Her zaman tedbirli, temkinli ve düzenli olanları tenzih ediyorum, onlar eşyalarının tabiatına uygun olarak ıssız adalara falan düşmez, en kötü koşulda, yarım pansiyon bir otelde konaklarlar. Issız adalar, hafif “leyla” akıllılar içindir, bunu kabul etmek gerek.
Bugünlerde bazı internet sitelerinde ve gazetelerde resmi tarihin kalıplaşmış bir söylemi olan “Araplar Osmanlı’ya ihanet etti” vaveylesı tekrar dillendirilmeye başlandı. Bunu tekrar ısıtıp önümüze getirenler aslında şunu demek istiyorlar: “Araplar ve tabii Filistinliler gördükleri zulümle ihanetlerinin bedelini ödüyorlar. Oh olsun! ” Bazıları bunu üstü kapalı olarak ima ederken, bazıları da alenî söylüyor
Ayrıca yine aynı iddia sahipleri Filistinliler’in Yahudilere toprak sattığı konusunda da bir takım söylemler içine giriyorlar. Fakat gerek “ihanet” gerekse “toprak satma” iddiaları gerçeği yansıtmıyor.
Araplar Osmanlı’ya ihanet etti mi?
Bu soru birçok kişiye sorulduğunda tereddütsüz “evet” diyecektir. Arapların Osmanlı’ya ihanet ettiğine dair söylem hemen bütün resmi kaynaklarda sözbirliği edilmişcesine tekrarlanır durur. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” şovenizmiyle başlayan söylemler “Ne Şam’ın şekeri ne Arab’ın yüzü” vaveylası ile devam eder. Pekii bu hikayenin ne kadarı doğru temellere dayanıyor?
Münferit çapta ihanetler olmuştur. Mesela Mekke Şerifi Hüseyin’in İngilizlerle anlaşarak bazı bedevi kabileleri ayaklandırması gibi. Ancak Arapların bir bütün olarak ihanet ettikleri kesinlikle söylenemez. İhanet edenler, Arap nüfusu ile karşılaştırıldığında çok küçük yer tutarlar, Arap kabilelerin büyük çoğunluğunun Müslümanlık bağıyla son ana kadar Halifeye bağlılıklarını koruduklarını insaf sahibi tarihçiler söylemektedir. Araştırmacı-Yazar Mustafa Akyol’da bu konuda sitesinde bir yazı kaleme almıştı. Mutlaka okumanızı öneririm. O yazıda Mustafa Akyol şöyle diyor:
“Gerçek şudur: Osmanlı’nın çöküş döneminde Türk olmayan Müslüman unsurlar arasında gerçekten isyanlar başgöstermişse de, bu unsurların bir bütün olarak “ihanet ettikleri” kesinlikle söylenemez. Hatta Araplar sözkonusu olduğunda, Osmanlı’ya isyan edenlerin küçük bir azınlık olduğunu, buna karşılık Arap kabilelerinin çoğunun Osmanlılık ve Müslümanlık bağıyla İstanbul’a sadakat gösterdiklerini söyleyebiliriz”
Mustafa Akyol zikrettiğim yazısında Gazeteci ve Ortadoğu uzmanı Cengiz Çandar’dan bir alıntı yapıyor. Alıntı biraz kısa, ben Cengiz Çandar’ın sözkonusu yazısından daha ayrıntılı bir alıntı yapmak istiyorum:
[…] “Önce, en yaygın olan birinci ‘yalan’dan başlayalım. Bu o kadar uzun yıllar üzerinde hiç tartışılmadan söylenegelmiştir ki, adeta üzerinde tartışılması gereksiz bir ‘dogma’ haline almıştır: ‘Araplar, Birinci Dünya Savaşı’nda bizi arkadan vurdu.! ”
Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in Hicaz’da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916′ da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun ‘askeri açıdan’ tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine getirmediği ‘bağımsızlık vaadi’ ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin’in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani ‘asıl cephenin gerisi’nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur.
‘Asıl cephe’, önce Süveyş Kanalı ve Kanal Harbi’nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin’de kurulmuştur. Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini ‘arkadan vuran’ herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul’a yani Türkiye’ye sadık kalmıştır. Cephedeki komutan, Şam Valisi Cemal Paşa, çok sayıda Arap milliyetçisini idam ettirmiştir. Cemal Paşa’nın ve İttihatçıların, kaba baskı politikalarının Araplarda büyük tepki yaratmasına karşılık, Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.
Peki, daha sonra İsrail’in kurucu kadroları olacak unsurların, Filistin’de İngiliz ordularının ‘içinde’ Türklere karşı savaştığını biliyor musunuz?
[….] Bir başka ilginç ‘tarihi bilgi’, İsrail’in kurucusu David Ben Gurion’un anılarında mevcut. Ben Gurion, Birinci Dünya Savaşı patladığı sırada, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde. Amacını şöyle anlatıyor:
“… İktidar merkezine bu kadar yakın olarak, Filistin’deki Yahudilerin durumunu geliştirebilmeyi düşünüyordum. Çeşitli yollarla Yahudi özgürlük hareketini ilerletebilirdim; önce özerklik, nihai olarak tam bağımsızlık elde ederek. Akıl yürütmem böyleydi. İstanbul’da rasladığım Arap öğrencilerle bu konuda düşüncelerimin çok farklı olduğunu görmekten şaşırdım… Bu genç entellektüel Araplar, mücadelelerinin geleceğini Türk idaresinden bağımsızlık olarak görmüyorlardı. Hiçbiri Arap topraklarının bağımsızlığından söz etmedikleri gibi böyle bir amaç için çalışmıyorlardı. Tam tersine, birçoğu, daha geniş ve daha büyük bir Türk imparatorluğu görmek istiyorlardı…” (Ben Gurion Looks Back-Talks with Moshe Pearlman, s.46) ”
Peki, 1922 sonlarında Türk Milli Mücadelesi zafere doğru yürürken, ‘bazı Filistinli Arap liderlerin Kemalistlere başvurarak, kendi kaderlerini tayin hakkı elde edebilecekleri Türk mandası istediklerini’ biliyor muydunuz? Filistin, İngiliz mandası altına konulmuşken, Filistinli Araplar, ‘Türk mandası’ istiyorlar. Kaynak, yine bir Yahudi-İsrailli tarihçi; Y.Porath’ın ‘The Emergence of Palestinian-Arab National Movement 1918-1929′ (Filistin Arap Ulusal Hareketinin Doğuşu 1918-1929) adlı kitabının 160-165. sayfaları… “
Birçok akl-ı selim tarihçi aynı şeyleri söylüyor. Topyekün bir ihanetten yada Filistinliler’in lokal bir ihanetinden bile söz edemiyoruz ki Filistinliler’in çektiği zulmün, bu ihanetin bedeli olduğunu iddia edebilelim. Böyle bir iddia tutarsızdır ve herhangi bir temele dayanmamaktadır
Bu meselenin tabii bir de başka yönü var. O da Arapların bize olan bakışı. Ulus devletlerimizi kurma sürecinde Araplar bizi “Sömürgeci ve talancı” biz de onları “İşbirlikçi, hain” olarak tanıdık. Bu konu da maalesef iç açıcı değil(di.) “Değildi” diyorum çünkü artık bu ezberin son yirmi yılda yavaş yavaş bozulduğu da ortada. Zaten gerçekte de ne Osmanlı “sömürgeci ve talancı”ydı, ne de Araplar topyekün haindi.
