Keremila Adlı Üyenin Nedir Yazıları - Antoloj ...

  • step

    18.11.2006 - 12:42

    adım
    Bir de bir zamanlar 'step by step' diye bir dizi vardı onu hatırlatıyor.

  • haldun taner

    16.11.2006 - 12:55

    1915 yılının bir bahar sabahıydı. Son Osmanli meclisinin İstanbul milletvekili Ahmed Selahattin Bey’ in Bebek’ teki beyaz ahşap evinde her zamankinden farklı bir heyecan vardı. İlk evliliğinden çocuğu olmayan Ahmed Selahaddin Bey o günü uzun zamandir bekliyordu. 16 Mart 1915 sabahı doğan ilk ve tek çocuklarına Seza Hanim’ la birlikte Haldun ismini verdiler.

    İstanbul Darül-fünun Hukuk Fakültesi’ nin en genç profesörü Ahmed Selahattin Bey Lozan’ ın mimarlarındandı. Ancak genç yaşta hayatını kabetti. Yıllar sonra yazar olan oğlu “Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil” kitabinda babasını şöyle anlattı:

    ...”Daha profesör olmadan yeni evliyken ve yüksek öğrenim genel müdürüyken İttihat ve Terakki hükumetinin sözüm ona hasta olduğundan ama aslında hükumetle bağdaşmayan liberal düşüncelerinden ötürü matematikçi Salih Zeki’ yi işinden uzaklaştırınca İttihat ve Terakki’ nin bu yüz kızartan suçuna katılamayacağını, profesör hasta ise işinden çıkartmak yerine tedavisinin gerekeceğini bildiren bir yazı yazıp istifa etmişti. Öldüğünde 42 yaşındadır ve cebinden yalnız 75 kuruş çıkmıştır. Bütün bu ayrıntıları nereden mi biliyorum? Kendisi babamdır da ondan.”

    Annesiyle başbaşa kalan Haldun önce Galatasaray Lisesi’ nde yatılı okudu. Ardından devlet bursuyla Almanya’ ya Heidelberg Üniversitesi’ ne gitti. Arzusu günün birinde bir gazetenin başyazarı olmakti. Bu yüzden siyasal bilimler fakültesini tercih etti. Anne Seza Hanım oğlunu yalniz bırakmamış, onunla birlikte Heidelberg’e yerleşmişti. Ancak genç Haldun, üçüncü sınıfın sonunda zatüreye yakalandı. Almanya’ da uzun bir süre tedavi edildiyse de eğitimine devam edemeyeceğine karar verip yeniden İstanbul’ a döndü. İstanbul’ da aylarca Erenköy’ deki evden çikamayan Haldun kendini okumaya verdi. Böylece mesleğini seçmesi de kolaylaştı. Yazar olacaktı.

    1945’ te ilk öyküsünü, 1949’ da ilk oyunu Günün Adamı’ nı yazdı. Zilli Zarife, Keşanlı Ali Destanı, “Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” gibi 20’yi aşkin oyuna, “Yaşasın Demokrasi”, “Şişhane’ ye Yağmur Yağıyordu” gibi onlarca öykü ve denemeye imza attı.

    İstanbul Üniversitesi Alman Filolojisi’ nden mezun olan Haldun Taner Edebiyat Fakültesi’ nde ve Gazetecilik Enstitüsü’ nde ders veriyordu. Ancak üniversitenin kadrolu elemanı değildi. Buna rağmen 1960 darbesinden sonra “sakincali öğretim üyesi” olarak 147’ lerle birlikte üniversiteden uzaklaştırılmaktan kurtulamadı.

    “Son günlerde basında 147’ ler Derneği’ nin önümüzdeki günlerde seçimlerde şu veya bu parti listesinde toplu olarak yer alacaklarina dair bazı söylentiler dolaşmaktadır. Sırf akademik bir kurul olarak kurulan 147’ler Derneği’ nin toplu olarak faal politika ile ve dolayısıyla siyasal partilerin hiç biriyle ilişiği olmayacağını ancak ferd olarak her vatandaş gibi politikaya katılmak isteyenin de istediği partiden aday olmasını kimse engelleyemez.”

    Haldun Taner’ in bu olaydan sonra bir daha iktidarla yıldızı barışmadı. Hep muhalif oldu. Hem oyunlarında hem öykülerinde iktidarı, iktidar yandaşlarını bazen sert bazen de mizahi bir üslupla eleştirdi. Yıllar sonra Kültür Bakanlığı ve Şehir Tiyatroları sanat yönetmenliğini de belki bu yüzden reddetti.

    Yıllar sonra Milliyet gazetesindeki 28 Nisan 1985 tarihli köşesinde demokrasiyi şöyle tarif ediyordu:

    “Demokraside el pençe divan durup boyun kırmak yoktur. Dalkavukluk, ”evet efendim”cilik,”sepet efendim”cilik, “aynen keramet efendim”cilik yoktur. Demokrasi zart zurta hiç gelmez. “Bu budur”, “ben yaptım oldu” sananların balonunu delerler. Demokrasi kuru bir etiket değildir. Demokrasi bir düşünce tarzıdır, bir yaşam üslubudur.

    Hasılı demokrasi en güç rejimdir.

    Çünkü kültür ister, olgunluk ister, eğitim ister. Sade fikir özgürlüğü, söz eşitliği yetmez. O fikir ve sözlerde seviye ister.”

    Tiyatronun bir bilim olarak üniversitelerde okutulmasına önayak oldu. Zeki Alasya Metin Akpınar’ la birlikte ilk politik taşlama, yani kabare tiyatrosunu kurdu. Adı Devekuşu Kabare’ ydi.
    Haldun Taner ilk müzikal oyunu, ilk epik tiyatroyu, Keşanlı Ali Destanı’ nı yazdı.

    Haldun Taner Keşanlı Ali Destanı’ nı önce Devlet Tiyaroları’ na ve Şehir Tiyatroları’ na vermiş ancak ikisinden de red cevabı almıştı. Zira iki kurum da oyunun o güne kadar adı pek de duyulmayan Yalçın Turan’ ın yaptığı müziklerini beğenmemişti. Müziklerin değiştirilmesini kabul etmeyen Haldun Taner kara kara Keşanlı Ali’ yi ne yapacağını düşünüyordu.

    Herkes oyuna bayılmiştı. Yalnız küçük bir sorun vardı. Oyunun kadrosu 40 kişiydi. Oysa Engin Cezzar Gülriz Sururi Tiyarosu’ nun kadrosu 15’ i bulmuyordu. Üstelik bu oyunu sahneye koyacak, dekor yaptıracak paraları da yoktu. Haldun Taner’ in “iki kalas bir heves olursa tiyatro olur” sözünü doğrularcasına önce oyuncu bulundu, ardından kredi almak için araba rehin bırakıldı ve sonunda oyun sahnelendi.

    Keşanlı Ali Destanı sonrasında pek çok Avrupa ülkesinde sahneye çıktı. Sahnelendiği ülkelerde gazetelere manşet oldu.

    “Yermek için yazdık, öğretmek için yazdık, anlatmak için yazdık, güldürmek için yazdık, yüreklendirmek için yazdık. Bunların hepsini bir arada denemek için yazdık. Bir gediği doldurduğumuz kuruntusu ile, bizden önce söyleneni yakalamak hevesiyle yazdık. Yararlı olmak duygusu ile yazdık. Yazıyoruz da. Yazacağız da. Ölüm bir gün elimizi tutuncaya kadar...“

    Ölüm, Haldun Taner’ in elini 7 Mayıs 1986’ da İstanbul’ da tuttu.

    '17.05.2006 Emiyra YILMAZ'

  • işin kılıcı

    16.11.2006 - 12:54

    IŞIN KILICI olsa idi yazacaklarım var idi ama bu şekilde herhangi bir şey çağrıştırmıyor.

  • harmanlı

    16.11.2006 - 12:52

    Adıyaman ilimizin Gölbaşı ilçesine bağlı ilçeye yaklaşık 10 km uzaklıkta şirin bir belde.

  • 80lerin en iyileri

    15.11.2006 - 20:00

    Voltran.

  • beymelek

    15.11.2006 - 19:58

    Samipaşazede'nin Karabibik adlı romanının geçtiği yer.
    Demre'ye bağlı bir belde

  • demre

    15.11.2006 - 19:57

    Myra, Kekova, beymelek, Finike, Kral Mezarları ve Demre Çok Programlı Lisesi'ni hatırlatıyor tabii bir de Finike-Demre arasındaki o iğrenç yol...

  • demre

    15.11.2006 - 19:56

    Noel Baba

  • kan uykusu

    07.11.2006 - 18:16

    'Tavşan uykusu, şekerleme uyku, derin uyku ve Kan uykusu...

