıyı iyi örmemiz lazım.
    DIŞİŞLERİ BAKANI: Zaten AB hukuku diyerek bölmeye çalışıyorlar. Bu konuyu çok iyi düşünmezsek hükümetimiz çok uzun vadeli olmayabilir. Bonkör davranamayız.
    BAŞBAKAN: Türkiye zaten bitmiş ve batmış, biz ne yapalım? TSK uyumasaydı. Memleket soyulurken neredeydiler? Şimdi en az kayıpla ülkeyi kurtarmak lazım. Tıpkı Vahidettin’in durumuna düştüm. Şu Muhsin (Yazıcıoğlu) de benim için Damat Ferid diyormuş.
    DIŞİŞLERİ BAKANI: Şimdilik Muhsin söylüyor. Ama herkesin dili uzamaya başladı. İktidardan gitme süreci, çığın düşmesi gibidir. Her şey çok küçük bir şeyle başlar. Çok dikkatli olmalıyız.
    BAŞBAKAN: İktidara bu kadar kolay gelmemizin sebebi demek Türkiye’nin bu hali imiş. Ne kadar şaşırdıydık 363 milletvekiline. Ama sen muhalefetten korkma. Ben herkesi kontrol altına alırım.
    DIŞİŞLERİ BAKANI: Sayın Başbakan, ben artık herkesin ipin ucunu kaçırdığını düşünüyorum. Biz süreçten koptuk. Çankaya’da iplerin elimizden alınma ihtimali var.
    BAŞBAKAN: Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanı kontrol altında, merak etme.
    DIŞİŞLERİ BAKANI: Hımm...
    BAŞBAKAN: Abdullah Bey, bu adamlarla müzakere yapılmaz. Bunların hepsi dansöz. Başla anlaşıyorsun, ayak itiraz ediyor. Bu AB yaratık gibi, muhatap kim ben karıştırmaya başladım.
    DIŞİŞLERİ BAKANI: Sayın Başbakanım, çok zor durumdayız. Schröder ve Chirac’la görüşmemizdeki söylediğimiz her sözü şimdi hemen alınacak tavizler gibi görüyorlar. Kamuoyu önünde çok zor duruma düşeceğiz. Darbe korkusunu fazla abarttık galiba. AB’yle sıkı fıkı olacağımıza TSK ile sıkı fıkı olsak hiç zarar görmezdik.
    BAŞBAKAN: Abdullah, TSK’yı kontrol altına aldık. Onlar mangaya döndüler. AB’nin isteklerini yerine getirmek için önümüzde halktan başka engel yok. Halk engelini aşmak için onları aş, iş ve güvenlik derdine düşürmemiz yeterli. Türkiye’de bize kimse dur diyemez. Ama AB’yi anlamak mümkün değil. Gizli ve özel görüşme yapılamıyor. Ertesi gün adamlar çıkıp ne konuştuysak hemen talep haline getiriyorlar.
    DIŞİŞLERİ BAKANI: Ama bu her istediğimizi yapabileceğimiz anlamına gelmiyor.
    BAŞBAKAN: Yapabiliriz. Cumhurbaşkanı her şeyden kopmuş durumda. TSK hiçbir sorumluluk almak istemiyor. Muhalefet yok. Her istediğimiz olur. Sorun AB’ye adım atabilmek.
    DIŞİŞLERİ BAKANI: Fakat kamuoyu ve devleti hafife alamayız. AB, Türkiye’yi yok etmek ve Sevr’i dikte etmek istiyor.
    (…)

    AB’YE “GİZLİ SÖZ”

