Hüseyin İnanır Adlı Üyenin Nedir Yazıları - A ...

  • alevilik tarihi

    07.05.2005 - 13:36

    Aleviliğin mezhep mi, tarikat mı olduğu biçimindeki tartışmalar pek ciddi değildir. Aleviliği ayrı bir din şeklinde açıklamak isteyenler de vardır ki bunlar son derece uç kişiliklerdir. Bilimsel ciddiyetten uzak ve öznel izahları bir tarafa bırakarak Aleviliği, İslamlık ile Gök Dini'nin bir bireşimi ve İslamsal öğelerin varlığını da dikkate alıp bir İslam mezhebi olarak kabul etmek gerekir. Fakat buradaki mezhep tanımlamasının, geleneksel İslam literatüründeki mezhep tanımlamasıyla birebir örtüşmediğini de belirtmek durumundayız.

  • alevilik tarihi

    07.05.2005 - 13:29

    ! ! ! KÜRT ALEVİLER! ! !

    Kürt Aleviler, öncelikle gerçeklik bağlamında tartışma konusudur. Şöyle k; Kürt Alevilerin aslında Kürtleşmiş Türkmenler olduğu iddia edilmektedir ki bu husus gerçekten güçlü dayanaklara sahiptir. Bu konudaki en önemli araştırma Alevi araştırmacı Cemal ŞENER'in 'Alevilerin Etnik Kimliği' adlı çalışmasıdır. Bu çalışmada Türkmenlerin nasıl Kürtleştiği gözler önüne serilmektedir. Kanımca bu konudaki en güçlü kanıt Alevi ayinlerinin (cem) en temel unsurlarından biri olan deyişlerin hiçbirinin Kürt dilinde olmayışıdır. Kürtçe konuşan Alevilerin cemleri de tıpkı Türkçe konuşan Alevilerin cemleri gibi Türkçedir. Kürt dilinde söylenmiş hiç bir deyiş olmadığı gibi Aleviliğe ait Kürtçe yazılmış hiçbir belge yoktur. Üstelik tarihte kendini Kürt kabul eden hiçbir Alevi önderi de bulunmamaktadır.

    Kürtçe konuşan Alevilerin aslında Kürtleşmiş Türkmenler olduğu gerçeğini kimi Kürtçüler de kabul etmektedir. Aleviliğin ötesinde kimi Türkmen topluluklarının bir Kürtleşme süreci yaşadıklarını bölücü-kürtçü örgütün elebaşılığını yürüten Abdullah ÖCALAN dahi kabul etmektedir.

    Türkmenlerin Kürtleşmesinin trajik öyküsü yazımızın temel konusu olmadığından bu husustaki görüşlerimizi burada noktalıyoruz.

    Alevilerin tarihsel süreçte toplumsal muhalefet olma özelliğini, tarihten bugüne yaşadıkları acı ve üzücü olaylarla ve dışlanmışlıklarıyla güçlendirmeye çalışıp sözde 'ezilmişlerin birliği' tezini kullanarak onları bölücü-kürtçü harekete eklemleme hedefi büyük ölçüde başarısızlığa uğramıştır. Kürtçü harekete destek veren Alevilerin sayısı cüz'idir ve gün geçtikçe azalmaktadır. Aynı şekilde Aleviler her geçen gün Türk Ulusçuluğuna daha fazla ilgi duymakta ve Türkçülük güç kazanmaktadır. Kürtçe konuşan Alevilerin yeniden Türkmenleşmesi süreci kanımca başlamış durumdadır ve bu süreç başarıyla tamamlanacaktır.

  • alevilik tarihi

    07.05.2005 - 13:21

    Ararız Mevla'yı vicdanımızda
    Tanrı aşikardır seyranımızda
    Türk dili okunur irfanımızda
    Arabi Farsi lisan gerekmez

  • alevilik tarihi

    07.05.2005 - 13:17

    ALEVİLİK VE BEKTAŞLİK

    Aleviliğin kaynağı hakkında genelde tam bir birlik olmasada Bektaşilikten kaynaklandığını savunan görüşler ağırlıktadır. Bilindiği gibi Bektaşi bir Türk tasavvufçusu olup Horasar'dan gelip Anadolunun Türkleşmesini sağlamıştır. Osmanlı devletinin kurucusu olan Osman Bey'in hocası Şehy Edebali'de iyi bir Bektaşi tasavvufçusudur. Temelde Bektaşilik islama uygun olarak Türk geleneğini yaşatmaya çalışan bir felsefe olmasına rağmen, zamanla bu anlayış yerini Türk geleneklerinin ağır bastığı bir yapıya bürünmüştür. Böylece de Bektaşilikten, Alevilik, Kızılbaşlık gibi yeni anlayışların temsil edildiği felsefi gruplar ortaya çıkmıştır. Burada ifade etmekte fayda var bazıları bu grupları tarikat veya mezhep kabul eder; bazıları da ne mezhep ne de tarikat olarak kabul etmek istemez. Bu nedenle ve ihtisas sahamızın dışında olduğu için biz 'felsefi grup' tabirini kullanmak zorunda kaldık.
    Bazı araştırıcılar Bektaşi-Alevi tabirini bir kullanırken bazıları da bunları ayrı olarak kullanırlar. Bu iki tabiri bir kullananlar kelimerin aynı şeyi ifade ettiğini, ayrı kullananlar ise nüans boyutlarını ortaya koyma gayretinden hareket ederler. Meselâ, Şapolya ve Eröz, köy Bektaşilerine Alevi derken şehirlilere sadece Bektaşi der. Başka bir araştırmacı Gülşan'a göre ise Bektaşi Alevi ayrılığı Hacı Bektaşı'ın yerine geçecek pir yüzünden ortaya çıkmıştır. 'Mücerref-Babağan' kolundakiler soy'a değil yol'a Çelebi-Ulusoy kolundakiler ise soy'a önem verdiklerinden ilk ayrılık tohumlan atılmıştır (8) . Eski Türk dinî anlayışına göre de 'herkes kam olamaz kamlık bazı ailelerde batından batına intikal eden, bir ırsî ruhanî kuvvettir' (9) .
    Bu günde Alevilikte 'Dede'lik soydan gelir. Ancak bu görüş pek çok alevi tarafından kabul edilmez. Bu hususla ilgili özel bir görüşmemizde ünlü halk ozanımız Erzincanlı Yavuz Top bize alevilik haklanda şu bilgileri verdi: 'Alevilik Türkler arasında yayılan gelişen ve artaya çıkan bir hayat felsefesidir. Dolayısıyla babadan gelmez'. Aynı konuda Avukat Hasan Gülşan'da dedeliğin babadan geldiğine inanmanın bir hata olduğunu ifade etti (10) . Çünkü en kısa tabiriyle Alevilik dini esaslarda Hz. Ali ye bağlılık demektir. Dolayısıyla Hz. Ali'nin şu sözleri ile dedelik geleneği bağdaşmaz: 'Belimden düşen değil de, yolumu süren evla ve evladımdır'. 'Kötü gidişi ile kendisini düşüreni soydan gelen soyluluk yükseltmez'. Hacı Bektaşi'de Hz. Ali nin esaslarından hareketle 'bel evladı olunması değil, manevi yani yol evaldı' olunması ister ve 'kemalet, belden gelmez, elden ve yoldan gelir' der (11) .