    Kan uykusu demek koma anlamına geliyor.
    Derin bir uyku.

    Bir anlamda ölüm.

    Bir askerseniz Yedi gün boyunca operasyona çıkıp durmadan yürüdüyseniz sadece 4 saat uyursanız sonranız kan uykusu.

    Kay uykusu benim ilk duyduğumda kulağa sert gelen ama sonrasında izlediğimde başından kalkamadığım bir çalışma.

    30 ekim 2006 Skytürk televizyonunda Serdar AKİNAN imzası ile yayınlanan belgesel Türk ordusunun Pkk ile mücadelesi boyunca yapılmış en ciddi ve tarihi çalışma...

    Serdar Akinan önemli bir gazetecilik başarısına imza attı.
    Türkiye'nin gündemini, ekonomisini, siyasetini yıllardır belirleyen bir konunun Türk ordusunun PKK ile mücadelesinin bir cephesinde Türk Genelkurmayının koridorlarından, kışladaki erine kadar yaşanan tüm gerçekleri, detayları İLK KEZ bir belgeselde televizyonlarda izledik.

    Böylesine kitaplar elbette yazılmıştı ama bu belgesel pek çok ilke imza attı.

    İLk kez yıllardır süren bir savaşın ne anlama geldiği ilk kez şehit, yaralı, ölü geçen rakamların ötesinde verildi.

    Türk kamuoyuna duyurulmayan operasyonlar ilk kez anlatıldı.

    İlk kez bir karakol baskını nedir, nasıl yapılır, nasıl korunur grafiklerle gördük.

    İlk kez komutanlar yaptıkları operasyonların planlarını dakika dakika televizyonlarda anlattı.

    İlk kez kamuoyu bir savaşın perde arakasında Türk ordusu cephesinde yaşananların perde arkasını bir film estetiğinde izledi.

    İlk kez operasyonlarda siyasetçilerin yaptığı hatalar, tereddütler ekrana geldi.

    İlk kez askerlerin savaş meydanında neler yaşadığı, neler hissettiği bu kadar somut anlatıldı.

    İlk kez şehit olmanın anlamı komutan için,baba için,aana için bu kadar sıcak bir çatışma ortamından verildi.

    İlk kez bir askeri operasyonunun hatta birçoklarının nasıl hayata geçirildiği son derece gelişmiş grafik sistemleri ile planlarla gösterildi.

    İlk kez savaş meydanındaki askerler yaşadıklarını objektif olarak ekranda anlattılar.

    İlk kez bir şehit ailesi haberi nasıl aldığını bu kadar sıcak ve ilk ağızdan anlattı.

    İlk kez askerlerin bir operasyon sonrasında PKK'lıların sorguları ekrana geldi.

    İlk kez Türk ordusunda askerlerin kuzey Irak'dan silah alıp PKK ile mücadelede kullandıkları emekli askerler tarafından anlatıldı.

    PKK ile kritik bir dönem olan 1993-95 arassındaki dönüm noktasının nasıl olduğu bu kadar somut seyredildi.

    Serdar AKİNAN aylarca süren bir uğraştan sonra askerler tarafından çekilmiş görüntülere ulaşmış. Başarılı bir belgesele imza attı. Ama bu belgesel olarak önemli olduğu kadar PKK ile Türk ordusunun mücadelesinde de bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu belgesel ile birlikte bir savaşın üzerinde yıllardır dikkatle ve özenle örtülen bir perdenin ucu aralanmıştır.
    Elbette bir cephe için...
    Belgeselde Türk ordusunun mücadelesi anlatılıyor. Belgeselde buna soyunuyor zaten.
    Kimi çevreler için eksik gelebilir ama bu belgesel sonuçta böyle bir niyetle yola çıkmış bir çalışma. Yani pazılın bir parçası.

    Önemli bir parçası.

    Bu gözle bakıldığında yıllardır belgesel dünyasında en gerçekçi yapımlardan bir tanesini izledik.

    Bir başlangıç.
    Bir dönemi anlamak için diğer cephenin de belgeseli yapılmalı, anlatılmalı elbette...

    Çünkü biz yıllardır süren bir mücadeleyi böyle görmedik, dinlemedik, anlatılmadı...
    Bu belgeseller en az mücadelenin temeli kadar önemli.
    Bravo Serdar Akinan.
    Ellerine sağlık...
    Bize böylesine bir mücadeleyi generalinden, erine kadar gösterdiğin için. '
    (Cüneyt Özdemir-deepnot.com'dan)

  • deprem

    07.11.2006 - 12:39

    Dünya'daki büyük depremler...
    (1980 sonrası)

    17 Ağustos 1999- Türkiye'nin Marmara bölgesini etkileyen merkez üssü Kocaeli olan 7.4 büyüklüğündeki depremde, Kocaeli, Sakarya, Yalova, Gölcük, Düzce ile İstanbul Avcılar'da büyük hasar meydana geldi. 5 Eylül 1999 tarihi itibariyle ölü sayısı 15 bini geçti. Bölgede enkaz temizleme çalışmaları devam ediyor.
    30 Mayıs 1998- Afganistan'ın kuzeyini vuran şiddetli depremde 3 bin kadar insan yaşamını yitirirken, Takhar bölgesinde 50 köy yerle bir oldu.
    4 Şubat 1998- İran'da meydana gelen 7.1 şiddetindeki depremde en az 2 bin kişi öldü, binlerce kişi yaralandı. Merkez üssü Afganistan sınırına 150 kilometre mesafede olan depremde 11 köy yok oldu, Kaen ve Birjand kentlerinde büyük hasar meydana geldi.
    28 Mayıs 1995- Rusya'da 7.5 şiddetinde meydana gelen deprem ülkenin kuzeyindeki Sakhalin Adası'nda petrol üretim merkezi Neftegorsk kentinde 1989 kişinin yaşamına mal oldu.
    17 Ocak 1995- Japonya'da merkez üssü liman kenti Kobe kenti olan 7.2 şiddetindeki depremde 6 bin 500 kişi öldü.
    6 Haziran 1994- Kolombiya'da meydana gelen deprem ve depremde Paez Irmağı vadisinde meydana gelen toprak kaymasında bin kişi yaşamını yitirdi.
    30 Eylül 1993- Hindistan'da ilki 6.4 şiddetinde olan bir dizi deprem ülkenin batısı ve güneyinde 36 köyün yıkılmasına 22 bin insanın ölmesine yol açtı. Depremin merkez üssünün Maharashtra, Andhra Pradeş ve Karnataka eyaletlerinin bulunduğu bölgede olduğu tespit edilmişti.

    12 Aralık 1992- Endonezya'da, East Nusa Tenggara bölgesindeki birçok adada meydana gelen 6.8 şiddetindeki depremde 1490 kişi öldü. Babi Adası'nda 700 kişi yaşamını yitirdi.

    20 Ekim 1991- Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'nin kuzeydoğusundaki Uttarkashi bölgesi yakınında meydana gelen 6.1 şiddetindeki depremde 1600 kişi öldü, 2 bin bin kişi yaralandı.

    16 Temmuz 1990- Filipinlerde, merkez üssü Cabanatuan kenti olan 7.7 şiddetindeki depremde en az 2 bin kişi öldü, 3 bin 500 kişi yaralandı. Deprem sonucu 148 bin kişi evsiz kaldı.

    21 Haziran 1990- İran'da 7.7 şiddetindeki deprem Gilan ve Zanjan bölgelerini vurdu, 35 bin kişi yaşamını yitirdi ve 100 bin kişi yaralandı. Deprem, 500 bin kişiyi de evsiz bıraktı.

    7 Aralık 1988- Ermenistan'ın kuzeybatısını vuran 6.9 şiddetindeki depremde 25 binden fazla insan öldü, 18 bin kişi yaralandı. Spitak kasabası tamamen yok olurken, Leninakan kasabasının yarısı göçtü.

    5 Mart 1987- Ekvador Cumhuriyeti'nde merkez üssü El Reventador olan depremde binin üzerinde kişi öldü, birkaç bin kişi kayboldu.

    10 Ekim 1986- El Salvador'da meydana gelen 7.5 şiddetindeki depremde 1500 kişi öldü, 20 bin kişi yaralandı. Deprem 300 bin kişiyi evsiz bıraktı.

    19 Eylül 1985- Meksika'da 8.1 şiddetinde meydana gelen depremde, 6 bin ila 12 bin insan öldü, 40 bin kişi yaralandı.

    30 Ekim 1983- Türkiye'de Erzurum civarında 6.8 şiddetindeki depremde 1155 kişi öldü ve 500 dolayında kişi yaralandı. Deprem 35 bin kişiyi evsiz bıraktı.