Araplar ve Osmanlı arasındaki o dönemdeki karşılıklı bakışı iyi anlamak gerek. Bu konuda Klasik yayınlarından yayınlanan “Arap gözü ile Osmanlı” adlı 4 kitaptan oluşan seri iyi bir kaynak olabilir. İlki “Beyrut Şehreminin Anıları (1908-1918) ” İkinci kitap “İttihatçı bir Arap Aydınının Anıları” Üçüncüsü “Bir Osmanlı-Arap Gazetecinin Anıları” Dördüncü ve son kitapta “Biz Osmanlı’ya Neden İsyan Ettik/Arap Gözü İle Osmanlı”
Uzun lafın kısası artık şu dilimize pelesenk olmuş; “Araplar Osmanlı’ya ihanet etti” söylemini bir kenera bırakmalıyız.
Bu meselenin bir yönü.
Diğer bir yönü şayet böyle bir şey (topyekün ihanet) gerçekten vuku bulmuş olsaydı bile İslamî bilincin ve bununla yoğrulan Osmanlılığın gereği, bizim bu meseleye “oh olsun” şeklinde yaklaşamayacağımızdır. Biz herzaman zulmün karşısında ve mazlumun yanında olmalıyız. Bize yakışan budur, İslam bunu emreder ve bugün Osmanlı olsaydı geçmişte ne olmuş olursa olsun, mazlumun yanında olurdu.
İsrail Filistinde insanlık dışı uygulamalar yapıyor. İşgal ediyor, yakıyor, eziyor, aç ve susuz bırakıyor, çoluk - çocuk, genç - yaşlı, erkek - kadın, asker- sivil demeden katlediyor, kartondan lütfen verdiği evleri bile çaresiz insanların başlarına yıkıyor. Bizim buna bütün benliğimizle karşı çıkmamız ve mazlumun yanında olmamız gerekir.
Hele hele, münferit hadiseleri genelleştirip “Araplar Osmanlı’ya topyekün ihanet etti” şeklinde algılayarak, masum ve mazlum insanlara, “gördüğünüz zulümle diyet ödüyorsunuz” demek fevkalade yanlış ve haksız bir söylemdir.
Kaynak; Gazeten.com Suat Öztürk / Gelenek
Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların
Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur
Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü
Bak bu sensin çocuğum enine boyuna
Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki
Sabahlara kadar koynumda yatmışsın
tasavvufa göre yaradan, kendi güzelliğini seyreylemek için yaratmıştır bu dünyayı. konuyla ilgili araştırmacıların da altını çizdiği gibi, çok çok güzel bir kadın görünce sofunun verdiği tepki ile sufinin verdiği tepki birbirine tamamen zıttır. sofu, yani ortodoks zihniyetli kişi, o kadının güzelliğini bir fitne kaynağı olarak görür. potansiyel bir yoldan çıkarıcı, baştan çıkarıcı. çok güzel bir kadına güvenmez. şüpheyle yaklaşır. gelelim sufiye. sufi, aynı kadına hayranlıkla, aşkla yaklaşır. onda görünen güzelliğin, tüm varlıkları birbirine bağlayan döngüsel alemin özünü oluşturan güzelliğin bir yansıması olduğuna inanır. sufi, güzel kadını över. sadece kadını değil. güzel olan her şeyi ve herkesi.
Ruh, bedenden ayrıldıktan sonra ta kıyamete kadar olan hali, kabir halidir. Bedenden
ayrılan ruhun gördüğü azaba, kabir azabı denmiştir. Çünkü ruh hayatı, insanın ölümüyle
başlar. Fakat insan ölünce genellikle kabre konulduğu için, ruh hayatına kabir hayatı
denmiştir. Aslında kabir hayatı ruhun hayatıdır. Kabre konulsun konulmasın, bedenden
ayrılan ruhun hayatı, azap veya nimeti, kabir hayatı yani ölümden sonraki hayattır.
Sonuç olarak: Kabir azabı vardır, bu azap bedene değil, ruhadır. Rabbim bütün
Müslümanlar’ı kabir azabından korusun.
Ahiret aleminde, o alemin icabına göre bir bedenimiz olacağı için, azap ve nimet onun
vasıtasıyla olabilir. Lakin cismimiz çürüyüp toprak olunca bu azap veya nimet nasıl
hissolunacak? denilecek olursa; azap ve mükafat hem bedene ve hem ruhadır, deriz. Lakin
bunları hissedecek olan şey ruhtur.
SORU: Peygamberimiz niçin ve neden çok evlendi? Çok evlenmesi nefsine
olan düşkünlüğünü göstermez mi?
CEVAP: Peygamberimiz (s.a.v) niçin evlenmesin? O da insan değil miydi? Elbette, o da bir
insan olduğuna göre evlenecekti.