  • alevilik tarihi

    07.05.2005 - 13:15

    ANADOLU ALEVİLİĞİ

    Bilindiği gibi, Alevilik İran'dan Yugoslavya'ya kadar olan bir coğrafyaya yayılmıştır. Bu coğrafya parçası üzerinde ise Anadolu Aleviliği ayrı bir sosyal yapıyı arz eder. Meselâ Şapolya'ya göre, Anadolu Aleviliği İran Şiliğinden tamamen ayrıdır; yalnız Hz. Ali sevgisinde birleşirler, Türk Aleviliği Emevilerin Türklere baskısından doğmuştur ve 'müslümanlığın haram ettiği bir çok kaideler, Türkmen ananesine ve töresine aykırı olduğundan müslümanlıkta bir reform yapmışlardır' der. Fığlalı'da alevileri Ehl-i Sünnet içinde mütala eder ve Şia ile yakınlıklarını sadece Hz. Ali'ye olan muhabbetlerine bağlar (I2) . Bunun sonucu olarak Anadolu Türklüğüne has bir Alevilik anlayışı ortaya çıkmıştır. Bu anlayış Anadolunun Türkleşmesinde ve vatan olmasında, özellikle Türk dilinin korunmasında çok önemli fonkisyonları yerine getirmiştir. Bu anlayışa bağlı olarak 'Türk soyundan olmayan Bektaşiler dahi, inancın etkisiyle ayin ve erkanlarını, nefes' duvaz, ve deyişlerini Türkçe olarak dile getirmişler ve Türkçe yazmışlar. Türk dili Yunus Emre, Pir Sultan Abdal gibi Bektaşi ve Alevi Türk ozanlar sayesinde öz benliğini korumuş ve gelişmiştir. O halde Aleviliği mezhep açısından değil, Türklük açısından değerlendirmek, hem milliyetçilik, hem laiklik ilkeleri bakımından zorunludur (3) . Dolayısıyla milli birliğimiz açısından Alevilik birleştirici ve bütünleştirici önemli fonksiyona sahiptir. Sosyal bilimciler özellikle sosyolog ve folklorcular bu fonksiyonun sağlıklı ifadesi için, Anadolu Alevi kültürünün kültür kalıplarını ortaya çıkarmak zorundadır. Bu kültürel kalıplarının bazılarına Nejat Birdoğan şöyle işaret ederek:


    1- Anadolu Aleviliğinin törenlerinde içki vardır. Müzik ve raks (semah) vardır. Törenlere kadınlarda katılır. Müzik ve raks Türk aleviligi dışında yoktur.
    2- Anadolu Aleviliğinin büyük bir kesiminde, örneğin: Tunceli, Pazarcık, Samandağ vb. Alevilerinde aile büyüklerinin sabah erkenden güneşin doguşuna dua edip, secdeye varıp kutsamaları var.
    3- Alevilikte belli olgunluğa erişmeyip belli sınavlardan geçmeyen ne evlendiriliyor ne de Cem törenlerine alınıyor. Bu kuralları yerine getirenler ise kendi isteği ile Cem'den çıkamıyor ya da eşinden ayrılamıyor. Yazar bu kurulların Anadolu Aleviliğinin sadece Ali sevgisinden doğmadığını milli bir kültürün ifadesi olduğunu ve 'Göçebe Oğuz, Batı'ya Anadolu' ya kendi tüzesini ve töresini de getirdi' (14) der.
    Üçüncü maddede ifade edildiği gibi, Alevilik'te sosyal statü ve sosyal gruba üyelik verilmeyip kazanılmaktadır. Bu anlayış tamamen eski Türk geleneğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü bilindiği gibi eski Türk geleneğinde isim almak dahi belirli kurullara bağlıdır. Herkes isim alamaz ve herkes istediği gruba üye olamaz. Eski Tüklerdeki ve Anadolu Aleviliğindeki bu anlayışı sosyoloji ilmine göre ifade edersek; insanlar statüye bir doguştan bir de kazanarak sahip olurlar. Diğer yanden gruba bir doğuştan (mesalâ aileye) bir de isteğe bağlı olarak üye olunur. Bunlardan ikinciler yani kazanılan statü ve isteğe bağlı gruba üyelik tamamen çağdaş sosyolojinin ifade ettiği ilmi bir anlayıştır.
    Bilindigi gibi, çağdaş toplumlarda statüler doğuştan değil kazanılarak elde edilmekte, diger yandan günümüzde insanlar aile grubu hariç diğer gruplara doğuştan üye olmamaktadırlar. Sosyal gruba üyeliğin çeşitli şartlarını yerine getiremeyen insanlar istediği gruba üye olamaz.
    Yusuf Has Hacib'de ünlü eseri Kutatgu Biliğ'de toplumdaki üç tabakadan bahsederek münevverlerin oluşturduğu tabakada beş sınıfı sayar; bunlar sıraya göre: Aleviler, Ulema, Otacılar, Yıldızcılar ve Şairler'dir.

  • alevilik

    05.05.2005 - 19:00

    ALEVİLERİN bugün camiye gitmedikleri bir gerçektir. Bunun hem sosyal, hem tarihi, hem de felsefi nedenleri vardır.

    1) Tarihi Sebep: Bilindiği gibi, Mekke'nin alınması üzerine korkudan Müslüman olan Ebu Süfyan ailesinden gelme Muaviye, Osman zamanında Suriye'yi avucuna almış, Hz. Ali zamanında isyan etmiş, kılıç zoruyla püskürtülmüştü.

    Hz. Ali Harici İbni Mülcem tarafından şehit edilince, Muaviye zor yoluyla Hz. Hasan'dan halifeliği aldı. Halkubi o zamana kadar, halife, halkın onayı ile seçiliyordu.

    Muaviye, Hz. Ali'ye düşmandı... Ona, Şam'daki camilerde kılınan namazlarda, özellikle cuma namazlarında lanet ettiriliyordu. Hz. Hasan, Muaviye'ye hilafeti bırakırken, bu kötü âdetin kaldırılmasını anlaşmaya koymuştu. Fakat Muaviye, diğer koşullara uymadığı gibi, buna da uymadı. İslam şehirlerindeki camilerde, Hz. Ali'ye ve evlatlarına hakaretler, aldı başını gitti. Peygamber soyuna yönelik bu saldırılar, samimi Müslümanları yaralıyor, onları camilerden soğutuyordu.

    Kendilerine, Müslümanların Emiri (emirülmüminin) dedirten bu Emevi padişahları, İslamiyet'i aslında hiçe sayıyorlardı. Örneğin, Velit, cariyesini erkek kıyafetine sokuyor, camiye yolluyor, halka namaz kıldırtıyordu. Kafası kızıyor, Kuran'ı hedef tahtasına asıyor, saatlerce okçulara oklatıyor, paramparça ettiriyordu. Sonra da; “Haydi bakalım Muhammet'in kitabı, ne yapacaksan yap bana...” diyerek meydan okuyordu. Bir başka Emevi halifesi, namaz kıldırırken, namazı bırakıp cemaate; “Yeter mi? Yoksa biraz daha kıldırayım mı? ” diye alaylı alaylı soruyordu. Emeviler, aslında namaza hiç önem vermiyorlardı. Ama, halkın namaz kılmasını örgütlüyorlardı.

    Yalancı âlimler ortaya çıkartılıyor, bunlar, uydurdukları Hz. Ali'yi kötüleyen sözlere, peygamber sözüdür, diyor ve bu yolla da Ali ve soyuna hakaret ediyorlardı.