    13 Aralık 1982- Yemen'de 6 şiddetinde meydana gelen depremde 3 bin kişi öldü, 2 bin kişi yaralandı. Deprem başkent Sana'nın güneydoğusundaki Dhamar bölgesinin altını üstüne getirdi.

    11 Haziran 1981- İran'da meydana gelen 6.8 şiddetindeki depremde 1027 kişi öldü, 800 kişi yaralandı. Depremde, Kerman bölgesindeki Golbaf kasabası yok oldu.

    23 Kasım 1980- İtalya'da 7.2 şiddetindeki depremde 2 bin 735 kişi öldü, 7 bin 500'den fazla insan yaralandı. Merkez üssü Eboli'de olan deprem en çok Napoli'de geniş bir alanı etkiledi. Deprem sonucu 1500'ün üzerinde kişi kayboldu.

    10 Ekim 1980- Cezayir'de meydana gelen 7.3 şiddetindeki depremde BM verilerine göre 2 bin 590 kişi öldü. Merkez üssü El Asnam kasabası olan deprem sonucu 330 bin insan evsiz kaldı.

  • deprem

    07.11.2006 - 12:35

    1902'den buyana 83.818 ölü ve 68.866 yaralı demek

  • referandum

    07.11.2006 - 12:13

    Halkoylaması' (referandum) kavramı Türk hukuk sistemine 1961 Anayasası ile girdi. Türkiye'de bugüne kadar 4 kez halkoylamasına gidildi.
    Halkoylaması uygulamasına ilişkin usul ve esaslar, 3376 sayılı yasa ile düzenleniyor.
    TÜRKİYE'DE HALKOYLAMALARI
    1 - 1961 ANAYASASI HALKOYLAMASI:
    Türkiye'de 'halkoylaması', kamuoyunun gündemine 1961 Anayasası ile geldi.
    27 Mayıs 1960 Müdahalesi'nden sonra oluşturulan Kurucu Meclis tarafından hazırlanan Anayasa için Cumhuriyet tarihinde ilk kez 'halkoylaması' yapıldı.
    9 Temmuz 1961'de gerçekleştirilen halkoylaması ile 1961 Anayasası, 3.934.370 'hayır' (yüzde 38.3) oyuna karşılık, 6.348.191 'evet' (yüzde 61.7) oyuyla kabul edildi.
    2 - 1982 ANAYASASI HALKOYLAMASI:
    İkinci halkoylamasına '1982 Anayasası' için gidildi.
    7 Kasım 1982'de yapılan halkoylamasına, 18 milyon 885 bin 488 seçmen katıldı. 17 milyon 215 bin 559 seçmen 'kabul' (yüzde 91.37) , 1 milyon 626 bin 431 seçmen de 'red' (yüzde 8.63) oyu kullandı.
    1982 Anayasası, sonuçların açıklanmasıyla 9 Kasım 1982'de yürürlüğe girdi.
    3 - 1987 SİYASAL YASAKLAR HALKOYLAMASI:
    Türkiye'de 3. halkoylaması, 1982 Anayasası'nın Geçici 4. maddesi ile getirilen 10 ve 5 yıllık siyasal yasakların kalkıp kalkmaması konusunda düzenlendi.
    6 Eylül 1987'de yapılan halkoylamasına 24 milyon 436 bin 821 seçmen katıldı. Geçerli 23 milyon 347 bin 856 oydan 11 milyon 711 bin 461'i (evet) , 11 milyon 636 bin 395'i (hayır) oyu kullandı. Böylece, Geçici 4. madde yürürlükten kalktı.
    4 - 1988 YEREL SEÇİMLER İÇİN HALKOYLAMASI:
    Yerel seçimlerin 1 yıl erkene alınıp alınmaması konusunda düzenlenen bu halkoylaması, 25 Eylül 1988'de gerçekleştirildi. Seçmenlerin yüzde 65'i (hayır) , yüzde 35'i (evet) oyu kullandı.
    Yerel seçimlerin erkene alınması için Anayasa'nın 127. maddesindeki değişiklik kabul edilmedi ve 13 Kasım 1988 olarak öngörülen erken yerel seçimler yapılmadı.

  • muhsin yazıcıoğlu

    07.11.2006 - 12:09

    Muhsin Yazıcıoğlu, 1954 yılında, Sivas'ın Şarkışla ilçesi Elmalı Köyü'nde doğdu. Yazıcıoğlu, ilk ve orta öğrenimini Şarkışla'da, üniversite eğitimini Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nde yaptı.

    1968'de cemiyetçilik çalışmalarına başlayan Yazıcıoğlu, Şarkışla'da Genç Ülkücüler Hareketi'ne katıldı. Muhsin Yazıcıoğlu, üniversite eğitimi için 1972'de Ankara'ya geldikten sonra Ülkü Ocakları Genel Merkezi'nde görev yapmaya başladı; sırasıyla Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcılığı ve Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı'nda bulundu (1977-78) . Yazıcıoğlu, 1978'de faaliyete geçen Ülkücü Gençlik Derneği'nin kurucu Genel Başkanı oldu.

    1980 yılına kadar MHP'de Genel Başkan Müşavirliği görevinde bulunan Muhsin Yazıcıoğlu, 12 Eylül 1980'den sonra MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda yargılandı. 7,5 yıl Mamak Cezaevi'nde kalan Yazıcıoğlu, bu davadan herhangi bir ceza almadı.

    Yazıcıoğlu, cezaevinden çıktıktan sonra, cezaevindeki ülkücüler ve onların ailelerine yardım amacıyla kurulan Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı'nın başkanlığını yaptı.

    Yazıcıoğlu, 1987'de Milliyetçi Çalışma Partisi'ne (MÇP) girdi ve Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu.

    20 Ekim 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde, Refah Partisi (RP) , Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ve Islahatçı Demokrasi Partisi'nin (IDP) oluşturduğu ittifak bünyesinde milletvekili adayı olan Muhsin Yazıcıoğlu, Sivas'tan milletvekili seçildi.

    Yazıcıoğlu, 7 Temmuz 1992'de, 'içinde bulunduğu partinin siyasi anlayışıyla uyuşamadığı' gerekçesiyle 5 milletvekili arkadaşı ile beraber MÇP'den ayrıldı.

    Muhsin Yazıcıoğlu, 29 Ocak 1993'de, MÇP'den ayrılan bir grup arkadaşı ile beraber Büyük Birlik Partisi'ni (BBP) kurdu ve partinin Genel Başkanı oldu.

    24 Aralık 1995'te yapılan erken genel seçimlerinde ANAP-BBP ittifakından 20. Dönem Sivas milletvekili olarak yeniden parlamentoya giren Yazıcıoğlu, 28 Şubat 1996'da ANAP'tan istifa ederek, BBP'ye döndü.

    Muhsin Yazıcıoğlu, 26 Nisan 1998'de yapılan 3. Büyük Kurultay ve 8 Ekim 2000 tarihindeki 4. Büyük Kurultay'da tekrar BBP Genel Başkanlığına seçildi.

    Halen bu görevi sürdürmekte olan Muhsin Yazıcıoğlu, evli ve iki çocuk babasıdır.

