Masada bir sessizlik var.
Öyle sıradan bir sessizlik değil bu; sesini yükseltmeden konuşan, masanın parlak zeminine yapışmış parmak izleriyle dâhi konuşan bir sessizlik.
Önümde az önce sonlandırdığım bir hikâye ve karşımda Anton Çehov oturuyor.
Oturmak değil de daha çok bekliyor. Sabrın ve suskunluğun oturma biçimi bu.
Gözlerim yorgun; yorgunluğumun nedeni çok şey anlatıp hiçbir şey anlatamamış olmak.
Bir durumun içinde sıkışıp kalmış gibiyim; ne dramatik bir patlama var ne de kesin bir sonuç.
Sadece "arzuhâl"
Anton Çehov'a soruyorum nedenini.
Aslında sorunun cevabını bildiğimi biliyorum ama bilmekle kabullenmek arasındayım.
Çehov’un da benim de çok iyi tanıdığımız bir mesafe var, aramızda.
Daha ben konuyu açmadan ne demek istediğimi anlıyor.
Çehov sessizliğimi ihlal ediyor, resmen.
İhlal diyorum ama bu, bir kapının gıcırtısız açılması gibi.
İnce belli çay bardağından bir yudum alıp gözlüğünü düzeltiyor. Sonra o yumuşak ama delici bakışlarını üzerime dikip fısıldıyor:
?
“Bak azizim, düşündün düşündün; baktın ardı bir türlü kesilmiyor düşüncelerinin.
Hemen keseceksin düşünmeyi.
Bu kadar düşünmek yetmez mi düşünsel hikâyene.
Neticede bu da bir hâl.
Zaten yaşadığın bu hayat bir hikâyeden ibaret değil mi? Daha ilk cümlede başlamışsın kurguya
Oysa sana kaç kez söyledim; susmak gibi bir silahın daha vardı elinde.
Şayet ben olsaydım, tam burada keserdim.
Çünkü asıl mesele söylenmeyende saklıdır.
Söylenmez, hissettirilir.
Bir bakış, yarım kalmış bir hareket, havada asılı kalan bir cümle yeterdi.
Yazarak o asil sessizliği bozdun.
Sırf bu yüzden sen hikâye yazmamalısın; sessizliğin gücünü kullanamıyorsun çünkü.
Sessizlik, anlatacağın her şeyden daha derindir.”
Çehov sustuğunda, odadaki hava biraz daha ağırlaşıyor.
Sanki hikâye yazmamak da bir yazma biçimiymiş gibi...
Maupassant’ın intikamı:
İşte o an Maupassant sabırsızca vuruyor masaya -masa yuvarlak- yuvarlak olması bile onu sinirlendiriyor olmalı.
Çünkü onun dünyası köşelerden ibaret.
Maupassant hemen yanıbaşıma oturmuş.
Sessizliği fazla gevşek bulmuş belli ki.
Sayfalar dağılıyor titreşimin etkisiyle.
Haklı!
Onun evreninde hiçbir şey dağınık kalmamalı.
Onun yazgısında her şey bir saatin çarkları gibi kusursuz işlemeli, çünkü bir dişli yerinden oynarsa, zaman sözcüklerin yanılgısına düşüp kayabilir.
Sert bir sesle giriyor, hikâyemin içindeki hikâyeye.
?
“Dostum,” diyor sert ama "sıcakkanlı" bir dille, “hikâye bir disiplin işidir. Sen anlatmayı seçtiğini söylüyorsun.
Söylüyorsun da bu dataları sıkıştırıp arşivlesen dâhi edebiyat tarihine sığmaz.
Fazlalıkları budamalı; hikâyeyi bir iskelet gibi ortada bırakmalısın.
Sen ne yapmışsın?
Sözcüklerin gevşemesine izin verip mevsimlerin akışına göre şekillenen nesneler gibi genleştirmişsin fikirlerini.
Sonra ne mi olur?
Birdenbire kaskatı kesilir ve büyük bir gürültüyle kırılır hikâyen.
Hikâye kırılsın diye değil, ayakta kalsın diye yazılır.