    Emevi devleti zamanında başlayan bu politik tavır, değişik biçimlerde şimdilerde bile yaşıyor. Camilerde genellikle politika konuşuluyor. Veya politikaya hizmet edecek konular din görevlilerince gündeme getiriliyor; değişik siyasal, dinsel görüşler hakarete uğruyor. İmamlar, cami görevlileri gibi değil, parti görevlileri gibi çalışıyorlar. Böyle davranmayan görevliler de var, ama bunlar azınlıktadır. Sünni Müslümanların bu konuda doğrudan doğruya bir hataları yok. Onlar yüzyıllardır yürütülen kötüleme kampanyalarının sonucu, olumsuz bakış açısı kazandılar...

    Bugün, bir Alevi'nin camiye gitmesi demek, her türlü hakarete göğüs germeyi göze alması demektir.

    Bu konuda birinci derecede suçlu olanlar, camilerin katı politik merkezler haline sokulmasına göz yumanlardır. Devlet, camileri, yalnızca dinsel işlerin konuşulduğu, Sünni insanların namaz kıldığı ibadet evleri haline getirmelidir.

    Bugün, yerden biter gibi her tarafın camiyle dolmasının sebebi, ibadethane yetersizliği değildir. Yeni açılan camiler, gerici-bölücü politik görüşlerin harmanlandığı, örgütlendiği, yayıldığı politik birimlerdir.

  • alevilik

    05.05.2005 - 18:58

    Kuran Ne Diyor?

    Şimdi, Kuran-ı Kerim'de, namaz olgusunun (salat) nasıl anlatıldığını, ilgili surelerin bazı ayetlerinde görelim:

    Âl-i İmran Suresi (2) 191: Onlar; ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar...

    Nisa Suresi (4) 43: Sarhoşken (...) namaz kılmayın...

    Bakara Suresi (2) 239: Eğer korkarsanız, (namazı) yaya yahut binekte iken kılın.

    Nisa Suresi (4) 103: Namaz kıldıktan başka, Allah'ı ayakta iken, otururken, yan yatarken de anın. (...) Namaz, insanlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır.

    Hud Suresi (11) 87: Ey Şuayp! Babalarımızın taptığını bırakmamanı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmamızı yasaklayan senin namazın mıdır? Sen doğrusu, aklı başında, yumuşak huylu birisin dediler.

    Meryem Suresi (19) 59: Onların (Âdem ve Nuh'un) ardından, namazı bırakan, şehvetlerine uyan bir nesil geldi.

    Enbiya Suresi (21) 73: (...) Onlara (İbrahim, Yakup ve İshak peygamberlere) iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik.

    Taha Suresi (20) 14: (...) (Ey Musa) beni anmak için namaz kıl...

    Furkan Suresi (25) 64: Onlar, gecelerini Rableri için kıyama durarak ve secdeye vararak geçirirler.

    Ankebut Suresi (29) 45: (...) Namaz, hayasızlıktan ve fenalıktan alıkor.

    Tur Suresi (52) 49: Geceleyin ve yıldızlar sönerken onu (Tanrı'yı) tesbih et...

    Müzzemmil Suresi (73) 1-7: (Mealen, ibadetin gece yapılmasını, insanların gündüz işleri olduğunu söylüyor.)

    Yukarıda, Kuran'dan yaptığımız alıntılar bizi çok önemli bir gerçekle karşı karşıya getirmektedir:

    Yukarıda okuduğumuz ayetlere göre, Kuran; Hz. Muhammet'ten önceki peygamberlerin ve onların yandaşlarının da namaz kıldığını açık açık dile getiriyor.

    Bu durumda şunu düşünebiliriz:

    a) Ya, bugünkü Müslümanların kıldığı namazı eskiden bütün Ortadoğu dinlerinin peygamberleri (Yahudi, Hıristiyan) kılıyordu...

    b) Ya da Kuran'da dile getirilen namaz, bugünkü namazdan farklı bir şeyi ifade etmektedir.

    Aleviler, Kuran'da anlatılan namazın; yani Âdem'den tutun da İsa'ya değin uzanan çizgi içindeki peygamberlerin kıldığı namazın Tanrı önünde eğilmek olduğunu ifade ederler.

    Yoksa, tarih ve toplumbilim, bugünkü Müslüman namazının eskiden Yahudi ve Hıristiyanlar tarafından kabul edilmediğini gösteriyor.

    Bu yüzden Kuran’ın ilgili ayetlerinde anlatılan namaz, bugünkü namaz gibi değildir.

    İslamiyet, insanlara yeni bir ruh, yeni bir öz kazandırmak üzere ortaya çıkmış bir akımdır. Bu akımın amacı, insanı cehalet çağından kendini bilme, kendini tanıma çağına geçirmektir. Kuran'da dile getirilen Tanrı'nın; insanın kulluk yapmasına gereksinimi yoktur. İnsanın ibadeti; kendisine yöneliktir ve kendisini terbiye eden bir araçtır. Kuran'da “Enam Suresi”nin (6. Sure) 48. ayeti şöyle der:

    “Peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim inanır ve nefsini ıslah ederse onlara korku yoktur; onlar üzülmeyeceklerdir.”

    Ayet çok açık. Peygamberler; insanlara güzel şeyler söyleyecek bir müjdeci ve yol gösterici uyarıcılardır. Güzel şey ve gösterilecek yol da insanın kendi nefsini ıslah etmesidir...

    Aleviler, bütün ibadetlerin, insanın kendi nefsini ıslah etmesine yönelik olduğuna inanırlar. Kendilerini kötülüklerden ve çirkin şeylerden uzaklaşmış sayarlar. Bu aşamadaki bir insan için namaz elbette geride kalmıştır. Onlar, manevi dünyada daha yükseklere çıkmak için başka yollar uygulamışlardır.

    Kuran'da, ibadetin gösterişten uzak olmasına özellikle dikkat edilmiştir. Örneğin, Maun Suresi (107. Sure) bu konuda çok öğreticidir. Din anlayışını ve ibadeti yansıtmak için tümünü alıyoruz:

    “1. Ey Muhammet, dini yalan sayanı gördün mü? 2-3, Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse, işte odur. 4. Vay o namaz kılanların haline ki 5. Onlar kıldıkları namazdan gafildirler. 6. Onlar gösteriş yaparlar. 7. Onlar eğreti olarak basit şeyleri dahi vermezler.”

    Bu sure, net olarak şunu vurguluyor: Dini inkâr edenler, öksüzünü kakıştıran, yoksulu doyurmayandır. Yani, dinin temeli, güçsüze yardım etmek, yoksulların yoksulluklarını gidermektir. İbatedin amacı da budur. Gösteriş için yapılan ibadet, ibadet değildir. İnsanlara en basit yardımda bulunmayan birisinin ibadeti, gösterişten başka şey değildir.

    Ayet, ibadet etmiş olmak için yapılan ibadete kesin olarak karşı çıkmakta... İbadetin amacının sosyal dayanışma ve insanın kendisini yenilemesi olduğu bu sureden de açıkça anlaşılmaktadır.

    Aleviler, bu yenilenmeyi yaşadıklarına inanırlar. İbadetin göteriş ve riya ile yapılmasına karşıdırlar. Zaten Kuran, bu türlü ibadeti kesin olarak yasaklamıştır.