  • Asala Terör Örgütü

    07.11.2006 - 12:07

    27 Ocak 1973 Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır Demir, 78 yaşındaki Amerikan uyruklu Ermeni Gurgen (Karakin) Yanikiyan tarafından öldürüldü. Yanikiyan, Baydar ve Demir'i Türk-ermeni dostluğunu geliştirme bahanesiyle kendi evine yemeğe çağırmıştı.
    22 Ekim 1975 (Avusturya) Türkiye'nin Viyana Büyükelçi'si Daniş Tunalıgil 3 saldırgan tarafından makamında öldürüldü.
    24 Ekim 1975 (Fransa) Türkiye'nin Paris Büyükelçisi İsmail Erez ve makam şoförü Talip Yener, büyükelçilik yakınlarında pusuya düşürülerek öldürüldü.
    16 Şubat 1976 (Lübnan) Türkiye'nin Beyrut Büyükelçiliği Başkatib Oktar Cirit, bir salonda otururken öldürüldü. ASALA ilk kez bu cinayetle adını ortaya attı.
    9 Haziran 1977 (İtalya) Türkiye'nin Vatikan Büyükelçisi Taha Carım, büyükelçilik ikametgahının önünde iki örgüt üyesinin açtığı ateş sonucu öldürüldü. Saldırıyı bu kez 'Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları' adlı örgüt üstlendi.
    2 Haziran 1978 (İspanya) Türkiye'nin Madrid Büyükelçisi Zeki Kuneralp'in makam aracına 3 terörist tarafından ateş açılması sonucu büyükelçinin eşi Necla Kuneralp ile emekli büyükelçi Beşir Balcıoğlu, hayatlarını kaybettiler. Saldırıyı 'Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları' adlı örgüt üstlendi. Bu olayda makam Şoförü İspanyol Atonyo Torres de kurşunlara hedef oldu.
    12 Ekim 1979 (Hollanda) Türkiyenin Lahey Büyükelçisi Özdemir Benler'in oğlu Ahmet Benler, silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Olayı bu kez hem 'Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları' hem de ASALA ayrı ayrı üstlendi.
    22 Aralık 1979 (Fransa) Türkiye'nin Paris Turizm Müşaviri Yılmaz Çolpan bir saldırı sonucu öldürüldü. Saldırıyı 'Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları' adlı örgüt üstlendi.
    31 Temmuz 1980 (Yunanistan) Türkiye'nin Atina Büyükelçiliği İdari Ataşesi Galip Özmen ile 14 yaşındaki kızı Neslihan Özmen, bir silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Galip Özmen'in eşi Sevil Özmen ve oğulları Kaan Özmen olaydan yaralı olarak kurtuldular. Saldırıyı ASALA üstlendi.
    17 Aralık 1980 (Avustralya) Sidney, Türkiye'nin Avustralya Başkonsolosu Şarık Arıyak ile koruma görevlisi Engin Sever öldürüldü.
    6 Şubat 1980 (İsviçre) Türkiye'nin İsviçre Büyükelçisi Doğan Türkmen, Bern'de uğradığı saldırıdan yara almadan kurtuldu.
    17 Nisan1980 (Vatikan) Türkiye'nin Vatikan Büyükelçisi Vecdi Türel'in makam aracına ateş açıldı. Türel ve koruma görevlisi Tahsin Güvenç saldırıdan yaralı olarak kurtuldular.
    26 Eylül1980 (Fransa) Türkiye'nin Paris Büyükelçiliği Basın Danışmanı Selçuk Bakkalbaşı, uğradığı silahlı saldırıda yaralandı.
    4 Mart 1981 (Fransa) Türkiye'nin Paris Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi Reşat Moralı ile din görevlisi Tecelli Arı, Çalışma Ataşeliği' önünde saldırya uğradılar. Moralı saldırı sırasında hayatını kaybederken, din görevlisi Arı, ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede öldü. Saldırıyı ASALA üstlendi.
    9 Haziran 1981 (İsviçre) Türkiye'nin Cenevre Başkonsolosluğu Sözleşmeli Sekreteri Mehmet Savaş Yergüz uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti. Saldırıyı ASALA üstlendi. Olaydan sonra yakalanan Lübnan uyruklu Mardiros Camgozyan, 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.
    24 Eylül 1981 (Fransa) Türkiye'nin Paris Başkonsolosluğu ile Kültür Ataşeliği'nin bulunduğu binayı işgal eden 4 örgüt üyesi, 56 Türk görevli ve vatandaşı rehin aldı. Teröristler, kendilerine müdahale etmek isteyen güvenlik görevlisi Cemal Özen'i öldürdüler, Başkonsolos Kaya İnal'ı yaraladılar. Olayı ASALA üstlendi. Saldırıyı gerçekleştiren 4 kişi, Vasken Sakosesliyan, Kevork Abraham Gözliyan, Aram Avedis Basmaciyan ve Agop Abraham Turfanyan, 31 Ocak 1984'de Fransa'da 7'şer yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Mahkemenin sonucu Türkiye'de tepkiyle karşılandı.
    2 Nisan 1981 (Danimarka) Türkiye'nin Kopenhag Çalışma Ataşesi Cavit Demir, oturduğu apartmanın asansöründe uğradığı silahlı saldırıdan yaralı olarak kurtuldu.
    25 Ekim 1981(İtalya) Türkiye'nin Roma Büyükelçiliği İkinci Katibi Gökberk Ergenekon yolda yürürken uğradığı saldırıdan hafif yaralarla kurtuldu.
    28 Ocak 1982 (ABD) Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan öldürüldü. Arıkan'ın katili Taşnak militanı Hampig Sasunyan, müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
    5 Mayıs 1982 (ABD) Türkiye'nin Boston Fahri Başkonsolosu Orhan Gündüz, uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti.
    7 Haziran 1982 (Portekiz) Türkiye'nin Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay otomobilinde uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü; eşi Nadide Akbay yaralı olarak kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.
    27 Ağustos 1982 (Kanada) Türkiye'nin Ottawa Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Atilla Altıkat silahlı saldırı sonucu öldü.
    9 Eylül 1982 (Bulgaristan) Türkiye'nin Burgaz Başkonsolosluğu İdari Ataşesi Bora Süelkan öldürüldü.
    8 Nisan 1982 (Kanada) Türkiye'nin Ottawa Büyükelçiliği Ticaret Müşaviri Kani Güngör, uğradığı silahlı saldırıda yaralandı.
    21 Temmuz 1982 (Hollanda) Türkiye'nin Rotterdam Başkonsolosu Kemal Demirer'e konutu önünde silahlı saldırıdan yara almadan kurtulurken, saldırgan yaralı olarak yakalandı.
    7 Ağustos 1982 (Türkiye) 2 ASALA örgüt üyesinin Ankara Esenboğa Havalimanında düzenlediği silahlı baskında 8 kişi öldü, 72 kişi yaralandı. Bu örgütün Türkiye'deki ilk eylemi oldu.
    9 Mart 1983 (Yugoslavya) Türkiye'nin Belgrad Büyükelçisi Galip Balkar'a 2 örgüt üyesi tarafından silahlı saldırı düzenlendi. Olayda ağır yaralanan Balkar, 11 Mart'ta hayatını kaybetti. Olayda bir Yugoslav öğrenci de öldü. Saldırıyı yapan Kirkor Levonyan ile Raffi Aleksandr, olaydan tam bir yıl sonra 9 Mart 1984'de 20'şer yıl ağır hapis cezasına çarptırıldılar.
    14 Temmuz 1983 (Belçika) Türkiye'nin Brüksel Büyükelçiliği İdari Ataşesi Dursun Aksoy silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.
    27 Temmuz 1983 (Portekiz) Türkiye'nin Lizbon Büyükelçiliği, 5 örgüt üyesi tarafından basıldı ve bina içindekiler rehin alındı. Baskın sırasında büyükelçilik Müsteşarı Yurtsev Mıhçıoğlu'nun eşi Cahide Mıhçıoğlu hayatını kaybetti. Portekiz polisi, düzenlediği operasyonla rehineleri kurtardı, 5 teröristi de öldürdü. Saldırıyı, 'Ermeni Devrimci Ordusu' adlı örgüt üstlendi. Örgüt, üyelerinin öldürülmesi nedeniyle Portekiz Başbakanı Mario Soarez'i ölümle tehdit etti.
    16 Haziran 1983 (Türkiye) İstanbul Kapalıçarşı'da bir terörist tarafından halkın üzerine ateş açıldı. Olayda 2 kişi öldü, 21 kişi de yaralandı. Saldırgan, olay yerinde öldürüldü.
    15 Temmuz 1983 (Fransa) THY'nin Paris Orly havalimanındaki bürosu önünde bomba patladı. Olayda, 2'si Türk, 4'ü Fransız, 1'i Amerikalı, 1'i de İsveçli olmak üzere 8 kişi öldü, 28'i Türk, 63 kişi de yaralandı. Bu olay tarihe 'Orly Katliamı' olarak geçti.
    28 Nisan 1984 (İran) Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliği Sekreteri Şadiye Yönder'in eşi, İran ile Türkiye arasında ticaret yapan işadamı Işık Yönder, bir ASALA militanı tarafından öldürüldü.
    20 Haziran 1984 (Avusturya) Türkiye'nin Viyana Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi Erdoğan Özen, otomobiline yerleştirilen bombanın patlaması sonucu öldü. Olayı, 'Ermeni Devrimci Ordusu' adlı örgüt üstlendi.
    27 Mart 1984 (İran) Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliği Ticaret Müşavir Yardımcısı Işıl Ünel'in otomobiline bomba yerleştirmeye çalışan bir terörist, bombanın elinde patlaması sonucu öldü.
    28 Mart 1984 (İran) Tahran'da Büyükelçilik Başkatibi Hasan Servet Öktem ve Büyükelçilik Ataşe Yardımcısı İsmail Pamukçu, evlerinin önünde uğradıkları silahlı saldırıda yaralandılar.
    19 Kasım 1984 (Avusturya) Türkiye'nin BM temsilciliğinde görevli Enver Ergun, aracına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu öldü. Bu olayı da, 'Ermeni Devrimci Ordusu' adlı örgüt üstlendi.....
    BUNLAR FRANSANIN VE YUNANİSTANIN US OLARAK KULLANDIGI BIR ERMENI ORGUTUNUN YAPTIKLARIDIR (ASALA) . BUNLAR PKK YARDIM VE YATAKLIK EDEN BIR ORGUTTUR

  • Yaşar Büyükanıt

    07.11.2006 - 11:53

    Mehmet Yaşar Büyükanıt, 1940 yılında İstanbul'da doğdu.