    Zira…
    Bu dudak uçuklatan itirafların yapıldığı günlerde de Ankara kaynıyordu.
    2004 yılının Aralık ayı, Başkent Ankara ve Brüksel için çok hareketliydi.
    Çünkü önümüzde 17 Aralık tarihi vardı.
    Türk kamuoyunda, estirilen meltem rüzgarı nedeniyle “AB’ye tam üyelik” için beklentiler maksimum seviyedeydi.
    Başbakan Erdoğan’ın, Türkiye’yi, AB’ye kesin sokacağına inanan önemli bir kesim vardı.
    İşte tam bu sırada diplomasi kulisleri, Erdoğan’ın Türkiye adına verdiği sözleri nedeni ile alev alev yanıyordu.
    Ankara’ya akın akın yabancı diplomat geliyordu.
    İşte o sıcak günlerden birinde, AB Dönem Başkanı Hollanda Dışişleri Bakanı Bernard Bot ile Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bir araya geldiler.
    Aralarında hayli elektrikli bir görüşme geçti.
    Sebep yine Başbakan Erdoğan’ın, kapalı kapılar ardında verdiği gizli sözlerdi.
    Elektrikli geçen o görüşmeden de, çarpıcı birkaç diyalog:
    (…)
    GÜL: Sayın Bakan, AB’nin 17 Aralık öncesi çıkışları Türk kamuoyunu çok rahatsız etti. Hükümetimiz çok zor durumda kaldı.
    BOT: Sayın Bakan, hem Hollanda Başbakanı, Hem Chirac, hem Schröder sayın Erdoğan’a 17 Aralık’ta bir müzakere tarihinin verilebilmesi için Türkiye’nin Rum yönetimini Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak tanıması gerektiği, Kürtlere otonomi verilmesinin yasal güvence altına alınması, Fener Rum Patriği’nin Ekümenik olarak tanınması, Türkiye’nin önce batısının, yani İstanbul’un, Ege’nin ve Akdeniz’in bir kısmının, sonra da Orta Anadolu’nun AB’ye alınmasını, kademeli bir geçişi kabul etmesini, Kürdistan’ın da Türkiye’nin Federal yapısının bir parçası ama AB’nin dışında olmasını, Balat’ın, Kasımpaşa’nın, Beyoğlu ilçesinin ve Şişli ilçesinin bazı bölgelerini içine alan coğrafyada egemen bir Fener Rum Devleti’nin kurulmasını kabul etmesi gerektiği kendilerine anlatılmış. Sayın Erdoğan da müzakere sürecinde bu konuların realize edileceğini deklare etmiş. Yani sayın Erdoğan’ın kabul ettiği hususları şimdi yüksek sesle konuşuyoruz.
    GÜL: İyi de sayın Bakan şimdi bunlar Türkiye’den istenirse kamuoyu hükümete cephe alır.
    BOT: O zaman sayın Erdoğan AB ülkelerinin önde gelenlerine bu sözleri vermeyecekti. Bu şartlarda 17 Aralık’ta Türkiye’ye müzakere tarihi verilemez. 2005’in Aralık ayına kadar beklemeniz gerekir.
    GÜL: Sayın Bakan gizli görüşmeleri bu şekilde açık taleplere dönüştürürseniz AB sürecine nokta koyma aşamasına geliriz. Sayın Başbakan’ın bu teminatları devlet adına vermesi zaten imkansız. Sayın Başbakan, söylediğiniz garantileri ancak partisinin hedefleri ve kararları olarak verebilir ki, bu bile AK Partinin bölünmesi anlamına gelir. Biz bunları partinin yetkili organlarında tartışmadık bile.
    BOT: Bu sizin sorununuz. Sayın Erdoğan AB’ye açık çek verdiğini, her şeyi müzakere edebileceklerini, devletin tüm organlarının hükümete yetki verdiğini, Türkiye Cumhuriyeti adına tek yetkili olarak müzakere ettiğini hem Chirac’a hem de Schröder’e ifade etmişler.
    GÜL: Sayın Bakan, Türk Anayasal Sistemi’nde iktidar, kurumlar arasında dağıtılmıştır. Türkiye’de de aynen Hollanda da olduğu gibi demokrasi vardır. Dolayısı ile sayın Erdoğan tek ve tam yetkili olarak atanamaz.
    BOT: Biz AB olarak sayın Erdoğan’ın Alman ve Fransız liderlere verdiği sözler üzerinden müzakereyi takip ederiz.
    GÜL: Ama AB de Kıbrıs’la ilgili hiçbir sözü tutmadı.
    BOT: Türkiye’nin Kıbrıs’ı işgaline prim veremeyiz.
    GÜL: Türkiye bu şartlar altında AB sürecini terk eder. Sayın Erdoğan dahi bu süreci devam ettiremez.
    BOT: AB için Türkiye vazgeçilmez değil. Karar size ait. AB olarak biz de müzakereleri askıya alabiliriz.
    GÜL: Türkiye AB’yi vazgeçilmez olarak görmüyor zaten. Biz bu bölgede yeni atmosfer oluştururuz.
    BOT: O zaman Türkiye’ye iyi çalışmalar dileriz.