    Örneğin, Mescid-i Dırar diye bilinen ve dedikodu üterilen bir mescit, peygamberin emriyle yıktırılmıştır. Bu konuda Kuran'ın Tevbe Suresi'nde şöyle deniliyor:

    “107. Zarar vermek, inkâr etmek, inananların arasını açmak, Allah ve peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup, 'Biz sadece iyilik yapmak istedik' diye yemin edenlerin yalancı olduklarına Allah şahittir.

    108. Ey Muhammet, o mescide hiç girme. İlk gününden beri Allah'a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescitte bulunman daha uygundur. Orada, arınmak isteyen insanlar vardır. Allah, arınmak isteyenleri sever.”

    Ayetler, güzel bir örnektir.

    Camiye gitmenin amacı; insanın kendisini arıtmasıdır...

    İyilik yapmak adı altında, insanları birbirine düşürecek cami yapılmasına İslamiyet kesinlikle karşıdır. Cami; insanları, benlik duygusundan, kötülüklerden, dedikodulardan, ayırımcı düşüncelerden uzaklaştıracak bir yer olmak durumundadır. Eğer orada, insanlar çekiştiriliyorsa, orası, Kuran'ın anlattığı mescit sayılamaz. Müminlerin de öyle yerlere gitmemesi gerekir... Alevilerin, bugün camilere gitmemesinin nedenlerinden biri de Kuran'da anlatıldığı gibi bozguncu olayların mescitlerde daha sonra ortaya çıkmasıdır.

    Kendilerini arındırmak için çabalayan Aleviler, Tanrı'nın istediğini en iyi biçimde yerine getirdiklerine inanırlar. Bu nedenle, tam bir gösterişe dönüşen toplu halde namaz olayına katılmazlar.

    Kuran'ın, en önemli işaretlerinden birisinin de ibadetin gece yapılması olduğu ortadadır. Bunu, yalnızca namaz olarak algılamak, Allah'ı anışa sınır getirmek demektir. Bu da aslında yanlış bir şeydir. Kuran'daki namaz, Allah'ı anlamaktan ibarettir. “Bakara Suresi”nin 239. ayeti, şöyledir: “Eğer korkarsanız, yaya yahut binekte iken (namaz) kılın (Tanrı'yı anın) , güvene erişince, bilmediklerini öğrettiği gibi Allah'ı anın.”

    Birileri çıkıp, yürürken de bir hayvanın veya taşıtın üstündeyken de bugünkü gibi namaz kılınacağını, ayette bunun vurgulandığını söylerse hata eder. Burada sözü edilen, Allah'ı yürekten duyuşla anmaktır... Yürürken veya binekteyken kılınan namaz da ancak bu duyuştan başka bir şey değildir. Öyleyse namaz, bir iç duyuştur... Bu iç duyuşu yaşayanlar, namaz kılmış olurlar...

  • alevilik

    05.05.2005 - 18:58

    Aleviler için dindar olmanın yolu namaz kılmaktan geçmez. Namaz reddedilmez ama, ibadet onunla sınırlandırılmaz. Ayrıca, Alevilerin namaza bakış açısı, Sünnilikteki uygulamadan farklıdır.

    Aleviler, Kuran'da namazın bugünkü haliyle dile getirildiğini kabul etmezler. Kuran'da namaz kılınız biçiminde bir ifade de yoktur. Söz konusu olan “salat”tır. Salat, namaz değil, Tanrı'yı içten anıp selamlamaktır. Eğer bugünkü anlamda eğilip doğrulma gibi bir namaz biçimi kesin şart olsaydı, bunun Tanrı tarafından biçiminin bildirilmesi gerekirdi.

    Halbuki;

    a) Kuran'da namazın biçimi yoktur... Nasıl kılınacağı tarif edilmemiştir.

    b) Kuran'da, namazın beş vakit kılınacağına ilişkin bilgi de yoktur.

    Namazın bir secde olduğu, Kâbe’de putlar önünde eğilmenin bu anlama geldiği de ayrı bir olgudur. İslam öncesinin Arapları da (Müşrikler) bu anlamda namaz kılmışlardır. Bu olgu, diğer bütün dinlerde de bulunmaktadır.

    İslamiyette, namaz uzun geldiğinden, kısaltılmıştır; kimi zaman uzatılmıştır; sayısı, değiştirilmiştir. Bu uygulamalar bile, namazın Tanrı'nın kesin emri olmadığını göstermek bakımından yeterlidir. Eğer namaz Tanrı'nın kesin emri ve gelecek zamanlara da uzanmasını istediği bir emri olsaydı; namaz olgusunun böyle boşlukta bırakılmaması gerekirdi. Namazın biçimi konusunda, Sünni kesim arasında bile yer yer anlaşmazlıklar vardır. Namazı kesin Tanrı buyruğu sayanlar, bu konuyu Kuran'da ve İslam tarihinde derinlemesine araştırmayanlardır.

  • alevi

    05.05.2005 - 18:47

    İbadet etme şekillerine saygı bekleyen toplum öğesi kişi...

  • alevi

    02.05.2005 - 23:16

    Alevi Kavramı

    Aleviliğin tanımı şimdiye değin akademik çevrelerde dıştan, genellikle de mezhep kaygısı güdülerek yapıldı. Popülist tanımlamalarda ise siyasi kaygılar şiddetle etkili oldu. Tanımın gerçekle bütünleşebilmesi için Alevilerin kendilerini nasıl ifade ettiklerinden yola çıkmak gerekir.

    Aleviler, kendilerini yazılı kaynaklarında nasıl tanımlıyorlar? Bu sorunun cevabı, Alevi kavramının aydınlatılmasında en önemli ipucunu sunar.

    Alevi yazılı kaynakları şunlardır:

    1- BUYRUK'lar, 2- Sözlü kültürden yazılı kültüre aktarılan Alevi halk ozanlarının dinsel şiirleri 3- Menakıpnameler, 4- Vilayetnameler, 5- Cenknameler, 6- Tarihler –İslam Tarihi–

    Bütün bu kaynaklar tarandığı zaman çıkan Alevilik tanımı şudur: Alevilik “MUHAMMET ALİ YOLU”dur.

    Alevi yazılı kaynaklarının en önemlisi, bu mezhebin ilmihali olarak hazırlanan Buyruk'lardır. Anadolu'da ve Balkanlar'daki Aleviler arasında değişik yazmaları bulunan buyruklar, Aleviliği en yalın biçimde Muhammet-Ali Yolu olarak tanımlar. Bu tanım şiire, menakıpnamelere, vilayetnamelere bu biçimde yansır.

    “Alevi” sözcüğü, tarih içinde daha çok “Ali evladından olanlar”ı yani “Seyyidler”i anlatmak için kullanılmıştır. Örneğin, Emevi yönetimine isyan eden Kufeliler için İbn Hallikan, Alevi diyor (İbn Kesir, c.10, s.63)

    Harun Reşit, 782 yılında Ali soyundan gelen (Talibi) İbrahimoğlu Hasan'ı öldürtmek isterken Vezir Yakub'a, “Şurada bir Alevi var, onun hakkından gel! ” diyor. (İbn Kesir, c.10, s.248)

    833'te ölen Halife Memun, vasiyetinde, kardeşi Mutasım'a, “Alevilere iyi davran. İyilik yapanların iyiliğini kabul et, kötülük yapanları bağışla ve onlara maaş ver.” demişti (İbn Kesir, c.10, s. 473)

    9. Yüzyıl'da Mazanderan'da Aleviler bulunduğu vurgulanırken, bunların Alevi vatandaşlar değil, Hazreti Ali soyundan gelenler olduğu anlaşılmakta idi. Eski tarih kaynaklarında bu sözcük genelde yukarıdaki anlamda kullanılıyordu.