    Büyükanıt, 1961'de Kara Harp Okulu'ndan, 1963'te Piyade Okulu'ndan mezun oldu. 1970'e kadar Kara Kuvvetleri'ne bağlı çeşitli birliklerde takım komutanlığı ve bölük komutanlığı yapan Büyükanıt, 1972 yılında Kara Harp Akademisi'ni bitirdi.

    Orgeneral Büyükanıt, daha sonra, kurmay subay olarak 6. Piyade Tümen 77. Piyade Alayı'nda Bölük Komutanlığı, Kara Harp Akademisi Öğretim Üyeliği, Belçika-Mons'ta Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanlığı Yüksek Karargahı'nda (SHAPE) İstihbarat Dairesi Temel İstihbarat Şubesi Kuvvet ve Sistem Kısım Amirliği, Genelkurmay Personel Dairesi General-Amiral Şubesi'nde Kısım Amirliği ve Şube Müdürlüğü, Kuleli Askeri Lisesi Komutanlığı, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanlığı görevlerini yürüttü.

    1988 yılında tuğgeneralliğe terfi eden Büyükanıt, 2. Zırhlı Tugay Komutanlığı ve İtalya-Napoli'de bulunan Güney Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanlığı Karargahı'nda (AFSOUTH) İstihbarat Daire Başkanlığı görevlerini yaptı.

    Büyükanıt, 1992 yılında tümgeneralliğe terfi etti ve Genelkurmay Genel Sekreterliği ve Kara Harp Okulu Komutanlığı görevlerinde bulundu.

    Korgeneralliğe 1996 yılında yükselen Büyükanıt, bu rütbede 7. Kolordu Komutanlığı ve Genelkurmay Harekat Başkanlığı yaptı.

    Büyükanıt, 2000 tarihinde orgeneralliğe terfi etti ve Genelkurmay 2. Başkanlığı görevine atandı. 2003'de 1. Ordu Komutanlığı'na getirilen Orgeneral Büyükanıt, 30 Ağustos 2004 tarihi itibariyle Kara Kuvvetleri Komutanı oldu.

    Evli ve bir çocuğu bulunan Orgeneral Mehmet Yaşar Büyükanıt, İngilizce biliyor.

  • 12 eylül

    07.11.2006 - 11:27

    Darbenin bilançosu
    TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu.

    * 650 bin kişi gözaltına alındı.

    **1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

    **Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

    **7 bin kişi için idam cezası istendi.

    **517 kişiye idam cezası verildi.

    **Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı) .

    **İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.

    **71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.

    **98 bin 404 kişi 'örgüt üyesi olmak' suçundan yargılandı.

    **388 bin kişiye pasaport verilmedi.

    **30 bin kişi 'sakıncalı' olduğu için işten atıldı.

    **14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

    **30 bin kişi 'siyasi mülteci' olarak yurtdışına gitti.

    **300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

    **171 kişinin 'işkenceden öldüğü' belgelendi.

    **937 film 'sakıncalı' bulunduğu için yasaklandı.

    **23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

    **3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.

    **400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.

    **Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

    **31 gazeteci cezaevine girdi.

    **300 gazeteci saldırıya uğradı.

    **3 gazeteci silahla öldürüldü.

    **Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.

    **13 büyük gazete için 303 dava açıldı.

    **39 ton gazete ve dergi imha edildi.

    **Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.

    **144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

    **14 kişi açlık grevinde öldü.

    **16 kişi 'kaçarken' vuruldu.

    **95 kişi 'çatışmada' öldü.

    **73 kişiye 'doğal ölüm raporu' verildi.

    **43 kişinin 'intihar ettiği' bildirildi.

  • cüneyt özdemir

    05.11.2006 - 16:18

    Ankaralı. 8.2.1970’de doğdu. Ortaokulu Yükseliş Kolejinde okudu. Liseyi zorunlu olarak Ankara Atatürk Lisesinde bitirdi. A.Ü. İletişim Fakültesi Radyo Televizyon bölümünden mezun oldu. British council Bursu ile Londra’da ‘Multimedya’ üzerine çalışmalarda bulundu. 32.Gün haber programında 8 yıl ve Atv haber merkezinde ise 1 yıl televizyon gazeteciliğinin ofis boyluğundan başlayarak, asistanlık, yönetmen yardımcılığı, yönetmenlik, muhabirlik, yapımcılık gibi her kademesinde çalıştı.
    CNNTÜRK’ü kuran çekirdek kadroda yer aldı. Ardından günlük yayınlanan beşNbirK programını hazırlayıp sunmaya başladı. Program kısa sürede Türkiye’nin bütün saygın Televizyon habercilği dalındaki ödüllerini topladı.
    Ayrıca, “Kız Kulesi Efsanesi”, “Meşin Yuvarlağın Türkiye Serüveni”, “Araba Sevdası”, “Festival”, “Herkesin Babasının anlatacak bir Hikayesi Var” adlı belgeselleri Türk televizyonlarında yayınlandı.

  • Osman Bölükbaşı

    05.11.2006 - 13:59

    Osman Bölükbaşı 1913 Yılında Kırşehir De Dünyaya Geldi. Ortaöğretimini İstanbul Erkek Lisesinde Tatamlandı Ardından Fransada Nanncy Üniversitesinde Matematik Bölümünü Bitirdi. Türkiyeye Döndü. Ve Kısa Bir Süre Kandilli Rasathanesinde Çalıştı. Mesleğini Sevmedi. Okullarda Öğretmenlik Yapmaya Başladı. Ancak Yeni Mesleğinde De Umduğunu Bulamadı. İstanbul U Bırakıp Kırşenhir E Gitti Ve Toprakla Uğraşmaya Başladı. Ama Asıl N Gönlünde Yatan Politikaydı..

    Ve Sonunda İstediği Oldu. Daha Önce Asistanlığını Yaptığı Kandilli Rasathanesi Müdürü Fatin Gökmen Demokrat Partinin Kurucusu Prof. Fuat Köprülüye Onu Tavsiye Etti. Osman Bölükbaşı İçin ' Ağzı İyi Laf Yapan Bir Genç Size Çok Lazım Olur' Dedi. Demokrat Parti De Onu Partiye Davet Etti. Osman Bölükbaşı 1946 Yılında 33 Yaşında Kendini Siyasetin İçinde Buldu.

    Osman Bölükbaşı'nın İleride Nasıl Bir Politikacı Olacağının İlk Sbinyali Demokrat Parti'nin İlk Kongresinde Ortalya Çıktı. Kongrede Söz Aldı Ve Kürsüden 23 Yıllık Kızıl Sultan İdaresine Artık Son' Sözleriyle Herkesin Dikkatini Çekti.İnönü 'Nün Kızıl Sultan Abdülhamit'le Özleştirilmesi Tartışmaların Da Doğmasına Neden Oldu.Bu Tartışma Bölükbaşı'nın Parti İçindeki Yıldızının Da Parlamasına Neden Oldu.

    500 Lira Maaşla Dp Parti Müfettişi Olarak Görevlendirdi. Partinin Orta Anadolu Ve Karadeniz İl Örgütlerinin Kurulmasında Rol Oynadı. Olağanüzstü Heyecanlı Ve Sürükleyici Konuşmasıyla Gitiği Heryerde Halkı Etkisi Altına Alıyordu. Dp Mitinglerinin Tohplantılarının Değişmez Söylevcisi Oldu.

    Dp Bölükbaşı'dan Ço Memmundu Ama O Demokrat Partiden Umduğunu Bulamadı. Partinin Artık Sıkça Eleştirdiği Chp Den Farkının Kalmadığını Düşünüyordu. Ayrıca Yapılan İlk Seçimlerde Yozgattan Milletvekili De Seçilememişti. Yozgatta Chp Kazandı.

    Osman Bölükbaşı 1947 Yılında Dp Den İstifa Etti. Ve Kendi Gibi Düşünen Arkadaşlarıyla Birlikte 20 Temmuz 1948 De Millet Partisini Kurdu. Yeni Partinin Başkanı Hikmet Bayurdu.
    Bir Dönem Chp'yi Topa Tutan Bölükbaşı'nın Yeni Hedefi Demokrat Partiydi.
    . Kimi Zaman Bu Eleştiriler Yüzünden Başına İşler Açıldı. Örneğin Celal Bayar A Komplo Düzenlemek İddiasoıyla 1949 Yılında Tutuklandı. Ancak Bir Süre Sonra Serbest Bırakıldı.