Tüm zamanlara tutunsun, tüm okuyucular kendinden bir şeyler bulsun diye.
Senin gönlün çöle dönmüş, kızgın kumlar kelime olup akmış.
Bu dramatik olay senin ufkunu köreltmiş.
Oysa yazar "serinkanlı" hatta "soğukkanlı" olmalı -Maupssant Türkçe sıfatları çok iyi kullanmıyor mu?-
Sen neden yanmayı seçiyorsun ki?
Kalemini ateşe bir kez batırdın mı küle döner, hikâyen.”
Maupassant sustuğunda, masadan kayıyor zaman ve benim hikâyemin zamanına dâhil oluyor.
Bir komutan edasıyla giriyor Ömer Seyfettin hikâyeme:
O millî kimliği, o destansı üslubuyla...
Sesini yükseltmesine bile gerek yok; cümleleri zaten emir kipinde.
Dosyayı işaret edip:
?“Seni en baştan uyarmıştım evlat: "Sözü uzatma, , hedefi şaşırma, attın mı vurmalısın dedim sana.
Sen atmışsın ama tek bir kelimen bile ulaşmamış hedef kitleye.
Dersi kaynatan bir öğrenci monoloğundan öteye geçememiş hikâyen.
Neymiş?
"Gökyüzü mavi...
Kuşlar...
Rüzgârda savrulan yapraklar..."
Derken resmen hikâyeyi şiire taşımışsın.
Bu duygu hammallığını bırak!
"Hikâyeye dön!" diye bağırdıkça sen "başka yol yok" dedin.
Neymiş?
Sokakta oynayan çocuklar kavgaya tutuşmuş.
Kötü örnek olmasınlar diye mi daldın kelimelerle kavganın içine.
İyiyle kötü aynı hikâyede olur mu deme?
Olmalı!
Ve o kavganın illaki bir kazananı olmalı ki hedef amacına ulaşsın.
Eşya hikâyeye dâhil edilmez.
Bir sahne dekoru gibi yansıtılır.
Yürürken takıldığın şu taşı, sessizce oturduğun bu bankı bile anlatıya dahil etmişsin.
Hikâyen hedefi vurmadığı gibi sen de menzile varamadan detaylarda kaybolmuşsun.
-Bu sözlerden sonra, masa bile suçüstü yakalanmış gibi susuyor-
Sait Faik daha fazla dayanamıyor, ve bu suskunluğu bozuyor.
Bir balıkçı teknesiyle demir atıyor bu edebî buluşmaya.
İyi ki burda tabii ya o beni anlar!
Anlamaktan da öte, yargılamaz.
Sesi çok eski bir cümle gibi tanıdık.
Sanki aynı mahallede yaşamış aynı havayı solumuşuz.
Kasketini düzeltip bir sigara daha yakıyor.
Gülümsemesi acı bir tütün tadında.
"Masumiyetin yükü bu taşıdığın" sakın bırakma, diyor bana.
Şaşkınım!
Sait Faik, masanın en uzağında oysa. Elindeki simiti bölüp yarısını bana uzatıyor.
Yaz diyor! "Yazmazsan deli olursun"
Sussan da için konuşmaya devam edecekti zaten.
Ve sesin kısıldıkça bir volkan şiddetiyle patlayacaktı birgün biriktirdiğin gecikmişlik.
Kendini anlatmak için masumiyeti ödünç almana gerek yok ki!
O üşümüş kediyi, o acıkmış ve korkmuş yavru köpeği kendi hikâyene yük ettin.
Etmeseydin küsüp boynunu bükecekti sözcüklerin.
Senin kalemin zaten masumiyet taşıyor.
O kediyi birisi sahiplensin o yavru köpek sığınacak bir dükkân bulsun diye İstanbul sokaklarında.
Bırak simitçi her zamanki yerine kursun tezgâhını.
Hayatın hep böyle alışkanlıklardan ibaret olması çok can sıkıcı biliyorum.
Ama sen yazarak parçalamışsın zaten o can sıkıntısını.
-Yüzümde beliren tebessüm emanet sanki gülüş hırsızlığına da mı bulaştım ne?-
Belki de büyük ustanın da dediği gibi "sadece yaşayıp gitmeliydik."