    Bu sözcük zaman içinde hem Ali evladından olanları hem de onlara bağlı kitleleri anlatmaya başladı.

    Anadolu'daki Alevi kitleler için resmi Osmanlı kaynaklarında Alevi nitelemesi kullanılmıyordu. Çünkü, Alevi sözü, Ali'ye bağlı, onun yolunda giden anlamına geliyor, bu da onlara dinsel bir saygıyı zorunlu kılıyordu. Osmanlı Sünni yönetimi Alevi kitlenin ideolojik desteğini kırmak için Alevi nitelemesini kullanmazken Alevilerin temsilcileri bu sıfatı 16. Yüzyıl'da açık açık kullanıyorlardı. Örneğin Sivas'ta 1550'ler dolayında asılan Pir Sultan Abdal, bir şiirinde şöyle diyor: “Gidi Yezit bize Kızılbaş demiş/ Hüseyniyem Aleviyem ne dersin”

    Şah İsmail'in askerlerinin 12 dilimli kızıl renkli külah takmaları yüzünden, Osmanlı, kızılbaş sözcüğünü bunlar için kullanıyordu. Anadolu'daki Aleviler de Şah İsmail'e sevgi duydukları için kızılbaş sözcüğü hakaret/kötüleme için kullanılmaya başlanmıştı. Pir Sultan Abdal, bu kötülemele karşı Alevi kitlenin tepkisini böyle ortaya koymaktadır.

    Pir Sultan Abdal'dan bir yüzyıl sonra, Alevilerin Yedi Ulular diye andığı ozan kümesinde olan Kul Himmet, açık açık Alevi kimliğini dile getirir:

    “Cümle bir mürşide demişler beli(evet) / Tesbihleri (duaları) Allah-Muhammed-Ali/Meşrebi Hüseyni ismi Alevi/ Muhammet Ali'ye çıkar yolları.”

    Aslında yukarıdaki dörtlükte Aleviliğin tanımı, felsefesi, ilkeleri, kaynağı ve duruş tarzı açıkça ortaya konmaktadır: Tanım: Muhammet Ali yolu. Felsefesi: El ele El Hakk'a ilkesinden (Hazreti Muhammet'e ilk Müslümanların yaptığı Hudaybiye biatinden –kabul ediş– ilham alarak) yola çıkarak bir öndere (mürşide) bağlılık ve Allah-Muhammet-Ali ilkesini temel almak. Kaynak: Muhammet-Ali: Hazreti Muhammet'in risaleti ve Ali'nin velayeti; bunların iç içeliği. Duruş tarzı: Hüseyince... Yani zalime baş eğmemek.

    16. Yüzyıl'ın sonlarında yaşadığı sanılan Derviş Mehmet yine Kızılbaşlığı açıkça savunan ozanlardandır: “Gidi Yezit bize Kızılbaş demiş/ Bahçede açılan gül de kırmızı/ İncinme ey gönül ne derse desin/ Kuran'ı derc eden dil de kırmızı”

    18. Yüzyıl'da Bolulu Dertli, Hüseyin aşkına ve Kerbela hatırına kendisini kesmiş ve kızılbaşlığını yiğitçe haykırmıştır. Kızılbaşlığa sahip çıkmak, bir onur ve bir duruş olarak Alevi kitle içinde saygınlık/hayranlık kazanma yolu olmuştur.

    İran'daki Türkmenlerle çıkar çatışmasına girene kadar Osmanlı yönetimi Alevi kitleler için küfür ve hakaret içeren açıklamalar yapmıyordu. Çünkü bu kitle Gaziyan-ı Rum denilen Anadolu Gazileri'nin tabanını oluşturuyordu. Balkanların ele geçirilmesinde Gaziyan-ı Rum, örgütlü Osmanlı ordusundan daha etkili oluyordu. Çünkü, bu kesimin içinde yer alan Alevi babaları (dedeler) Hıristiyan ikliminde serbest felsefe ile İslam'ı yayıyor ve Balkanların yoksulları, ezilmişleri Kızılbaşlık kanalından Müslüman oluyordu.

    Osmanlının kuruluş dönemlerinde, Anadolu'daki aşırı Alevi kitleleri anlatmak üzere “Işık taifesi” kullanılan terimlerden birisi idi. Bunun yanı sıra “Torlak”, “Abdal” “Kalender”, “Etrak”, “Terakime” gibi ifadeler de dikkat çekmektedir. “Etrak'in Türk'ün” çoğulu olduğu dikkate alınırsa, Alevilerle Türklerin bir zamanlar eşleştirildiği bile anlaşılır. Zaten, Osmanlı Devleti'nde Alevilere karşı kıyım hareketi başlatıldığında, saraydaki devlet adamları ve aydınlar, Anadolu'daki Türk nüfusu, “Etrak-i bi idrak: İdraksiz, akılsız Türkler” diye aşağılıyordu. 16. Yüzyıl'a doğru bu kesimleri anlatmak için “Rafızi (Sapkın) ” terimi kullanılmaya başlanmıştı. Saray alimlerince, dinsizleri anlatmak için kullanılan “mülhid” sözcüğünün hedefi de genelde Alevilerdi.

    Daha sonra devreye kızılbaş nitelemesi girdi ve Rafızi veya mülhidle anlatımın keskinleştirilmesi gereken yerlerde devletin tarihçileri bu terimi kullanmaya başladılar.

  • alevi

    02.05.2005 - 23:11

    Alevi Sünni Evliliği

    Günümüzde tartışılan konulardan birisi de Alevi ile Sünni'nin evlenip evlenemeyeceğidir.

    Bu konudaki olumsuz önyargı, diğerleri gibi geçmişte oluşmuştur. Osmanlı Devleti'nin iki halk kesimini birbirine düşürmek için devlet kanalıyla uydurduğu yalan, Türk toplumunun sosyal hayatına büyük darbe vurmuştur. Devletin oyununa gelen Sünniler Alevileri dinsiz, ahlaksız görmeye başladılar ve onlardan uzaklaştılar. Aleviler de onlara Yezit dedi ve horladı. Böylece kız alıp verme bitti. Aleviler, kızlarını Sünnilere verirlerse Alevi olduklarının anlaşılacağını biliyorlardı. Bu yüzden Alevi-Sünni evliliğini de mezhebe aykırı gibi görmeye başladılar. Evliliği engelleyen siyasal nedenler böylece dinselleşti.

    Cumhuriyet kurulup eğitim yaygınlaştıktan sonra Aleviler, Sünnilerden kız almaya başladılar. Bu konuda Alevi kesimin duyduğu hiçbir rahatsızlık yoktur.

    Gel gör ki Aleviler, Sünni aileye kız vermek niyetinde değiller. Bu tür evlilikler az ve ailelerin isteği dışında olan evlilikler.

    Günümüzde bu evliliklerin yaygınlaşmasının önünde bazı engeller var:

    Birincisi, Sünni kesimde, Aleviler için varolan olumsuz önyargı. Bir Alevi kızının Alevileri dinsiz, ahlaksız, pis sayan Sünni aileye gelin gitmesi, orada zamanla ciddi bir sorun yaşanacağını gösterir.