    1950 Li Yıllar Demokrat Parti' Rüzgarının Estiği Dö8emdi. Aynı Yıl Seçimi Kazanıp Milletvekili Olan Bölükbaşı Da Aynı Hızla İktidar Partisine Karşı Meclis Kürsüsünden Esiyordu.
    Sonunda 1953 Yılında Savcılık Millet Partisi Hakkında Soruşturma Başlattı. Başta Genel Merkez Olmak Üzere Millet Partisinin İstanbul Ve İzmir İl Binaları Güvenlik Güçlerince Arandı. Hatta Partililerin Evleri Bile Basıldı. Sonunda Millet Partisi 1954 Te Dini Esaslara Dayanan Ve Gayesini Gizleyen Bir Cemiyet Olduğu Gerekçesiyle Kapatıldı.

    Osman Bölükbaşı Yılmıyordu. Hemen Yeni Bir Parti Hazırlığına Girişti. Bu Kez Cumhuriyetçi Millet Partisini Kurdular.

    1954 Seçimleri Bölükbaşı'nın Yaşamını Hayli Etkiledi. Dp Sandıklardan Yine Birinci Parti Olarak Çıktı. Ama Kırşehir'de Durum Farklıydı.
    Kırşehirliler Heşşehrileri Bölükbaşı'nı Milletvekili Seçmişlerdi. Demokrat Parti Kırşehirlilerin Bu Tercihine Çok Kızdılar Ve Türk Siyasi Yaşamınd6a Bir İlke İmza Attılar. Kırşehir İ İl Olmaktan Çıkartarak İlçe Yaptılar.

    Yıl 1954.
    Osman Bölükbaşı' Siyaset Merdiveni Basamaklarını Tırmanmaya Devam Ediyordu. Cumhuriyetçi Millet Partisi'nin Genel Başkanı Oldu.
    Partisinde Yıldızı Sürekli Parlayan Bölükbaşı'nın Başı Mecliste Sürekli Derde Girişyordu. Konuşmaları Yüzünden Mecliste Yumruklandığı Bile Oldu.

    Ve Bir Gün Osman Bölükbaşı Meclis Koridorunda Bir Dp Li İle Kavgaya Tutuşunca Dokunulmazlığı Kaldırıldı, Yargılanmaya Başlandı. Meclisin Manevi Şahsiyetni Tahkirden Suçlu Bulundu, Ankara Cezaevi Ne Gönderildi.

    Bölükbaşı Cezaevindeyken 1957 Seçimleri Yapıldı Ve Kırşehirlilier Onu Bir Kez Daha Milletvekili Seçtiler. Yani Osman Bölükbaşı Tekrar Dokunulmazlık Kazandı Ve Cezaevinden Çıktı. Cezaevinden Çıkar Çıkmaz Tekrar Muhalefete Başladı.

    Bu Arada Türkiye Köylü Partisi De Cmp Ye Katıldı. Partinin Adı Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Oldu. Osman Bölükbaşı Yine A Partinin Genel Başkanlığına Getirildi.
    1950'li Yılların Son Dönemleri Türk Siyasi Hayatının Hayli Çalkantılı Günlerine Tanıklık Ediyordu. Hareketlilik Bölükbaşı'nın Partisini De Dalgalandırdı. Parti İçi Muhalefet Bölükbaşı'na Karşı Bayrak Açmıştı.

    1960 İhtilalinin Ardından Osman Bölükbaşı Partisinin Ayakta Kalmasını Sağladı. 1961 Seçimlerinde 57 Milletvekili Yle Meclis E Girdi. 1962 Yılına Gelindiğinde İsmet Paşa Hükümeti Kurmakla Görevlendirildi. Bölükbaşı İsmet İnönünü Başkanlığındaki Hükümet Modeline Kesinlikle Karşıydı Ancak Bölükbaşının Partisinin Yeni Yönetimi İsmet İnönü Önderliğinde Kurulacak Hükümete Katılmak İsityordu. Bunun Üzerine Bölükbaşı Taraftarları İle Beraber Partisinden İstifa Etti.

    Bölükbaşı Arkadaşları Kapatılışından 10 Yıl Sonra Millet Paritisini Tekrar Kurdular. Bu Arada 1965 Yılında Sürgünden Dönen 27 Mayıs'ın Kudretli Albayı Alparslan Türkeş Ve Yandaşları Ckmp Ne Girdiler. Bu Durum Karşında Bölükbaşı 'Yahu, Bizim Eski Parti, Ordu Karargâhina Döndü. Çizme Gicirtisindan, Kiliç Sakirtisindan Oraya Girilmiyor.' Dedi. Ama Osman Bölükbaşı Türkeş İle İlişkisini Hiç Bitirmedi. Türkeşle Kırgınılğı Olmadı. Ve Mhp Nin Kongrelerine De Sonuna Kadar Katılmaya Çalıştı.

    Osman Bölükbaşı 20 Şubat 1965da Kurulan Suat Hayri Ürgüplü Koalisyon Hükümetine 4 Bakan Vererek Yaşamında İlk Kez İktidar Yüzü Gördü. Ancak Koalisyon 8 Ay Sürdü.

    1965 Seçimlerinde Yüzde 6.3 Oy Oranışyla 31 Milletvekili Çıkardı. Ancak Bölükbaşı'nın Artık Eski Hızlı Muhalefeti Kalmamıştı. Politikadan Soğumaya Başladı.Son Olarak Partili Arkadaşlarının Diğer Partilere Transfer Olması Üzerine

    Bu İhanetlere Dayanamadı. 1973 Yılında Erciyes Dagi Kadar Derdim Var.' Diyerek, Hem Millet Partisi'nden, Hem De Milletvekilliginden İstifa Etti.

    Osman Bölükbaşı Meydanlarda İen Uzun Konuşan Hitabet Yeteneği Güçlü Sözünü Dinleten Halkı Çoşkulandırabilen Ve Meydanlara En Çok İnsan Çekebilen Politikacılardan Biriydi Ama Siyaset Hayatında Bir Türlü Umduğunu Bulamadı. Ve Türk Seçmenine Hala Hatırlanan Şu Sözleri Söyledi.

    'Meydanlarda Aşka Gelip Rahman I Alkışlarlar, Sandık Başında İse, Şeytana Sarılırlar.'

    Osman Bölükbaşına Sişyasete İlk Girdiği Günlerden İtibaren Anadolu Fırtınası Adı Takılmıştı. Ve Bu Fırtına Tam 27 Yıl Boyunca Sürdü. Fırtına Dinince Osman Bölükbaşına Yönetim Kurulu Teklifleri Veya Başka Partilerden Teklifler Geldi Ama O Hiçbirini Kabul Etmedi. İlerleyen Yaşında Bir Otele Yerleşti. Ve Hayatının Sonuna Kadar Sesiz Sakin Yaşamasını Bildi.

  • cumhuriyet halk partisi (chp)

    04.11.2006 - 15:32

    'Duy da inanma. ‘Sosyalist Enternasyonal’ CHP’yi izlemeye almış... İzleme sonucunda solcu ve sosyalist olmadığına hükmederlerse, CHP’yi Sosyalist Enternasyonal’den atacaklar.

    Gerçi haber doğrulanmadı, dış mevzulardan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ‘yok böyle bir şey’ diye yalanlama gönderdi ama, bence var böyle bir şey.

    Kaldı ki, haber şu ‘doğrulanmamış’ haliyle bile içinde binlerce doğru barındırıyor.

    Çünkü CHP solcu, sosyalist yahut sosyal demokrat bir parti değildir.

    Daha önce binlerce kez yazıldığı, bundan sonra da binlerce kez yazılacağı gibi, devletin söylediklerini tekrarlayarak, devletin söyledikleri dışında yeni hiçbir şey üretmeyerek solcu olunmuyor.

    Hele, darbeleri destekleyerek, muhtıralara omuz vererek, otarşi politikalarından medet umarak, millî şef asr-ı saadetinin ‘başımıza gelmiş en iyi şey’ olduğunu savunarak hiç olunmuyor.

    Türkiye hiçbir zaman sınıflı bir toplum olmadı. Geçerli olan ‘sınıflar’ değil, ‘kastlar’dır. Devlete yaslanarak semiren bürokrat kastını ‘sınıf’ sayarsanız, evet, Türkiye sınıflı bir toplumdur ama bu bir arazdır. Bu araz da sadece Sovyetik yapılarda görülmektedir. CHP işte bu ‘oluşturulmuş’ ve ‘marazlı’ sınıfın partisidir.

    Kaldı ki, öyle bir gecede, hiçbir bedel ödemeden de solcu olunmuyor.

    Malum, ‘dünyada yükselen sol cereyanlar’ ve Türkiye’deki İşçi Partisi’nin görece başarısı, CHP’yi kendine çeki-düzen vermeye zorlamış, İsmet Paşa’nın ‘O halde biz de ortanın solundayız’ açıklamasından sonra bir gecede solcu oluvermiştir.