Yazıp da dünyayı bu kadar "insanca" bir gürültüye boğmadan.
Herkes susuyor.
Ben hâlâ düşünüyorum.
Var olmak için değil; varlığımı kanıtlamak için yazıyorum belki de.
Masadaki o beyaz sayfalar benim deyimimle “kusurlu, biraz gürültülü, biraz fazla insanca” duruyor.
Asıl kusur da burada zaten:
Başka bir şeyle doldurmayı hiç denememişim” denemem de biliyorum.
Kendi kendimi köşeye sıkıştırıp soruyorum:
Bu hikâyeyi çarpıcı bir sonla mı sonlandırmalıyım.
Yoksa bir sonuca bağlamadan, kalemi ve kâğıdı boşluğa asıp yarım mı bırakmalıyım, diye?
Sonuç mu?
Hâlâ yazmaya devam ediyorum.
Belki de hikâye dediğim şey, susmayı "beceremeyişimin başarısızlığıdır."
-Tahmini okuma süresi hakkında hiçbir fikrim yok!
Umarım sıkılır ve sonuna kadar okumazsınız.-
Çatlak ve Ters Piramidin Güncesi
Her şeyin tersine gittiği bir günün gecesinde her şeye tersten başladığım gibi dünyaya da ters yönden giriş yapmışım.
Annem eskiden hep anlatırdı-kabak tadı verdiğinden artık sormuyorum- doğduğumda ölüymüşüm.
Bu dünyaya gelmek istemediğimi anlamamış olacaklar ki; sonradan can üflemişler ruhuma.
İşte o gün iki şey, çivi yazısıyla yazılmış anlıma.
1. ait olamama
2. geri dönüş isteği
3. sesli düşünme ve düşünceleri sesli okuma kabiliyetim yüzünden annemin hep zor durumda kalışı.
Ha bir de her şeyi öngörmeme rağmen her belaya balıklama atlama ve her konunun ortasına gök taşı gibi düşme tutkum da var mutlaka eklemeliyim.
İlk çocukluğun verdiği o yerinde duramama hâli henüz devam ediyordu ki okumayı ve yazmayı kendi kendime öğrenmiştim. Bu durumu hiç kimse bilmiyordu ve ben bu rahatlıkla -sırf gıcık olduğum için komşumuzun duvarına "bu evin sahibi satılık" yazısını yazdığım gün-dün gibi aklımda.
Her aklıma geleni olur olmaz yerde söylermişim.
"Tepki 1: Aaaaa çok ayıp!
Tepki 2: Çocuğunuz çok terbiyesiz!
Tepki 3: Çok şımartmışsınız!
Sizin yerinizde ben olsaydım, var ya!"
-sız
-siz
Benim hakkımda hep olumsuzluk eki kullanmışlar, "sizler!"
Zavallı anneciğim!..
Ahh! Melek yüzlü o kadın beni büyütürken harcadığı enerjiyi başka bir yöne sarf etseydi, Türkiye'nin elektrik ihtiyacını karşılardı herhâlde...
Abartıyor olabilirim!
Abartmaya seviyorum!
Canım anneciğim seni hâlâ "Dünyalar kadar seviyorum!"
Bu espri de bayatladı ama hâlâ yapıyorum.
-elektrik enerjisi esprisini...-
Aşırı derecede bağımsız ve hareketli, olduğum kadar meraklıymışım da...
Hatırlarım sırf bir gün musalla taşı hakkında yeterince açıklama yapmadıkları için -hani çocuğum ya psikolojim bozulur-
Evden kaçıp musalla taşını aramaya gitmiştim.
Yolda karşılaştığım hayret dolu bakışlara aldırmadan, ulaştığım sonuç neticesinde özlemle musalla taşına sarılıp üzerinde uyuyakalmışıtım.
Beni o taşın üzerinden kaldırabilmek için gelen "yedi cüceler" -biraz daha çaba sarfedilseydi bir futbol takımı da kurabilirdi aslında- yani kardeşlerim, beni amacına uygun bir şekilde eve taşımışlar ve gereken uyarıları yapmışlardı, sağ olsunlar.