    TÜRK HALKINI KANDIRMAK

    Ki…
    “17 Aralık” tarihi öncesinde, AB’li bürokratlarla yapılan başka görüşmeler de var.
    AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günter Verheugen ile Başbakan Erdoğan arasında geçen görüşme de böyle bir görüşme.
    Türkiye’nin, AKP iktidarı süresinde, nasıl yönetildiğine örnek teşkil etmesi açısından, tarihe not düşmek adına, bu kritik diyalogları aynen aktarıyorum:
    ERDOĞAN: Selamlar...
    VERHEUGEN: Selamlar, hoşgeldiniz sayın Başbakan.
    ERDOĞAN Selamlar, teşekkür ederim sayın Verheugen.
    VERHEUGEN: Kurye ile ilettiğiniz mesajları aldım. İşbirliğinden memnun kaldığınızı tahmin ediyorum.
    ERDOĞAN: Kesinlikle. Teşekkür ediyorum. Bizi iç kamuoyunda rahatlattınız. Operasyonumuzu kusursuz yaptık. Ayrıca ekonomik anlamda da rahatladık. Zannediyorum siz de sonuçtan memnunsunuz.
    VERHEUGEN: Ben ve background çok mutluyuz.
    ERDOĞAN: Mükemmel bir senaryo idi. Arka planı bilinse her iki taraf da vaziyeti toparlayamazdı.
    VERHEUGEN: AB’nin buradan gönderdiği mesajları ve sizin çıkışınızı nasıl da siyasal taktikteki başarı olarak yansıttılar. Ekibinizi kutluyorum. Herkesi hipnotize ettiniz.
    ERDOĞAN: Aslında bir ara çok korktuk. Medya kontrolden çıkabilecek kadar uçlara gitmişti.
    VERHEUGEN: AB taraftarı gibi görünen bir hayli entelektüel var. Son yapay krizde gerçek renkleri belli oldu. Sizin için tehlikeli bir siyasal zemin var. Entelektüelleriniz daha çok ABD yanlısı. Medya da görünürde destek veriyor. AB’ye yönelik çıkışınız kamuoyu, medya, devlet ve uluslararası destek açısından dehşet dengesinde olduğunuzu ortaya koydu demiştim. Bu arka plan 17 Aralık’ta işinizi çok zorlaştıracaktır.
    ERDOĞAN: AB sürecini tam anlamıyla kontrol altında tuttuğumuzu söylemek mümkün değil. Sanıyorum sizin için de aynı husus geçerli.
    VERHEUGEN: Hımm...
    ERDOĞAN: Kamuoyu, özellikle halk AB’den tarih alacağımızdan emin görünüyor. Fakat biz hükümet olarak tersi bir durumun olabileceğini fazla vurgulayamıyoruz. İlerleme raporu olumlu ya da olumluya yakın çıksa elimiz güçlenecek. Benim size gönderdiğim kurye raporun olumsuz çıkacağında ısrarlı.
    VERHEUGEN: Benim de kontrol edemediğim süreçler ve odaklar söz konusu. Benim pozisyonumu da bilmeniz lazım. Sonuçta ben burada söyleneni yapıyorum. Ancak ne siz ne ben çok açık sözlü olabilme şansına sahibiz. Limitler sınırlı. Ben ‘çok açık evet’ ve ‘çok açık hayır’ anlamına gelmeyecek diplomatik bir dil kullanmakla görevlendirildim.
    ERDOĞAN: Peki ‘zina krizi’ ile bizim bu süreci yöneten organizasyonlara hazine borçlanması üzerinden aktardığımız kaynaklar ‘evet’ ibaresinin ağırlığını artıracak kadar tatmin edici olmadı mı?
    VERHEUGEN: Sayın Başbakan, bu tür kaynaklarla sınırlı sayıda odağı kısa süreli susturabilirsiniz. İlerleme raporundan sonra daha derin krizler yaratılabilirse o zaman elde edilecek kaynaklarla çok fazla odağı etkileyebiliriz. Bu durumda Türkiye için daha pozitif bir resim oluşur.
    ERDOĞAN: Sayın Verheugen, bu süreçleri kontrol edemezsek kaynak yaratalım derken sayın Yılmaz gibi kendimizi Meclis dışında bulabiliriz. AB’ye alınmanın ne kadar güç olduğunu hatta imkansız olduğunu sık sık vurguladınız. İmkansız bir amaç için yapacağımız zorlamalar sizi etkilemez ama ben de sayın Yılmaz gibi Yüce Divan’a kadar gidebilirim.