    Sol, en basit ifadesiyle Marx’a, marksizmin (yahut sosyalizmin) söylediklerine dayanmak zorundadır. CHP oysa, Marx’a (yani sosyalizme) değil, Mustafa Kemal’in kurdurduğu ‘Türkiye Komünist Fırkası’na dayanmaktadır.

    Devlete dayanan bir sol olmaz.

    Deniz Baykal’a, Zülfü Livaneli’ye, Mustafa Sarıgül’e dayanan bir sol da olmaz. Bedri Baykam’a dayanan bir sol sadece şaka olur.

    Kaldı ki, kurumsal hüviyet kazandıktan sonra CHP, Türkiye komünistleriyle de hesaplaşmış, çoğunu ya sürgüne göndermiş, ya da cezaevine atmıştır. Meşru siyaset yapmaya çabalayan TKP’yi de yer altına itmiştir.

    CHP, sol ve sosyal demokrat bir parti olmadığı gibi, artık ‘sağ’ bir parti de değildir. Oysa sağ (Serbest Fırka’dan Demokrat Parti’ye, ANAP’tan AK Parti’ye) her zaman dönüşümcü, reformcu ve kalkınmacı bir görüntü çizmiştir. CHP ne değişimi algılayabilmiş, ne de değişimden yana oy kullanan kara kalabalıklarla ünsiyet kurabilmiştir.

    Dahası, ‘muhafazakar’ ve ‘dinci’dir.

    Çünkü Türkiye’nin geleceğini statükonun muhafazasında aramaktadır. Çünkü hálá ‘altı ok teokrasisi’ni savunmaktadır. Çünkü hálá halkın Cumhuriyet’e temel teşkil eden ilkelere biat etmesini istemektedir.

    Bugün birçok partili, CHP’deki sorunun arızi ve konjonktürel olduğunu, ‘sağlam bir liderlik etrafında birleşilmesi’ durumunda sorunların aşılacağını düşünüyor.

    Sorun liderlikte değildir.

    Sorun CHP’nin kendisindedir.

    Hani sık sık ‘Biz devlet kuran partiyiz, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin devamıyız’ derler ya. Küçük çarpıtmalarla birlikte söyledikleri doğrudur. Parti, bildiğimiz ‘Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden değil de, bu cemiyeti oluşturan alt gruplardan birinden, yani ‘1. Müdafaa-i Hukuk Grubu’ndan neşet etmiştir; dolayısıyla ‘devlet kuran parti’ değil, ‘devletin kurduğu parti’dir.

    Bütün mesele de budur işte. '
    19/10/2006 Star Ahmet KEKEÇ

  • orhan pamuk

    04.11.2006 - 15:13

    'Orhan Pamuk, artık, ağırlığı eserlerine verecek, ‘oryantalist’ suçlamasını (Hilmi Yavuz’un kulakları çınlasın) haklı çıkaracak işler yapmayacak, spekülatif alanlarda ispat-ı vücut etmeye kalkmayacak.

    Bir aydın ve sanatçı olarak elbette düşüncelerini açıklayacak, açıklamalı, ama biz bundan sonra ‘romancı Orhan Pamuk’u konuşmalıyız..

    Geçen yıl, ödülü Harold Pinter’a kaptırdığında aynen şunları yazmıştım:

    İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi Jürisi bir gün Türkiye’yi Nobel’le taltif etme gereği duyarsa, ödülü Yaşar Kemal haricinde birine, Mahmut Mutman’ın ifadesiyle, ‘bir kültürü, bir inancı, bir yaşama tarzını, sırf böyle olduğu için hakir görme veya küresel bir sistemin yarattığı eşitsizlikleri, o eşitsizliklerin kurbanlarının sırtına yükleme uyanıklığı’ gösteren ve batı medeniyetinin ‘insanlığın başına gelmiş en iyi şey’ olduğuna inanan bir yazara verecektir.

    Bu yazar da, o tarihe kadar daha uygunu çıkmazsa, büyük bir ihtimalle Orhan Pamuk olacaktır.

    Buradan, Orhan Pamuk yeteneksiz bir yazardır anlamı çıkarılmamalıdır. Bilakis, çok yetenekli ve başarılı bir yazardır, ama yeteneğiyle katetmesi gereken yolu bence politik duruşu ve yaptığı ilginç çıkışlarla katetmiş, bir anlamda ‘erken doğum’ olmuştur.

    Hem kötü bir yazar, hem berbat bir adam olan Salman Rüşdi, Pamuk’tan bahisle, ‘Yaşayan en büyük yazarını mağdur eden bir ülke, nasıl aynı zamanda AB’ye girebilir? ’ buyurmuş, bir anlamda Nobel sürecini hızlandıran beyanatlardan birinin altına imza atmıştı.

    Kuşku yok:

    Orhan Pamuk iyi bir yazardır.

    Türk iktisat tarihine yapılmış ‘derinlemesine yolculuğun’ öyküsü olan ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ hálá aşılamamış bir ‘çağ romanı’dır.

    Araya sıkıştırılmış ‘Sessiz Ev’, birincisinden izler taşısa da, resmî ideolojiye, resmî toplum tasavvuruna karşı bir yazarlık tutumunu yansıttığı, ‘bağımsız yazarlık tutumu nedir? ’ sorusuna cevap teşkil ettiği için önemlidir. Türk devrimlerinin, (Emre Kongar’ın çok sevdiği ve çok sık kullandığı ifadeyle) ‘Türk aydınlanması’nın mahiyetini anlamak isteyenler ‘Sessiz Ev’e, dolayısıyla unutulmaz Selahattin Darvınoğlu tiplemesine bakabilirler.

    Fakat yine de ‘yaşayan en büyük Türk yazarı’ değildir. İsmi en çok duyulan Türk yazarıdır... Bence Yaşar Kemal daha büyüktür; inanmayan ‘Ortadirek’e, ‘Kuşlar da Gitti’ye, ‘Akçasazın Ağaları’ ikilemesine bakabilir.

    Zaten yetenekli bir yazar olan Orhan Pamuk son yıllarda işi ‘Batı beğenisi’ne uygun romanlar üretmeye döktü. Nişantaşı’ndan bakarak, tuhaf, egzotik ve bizim de tanımakta güçlük çekeceğimiz bir ülke resmetmeye başladı ve sonunda çok istediği şeye, artık ‘politik bir ödül’ olan Nobel’e ulaştı.

    İyi oldu.

    Gerçi değerli romancı ve eleştirmen Tahsin Yücel, sürekli ‘zor okunan yazar’ Orhan Pamuk’un adına yaraşır bir romancı olmadığını, ‘kitaplarının tutucu içeriği’ yüzünden bu kadar el üstünde tutulduğunu, Pamuk’u el üstünde tutan çevrelerin aynı kötülüğü vaktiyle Kemal Tahir’in pehlivan tefrikalarını andıran romanlarına da yaptığını yazıp duruyor ama, Orhan Pamuk daha önce Nobel’le taltif edilmiş Naipaul’dan da, Coetzee’den de, Kertesz’den de, hatta Tahsin Yücel’in kendisinden de daha yetenekli, daha başarılı bir yazardır...

    Tutuculuk, şayet, bir ideolojiye, bir dine, bir ‘izm’e körü körüne bağlılıksa, Tahsin Yücel gibi kemalist retoriği neredeyse ‘dogmalaştırmış’ bağımsız bilimadamlarını nereye koyacağız? '
    13/10/2006 star Ahmet KEKEÇ

  • elif şafak

    04.11.2006 - 15:00

    'Bir tarihte, bir İtalyan gazetesinde, ‘Zulüm gören yazarlar listesi’ yayınlanmıştı. Kemal Kerinçsiz taifesinin ‘Baba ve Piç’ romanı etrafında kopardığı gürültüden epey önce...

    Listede dört Türk yazarın ismi yer alıyordu: Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Murathan Mungan, Elif Şafak.

    Oray Eğin de haklı olarak sormuştu:

    Bu yazarlar (özellikle Murathan Mungan ve Elif Şafak) ne zaman zulüm görmüşler? Kim bunlara zulmetmiş? ‘PEN Hapisteki Yazarlar Komitesi’ Başkanı Müge Sökmen’in, aynı zamanda Mungan ve Şafak’ın yayıncısı olması (Metis Yayınları) bir tesadüf mü?