İşte, bu dönem dönem gaflet uykusuna dalmalarım; ölümle koyun koyuna yatarken ölümü hiç hatırlamayışım o günlerden yâdigar bana...
Derken okula başlama yaşım henüz gelmemesine rağmen yine sırf gıcık olduğum ve kıskandığım için benden iki yaş büyük olan komşumuzun kızı Gülşen'in okula başladığını öğrenince Gülşen şu an Almanya'da yaşıyor.
-Bir sıfırlık galibiyeti devam ediyor yani-
Okulun giriş kapısının önündeki merdivenlerde tam on beş gün boyunca oturma eylemi yaparak hem okul müdürün hem de sınıf öğretmenimin ilgisini çekmeyi başarmıştım.
Onların:
"Hayır olmaz!
Kanunen uygun değil!
Çok küçük...
Dayak yer...
Ezerler, üzerler her neyse..."
Tüm mazeret duvarlarını aşıp nihayet o kapıdan sınıf'a atlamayı girmeyi başarmıştım.
Öğretmenim o gün anneme -pes edeceğimi düşünmüş olmalı ki-
"Birkaç gün gelsin, sonra sıkılır." Dediği gün ile "bu çocuğu nasıl fark etmezsiniz yaşıtlarının çok üstünde" dediği gün sayısı birkaç günü geçmemişti ki okula resmî olarak kaydımı yaptılar.
Benim için artık çok geçti. "Kendim ettim, kendim buldum."
"Ne umdum ne buldum." Deyip deyip oturma eylemi yaptığım o günlere lanet ederek gidip geliyordum okula...
Hâlâ boştum.
Bomboş.
Bu boş saksının daha da boş bir ortamda dolması mümkün değildi. Lakin içimde doymak bilmeyen o öğrenme arzusu günden güne daha çok alevleniyordu.
Ancak öğrenmenin yolu bu değildi.
Okul ortamında duvarlar üstüme üstüme geliyor -kapalı ortam korkusu buradan gelir-koridorlarda koşmama izin verilmiyordu.
Çok iyi bilirim neşeli bir teneffüs sonrası o ölüm sessizliğini...
Neşe dolu kahkahalar sükûnete bürünür, bir anda.
Aldığın nefesin ritmini bile duyar sıra arkadaşın hele bir de *ursa altına dinamit yerleştirip pencereden atmayı bile düşünürsün.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de toplu hâlde ayakkabı çıkarma müsameresi başlar.
Kokunun kaynağını anlamak isteyen bütün gözler üzerindedir.
Her satır başında nefret etmene rağmen büyük harf kullanmak zorunda kalırsın.
Ara sıra kural dışı hareket etmek istersin.
"Su uyur, ispiyoncular uyumaz."
Öğretmenin o ciddi bakışlarının üzerinde dolaştığını hissedersin.
Bu durum bende hep bir gülme isteği uyandırırdı.
Öğretmenimin bıyıkları üst dudağını tamamen kapatır ve bundan dolayı öğretmenimin ağzına dolan o fırça hissini hep merak ederdim.
Soramadım...
Soramazdım...
Sorsaydım, dayağı yerdim.
İlkokuldan sonra bir daha hiç okula gitmedim.
Hatta okulun önünden geçmeyi bile reddettim, uzunca bir süre...
Bu dünyada hayatta kalmam için her şeyi bilmem gerekmiyordu ancak her şeyi deneyimlemem gerekiyordu.
Kısa bir teneffüs sonrası sessizlik ne iyi geldi bir bilseniz.
Ancak bu farkındalık sorgulamasının "Azı karar, çoğu zarardı." bu suskunluk ve anlaşılmama hissi ızdırap veriyor, babamın anlattığı masallar artık ilgimi çekmiyordu.
Kendi isteğimle daha çocuk yaşta çalışmaya başladım.
Kazandığım paranın bir kuruşunu bile harcamadan altına yatırım yapıyordum. -nasıl da ileri görüşlüymüşüm-
Okula tam zamanlı gitmedim belki ama eğitim hayatımı da tamamen bırakmadım.