    İkincisi, kız alacak ailenin düşünce ve demokrasi anlayışı... Alevi kızları, nisbeten daha özgür bir ortamda yetişmektedir. Bu kızların gittikleri evlerde baskı altına alınması da ortaya problemler çıkartır. Alevi kızı alacak ailenin, öncelikle Alevi gerçeğini kabul etmesi ve önyargılarından kurtulması gerekiyor. Kısacası, sosyal ve kültürel ortam uygun olursa bu tür evliliklerde bir kusur yoktur.

    Anlaşılacağı gibi, günümüzde Alevi-Sünni evliliğinin önündeki sorun dinsel değildir, psikolojik, sosyolojik ve demokratik bir sorundur. Bu sorun da toplumun eğitilmesi ve demokratik eğitimin yaygınlaştırılması ile aşılabilir.

  • alevilik

    02.05.2005 - 23:01

    Ana-Baba Alevi Olmazsa Kuralı

    Mevcut anlayıştan farklı olduğu için ezilen Aleviler, kırsal alana kaçarak yaşama olanağı buluyorlardı. Kırda, kendi içinde bütün ama dışa kapalı bir hayat tarzı geliştiren Aleviler arasında ekonomik farklılaşma fazla derinleşemedi. Çünkü onlar göçebelik ve köylülük grubunun alt basamaklarında yaşadılar (Reaya yığını) . Yoksulluklarını kardeşlik düzeni ile aştılar. İçeride sıkı bir disiplin kurdular. Osmanlı sistemine yakalanmamak için aralarına başkasını almadılar. Böylece anası-babası bilinmeyenler, yani mezhep kimliği belli olmayanlar Alevilerin arasına giremedi. Bu durum yüzyıllar boyunca sürünce bir kural haline geldi. Sonuçta da Alevilik ana babadan gelen bir kabul haline dönüştü ve bu bir inanç kuralı oldu. Geçmişte bu yoktu.

    Kısacası, bir kişinin Alevi olabilmesi için anasının babasının alevi olması şartı, siyasal/sosyal baskıdan doğmuş yapay bir durumdu.

    Aleviler üzerindeki yok edici baskı kalkınca bu kuralın da değişmesi gerekiyordu. Ne yazık ki siyasal kural giderek bir mezhep kuralı haline geldiğinden bunu yok etmek hâlâ mümkün gözükmüyor. Doğrusu, kendisini Alevi gibi gören herkesin Alevi olabileceğidir.

    Bütün bu sıkı disiplin, Büyük toplum'a (Sünni Osmanlı Toplumu) bir karşı duruşu ifade ediyordu. Böylece kendi içinde uyumlu olan köy Aleviliği, savunma mekanizmalarının çalışması üzerine yerleşti ve “tepkici-retçi –ama kendi içinde gelenekçi– toplum psikolojisi ile yaşamını sürdürdü.

    Devletin takibi sürdü gitti. 1826'da Yeniçeri Ordusu'nun kaldırılmasından sonra yeni bir kırım dalgası oluştu ve önde gelen pekçok dede ile dedebaba asıldı. Hacıbektaş'ta postta oturan ve devletten icazeti bulunan Hamdullah Çelebi bile Amasya'ya sürgüne gönderildi. Hacıbektaş Dergahı'ndaki Alevi kaynaklar yok edildi. Hamdullah Çelebi'nin Amasya'ya götürdüğü kitaplar da yandı(!)

  • alevilik

    02.05.2005 - 22:51

    ALEVİ SÖZCÜĞÜNÜN ETİMOLOJİSİ

    Alevi sözcüğünün kökeni, Arapça'dır. Aslı “Ali”dir.

    Ali; yüce, ulu anlamına gelen bir sözcüktür ve tarihte Hazret-i Ali'nin kimliği ile özdeşleşmiş bir isimdir.

    Alevi, Ali sözcüğüne, mensubiyet-aitlik-özdeşlik anlamı katan “-i” sonekinin eklenmesi ile oluşmuştur ve dilbilgisinde türemiş sözcükler grubundandır.

    Ali, sözcüğüne yandaşlık, aitlik anlatan -i eki ulanırken araya “-v-” kaynaştırma sesi girer ve sözcük “Alevi” halini alır.

    Aynı etimolojik durumu, Hamza sözcüğünde de görebiliriz. Hamza yandaşları, Hamza yolundan gidenler anlamına gelen Hamzavi sözcüğünde de aynı yapısal durum oluşmuştur. Bu ses değişimi, türeme sürecinde benzer başka kelimelerde bol bol görülür: “Dünya”dan türetilen “dünye-vi, “bünye”den türetilen “bünye-vi”, “daire”den “dairevi”, “mana”dan “manevi” gibi...

    Alevi sözcüğünün bu etimolojisini bilmeyenlerle Alevi kavramını çarpıtmak isteyenler, “Alevi”yi, “Alev” sözcüğüne bağlamak yanlışlığına düşmüşlerdir. Böylece de Alevi sözcüğüne, “Aleve, ateşe tapanlar” anlamını vermeye çabalamışlardır.

    Bu oyuna başvuran iki kesim olmuştur. Birincileri, geçmişte Alevi düşmanlığını devam ettiren Sünni kesimden bazı yazarlar, sözde bilimadamlarıdır. Ne yazık ki sözlüklere, ansiklopedilere bile bu yakıştırma girmiştir.

    Diğeri ise Aleviliğin Zerdüştlükten çıktığını iddia eden Kürt kökenli bazı angaje yazarlardır. Aleviliğin Kürt kültürünün ürünü olduğunu ileri süren Cemşit Bender ve benzerleri, tarihi gerçekleri güncel siyasal amaçlar uğruna değiştirmeye çabalamışlardır.

    Aleviliği Kürtlere bağlamaya çalışanlar, giderek onun Hazreti Ali ile bile ilgisinin olmadığını iddia etmeye başladılar. Bu konuda, “Alisiz Alevilik” adlı (Faik Bulut) kitap yazıldı. Geçmişte Muaviye yönetimine ve zalim Abbasi halifelerine yaranmak için kitap yazan Sünni ulemanın eserlerini temel alan bu yazar, Hazreti Ali'yi karalamak için elinden geleni yapıyor. Amaç, Ali ile, İslamla Aleviliğin bağını kopartmak. Buna bağlı olarak da da Aleviliğin kökeninin “alev “ olabileceğini iddia ediyor.

    Bu anlayışa bir başka kanattan da destek gelmektedir. Türkiye'de, Aleviliğin Hazret-i Ali ile ve sonuçta da İslamiyet'le ilgisi olmadığını iddia edecek kadar politikleşmiş kişiler de ortaya çıkmıştır.

    Bunlar, Alevi kitleyi dindışı bir çizgiye çekmeye çalışan grupçuklardır. Onlar da Aleviliğin Ali ile değil alev ile bağlantılı olduğunu iddia etmektedirler. “Alevilerin başı Kuran'a bağlıdır.” deyip bundan dönenler (Nejat Birdoğan) “Kızılbaşlığın İslamdışı özellikleri! ”ni anlayamayıp “Alevilik İslamdışıdır”a dönüştürenler, bu gruptandır. Asıl amaçları dine karşı mücadele olan bu kişiler, sonuçta Alevileri karalamak için onları Aleve tapanlar gibi gösteren Sünni yobazlarla aynı kampta buluşmuş oldular.

  • lale

    30.04.2005 - 19:34

    Türklerin doğudan batıya yolculuğunda yanlarında getirdiği soğnlı bitki.
    Hollandalılar nasıl reklamını yapyorlar bizim bizim diye şaşarım valla.
    Kendimizede bizim olanları koruyamadığımız için şaşarım.