Gelelim Peygamberimizin (s.a.v) çok evlenmesine. Peygamber (s.a.v) zamanında çok
kadınla evlenmekte sınır yoktu. Herkes, maddî durumuna göre istediği kadar kadın
alabiliyordu. İşte Peygamberimiz böyle bir zamanda ilk evliliğini 25 yaşında, kendisinden
15 yaş büyük olan 40 yaşındaki Hazreti Hatice validemizle yaptı. Ve 25 yıl Hatice
validemizle beraber yaşadı. Hatice validemiz, 65 yaşında vefat etti. Hatice validemizin
vefatından sonra üç sene daha evlenmedi. Üç seneden sonra, Allahu Teala’nın emri ile
evlendi. Peygamberimiz (s.a.v) , Hatice validemizin (r.a) vefatından üç sene sonra
evlenirken şöyle demiştir: “Beni affet Hatice’m, Allah’ın emri olmasaydı evlenmezdim.”
Evet Peygamberimiz, Hatice validemizin vefatından üç sene sonra Allah’ın emri ile
evlenmeye başlamıştır. Hatta Hatice validemiz ihtiyarlayınca Peygamber Efendimize; “Ya
Resulullah, ben ihtiyarladım, sen daha gençsin, evlen” dediği zaman, Peygamberimiz
(s.a.v):
“Ya Hatice bir daha böyle konuşursan sana gücenirim” demiştir.
Şimdi nötr olarak ve akl-ı selimle düşünecek olursak, Peygamberimiz (s.a.v) , Mekke
şehrinde hatta bütün dünyada en güzel, yani yakışıklı iken, bütün halk tarafından “elemin”
yani en güvenilir insan olarak telakki edilirken, niçin kendisinden onbeş yaş büyük,
hatta iki defa evlilik geçirmiş bir kadın olan Hatice validemizle evlendi? Eğer “Hazret-i
Hatice zengindi de ondan evlendi” denilirse, biz de deriz ki: Hatice validemizle (r.a)
evlendikten kısa bir zaman sonra bütün mallarını fakirlere dağıtmışlardı. Zenginliği için
evlenen malların hepsini dağıtır mıydı? Nefsi için evlense, kendisinden onbeş yaş büyük
olan Hatice validemizle evlenir miydi? Peygamberimiz (s.a.v) , kırk yaşında nübüvvet devri
başlayıp Allah’ın emirlerini anlatmaya başlayınca, müşrikler: “Gel bu peygamberlik
davasından vazgeç, eğer başkan olmak istiyorsan seni başımıza başkan yapalım. Eğer güzel
kızlarla evlenmek istiyorsan, sana istediğin kadar güzel kız verelim. Yeter ki bu
peygamberlik davasından, atalarımızın dinine hakaret etmekten vazgeç.” dedikleri zaman
Peygamberimiz (s.a.v.) : “Bir elime güneşi, bir elime ayı koysanız, vallahi ben davamdan
vazgeçmem” buyurmuşlardır. Ve Peygamberimiz bu sözleri söylediği zaman da, Hatice
validemiz Altmış yaşındaydı. “Ben ihtiyarladım sen daha gençsin, evlen” dediği halde niçin
Peygamberimiz evlenmedi? Evet… “Peygamber, nefsine düşkün olduğu için çok evlendi”
diyenler, size soruyorum: Müşrikler, “Şehrin en güzel kızlarından istediğin kadar verelim”
dedikleri halde, Hatice validemiz, “Ben ihtiyarladım sen daha gençsin, evlen” dediği halde
niçin evlenmedi? Nefsine düşkün olsa idi evlenmez miydi? Elbette evlenirdi? Hem de
Peygamberimiz (s.a.v) : “Allahu Tealâ, bana, cinsî yönden 40 erkek kudreti vermiştir”
dediği halde.
Peygamberimiz (s.a.v) , Hatice validemizin vefatından üç sene gibi uzun bir zamandan
sonra çok kadınla evlenmiştir. Ama sebepleri vardır. Bir defa nefsi için evlense idi, gençlik
devresinde evlenirdi. Elli küsur yaşından sonra çok kadınla evlenmezdi. Elli küsur
yaşından sonrada evlenmesi, nefsi için evlenmediğini göstermez mi?
“Peki niçin elli küsuryaşındım sonra çok evlendi? ” denilecek olursa:
1 Peygamber Efendimiz (s.a.v.) , Allah’ın emri ile yeni bir din getirmişti. Bu dinin
emirlerinin içinde kadınların mahrem işleri ile ilgili hükümler de vardı. Lohusalık, aybaşı
ve diğer mahrem konular gibi. İşte bu halleri, Peygamberimiz, kadınlara en teferruatı ile
anlatamayacağından ve onlara da mutlaka anlatması gerektiğinden ve bunu da kadınlar
yapacağından Allah’ın emri ile Peygamberimiz (s.a.v) çok evlendi.
2 _ Peygamberimiz (s.a.v) , Allah’ın (c.c.) emri ile dini yaymaya başladığı zaman,
Müslüman olanlarla beraber müşriklerden çok eziyet görüyordu. İslâmiyet, yeni yayılmaya
başladığından müşriklerden bazısının babası iman ediyor, evladı etmiyor, bazısının evladı
ediyor, babası etmiyordu. Kardeşi iman ediyor, kendisi etmiyor. Kadın iman ediyor, kocası
etmiyordu. Bazen karı-koca beraber iman edenler de oluyordu. Müslüman olanlar,
müşriklerden çok eziyet gördüklerinden, bazı Müslüman evli erkekler öldüğü zaman
Müslüman karısı yalnız başına himayesiz kalıyordu.
Babasının veya akrabasının yanına gitse derhal öldürüleceklerdi, işte böyle kadınları,
Peygamber Efendimiz (s.a.v) himaye etmek gayesi ile kadının isteğine bağlı olarak bazen
kendisi, bazen de ashabına nikahlardı. Yine aynen bunun gibi bazı müşriklerin hanımlarını
veya kızları Müslüman oluyor. Müslüman oldu diye babası veya kocası onu dayanılmaz
işkencelere sokuyorlardı. Fırsatını bulup bu işkenceden kaçan himayesiz kadınları,
Peygamberimiz, kadınların isteğine bağlı olarak ya kendisine veya ashabından birine
nikahlıyordu. Hemen şunu da söyleyelim: Bu hadiseler olurken, Arabistan’da herkes
maddî ve manevî durumuna göre birçok kadınla evleniyordu. İslâm dini, kadınla
evlenmeyi birden dörde çıkarmış değil, çoktan dörde indirmiştir. Sadece dörtten fazla
evlenmek yukarıda bir kısmını saydığımız sebeplerden dolayı Peygamberimize aittir. Ve
Peygamberimiz: “Cinsî yönden Allah’ım beni 40 erkek kudretinde yarattı” dediğini
unutmamak gerekir. Buna rağmen yine ‘de Allah Rasulü: “Adaleti maddî ve manevî yönden
tatbik etmemde bana yardım et” diye Allah’a (cc.) dua etmiştir.