İki alanda öğretmenlik yapma yetkisine sahibim ancak staj deneyimim bana bu meslek için hiç de uygun olmadığımı hatırlattı bir kez daha...
Yapamazdım!
Çocukların gözlerindeki o ışıltı günden güne sönerken gençlerin umutlarının sararmış yapraklar gibi dalından düşüşünü izleyemezdim.
Yalın bir dille atanamadım, da yazabilirdim.
Neyse!
Geçelim bu konuyu bu konuyu geçtikten sonra bir bölüm daha bitirdim soruları sallayarak - ki çoğu tuttu- öğretmenlik yetki alanım üçe çıktı.
Ancak yine de yetersizdim. ve bu kez yetersizliğin kaynağı ben değildim.
Bu meslek benim otoriteye karşı olan hazırcevap kişiliğimi törpülüyor hayallerime gem vuruyor ve bu sisteme ayak uydurmam konusunda beni koşulluyordu.
Ve vaktizamanında sanayiye giden arkadaşlarım benden daha fazla kazanıyordu.
Sabırlı ve idealistim ama hiçbir zaman politik davranmayı beceremedim.
Bu günlerde ne mi yapıyorum?..
"Bir baltaya sap olamamanın" haklı gururu var üzerimde...
Bu dünyadaki tek amacım ne kadar boş ve gereksiz olduğumu kanıtlamak.
Sırf arama motorunda adım halka mâl olmuş kişiler listesine dahil edilsin diye yapmadığım şey kalmadı.
Kendimle bile çeliştiğim şu günlerde bir uçtan bir uca savrulup varoluş sancısı çekerken tüm varlığım zıtlıkların pençesinde köşeye sıkışmış ve yan çizebilme yeteneğini kaybetmişti.
Ters dönmüş ve kurtaranı olmayan bir kaplumbağa gibi kendi etrafımda döngüsel hareketler çizmenin verdiği yorgunluğun te'siriyle uyuyakaldığım bir gün o derin uyku esnasında rüyamda gördüğüm beyaz saçlı ve beyaz sakallı bir adama karşı h'ayranlık hissetmeye başladım.
Daha önce hiç sigara, alkol ve hatta asitli içecekler dahi içmeyen ben; beyaz saçlı o adamın bana uzattığı bardağı - içinde beyaz bir şey vardı, her neyse- bir yudumda hüplettim.
Artık sarhoştum.
H'ayran sarhoşu...
-Umarım Edebiyat Tarihi'ne ve arama motoruna bu yüzyılın en absürt badeli aşığı olarak geçmeyi başarırım.-
O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
O güne denk özel hayatımda tutunamayıp istikrarı sağlayamamıştım.
Bu durum benim için çok büyük bir fırsattı. Bu durumu ilahi bir işarete yorup tuttuğumu koparma kararı aldım.
Evet!
Bu kez yapabilirdim.
Ancak önce onu bulmalıydım.
İlk olarak gazetelere ilan verdim.
Çıkmadı ortaya, vicdansız!
Daha sora işe terlik ve pijamayla gitmeye başladım ki...
-Deli divaneyi mutlaka bulurdu.-
Bu konuda iyi olduğumu iddia etmiyorum
İyi olduğumu biliyorumdum da...
- Hatta emindim.-
Onu gördüğüm ilk an, ona ayran içme teklifi edecektim.
Bu h'ayranlık beni derbeder etti ve asgarî ücretle çalıştığım işten kovuldum.
Neyse ki üç gün tatil yapabilmek için üç aylık kazancımı harcamamıştım.
Bu boş, bomboş kaldığım dönemde can sıkıntısının verdiği vesvese yüzünden
"İblislik Çıraklık Merkezine" başvuru yaptım.
Derslere bizatihi (çevrim içi) İblis'in kendisi giriyordu.
Artık insanların zihinlerini okuyup
Vesvese veriyor, tüm manipüle tekniklerini kusursuz bir şekilde yerine getiriyordum.
Staj dönemini başarıyla tamamlayıp bu okuldan da üstün başarı belgesiyle mezun oldum.