  • Kadir inanır

    30.04.2005 - 19:29

    Bu adamın bir zamanlar köy flimlerli vardı.Bence o filimler gerçekten içi dolu dönemi anlatan iyi flimler.Kadir bu filimlerde çok iyi iş çıkarmış.

    Ama şimdilerde hep kabadayı olarak anılıyor.Oda seviyo böyle anılmayı.
    Dikkat edin sizede motivasyon mesajı çekebilir.

  • cem uzan

    30.04.2005 - 19:23

    Hep Amerikan şirketleri ülkemizi kazıklarken, bu adam Amerika şirketini (Motorola) kazıklamıştır -öyle diyorlar.... Ama elin Amerika'lısı şirketini koruyor,ezdirmiyor ve hatta Türkiye'deki yandaşlarına ezdirtiyor.
    Güçlü bir korku imparatorluğu vardı.Ama RTE fethetti.Yeşil sermayeye meze yaptı.

  • alevilik

    27.04.2005 - 22:44

    Türkiye`de, 23 Milyondan fazla Türk, Türkmen, Kürt ve Arap kökenli insan kendini Alevi olarak belirlemektedir. Almanya`da Alevilerin sayısının 700.000 in üstünde olduğu tahmin edilmektedir. Çoğu inanç ögesinin Müslümanlığın doğuşuna kadar geriye gittiği Aleviliğin, zamanımızdaki bilinen inançsal yapısı ve kültürü, Anadolu`da 13. yy. ve 16. yy. lar arasında oluşmuştur. Anadolu Alevileri, İslam öncesi inançlarını tamamen terketmedikleri için ve tarihsel politik koşulların gereği olarak İslamın Sünni ve Şii mezheplerinden farklı bir inanç ve ibadet biçimi oluşturmuşlardır. Aleviliği, Sünni ve Şii mezheplerinden ayıran en önemli özellik, Şeriat İslam hukukunu benimsememesidir. Özellikle kadın erkek eşitliği, saz ve semahın ibadetteki vazgeçilmez yeri, dört kapı kırk makam ahlak sistemi, düşkünlük dışında dini ceza yaptırımın olmayışı ve inançta zorlamaya gitmemesi en belirgin farklılıklardır. Aleviliğin Sünni İslam`la olan benzerliklerinin yanında önemli olan farkları kısaca şöyle sıralamak mümkündür: · Alevilik haremlik selamlık ayırımını tanımamakta ve hem öğretide hem de pratikte kadın ve erkeği eşit tutmaktadır. · Alevilikte çok evlilik yoktur ve hatta yasaktır. · Alevi inancında diğer inançlara ve insanlara aynı gözle bakılmakta ve ayırım yapılmamaktadır. « 72 millete bir nazarla bak! » Aleviler için önemli bir düsturdur. · Alevilikte ölüm cezası kesinlikle yasaktır. Dini anlamda en yüksek ceza düşkünlük cezasıdır. Bu cezayı alan kişi toplum dışına itilir. Herkes düşkün olan kişi ile ilişkiyi keser. Alevilerde kan davası güdülmez ve kan davası Alevilik dışı kabul edilir. · Aleviler, dört kapı kırk makam ahlak sistemine özellikle de « eline, diline ve beline sahip ol! » prensibine sadık kalırlar. Alevilerde ibadetin amacı, dört kapı kırk makamla Allah- Muhammed Ali yolundan Allah`a ulaşmaktır. · Alevi ocakları, belirli bir sistem içinde birbirine bağlı olarak « el ele el hakka » prensibi ile Aleviliğe hizmet verirler. · Aleviler, akşamları kendi kendilerine ve perşembe akşamları topluca cem ayininde ibadetlerini yaparlar. Cemde karşılıklı rızalık alınır, varsa kırgınlıklar giderilir, lokmalar paylaşılır, bağlama eşliğinde Alevi beyitleri ve nefesleri söylenir, gülbenkler çekilir ve bacı kardeşlerle birlikte semah dönülür. · Aleviler, Ramazan orucu değil, Muharrem ayında 12 günlük matem orucu tutarlar. · Aleviler, « Benim kabem insandır. » diyerek Hac yerine Allah- Muhammed -Ali yolunu tercih ederler. · Alevi öğretisi, insanı ve insanın özgürlüğünü en önde savunan ve insana tam bir inanç ve düşünce özgürlüğü tanıyan bir öğretidir. · Alevilerin, inançlarını ve kültürlerini en iyi laik ve demokratik bir devlet düzeninde sürdürebileceklerine güvenleri tamdır. Türkiye Cumhuriyeti yakın zamana kadar Alevilerin varlığını kabul etmemiştir. Devlet organları halkın dinini genel olarak İslam diye belirlemekte bununla da sadece Sünni İslam kasdedilmektedir. Son yıllarda bu yönde olumlu gelişmeler olmasına rağmen hala, Sünni İslam dışındaki diğer etnik ve inanç grupları din ve dil eğitiminde dikkate alınmamaktadır. · Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlet olmasına rağmen, Diyanet İşleri Başkanlığı devletin ana kurumlarından biri olarak 88.000 den fazla camisiyle ve 90.000 den fazla personeli ile devlet bütçesinden en büyük payı almaktadır. Halkın üçte birine yakınını Alevilerin oluşturmasına rağmen, camilerde sadece Sünni İslam temsil edilmekte ve öğretilmektedir. Alevilerin varlığı resmen kabul edilmediği için, cemevleri ve dedeler Diyanet İşlerinin hizmetlerinden – Alevi olarak – yararlanamıyorlar. · Yıllardır 400.000 imam hatip ve 450.000 Kuran kursu kapasitesi ile Sünni İslam doğrultusunda öğrenci yetiştirilmektedir. · Aleviler cem evlerinde ibadet ettikleri halde 1980 den beri Alevi köylerine de sistemli bir şekilde cami yapımı ve Sünni imam kadrolarının yerleştirilmesi devam etmektedir. · 1992 Anayasasının kabulü ile din ve ahlak derslerine katılmak zorunlu hale getirilmiştir. Bu derslerde Alevilikle ilgili hiç bir bilgi olmamasına rağmen, milyonlarca Alevi inancına mensup öğrenci, bu derslere katılmakta ve sadece Sünnilik öğrenmek zorunda kalmaktadırlar. Bu her şeyden önce bu öğrencilerin ve onların velilerinin inanç özgürlüklerinin hiçe sayılması demektir. · Okullarda Alevilikle ilgili bilgi öğrenilmediği için, Sünni öğrenciler ve veliler Alevilik konusunda bilgisiz kalmakta ve yanlış ve ön yargılı bilgilerle Alevilere yaklaşmaktalar ve böylece Alevi- Sünni ilişkilerinde güven ve arkadaşlık duyguları zarar görmektedir. Yukarıda sıralanan faktörler, programlı ve samimi bir programla değişmediği sürece, Alevilerin Türkiye toplumunda sünnileştirilmek istendikleri duyguları değişmeyecektir. Almanya`da devlet tarafından – diğer inanç gruplarına olduğu gibi- Alevilere de herhangi bir baskı yapılmamaktadır. Buna rağmen, bazı eyaletlerdeki Alman okullarında yıllardır anadil dersleri bağlamında Türkiye Milli Egitimi ile bağlantılı uygulanan din ve ahlak kültürü derslerinde Alevilikle ilgili bilgiler öğretilmemektedir. Bundan 10 yıl öncesine kadar, cami yapma ve yaşatma dernekleri adı altındaki sünni tarikatlarının örgütlenmelerinde, Alevilere de yoğun manevi baskılar yapılmıştır. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu`nun çalışmaları ve her şehirde en az bir Alevi derneğinin kurulması ve dini ve kültürel çalışmaları yürütmesi sonucu, bu baskılar oldukça azalmıştır. Ayrıca son yıllarda Alman okullarında Alevilikle ilgili bilgilerin okutulması için çalışmalara hız verilmiştir. Aleviler Almanya`da inanç ve kültür birliği dikkate alınırsa kendi içinde uyum gösteren geniş bir göçmen grubunu oluşturmaktadırlar. Aleviler, İslam coğrafyası içinde gelişmiş kendilerine özgü yorum ve ibadet kültleri ile sayıca önemli bir inanç grubunu oluştururlar. İnsanın dokunulmazlığı, kadın erkek eşitliği, insanlar arasında din, dil, ırk ve renk ayırımı yapılmaması, bütün inançlara ve dinlere saygı gibi anayasal değerler üzerinde Aleviler arasında tam bir görüş birliği vardır. Aleviler, geçtiğimiz yüzyıla kadar baskılar ve katliamlar nedeniyle kendi içlerinde ve daha çok bağlama ve nefeslerle yaşattıkları inanç ve kültürlerini, modern toplumun görsel ve yazın olanaklarını da kullanarak ortaya koymaya ve yeni koşullara uyarlamaya başladılar. Almanya`da, Alevilik dinler arası din derslerine ve diğer derslere konu olmaya başladı bile. Bu çalışmanın başını Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu ve onun üyesi olan 90 a yakın Alevi Dernekleri çekiyorlar. Tüzükleri gereğince Alevi Dernekleri, Alevi kültürünün ve inancının tanıtılması ve geliştirilmesi için çalışmalar yapıyorlar. Alevi Dernekleri, Alevi inancının ve kültürünün çocuklarına ve komşularına anlatma ve aktarmalarında Alevi ailelerine yardımcı olmaktadırlar. Alevi derneklerinde; saz, semah kursları, kültürel etkinlikler, seminer ve konferanslar, düzenlenmekte, cemler organize edilmekte, yaşlılara, gençlere ve kadınlara yönelik sosyal ve kültürel çalışmalar yapılmaktadır. Maddi olanaksızlıklara rağmen her dernek, olağanüstü bir gayretle fahri olarak bu çalışmaları yürütmektedir. Almanya`da yaşayan Türkiyeli ve Türkiye kökenlilerin % 30 unu oluşturan Aleviler, artık kendi inanç ve kültürlerini bu topluma açmaya ve bu toplumla paylaşmaya başladılar. Aleviler, çok kültürlü bir toplumun üyeleri olarak, bunu kendileri için bir görev olarak görüyorlar. Alevilerin en çok değer verdikleri özellikleri olan hoşgörü ancak böyle bir ortamda gelişebilir, önyargılar kırılabilir ve yeni önyargıların oluşması önlenebilir. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu; kültürel etkinliklerle, kültürlerarası diyalogla Alevi ve Alevi olmayanlar arasında ilişkileri desteklemekte ve böylelikle de kültürler arası anlayış ve insanlararası iletişime katkıda bulunmaktadır.