    VERHEUGEN: Bu süreci ülkeniz açısından değil de kendiniz ve siyaset dışı ekibiniz açısından değerlendirmenizi tavsiye ederim. Böyle yaparsanız ülkeniz zarar görebilir ama sizler çok kazançlı çıkarsınız. Muhtemelen ABD son anda AB sürecini askıya alacak perde arkası ajitasyonlar yapabilir. Kaldı ki bunu ABD yapmasa bile AB’nin içinden Türkiye’yi istemeyen unsurlar bir anda süreci iptal edebilirler.
    ERDOĞAN: Sayın Verheugen, bizim zamana ihtiyacımız var. Ben bunu Schröder’e söyledim. Yine söyleyeceğim. Almanya ve Fransa bize ‘evet’ deseler bile birliğin içindeki dengeler, demografik ve politik projeksiyonların önümüzdeki en büyük engel olduğunu siz söylemiştiniz. Şimdi halka karşı bir söylem mühendisliği yani yeni bir AB süreci dili oluşturmamız gerekecek. Bize bu konuda yardımcı olur musunuz?
    VERHEUGEN: Kıbrıs’ta olduğu gibi bir yöntemden bahsediyorsanız bunun için bizimle değil, Ankara’daki gizli danışmanımızla görüşmeniz gerek. Kıbrıs’ta her şeyi 1974 yılındaki başlangıç noktasına döndürdünüz. Ve kamuoyu bunu anlamadı. Kıbrıs’ta hiçbir ilerleme kaydetmediğinizi yarın ifşa edenler çıkabilir.
    ERDOĞAN: Sayın Verheugen, bu ifşanın zararlarını çift taraflı çekeriz. Ben ‘zina’ krizinde olduğu gibi karşılıklı işbirliğinin devamını istiyorum. AB süreci çıkmaza girse bile sürecin devam ettiğini uluslararası kamuoyuna inandırabilirsek biz kendimizi kurtarmış oluruz.
    VERHEUGEN: Sayın Başbakan, bu konuyu sizin gizli danışmanınız (Alon Liel) ve onun perde arkası (A Takımı) ile konuşsak daha iyi olur. Bu sürecin yönetiminde anlaşırsak AB hususunda da başa dönüşü bir kazanım olarak kamuoyunuza ve uluslararası çevrelere deklare edebilirsiniz. Ama dediğim gibi perde arkanızla konuşmak daha rasyonel olacak.
    ERDOĞAN: O halde şimdi medyanın karşısına krizi aştığımızı TCK’da gerekli düzenlemeleri yapıp kanunu TBMM’den geçirebileceğimizi açıklayabiliriz değil mi?
    VERHEUGEN: Sizin gizli danışmanınızla mutabık kalalım önce. Siz bir arayıp görüşmeyle ilgili bilgi verirseniz biz basın toplantısını yaparız.
    ERDOĞAN: Sizinle bu konuda işbirliğimiz devam edecek. Şimdi ben Türkiye’de ayağa kalkan çevreleri yatıştırmak zorundayım. Çünkü onlar zina krizinin yapay olduğunu bilmiyorlar. Siz, gizli danışmanımla özel olarak bir araya gelirsiniz.
    VERHEUGEN: Onunla değil. Onun organizasyonu (A Takımı) ile.
    ERDOĞAN: Tamam Sayın Verheugen, bu görüşme gerçekleşecek. Biz basın toplantısı yapıp krizin sona erdiğini açıklayalım.
    VERHEUGEN: Türkiye’yi anlamak gerçekten zor. Sizlerin diplomasinizi senaryolara yönelik çalıştırmanız enteresan.
    ERDOĞAN: Anlıyorum.
    VERHEUGEN: Basın toplantısına geçebiliriz.
    (…)
    Ve…
    Son olarak…
    Söz verip tutmamayı bir yaşam biçimi haline getiren Başbakan Erdoğan’ı hem içte hem de dışta zor günler bekliyor.
    Anadolu’da “Ak günler” özleminin yerini “Ak’çeli günler” alalı çok oldu!
    2006’nın ilk çeyreğinde Kara Kuvvetleri, büyük bir değişimin altına imza attı!
    Yeni bröveye, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın siluetini yerleştirdi.
    Türkiye’de bir dönem kapanıyor!
    Yeni, yepyeni bir dönem başlıyor.
    Gazi, Başkent Ankara’ya yeniden çıkartma yapıyor!
    Erdoğan’ın “Başvekil” olmak için Batılı devlet adamlarına verdiği ölçüsüz sözler ve içine düştüğü Ak’çeli ilişkiler ağı başını iyice belaya sokmuş durumda!
    “Pazarlamacı siyaset” de, “tüccar politikacılık” anlayışı da Başkent Ankara’da son günlerini yaşıyor!
    Görünen o ki Kasımpaşalı Tayyip’in “Başbakanlık serüveni” Yüce Divan’da son bulacak!