Artık Truva Savaşı çıkaracak kadar gizil güçlere sahiptim.
Ne yazık ki bu alanda da iş bulamadım.
Neden mi!
Mezun çoktu atanamadım!
Geçen gün rüyamda gördüğüm ak saçlı ve ak sakallı adam- hatta saç ve sakalı daha da uzamıştı.- Rüyama üstü açık spor bir arabayla gelip beni çok sert bir şekilde uyardı.
O günden sonra tövbe edip bu tür işler yapmayı bıraktım.
Ancak rüyalarımda aşırı derecede düzensiz ve dağınık olduğumdan-sakın arkamı toplamayın dayağı yersiniz-bu süreç nasıl ilerleyecek inanın ben de bilmiyorum.
Ak saçlı ve ak sakallı o adam artık rüyalarıma gelmiyor, doğum günümü hatırlamadığı için trip attım o da küstü.
-Haklı değilmiyim ama!
Şimdilerde ne mi yapıyorum?
Asgarî ücretli başka bir işte çalışıyorum.
-Maaşıma zam yapıldı bu arada artık ustayım.-
Ve kovulmak için yine elimden geleni yapıyorum.
Bugün işe gitmedim mesala oturdum, bunları yazdım.
Kahvaltı çay tembellik...
Yemek, çay uyku...
İzin verseler bu döngüyü sonsuza dek sürdürebilirim.
Kaybedenler iyi bilir, her kaybettiğinde ocağa çay koymanın rahatlığını...
Bundan sonra ne mi olur?
Hesap kitap yapalım,
neden+sonuç=
Olasılık 1. Belki yine bahçemde maydanoz, marul ve soğan yetiştiririm.
Olasılık 2. Ben yine kitap okurken-ilk olarak "Oğuz Atay"ın romanlarını okuyacağım.- bir sokak kedisi gelir pencereme ve yavrularını bana emanet ettikten sonra yeni arayışların peşine takılıp ortadan kaybolur.
Ve ben o yavru kedileri büyüttükten tam altı ay sonra anne kedi yeni doğmuş yavrularıyla geri döner.:))
Bu günlerde en iyi yaptığım şey ne mi?..
"Yaptığı tek şey ölmekti" diyecekler ardımdan bu benim mezar taşı yazım olacak burada dursun sakın çalmayın!
Nerede kalmıştım:
Evet!
Bugünlerde yaptığım en iyi şey (yüzleşme ve inkar)
Ama eskisi kadar kaçmıyorum, kendimden, onlardan hatta hiçbir şeyi umursamıyorum, bile.
Kendimi bulmam ve eve dönüşüm hayli zamanımı aldı ama çok iyi oldu.
Kendimden neden bu kadar uzun uzadıya bahsettim?..
Hayır!
Uzun uzun bahsetmedim, aslında milyonda bir doluluk oranım bu kadar...
Boşluklar doldukça bu seri zeyl hâline devam edecek.
Bundan sonra ne mi yapacağım?..
Her şeye sondan başlarım, dediğimi hatırlıyorum-ya da ters yönden-
Belki de bu yüzden siz gelirken benim dönüyor olmam tesadüf değildir.
Belki de romanını yazarım sondan başladığım hayatın san-sür-süz
"Yaşanmışlıkların, yaşanması mümkünken yaşanmamışlıkların!.."
Not! Yazdıklarımın hiçbiri hayal ürünü değildir!
Bizzat gerçeğin en acı hâlini içerir.
Her şeyin tersi mevcuttur bende dedim ya...
Sizin üzüldüğünüz şeylere benim gülüp geçişim belki de bundandır. :))
Benim doğduğum yer burası: “Kışla Obası”
Adını ben koydum zemheriye asılmış, bir kış sabahı.
Ve henüz bilmiyordum "kışlanın" ne demek olduğunu.
(Bir yerin adını koymak, ona kader biçmek miydi, yoksa zaten biçilmiş kaderden kaçma teşebbüsü müydü? Hâlâ çözemedim bu meseleyi.)
Sadece bir coğrafyadan ibaret değil burası; memleketimin taşı, toprağı, nefesi.