  • alevi

    27.04.2005 - 20:30

    Bazı kimseler özelikle ve kasten sadece ve sadece çıkarları için Aleviliği ateistlik,islamiyet öncesi kültür,muhaliflik kavramlarına yaklaştırmaya çalışıyor.Yaptıkları çalışmalar Alevi toplumundan karşılık bulamayıcında hemen saldırganlaşıyorlar.Genelde TV ler bu tip insanlara prim tanırken, gerçek Alevi ocakzadelerini,dedelerini göz ardı ederek bu tip insanlara hizmet ediyorlar. Bu tip propagandacı kişiler sadece tenkit ile görüşlerini açıklamaya çalışmaktadırlar.Alevilere karşı taraf olarak sundukları sunnileri kötüleyip onun üzerinden İslami kötülüyorlar,sonrada Aleviler islamın içinden değillerdir diyorlar çünkü Aleviler iyidir gibilerinden gaz verici cümleler.Temel amaç toplumda belli bir eşitliği paylaşamayan Alevileri kullanarak Türkiye üzerinde baskı oluşturmak. Bunun içinde sunilik üzerinden İslama,sunni sağcılığı üzerindende Türkiye'ye saldırıyorlar.
    Ama Aleviler bu oyuna gelmemişlerdir. Alevilerin ve Alevi önderlerinin sahip olduğu entellektüel birikim buna engel olmuşlardır.

    Sunni toplumun bilinç altına yerleştirilmiş yanlış bilgilerde aslında bu kişilere fırsat vermektedir.Doğruları ve gerçekleri öğrenmek istemeyen sunni toplumu Alevileri sürekli tenkit ederek kendinden uzaklaştırmakta, bu tip kişilere hizmet etmektedir.
    Yapılması gereken Alevilerin İslamı yaşayış şekline saygı duymaktır.Çünkü sünni şekilciliğinin bir dayanağı yoktur.
    Zaten önemli olanda şekil değil özdür.Çünkü İslam ibadet tabanlı bir din değil İMAN esas olan bir dindir.Allah'a iman ve Peygamberi olan Muhammed Mustafa'ya olan inanç özdür.O yüzdendir ki kelime-i şahadet getirmeyen müslüman olamaz.

  • alevi

    27.04.2005 - 20:06

    Vatana birşey olsa vatanını korumak için en önde gidecek topluluklarından biri.

  • türk düşmanları

    24.04.2005 - 15:47

    Her coğrafyada bulunabilen düşman çeşidine denir.
    Özellikle bazı milletler için Türkten nefret etmek hayatlarının anlamıdır.
    Ama Türkler her durumda düşmanlarını böcek gibi ezecek kabileyete ve güce sahiptir.
    Tabiki içimizde ezikler var ve bunlar hep başa getirtiliyor Türkü temsil edemiyor ama büyük uyanışa az kaldı....

  • türkiye

    24.04.2005 - 15:19

    Milyarlarca ironiyi barındıran uğruna canımı vereceğim güzel vatanım...

  • türk-laz kardeştir

    24.04.2005 - 15:16

    Lazları Türklüğün dışına çıkartmak için atılmış bir başlık. Maksat ülke minik azınlıkcıklara bölünsün,bütün olmasında ne olursa olsun felsefesi.
    böl parçala yönet uzantısı mantık

  • türk gibi güçlü

    24.04.2005 - 15:13

    Türkün güçlü olduğunun kanıtı olan deyim.Avrupada bir kişiyi övmek amacıyla kullanılır.
    BİZ ÇOK GÜÇLÜYÜZ ama içimizdeki bazı ezikler hala bunun farkında değil.

  • Dallas Dizisi

    24.04.2005 - 15:02

    Amerikan Emperyalizmini 'hanedan' ile birlikte küçük amerikacıklara gönderdiği dizilerden biri.Temel felsefe zenginlerde mutsuzdur.
    Boş yere siz çabalamayın.Nasıl olsa mutsuz olacaksınız.Amerikalılar sizin yerineze petrol zengini ve mutsuz olurlar...

Toplam 44 mesaj bulundu