3 — Zevcelerin her birinin çeşitli kabilelerden olması sebebiyle, evvelâ o kabileler arasında,
sonra da muazzez şahsiyetiyle akrabalık tesis buyurduğu bütün cemaatler içinde, köklü bir
sevgi ve alâkaya yol açıyordu. Her kabile onu kendinden biliyor, din hissinin yanında
yaratılıştan, fıtrattan olan bir tutkunlukla ona karşı derin bir bağımlılık hissediyordu. Her
kabileden aldığı kadın, onun hayatında ve vefatından sonra kendi cemaatı arasında çok
ciddi dinî hizmete vesile olabiliyordu. Uzak, yakın bütün akrabalarına İslâmiyet’i
anlatıyordu. Bu sayede onun kabilesi de, kadın ve erkeğiyle, Kur’an’ı, tefsiri, hadisi ondan
öğreniyor ve dinin ruhuna vakıf olabiliyordu. Bu evlilikler vasıtasıyla, tek önderimiz, âdeta,
bütün Araplarla yakınlık kurmuş gibi her hanenin teklifsiz misafiri haline gelmişti. Herkes
bu yakınlık vasıtasıyla Efendimize yaklaşabiliyor ve dinin emirlerini görme fırsatını
buluyordu. Aynı zamanda, bu ayrı ayrı aşiretlerin her biri, kendini ona yakın sayıyor ve
bununla iftihar ediyordu.
Mahzunoğulları, Ümmü Seleme (r.a) vasıtasıyla, Emeviler, Ümmü Habibe (r.a) vasıtasıyla,
Hâşimîler, Zeynep bint-i Cahş (r.a) vasıtasıyla kendilerini ona yakın kabul edip, bahtiyar
sayıyorlardı.
Din olmayan toplumlarda insanlar her türlü ahlaksızlığa açık duruma gelirler. Örneğin dindar bir insan ahirette hesabını vereceğini bildiği için kesinlikle rüşvet almaz, kumar oynamaz, kıskançlık yapmaz, yalan söylemez. Ama dinsiz bir insan bunların hepsini yapmaya açıktır. Bir insanın “ben dinsizim ama rüşvet almıyorum” veya “ben dinsizim ama kumar da oynamıyorum” demesi yeterli olmaz. Çünkü Allah korkusu olmayan ve ahirette hesap vereceğine inanmayan bir insan, ortam veya şartlar değiştiğinde bunlardan herhangi birini kolaylıkla yapabilir. “Dinsizim ama fuhuşyapmıyorum” diyen bir insan fuhuşun normal karşılandığı bir yerde fuhuşyapabilir. Veya rüşvet almadığını söyleyen bir insan eğer Allah’tan korkmuyorsa “oğlum hasta ölmek üzere, onu için rüşvet almak zorundayım” diyebilir. Dinsizlikte hırsızlık bile bazı ortamlarda meşru görülebilir. Örneğin böyle kişiler kendilerince otellerden, eğlence yerlerinden havlu veya dekoratif eşyalar almayı hırsızlıktan saymayabilirler.
Oysa dindar bir insan böyle bir ahlakı göstermez. Çünkü Allah’tan korkar ve Allah’ın, niyetini de, düşüncelerini de bildiğini unutmaz, samimi davranır ve günahtan kaçınır.
Dinden uzak bir insan “dinsizim ama affediciyim, intikam veya kin hissi duymam” diyebilir. Ama bir gün öyle bir olay olur ki çileden çıkar ve en umulmayacak tavrı gösterir. Bir insanı öldürmeye, yaralamaya kalkar. Çünkü üzerinde taşıdığı ahlak, ortamlara, koşullara, yaşanılan yere göre değişen bir ahlaktır.
Oysa Allah’a ve ahirete inanan bir kişi koşullar ve ortam ne olursa olsun güzel ahlak göstermekten kesinlikle taviz vermez. Ahlakı “değişken” değil “oturmuş” olur. Allah dindar insanların üstün ahlakını ayetleriyle haber vermiştir:
Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (misakı) bozmazlar. Ve onlar Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar. Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir. (Rad Suresi, 20-22)
Zamanla yerleşir yaşadıkların,
yeniden konumlanır,
çoğalır
anlamları, önemi kavranır.
Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey,
çok sonra değerini kazanır.
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır
artık Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır...
hâl
02.01.2007 - 01:48çok latin bir haldeyim
yaşayan bir dilim,
ölü bir yaşamım var.
ıssız bir ada
02.01.2007 - 01:18Her zaman tedbirli, temkinli ve düzenli olanları tenzih ediyorum, onlar eşyalarının tabiatına uygun olarak ıssız adalara falan düşmez, en kötü koşulda, yarım pansiyon bir otelde konaklarlar. Issız adalar, hafif “leyla” akıllılar içindir, bunu kabul etmek gerek.
kaptan
01.01.2007 - 21:08Kaptanı benim bu geminin, En son ben cikarım
yo panik etmeyin
komik
01.01.2007 - 20:53link gebermis..
ahaha demin okudum cok hos..
yoğurt
01.01.2007 - 20:46kirk yillik yogurtcuyum boyle kase gormedim..
(:
yoğurt
01.01.2007 - 20:43ilk yozgatli bir kadin tarafindan yapilmistir..
araplar
01.01.2007 - 20:29Bugünlerde bazı internet sitelerinde ve gazetelerde resmi tarihin kalıplaşmış bir söylemi olan “Araplar Osmanlı’ya ihanet etti” vaveylesı tekrar dillendirilmeye başlandı. Bunu tekrar ısıtıp önümüze getirenler aslında şunu demek istiyorlar: “Araplar ve tabii Filistinliler gördükleri zulümle ihanetlerinin bedelini ödüyorlar. Oh olsun! ” Bazıları bunu üstü kapalı olarak ima ederken, bazıları da alenî söylüyor
Ayrıca yine aynı iddia sahipleri Filistinliler’in Yahudilere toprak sattığı konusunda da bir takım söylemler içine giriyorlar. Fakat gerek “ihanet” gerekse “toprak satma” iddiaları gerçeği yansıtmıyor.