Burada ufukları görünmez kılan yükseltiler yok belki.
Ama hep merak etmişimdir, kayalıkların ardına gizlenmiş kentleri.
Ve hep sormuşumdur kayalıklara bir gün o kente varırsam, buradakiler unutur mu beni diye...
Buralarda yollar sarptır; geçit vermez kanyonlar.
Balçıkla kaplı yollara inat, bir gelin gibi salınır yamaçlar.
Burada zaman, şehirlerdeki gibi saatle, takvimle değil; derelerin akışıyla, güneşin uyanışıyla, ayın bir var olup bir kayboluşuyla ölçülür.
Burada iklimlerin zamansız darbelerine yenik düşer mevsimler.
Kanunları serttir tabiatın, itiraz dilekçeleri rüzgâr taşır zamanın sahibine.
Burada soğuk olur kış geceleri.
Eğer gökyüzü açık ve berraksa anlarız ki ayaz kapıdadır; kırağı yağar sabaha karşı.
Eğer gökyüzü kapalıysa, ağır bir sis bulutu çöker dağların eteklerine; bir mezar sessizliği çöker bozkırın ruhuna.
Yas tutar tüm canlılar, dalında buruşmuş, solmuş tazecik canlara.
Şehirlerde sis bir manzarayken; buralarda bir yazgıdır dağların alnında.
Gökyüzü kurşun gibi yağar bazen, böyle zamanlarda kayalıkların koynuna sığınır çobanlar; buralarda “sığınmak” bir ocağa, "sığınmak" gibidir ata dili bir duaya.
Bir gün sizin de yolunuz düşerse “Kışla Obası”na sakın inanmayın baharın gülüşüne.
Nice ışkınlar gördüm cemrenin ihanetiyle düşmüş, toprağa.
Şehirlerdeki gibi duygular tutkuyla dans etmez buralarda; her geliş aldanış, her gidiş dolaylamadır.
(Sahi sizin oralara da uğrar mı bu seher yeli?
Hafif bir meltem gibi dokunur mu “yârin zülfüne”?)
Yasanın dışına çıkar burada ayrılıklar bazen bir asker mektubu olur, keskin bir bıçak gibi saplanır göğsünüze.
Her soluk alışınızda genzinize dolar ıslanmış toprak kokusuna karışmış mahzun kır çiçeklerinin kokusu.
Ertesi yoktur, papatyaların “seviyor–sevmiyor”la başlayan masallar; bir “varmış bir yokmuş”la sona erer.
Denize çok uzaktır “Kışla Obası”
Martıların sesini, dalgaların hışırtısını işitmez burada çocuklar.
Bu yüzden yüzmezler hayallerinde, hep büyük adam olma telaşıyla hep okula koşarlar.
Burada kekik kokan dağlar, susuzluğu gideren pınarlar var.
Mavi bir atlas gibi kat kat dürülmüş ufuklara akın ederken kırlangıçlar, bir kaçış başlar gün batımına.
Her günün sonu mutlak bir vedadır, güneş dağların ardına çekilince.
Burada yanmaz sokak lambaları; karanlığa mahkûm olur sokaklar.
Geceyi yırtarken yıldırımlar, gökyüzü pul pul dökülürken geceye uykumuz bölük pörçüktür, başımızı yasladığımız duvarlar nemli...
Burada gün ışığı “göz aydınlığı” getirmez her zaman.
Bazen kuzusunu kurt kapar çocukluğun ve bir duvarın dibine çöküp ağıt yakışını duyarsınız güneşin geç kalışına.
Burada evler taştır, topraktır.
Pencereleri dışa açılan oyuk; eşikleri kutsaldır.
Kadim Türk kültürünün muhafızıdır bu eşikler.
İçeri girene huzur verir, dışarı çıkana bereket.
Hazanda yorgun düşer vefalı toprakları, ta ki hasat zamanına kadar.
Başak tarlaları börtü böceği aç bırakmaz.
Cömerttir meyve bahçeleri; önünden geçene rızık sunar.
Burada ne kuşlar aç kalır ne de karıncalar.