    Sevgiler

    Hayrullah Mahmud

  • bediüzzaman said nursi

    23.01.2006 - 14:54

    Kürt Sait'in namı diğer Said-i Nursi’nin 1909 yılında, İstanbul'da Vezir Han’daki İkbal-i Millet matbaasında basılmış bir eseri vardır. Bunun adı “İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yahut Divan-i Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î” dir. Kendisinin Saîd-i Kürd-î (Kürt Sait) olduğunu onayladığı ettiği bu eserde, eserin yazarı olarak da kendisini “Bedîüzzaman” (Zamanın harikası) diye sunmaktadır. Eserin yayıncısı da “Kürdîzade Ahmed Ramiz”dir. Bu 48 sayfalık eserin “hâtime” (önsöz) kısmı (44-48. sayfalar) Kürt Sait’in içyüzünü göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir.

    İşte Kürt ayrılıkçısı, Kuvayı Milliye düşmanı, Kürdistan talepçisi Said-i Nursi yani Kürt Sait’in gerçek yüzü:

    “Soydaşlarıma burada birkaç söz söylemezsem bence bahis eksik kalır. Ey Asurlular ve Ahemenidlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri ve kahraman askerleri olan arslan Kürtler! Beş yüz yıldır yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. İlâhi hikmet denilen âlem makinesinin nizamı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dal budak salan Allah’ın nurlu kanununun kurucusu olan ilâhî hikmet, ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emrediyor ki:

    Ayrılık gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikriyle birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkiliyle Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek İslâm ve Osmanlı şevket güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumî ahengi muhafaza ediniz. Süphan ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriata dayanmış olan hürriyet sultanı yüksek sesle sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için fen, sanat ve silâh başına, ileri arş emrini veriyor. Hakikat denilen tabakalar altında örtülü ve mahpus kalmış ve istibdadın yok edilmesiyle omuzu üstünde olan cehalet ve gafletin hafiflemesi sayesinde harekete gelip kalkmaya teşebbüs etmiş bulunan hakikatler habercisi, size her cihetle haber veriyor ki mahiyetinizde kaderin ektiği istidatları ve mukadderatınızı fiile çıkaran ve kavmi mahiyetinizde saklanmış olan seciyenizi maarifin hayat suyu ile sulamanın vaktidir. Yoksa kuruyup çürüyecektir. İhtiyaç denilen, medeniyetin babası ve ilerlemelerin kurucusu olan üstat, sillesini kaldırmış, size hükmediyor: Ya hayat ve hürriyetinizi bu vahşet sahasında yağma ettireceksiniz yahut medeniyet alanında fen ve sanat balon ve trenine binerek istikbali karşılayacak ve olgunluğun kâbesine koşacaksınız.

    Milliyet denilen mâzi derelerinde, hâl sahralarında ve istikbâl dağlarında çadır kurmuş olan Rüstem-i Zâl ve Selâhaddin-i Eyyubî gibi, herkesi başkasını haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve yüksek duyguların timsali olan milliyet fikriniz size kesin emirle emrediyor ki her biriniz umum bir milletin hayatının mâkesi, saadetinin koruyucusu ve bütün milletin müşahhas misali oldunuz. Şimdiki gibi bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. Zira maksadın büyümesiyle himmet de büyür ve millî hamiyetin galeyanıyla ahlâk da yükselir. Kavimlerin saadetinin sebebi olan ve millî hakimiyeti temin ile hayat makinesinin buharı olan hürriyetteki cüz'i iradeyi istibdadın söndürmesinden kurtaran ve şer'î meşveretin mayasıyla mayalandıran meşru meşrutiyet, sizi imtihan meclisine davet ediyor. Erginlik çağına vardığınızı ve vâsîye ihtiyacınız olmadığını görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Varlığınızı birleşerek gösteriniz. Millî hamiyet ve şahsî fikir ve vicdanınızı milletin müşterek kalbi ve aklı gibi gösteriniz. Yoksa sıfır alacaksınız ve hürriyet şahadetnamesi elinize verilmeyecektir.