Araplar Osmanlı’ya ihanet etti mi?
Bu soru birçok kişiye sorulduğunda tereddütsüz “evet” diyecektir. Arapların Osmanlı’ya ihanet ettiğine dair söylem hemen bütün resmi kaynaklarda sözbirliği edilmişcesine tekrarlanır durur. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” şovenizmiyle başlayan söylemler “Ne Şam’ın şekeri ne Arab’ın yüzü” vaveylası ile devam eder. Pekii bu hikayenin ne kadarı doğru temellere dayanıyor?
Münferit çapta ihanetler olmuştur. Mesela Mekke Şerifi Hüseyin’in İngilizlerle anlaşarak bazı bedevi kabileleri ayaklandırması gibi. Ancak Arapların bir bütün olarak ihanet ettikleri kesinlikle söylenemez. İhanet edenler, Arap nüfusu ile karşılaştırıldığında çok küçük yer tutarlar, Arap kabilelerin büyük çoğunluğunun Müslümanlık bağıyla son ana kadar Halifeye bağlılıklarını koruduklarını insaf sahibi tarihçiler söylemektedir. Araştırmacı-Yazar Mustafa Akyol’da bu konuda sitesinde bir yazı kaleme almıştı. Mutlaka okumanızı öneririm. O yazıda Mustafa Akyol şöyle diyor:
“Gerçek şudur: Osmanlı’nın çöküş döneminde Türk olmayan Müslüman unsurlar arasında gerçekten isyanlar başgöstermişse de, bu unsurların bir bütün olarak “ihanet ettikleri” kesinlikle söylenemez. Hatta Araplar sözkonusu olduğunda, Osmanlı’ya isyan edenlerin küçük bir azınlık olduğunu, buna karşılık Arap kabilelerinin çoğunun Osmanlılık ve Müslümanlık bağıyla İstanbul’a sadakat gösterdiklerini söyleyebiliriz”
Mustafa Akyol zikrettiğim yazısında Gazeteci ve Ortadoğu uzmanı Cengiz Çandar’dan bir alıntı yapıyor. Alıntı biraz kısa, ben Cengiz Çandar’ın sözkonusu yazısından daha ayrıntılı bir alıntı yapmak istiyorum:
[…] “Önce, en yaygın olan birinci ‘yalan’dan başlayalım. Bu o kadar uzun yıllar üzerinde hiç tartışılmadan söylenegelmiştir ki, adeta üzerinde tartışılması gereksiz bir ‘dogma’ haline almıştır: ‘Araplar, Birinci Dünya Savaşı’nda bizi arkadan vurdu.! ”
Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in Hicaz’da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916′ da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun ‘askeri açıdan’ tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine getirmediği ‘bağımsızlık vaadi’ ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin’in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani ‘asıl cephenin gerisi’nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur.
‘Asıl cephe’, önce Süveyş Kanalı ve Kanal Harbi’nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin’de kurulmuştur. Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini ‘arkadan vuran’ herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul’a yani Türkiye’ye sadık kalmıştır. Cephedeki komutan, Şam Valisi Cemal Paşa, çok sayıda Arap milliyetçisini idam ettirmiştir. Cemal Paşa’nın ve İttihatçıların, kaba baskı politikalarının Araplarda büyük tepki yaratmasına karşılık, Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.
Peki, daha sonra İsrail’in kurucu kadroları olacak unsurların, Filistin’de İngiliz ordularının ‘içinde’ Türklere karşı savaştığını biliyor musunuz?
[….] Bir başka ilginç ‘tarihi bilgi’, İsrail’in kurucusu David Ben Gurion’un anılarında mevcut. Ben Gurion, Birinci Dünya Savaşı patladığı sırada, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde. Amacını şöyle anlatıyor:
“… İktidar merkezine bu kadar yakın olarak, Filistin’deki Yahudilerin durumunu geliştirebilmeyi düşünüyordum. Çeşitli yollarla Yahudi özgürlük hareketini ilerletebilirdim; önce özerklik, nihai olarak tam bağımsızlık elde ederek. Akıl yürütmem böyleydi. İstanbul’da rasladığım Arap öğrencilerle bu konuda düşüncelerimin çok farklı olduğunu görmekten şaşırdım… Bu genç entellektüel Araplar, mücadelelerinin geleceğini Türk idaresinden bağımsızlık olarak görmüyorlardı. Hiçbiri Arap topraklarının bağımsızlığından söz etmedikleri gibi böyle bir amaç için çalışmıyorlardı. Tam tersine, birçoğu, daha geniş ve daha büyük bir Türk imparatorluğu görmek istiyorlardı…” (Ben Gurion Looks Back-Talks with Moshe Pearlman, s.46) ”
Peki, 1922 sonlarında Türk Milli Mücadelesi zafere doğru yürürken, ‘bazı Filistinli Arap liderlerin Kemalistlere başvurarak, kendi kaderlerini tayin hakkı elde edebilecekleri Türk mandası istediklerini’ biliyor muydunuz? Filistin, İngiliz mandası altına konulmuşken, Filistinli Araplar, ‘Türk mandası’ istiyorlar. Kaynak, yine bir Yahudi-İsrailli tarihçi; Y.Porath’ın ‘The Emergence of Palestinian-Arab National Movement 1918-1929′ (Filistin Arap Ulusal Hareketinin Doğuşu 1918-1929) adlı kitabının 160-165. sayfaları… “
Birçok akl-ı selim tarihçi aynı şeyleri söylüyor. Topyekün bir ihanetten yada Filistinliler’in lokal bir ihanetinden bile söz edemiyoruz ki Filistinliler’in çektiği zulmün, bu ihanetin bedeli olduğunu iddia edebilelim. Böyle bir iddia tutarsızdır ve herhangi bir temele dayanmamaktadır
Bu meselenin tabii bir de başka yönü var. O da Arapların bize olan bakışı. Ulus devletlerimizi kurma sürecinde Araplar bizi “Sömürgeci ve talancı” biz de onları “İşbirlikçi, hain” olarak tanıdık. Bu konu da maalesef iç açıcı değil(di.) “Değildi” diyorum çünkü artık bu ezberin son yirmi yılda yavaş yavaş bozulduğu da ortada. Zaten gerçekte de ne Osmanlı “sömürgeci ve talancı”ydı, ne de Araplar topyekün haindi.