    Evet, her fırsatta generallerini, polislerini, devlet adamlarını öven ve onore eden, yazarlarına ise mahkemelerle ve hapis cezalarıyla eziyet eden bir ülkede yaşıyorduk; 301 ve 216 gibi, her bünyeye, her şeraite uygun ceza yasalarımız vardı; farklılıklardan hoşlanmıyorduk; karşıtlıkları ‘tecziye nedeni’ sayıyorduk; Yaşar Kemal gibi ömrü mahkemelerde geçmiş ve hapse girmemesi karşılığında özür dilemesi sağlanmış uluslararası yazarlara sahiptik; Orhan Pamuk’un her cümlesinde ihanet vehmediyorduk; kısacası, sütten çıkma ak kaşık değildik...

    İyi de, neredeyse münzevi bir hayat yaşayan Murathan Mungan’la, münzevi kalması kendi hayrına olacak Elif Şafak’a nasıl zulmediyorduk?

    Nasıl bir tesadüftü bu böyle?

    Neyse ki Elif Şafak çıkıp durumu açıkladı, ‘Benim ismim böyle bir listede olmamalıydı ve zaten böyle bir liste hiç olmamalıydı’ dedi. Ama Murathan Mungan özenli suskunluğunu korudu. Kimden ne görmüştü? Klanı dışında kimseyle görüşmeyen/görüşmemeyi tercih eden Mungan’a kimler nasıl gadretmişti? Müge Sökmen hanımefendiden de herhangi bir açıklama gelmedi. Ya da ben hatırlamıyorum.

    Diyeceksiniz ki, ‘Oldu işte, kerinçli-kerinçsiz gayretlerle Elif Şafak’ımız da sonunda zulüm gören yazarlar listesine dahil oluverdi...’

    Oldu evet.

    Fakat, ‘Zulüm gören yazarlar listesi’ni yayınlayan aynı gazetenin (Corriere della Serra) , aynı Elif Şafak’a ‘Uluslararası Gazetecilik Ödülü’nü vermesi hiç olmadı.

    Esasında bir romancı olan Elif Şafak, bazı dergi ve gazetelerde yazmaktadır. Bir gazeteci değildir. İyidir, kötüdür, ayrı... Konumunun ve uluslararası şöhretinin ödülü olarak kendisine yazdırılmaktadır. Hilmi Yavuz gibi tıpkı, Selim İleri gibi, Enis Batur gibi...

    Peki, bir gazeteci olmayan Elif Şafak, hangi uluslararası gazetecilik çalışması ya da başarısıyla bu ödüle layık görülmüştür? Bizim bilmediğimiz ne yazmıştır? Hangi gerçeği faş etmiştir?

    Bu kadar tesadüf de fazla olmuyor mu? '
    03/11/2006 Star Ahmet KEKEÇ

  • ali kırca

    04.11.2006 - 14:28

    'Bu Ali Kırca meselesi, ciddi bir meseledir.
    Esasında sevimli bir adam... Ona kızamazsınız. Tolerans boşluklarına sızan ve orada kendini unutturan bir adam. İnsanlarda 'tolerans boşlukları' vardır. Bu nasıl bir şeydir bilmiyorum ama, herhalde böyle bir şey vardır. Ali Kırca, o boşluklara sızmakta mahir. Sanki hep tolere edilmiş, hep hoşgörülmüş, hep kollanmış. Hakkını da teslim etmek lazım; iyi bir haberci, daha doğrusu iyi bir televizyoncu. Sesi de, nasıl derler, itimat telkin ediyor. Ses değil de, 'Bu adam yalan söylemez, bu adam manipüle etmez, bu adam çarpıtmaz, bu adam iyi bir adam' dedirten tınılar resmi geçidi...
    Efendi de bir adam.
    Fakat ben, bu efendilikte sınır tanımaz adamı gördüğümde, Haşmet Babaoğlu'nun yerinde ifadesiyle, 'ruhum buruşuyor', darlanıyorum. Aynı şey, 'Tarihimizle Yüzleşmek' diye bir kitap yazmış bulunan, ama 'tarihle yüzleşme fırsatı' sayılabilecek olaylarla ilgili (sözgelimi Mustafa Suphi olayı, Ali Şükrü Bey olayı, Halit Paşa cinayeti, 1938'de Meclis'e yapılan darbe) tek kelime yazmayan, yazmamayı başaran Emre Kongar'ı gördüğümde de oluyor. Bedri Baykam'da da oluyor. Bu adamlar niye böyle?
    Kaç kez Ali Kırca'ya, 'Hukukun tepetaklak edildiği, kuvvetler ayrılığı ilkesinin hiçe sayıldığı o netameli ara dönemde niçin Siyaset Meydanı'na ara verdin? Niçin insanlara konuşma, kendilerini ifade etme imkanı tanımadın? Niçin 28 Şubat'ın gizli onaylayıcısı konumuna düştün? ' diye sordum. Kaç kez, 'Eyvah, Siyaset Meydanı yeniden start alıyor... Bu hiç de hayra alamet değil! ' diye yazdım.
    Hiçbirine cevap vermedi.
    Daha doğrusu, o bayıltıcı efendi duruşunu korudu. Bu efendilikte, 'öteki'ni yok saymaya yönelik azami bir dikkat, bir özen, hakedilmemiş bir aristokrat tavır da yok değildi hani... Taammüden efendilik. Böylelerinden korkarım ben!
    Zaten ne konuşacaktı ki? Bir gazeteye verdiği demeçte, 'Bu kararların altına ben de imza atarım' demiş, 28 Şubat'ın gizli değil, açık onaylayıcısı olduğunu itiraf etmişti. Bir de 'düğmeye basmakla' övünüyordu. Daha ne desin!
    Tabii Ali Kırca, sadece iyi bir haberci değil, aynı zamanda duruşu olan bir sanatçı. Bir kaset yapmıştı. Bir de kitabı var. Güzel yazılar da yazıyor. Kitsch bir romantizm, bir tutam Tayfun Taliboğlu halkçılığı, bir fırt 'Arkadaşım İbraam Çavış' devrimciliği. Nasıl derler, 'damardan' veriyor. Öylesine kahredici. Ben gizli gizli şiir yazdığından da şüpheleniyorum.
    Hatırlarsanız, 'ses sanatçısı Ali Kırca' olarak şöhreti yakaladığı günlerde (haa, bir de 'seksi erkek' seçilmişti) , üşenmeden kalkıp sırasıyla haber bültenlerini, 'sabah şekerleri'ni, talk showları, 'kadın kadına'ları, bilumum müzik eğlence programlarını dolaşmış, o 'detone' ve 'devrimci' sesiyle türküler okumuştu.
    Konuk olduğu her programda mutlaka aynı soru: 'O güzel sesinizle bir türkü okur musunuz? ' Sağolsun, kimseyi kırmamış, okudukça coşmuş, coştukça okumuştu. Bir de televizyon dizisinde görünmüştü; egemen düzeni yıkmaya çalışanların 'koruyucu meleği' rolünde.
    Fakat ben, bu çok faal, bu çok göz önünde, bu her mecrada cismini gösteren kişinin yaşadığından pek emin değilim. Ali Kırca bana sanal bir varlık gibi geliyor. Böyle biri hiç olmamış, hiç yaşamamış... Sadece suretini gezdiren, ismi var, kendisi yok bir adam. Kaç yıldır 28 Şubat'ı, Andıç'ı, postmodern darbeyi filan tartışıyoruz, Ali Kırca'nın ismi de bir şekilde bu tartışmalarda geçiyor, ama değerli anchorman 'özenli suskunluğunu' koruyor.
    Ekrem Dumanlı yazmıştı: 'Bazı insanlar -üstelik isimleri zikredildiği halde- suskun kalmayı tercih ediyorlar; Ali Kırca için onca şey söylendi, yazıldı. Ağzını bıçak açmıyor. Her gün köşe yazısı kaleme alacaksın, TV programı yapacaksın ve ithamlar karşısında susacaksın! ' Olacak şey mi?
    Bu suskunluk 'yaşayan' birinin tavrı mı, siz söyleyin?
    Hayır, 'sükût ikrardan gelir' demek istemiyorum. Sadece değerli anchormanı kendisiyle ve elbette tarihle yüzleşmeye çağırıyorum.
    Belki biz yanlış düşünüyoruz.
    Belki onun dünya ve hayat tasavvuru doğrudur.
    Madem sesinle, sözünle, dalgalı saçlarınla kendini 'kamu'ya açtın, bunu bilmek hakkımız. '
    Bu yazı 17/05/2006 tarihli Yeni Şafak'ta yayınlanmıştır. Yazarı Ahmet KEKEÇ

  • Ali Ekber

    31.10.2006 - 19:47

    Diribaş olursa ünlü bir dublaj sanatçımız. Şu sıra (31/10/2006 itibariyle) Acı Hayat adlı dizide zengin çocuğu seslendiriyor.

  • aysel

    31.10.2006 - 19:36

    Ay gibi parlak, ışıklı, güzel

Toplam 51 mesaj bulundu