    Mâzide dağınıklığınıza sebebiyet veren birinizdeki bencillik fikri şimdi istikbalin medeniyet saadet hanesinde icat fikrine, şahsî teşebbüse ve hürriyet fikrine inkılâp edecektir. Hattâ diyebilirim ki başkalarının sükûtî medreselerine nispetle sizin gürültülü olan medreseleriniz bir ilmî mebuslar meclisini gösteriyor. İmam arkasında fatihalar okuduğunuz zamandaki semâvî ve rûhânî vızıltılarınızda, mezhebî ve kavmî mahiyetinizdeki istidat, meşrutiyet sırrına kaderin bir îmâ ve nişanı vardır.

    ‘İnsan için çalışmaktan başka yol yoktur.’ sözünün öteki ifadesi, şahsî teşebbüstür. Her kemâlin kurucu ve koruyucusu olan cesaret ve millî namus emrediyor ki, şimdiye kadar nasıl maddi şecaatte terakki ettinizse, şimdi de akıl ve medeniyet meydanında millî namusu çiğnetmeyiniz. Millî duyguların mâkesi olan, kıymetinizin ölçüsü olduğu halde ihmalinizle gayet çapraşık bulunan diliniz, tûbâ ağacı gibi bir ağacın tecellisine müstatken, böyle kurumuş, perişan ve edebiyatsız kalmış olduğundan, diliniz sizden millî hamiyete şikâyette bulunuyor. İnsanda kaderin sikkesi lisandır. Anadil tabiî olduğundan, kelimeler zihne kendiliğinden gelir. Zihin çatallaşmaz, O zihne giren bilgiler taş üzerinde oyulmuş gibi bâki kalır. Millî dille görünen her şey hoş gelir. Millî hamiyetin bir misalini size takdim ediyorum. O da Mutkili Halil Hayâlî Efendi'dir. Millî hamiyetin her şubesinde olduğu gibi, dil alanında da dilimizin esası olan elifbe, (alfabe) sarf (gramer) ve nahvini (sözdizimini) vücuda getirmiştir. Hakikaten Kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine rast geldiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.

    İşte bu zat bir hamiyet örneği göstermiş ve tekemmüle muhtaç dilimize bir temel atmıştır. Onun izinden gitmeyi ve temeli üzerine bina kurmayı hamiyet sahiplerine tavsiye ediyorum.”

    Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî

  • yaşar nuri öztürk

    23.01.2006 - 10:22

    Hangi şeytanı taşlıyorsunuz?


    İbadet adı altında her yıl dünyaya rezil oluyoruz. Şu işe bakın, kala kala bir ibadetimiz kalmış, onu da adam gibi yapamıyoruz. İslam’ın en evrensel ibadeti olan hac, bir tür ‘yıllık katliam’a dönüşmüş bulunuyor.

    Ve dünya álem bu katliamı ibret ve dehşetle izliyor. Ekonomiden ticarete, sanayiden ziraate hemen her alanda perişan olan İslam dünyası, hiç değilse Tanrı ile kul arasındaki şu ibadeti insanca yerine getirebilse... Hiç değilse o alanda kendisine bir saygınlık sağlasa...

    Nerede?

    Despotların dayatması

    Teknolojinin en cehennemî silahlarıyla çarpışan orduların haftalar süren savaşlarında otuz-kırk kişi bile ölmezken, Müslüman’ın en kutsal ve en evrensel ibadeti olan hacda her seferinde birkaç bin veya birkaç yüz kişi ölüp gitmekte...

    Bahane hep aynı, hep insanlık dışı ve ilkel: Allah’ın takdiri... Allah’ın takdiri, öyle mi?

    Yalancının Allah belasını versin! Allah kendine yönelenleri cezalandırıyor mu, be hey sersem? !

    Sebep açık ve tek: Hac, haccı emreden Tanrı’nın istediği ve gösterdiği gibi değil, Tanrı adına hükümranlık kuran fıkıh despotlarınnın dayattıkları gibi yapılıyor.

    Hac, Kur’an’ın emrettiği bir ibadet değil mi?