Araplar ve Osmanlı arasındaki o dönemdeki karşılıklı bakışı iyi anlamak gerek. Bu konuda Klasik yayınlarından yayınlanan “Arap gözü ile Osmanlı” adlı 4 kitaptan oluşan seri iyi bir kaynak olabilir. İlki “Beyrut Şehreminin Anıları (1908-1918) ” İkinci kitap “İttihatçı bir Arap Aydınının Anıları” Üçüncüsü “Bir Osmanlı-Arap Gazetecinin Anıları” Dördüncü ve son kitapta “Biz Osmanlı’ya Neden İsyan Ettik/Arap Gözü İle Osmanlı”
Uzun lafın kısası artık şu dilimize pelesenk olmuş; “Araplar Osmanlı’ya ihanet etti” söylemini bir kenera bırakmalıyız.
Bu meselenin bir yönü.
Diğer bir yönü şayet böyle bir şey (topyekün ihanet) gerçekten vuku bulmuş olsaydı bile İslamî bilincin ve bununla yoğrulan Osmanlılığın gereği, bizim bu meseleye “oh olsun” şeklinde yaklaşamayacağımızdır. Biz herzaman zulmün karşısında ve mazlumun yanında olmalıyız. Bize yakışan budur, İslam bunu emreder ve bugün Osmanlı olsaydı geçmişte ne olmuş olursa olsun, mazlumun yanında olurdu.
İsrail Filistinde insanlık dışı uygulamalar yapıyor. İşgal ediyor, yakıyor, eziyor, aç ve susuz bırakıyor, çoluk - çocuk, genç - yaşlı, erkek - kadın, asker- sivil demeden katlediyor, kartondan lütfen verdiği evleri bile çaresiz insanların başlarına yıkıyor. Bizim buna bütün benliğimizle karşı çıkmamız ve mazlumun yanında olmamız gerekir.
Hele hele, münferit hadiseleri genelleştirip “Araplar Osmanlı’ya topyekün ihanet etti” şeklinde algılayarak, masum ve mazlum insanlara, “gördüğünüz zulümle diyet ödüyorsunuz” demek fevkalade yanlış ve haksız bir söylemdir.
Kaynak; Gazeten.com Suat Öztürk / Gelenek
bağımlılık
01.01.2007 - 19:59bagimlilik yapiyor,
arkadasimiz amatörmus bide, eger amatörlugu böyleyse..
*soru isaretinden sonraki boslugu kapatin..
kadın
01.01.2007 - 19:45Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların
Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur
Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü
Bak bu sensin çocuğum enine boyuna
Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki
Sabahlara kadar koynumda yatmışsın
kitap
01.01.2007 - 19:32'hayatim suresince boyum kadar kitap yazdim ama beni sevmeyenler buna da mazeret bulup -onun zaten boyu kisaydi- diyebilirler.'
A.N
eli kulağında
01.01.2007 - 17:37gelmek üzere anlamı taşıyan söz grubu..
-ezan okundu mu
-daha okunmadı ama hocanın eli kulağındadır şimdi okur..
şeklinde.
favori filmlerim
01.01.2007 - 02:46matrix 1
truva (troy)
almanlar
01.01.2007 - 01:44iste almanlar iste almanca, ahaha
*soru isaretinden sonraki boslugu kapatin..
yeni yıl
01.01.2007 - 01:29ben eskisinden memnundum, yenilendikce irenclesio yillar,
kutlayalim bunu, ne Guzel irenClesio die..
enteresan diyaloglar
01.01.2007 - 00:10LSd sagt:
Siz ne zaman kutluyorsunuz yilbasini.
[э ѕ ρ э я д п ѕ д ] u must join me.2gether we will destroy the life sagt:
Saat 12 de
LSd sagt:
Sen biraz zeki deilsin.. hersene ayni espiriyi yapiyorsun..
[э ѕ ρ э я д п ѕ д ] u must join me.2gether we will destroy the life sagt:
ahaha
[э ѕ ρ э я д п ѕ д ] u must join me.2gether we will destroy the life sagt:
Sen biraz zeki deilsin, guzel laf ((((((((:
aids (h.i.v.)
31.12.2006 - 22:12aids Böyle bise olsa gerek, Japonya da Yel Esio biz burda hastalaniyoruz. (:
güzellik
31.12.2006 - 19:30tasavvufa göre yaradan, kendi güzelliğini seyreylemek için yaratmıştır bu dünyayı. konuyla ilgili araştırmacıların da altını çizdiği gibi, çok çok güzel bir kadın görünce sofunun verdiği tepki ile sufinin verdiği tepki birbirine tamamen zıttır. sofu, yani ortodoks zihniyetli kişi, o kadının güzelliğini bir fitne kaynağı olarak görür. potansiyel bir yoldan çıkarıcı, baştan çıkarıcı. çok güzel bir kadına güvenmez. şüpheyle yaklaşır. gelelim sufiye. sufi, aynı kadına hayranlıkla, aşkla yaklaşır. onda görünen güzelliğin, tüm varlıkları birbirine bağlayan döngüsel alemin özünü oluşturan güzelliğin bir yansıması olduğuna inanır. sufi, güzel kadını över. sadece kadını değil. güzel olan her şeyi ve herkesi.
yürek
31.12.2006 - 19:26'elmas bir gözdür yürek. ve çizilmeyegörsün bir kere, artık hep sedefsi bir yırtıkla bakacaktır cümle âleme.'
kabir azabı
31.12.2006 - 19:02Ruh, bedenden ayrıldıktan sonra ta kıyamete kadar olan hali, kabir halidir. Bedenden
ayrılan ruhun gördüğü azaba, kabir azabı denmiştir. Çünkü ruh hayatı, insanın ölümüyle
başlar. Fakat insan ölünce genellikle kabre konulduğu için, ruh hayatına kabir hayatı
denmiştir. Aslında kabir hayatı ruhun hayatıdır. Kabre konulsun konulmasın, bedenden
ayrılan ruhun hayatı, azap veya nimeti, kabir hayatı yani ölümden sonraki hayattır.
Sonuç olarak: Kabir azabı vardır, bu azap bedene değil, ruhadır. Rabbim bütün
Müslümanlar’ı kabir azabından korusun.
Ahiret aleminde, o alemin icabına göre bir bedenimiz olacağı için, azap ve nimet onun
vasıtasıyla olabilir. Lakin cismimiz çürüyüp toprak olunca bu azap veya nimet nasıl
hissolunacak? denilecek olursa; azap ve mükafat hem bedene ve hem ruhadır, deriz. Lakin
bunları hissedecek olan şey ruhtur.
muhammed
31.12.2006 - 18:52SORU: Peygamberimiz niçin ve neden çok evlendi? Çok evlenmesi nefsine
olan düşkünlüğünü göstermez mi?
CEVAP: Peygamberimiz (s.a.v) niçin evlenmesin? O da insan değil miydi? Elbette, o da bir
insan olduğuna göre evlenecekti.
Gelelim Peygamberimizin (s.a.v) çok evlenmesine. Peygamber (s.a.v) zamanında çok
kadınla evlenmekte sınır yoktu. Herkes, maddî durumuna göre istediği kadar kadın
alabiliyordu. İşte Peygamberimiz böyle bir zamanda ilk evliliğini 25 yaşında, kendisinden
15 yaş büyük olan 40 yaşındaki Hazreti Hatice validemizle yaptı. Ve 25 yıl Hatice
validemizle beraber yaşadı. Hatice validemiz, 65 yaşında vefat etti. Hatice validemizin
vefatından sonra üç sene daha evlenmedi. Üç seneden sonra, Allahu Teala’nın emri ile
evlendi. Peygamberimiz (s.a.v) , Hatice validemizin (r.a) vefatından üç sene sonra
evlenirken şöyle demiştir: “Beni affet Hatice’m, Allah’ın emri olmasaydı evlenmezdim.”
Evet Peygamberimiz, Hatice validemizin vefatından üç sene sonra Allah’ın emri ile
evlenmeye başlamıştır. Hatta Hatice validemiz ihtiyarlayınca Peygamber Efendimize; “Ya
Resulullah, ben ihtiyarladım, sen daha gençsin, evlen” dediği zaman, Peygamberimiz
(s.a.v):
“Ya Hatice bir daha böyle konuşursan sana gücenirim” demiştir.
Şimdi nötr olarak ve akl-ı selimle düşünecek olursak, Peygamberimiz (s.a.v) , Mekke
şehrinde hatta bütün dünyada en güzel, yani yakışıklı iken, bütün halk tarafından “elemin”
yani en güvenilir insan olarak telakki edilirken, niçin kendisinden onbeş yaş büyük,
hatta iki defa evlilik geçirmiş bir kadın olan Hatice validemizle evlendi? Eğer “Hazret-i
Hatice zengindi de ondan evlendi” denilirse, biz de deriz ki: Hatice validemizle (r.a)
evlendikten kısa bir zaman sonra bütün mallarını fakirlere dağıtmışlardı. Zenginliği için
evlenen malların hepsini dağıtır mıydı? Nefsi için evlense, kendisinden onbeş yaş büyük
olan Hatice validemizle evlenir miydi? Peygamberimiz (s.a.v) , kırk yaşında nübüvvet devri
başlayıp Allah’ın emirlerini anlatmaya başlayınca, müşrikler: “Gel bu peygamberlik
davasından vazgeç, eğer başkan olmak istiyorsan seni başımıza başkan yapalım. Eğer güzel
kızlarla evlenmek istiyorsan, sana istediğin kadar güzel kız verelim. Yeter ki bu
peygamberlik davasından, atalarımızın dinine hakaret etmekten vazgeç.” dedikleri zaman
Peygamberimiz (s.a.v.) : “Bir elime güneşi, bir elime ayı koysanız, vallahi ben davamdan
vazgeçmem” buyurmuşlardır. Ve Peygamberimiz bu sözleri söylediği zaman da, Hatice
validemiz Altmış yaşındaydı. “Ben ihtiyarladım sen daha gençsin, evlen” dediği halde niçin
Peygamberimiz evlenmedi? Evet… “Peygamber, nefsine düşkün olduğu için çok evlendi”
diyenler, size soruyorum: Müşrikler, “Şehrin en güzel kızlarından istediğin kadar verelim”
dedikleri halde, Hatice validemiz, “Ben ihtiyarladım sen daha gençsin, evlen” dediği halde
niçin evlenmedi? Nefsine düşkün olsa idi evlenmez miydi? Elbette evlenirdi? Hem de
Peygamberimiz (s.a.v) : “Allahu Tealâ, bana, cinsî yönden 40 erkek kudreti vermiştir”
dediği halde.
Peygamberimiz (s.a.v) , Hatice validemizin vefatından üç sene gibi uzun bir zamandan
sonra çok kadınla evlenmiştir. Ama sebepleri vardır. Bir defa nefsi için evlense idi, gençlik
devresinde evlenirdi. Elli küsur yaşından sonra çok kadınla evlenmezdi. Elli küsur
yaşından sonrada evlenmesi, nefsi için evlenmediğini göstermez mi?
“Peki niçin elli küsuryaşındım sonra çok evlendi? ” denilecek olursa:
1 Peygamber Efendimiz (s.a.v.) , Allah’ın emri ile yeni bir din getirmişti. Bu dinin
emirlerinin içinde kadınların mahrem işleri ile ilgili hükümler de vardı. Lohusalık, aybaşı
ve diğer mahrem konular gibi. İşte bu halleri, Peygamberimiz, kadınlara en teferruatı ile
anlatamayacağından ve onlara da mutlaka anlatması gerektiğinden ve bunu da kadınlar
yapacağından Allah’ın emri ile Peygamberimiz (s.a.v) çok evlendi.
2 _ Peygamberimiz (s.a.v) , Allah’ın (c.c.) emri ile dini yaymaya başladığı zaman,
Müslüman olanlarla beraber müşriklerden çok eziyet görüyordu. İslâmiyet, yeni yayılmaya
başladığından müşriklerden bazısının babası iman ediyor, evladı etmiyor, bazısının evladı
ediyor, babası etmiyordu. Kardeşi iman ediyor, kendisi etmiyor. Kadın iman ediyor, kocası
etmiyordu. Bazen karı-koca beraber iman edenler de oluyordu. Müslüman olanlar,
müşriklerden çok eziyet gördüklerinden, bazı Müslüman evli erkekler öldüğü zaman
Müslüman karısı yalnız başına himayesiz kalıyordu.