    Evet!

    Peki, Kur’an haccın ne zaman yapılacağını söylüyor?

    ‘Hac ayları’ denen üç ay içinde. Yani doksan günlük bir sürede... Siz ne yapıyorsunuz?

    Haccı üç güne sakıştırıyorsunuz.

    Allah’ın dediğini yapmayarak şeytana oyuncak olanlar, daha sonra şeytanı taşlamaya kalkarlarsa bunun sonu ne olur? Sonuç ortada: Allah, kendisiyle ádeta alay edenlerle alay ediyor ve onları şeytana yenik düşürüyor.

    Hac emrini getiren Kur’an’ın tanıttığı hacda ‘şeytanı taşlamak’ diye bir şey var mı? Yok!

    Peki, binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan bu geleneği ne diye sürdürüyorsunuz? Gelenek öyle istiyor! Geleneği ilahlaştıran despotlar öyle istiyor.

    O zaman, máruz kaldıklarınız, dini kotaran Allah’ın değil, geleneği kotaran şeytanın beğendiği sonuçlar... Ne diye bağırıp çağırıyorsunuz? ! ...

    Şeytanın adresi başka

    Şeytan taşlayacaksınız, şeytan orada değil. Taşlanacak şeytanı Müslüman cámiaya gösteren birçok akılcı-Kur’ancı İslam düşünürü yaşadı, eser yazdı. Ben de yazdım. ‘Kur’an Açısından Şeytancılık’ adıyla yaklaşık üç yüz sayfa yazdım. Taşlanacak şeytanların adresi orada.

    Gidin taşlayın da görelim. Bakın bakalım, şeytan taşlamak neymiş! Taşlayın da Müslüman dünyanın kaderi değişiversin!

    Taşlayamazsınız! Çünkü size şeytanı değil, şeytanın adresini veren düşünce öncülerini taşlamayı öğrettiler. Şimdi gitmiş Mekke’de şeytan taşlıyorsunuz. O topraklardaki taşlanacak şeytanın yeri o sizin çakıl fırlattığınız yer değil...

    Sizin taşladığınız şeytan şu melanetlerin hangisini yapıyor? Fıçılarla viski mi içiyor, üzerine tesettür giysisi geçirilmiş beyaz kadınları haremine takıp keyif mi yapıyor? Oğlancılık yapıp morfin mi çekiyor? Üstüne oturduğu petrodolarlarla kitlelerin beynini fesada vererek dünyayı İslam’dan nefret mi ettiriyor? Haçlılarla işbirliği yapıp Müslümanlar’a orada-burada kazık mı atıyor?

    Bunları yapan bir şeytan ekibi var, ama o sizin taşladığınız yerde değil... Eğer Muhammedî ferasetiniz varsa ve yüreğiniz tutuyorsa gidin o esas şeytanları bulun ve onları taşlayın...

    Ey Müslüman, kendine gel! Taşlanacak şeytanı tanı! O taşladığın, şeytan değil, senin hayalin. Şeytanın öyle taşlanmayacağını, senin taşlarını boşuna attırdıklarını, seni aldattıklarını artık anla! Şeytana da dünyaya da rezil olduğunu artık

  • mustafa kemal atatürk

    04.01.2006 - 14:41

    adam gibi adam.
    allahın türkten ve bu dünyadan umudunu kesmediğine delil ararsanız.o muhteşem insan atatürk ü bize göndermesidir.sanki misyon yüklü,saki kurtarıcı olarak gelmiş gibidir.

  • yaşar nuri öztürk

    24.11.2005 - 21:39

    time dergisinin düzenlediği,dünyada yüzyılımızdaki enbüyük ıslahatçılar listesindeki ilk isim..
    dünya onu tanıyıp anladı da, bizim ahmaklar 300 sene sonra onu anlayıp methiyeler düzecekler...
    ölme eşşeğim ölme....sen 1300 yıldır bunu yapıyorsun.
    ne zaman uyanacan islam dünyası..

  • yaşar nuri öztürk

    24.11.2005 - 21:34

    adam gibi adam.
    yüzlerce yıllık, küflü beyinlerdeki paslı çivileri sökebilen, nadir yetişen insan..

  • mustafa kemal atatürk

    16.11.2005 - 16:12

    esaret tanımamanın sembolu.
    seni Türk insanına gönderen yaratıcıya sonsuz minnettarım

Toplam 53 mesaj bulundu