Babasının veya akrabasının yanına gitse derhal öldürüleceklerdi, işte böyle kadınları,
Peygamber Efendimiz (s.a.v) himaye etmek gayesi ile kadının isteğine bağlı olarak bazen
kendisi, bazen de ashabına nikahlardı. Yine aynen bunun gibi bazı müşriklerin hanımlarını
veya kızları Müslüman oluyor. Müslüman oldu diye babası veya kocası onu dayanılmaz
işkencelere sokuyorlardı. Fırsatını bulup bu işkenceden kaçan himayesiz kadınları,
Peygamberimiz, kadınların isteğine bağlı olarak ya kendisine veya ashabından birine
nikahlıyordu. Hemen şunu da söyleyelim: Bu hadiseler olurken, Arabistan’da herkes
maddî ve manevî durumuna göre birçok kadınla evleniyordu. İslâm dini, kadınla
evlenmeyi birden dörde çıkarmış değil, çoktan dörde indirmiştir. Sadece dörtten fazla
evlenmek yukarıda bir kısmını saydığımız sebeplerden dolayı Peygamberimize aittir. Ve
Peygamberimiz: “Cinsî yönden Allah’ım beni 40 erkek kudretinde yarattı” dediğini
unutmamak gerekir. Buna rağmen yine ‘de Allah Rasulü: “Adaleti maddî ve manevî yönden
tatbik etmemde bana yardım et” diye Allah’a (cc.) dua etmiştir.
3 — Zevcelerin her birinin çeşitli kabilelerden olması sebebiyle, evvelâ o kabileler arasında,
sonra da muazzez şahsiyetiyle akrabalık tesis buyurduğu bütün cemaatler içinde, köklü bir
sevgi ve alâkaya yol açıyordu. Her kabile onu kendinden biliyor, din hissinin yanında
yaratılıştan, fıtrattan olan bir tutkunlukla ona karşı derin bir bağımlılık hissediyordu. Her
kabileden aldığı kadın, onun hayatında ve vefatından sonra kendi cemaatı arasında çok
ciddi dinî hizmete vesile olabiliyordu. Uzak, yakın bütün akrabalarına İslâmiyet’i
anlatıyordu. Bu sayede onun kabilesi de, kadın ve erkeğiyle, Kur’an’ı, tefsiri, hadisi ondan
öğreniyor ve dinin ruhuna vakıf olabiliyordu. Bu evlilikler vasıtasıyla, tek önderimiz, âdeta,
bütün Araplarla yakınlık kurmuş gibi her hanenin teklifsiz misafiri haline gelmişti. Herkes
bu yakınlık vasıtasıyla Efendimize yaklaşabiliyor ve dinin emirlerini görme fırsatını
buluyordu. Aynı zamanda, bu ayrı ayrı aşiretlerin her biri, kendini ona yakın sayıyor ve
bununla iftihar ediyordu.
Mahzunoğulları, Ümmü Seleme (r.a) vasıtasıyla, Emeviler, Ümmü Habibe (r.a) vasıtasıyla,
Hâşimîler, Zeynep bint-i Cahş (r.a) vasıtasıyla kendilerini ona yakın kabul edip, bahtiyar
sayıyorlardı.
din
31.12.2006 - 18:44Din olmayan toplumlarda insanlar her türlü ahlaksızlığa açık duruma gelirler. Örneğin dindar bir insan ahirette hesabını vereceğini bildiği için kesinlikle rüşvet almaz, kumar oynamaz, kıskançlık yapmaz, yalan söylemez. Ama dinsiz bir insan bunların hepsini yapmaya açıktır. Bir insanın “ben dinsizim ama rüşvet almıyorum” veya “ben dinsizim ama kumar da oynamıyorum” demesi yeterli olmaz. Çünkü Allah korkusu olmayan ve ahirette hesap vereceğine inanmayan bir insan, ortam veya şartlar değiştiğinde bunlardan herhangi birini kolaylıkla yapabilir. “Dinsizim ama fuhuşyapmıyorum” diyen bir insan fuhuşun normal karşılandığı bir yerde fuhuşyapabilir. Veya rüşvet almadığını söyleyen bir insan eğer Allah’tan korkmuyorsa “oğlum hasta ölmek üzere, onu için rüşvet almak zorundayım” diyebilir. Dinsizlikte hırsızlık bile bazı ortamlarda meşru görülebilir. Örneğin böyle kişiler kendilerince otellerden, eğlence yerlerinden havlu veya dekoratif eşyalar almayı hırsızlıktan saymayabilirler.
Oysa dindar bir insan böyle bir ahlakı göstermez. Çünkü Allah’tan korkar ve Allah’ın, niyetini de, düşüncelerini de bildiğini unutmaz, samimi davranır ve günahtan kaçınır.
Dinden uzak bir insan “dinsizim ama affediciyim, intikam veya kin hissi duymam” diyebilir. Ama bir gün öyle bir olay olur ki çileden çıkar ve en umulmayacak tavrı gösterir. Bir insanı öldürmeye, yaralamaya kalkar. Çünkü üzerinde taşıdığı ahlak, ortamlara, koşullara, yaşanılan yere göre değişen bir ahlaktır.
Oysa Allah’a ve ahirete inanan bir kişi koşullar ve ortam ne olursa olsun güzel ahlak göstermekten kesinlikle taviz vermez. Ahlakı “değişken” değil “oturmuş” olur. Allah dindar insanların üstün ahlakını ayetleriyle haber vermiştir:
Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (misakı) bozmazlar. Ve onlar Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar. Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir. (Rad Suresi, 20-22)
Neyzen
31.12.2006 - 18:32uykum sende ey neyzen
dinleyeli feryadını
gündüzüm gecem demde
nedir bu saran etrafımı
kutlama
31.12.2006 - 12:48Mübarek Kurban Bayramımızın ve 2007 Yılının
Türk İslam ve Tüm İnsanlık Alemine Hayırlara Vesile Olmasını Diliyorum.
Kurban Bayramımız Mübarek Olsun..
zaman
31.12.2006 - 12:40Zamanla yerleşir yaşadıkların,
yeniden konumlanır,
çoğalır
anlamları, önemi kavranır.
Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey,
çok sonra değerini kazanır.
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır
artık Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır...
Toplam 443 mesaj bulundu