Burada paylaşmak erdemdir.
Paylaşmak yalnızca rızkı değil; elinde olanı, "elinden geleni ardına koymamaktır."
Bölüşmektir ekmeği, aşı ve en derin acıları.
Burada rüzgâr süpürür tortusunu sokakların.
Emektar kapıcılar yoktur; egonuzu okşayan.
Gözlerinize dolar kerpiç duvarların tozu ve ovaladıkça netleşir göz çizgilerinizde sınıf ayrımı.
" Burada yükselmek yokuştur."
Burada çok erken başlar hayat.
Belki de bu yüzden her şey vaktinden evvel solar.
Zaman hep kaybedenidir kumarın sabrın meyvesi tatlı değil, acıdır.
O nasırlı ellerin, ter damlayan alınların emeğinin karşılığı yoktur.
Bazen bir dolu yağar, bazen de hasatı sel götürür.
Güneş kavruğu tenlerdeki derin ve zamansız çizgiler, bir ömrün vesikası gibidir.
En içten gülümsemeler bile gizleyemez gözbebeklerindeki o hayal kırıklığını.
Çünkü burası “Kışla Obası”
Şehirden uzak, yaşama yakın.
Burada bir asır kadar uzunken mevsimler, ömürler bir nefes kadar kısadır.
Kutsaldır insan; "Eşref-i Mahlûkat"tır.
Yani yaratılmışların en şereflisi, varlığın (atomun çekirdeği) gözünün nurudur. Bu şeref, tesadüfî bir lütuf değil; onun fıtratına nakşedilmiş dört temel unsurun -ateş, hava, toprak ve suyun- muazzam bir ahenk ve dengeyle bir arada bulunmasından kaynaklanır. Sosyal dünyaya sunduğumuz "personamız" bu unsurların dışa vurumudur. Birbirine zıt görünen bu unsurlar, aslında ruhun potasında eriyip harmanlanmış ve uyumlu bir kişilik ortaya çıkarmıştır. Bu mizaç; derinlikli düşünen ve hakikate ayna olan "kâmil insan" sureti olarak tecelli eder.
?İnsan, kâinatın özü ve çekirdeğidir. Bu dört unsur onun hem bedeninde hem de ruhunda; toprağın kadim sabrıyla, suyun gizemi ve zamanın hafızasına karışarak akışıyla, havanın sınırsız özgürlüğü ve ateşin o mukaddes kudretiyle can bulur. İnsanın o sırlı tabiatı da burada ortaya çıkar. Dört unsurun özelliklerinin dışa yansıması; aynı anda hem ağır hem hafif, hem sakin hem coşkun, hem yıkıcı hem de onarıcı olabilme yetisidir.
?
Toprak: Sabır, Tevazu ve Kök Salan Kararlılık
?İnsan, her şeyden evvel toprak mizaçlıdır; çünkü bedeni topraktan yaratılmıştır. "Persona" düzeyinde toprak; güvenilirliği, aidiyeti ve toplumsal köklerimizi temsil eder. Toprak, üzerine basıp geçene, göğsünü çapalayıp tırmıklayana bile gül verir.
?
"Kestirme yolu yoktur gönlümün,
Boşuna yıkma dağları.
Sen kazmayı her vurduğunda,
Benim göğsüm daralır;
Hayra yordama gözlerimdeki hayreti."
Ve hiç şikâyet etmeden her türlü kötülüğü sinesinde öğütüp berekete dönüştürür. "Kâmil insan" da böyledir: Sabırlı, mütevazı ve sonsuz bir hoşgörü sahibi... O, hayatın yükünü hiç şikâyet etmeden taşır; çünkü gönüllüdür. Fıtratına uygun olmayan hâlleri - tıpkı toprağın çürüğü humusa dönüştürmesi gibi- bir olgunluk imbiğinden geçirerek güzelliğe tebdil eder.
?Toprak acele etmez; bilir ki her tohumun bir vakti, her filizin bir mevsimi vardır. Bu, zamanın hikmetine vakıf olma hâlidir. Ham meyvenin dalından koparılmasına müsade etmez; lakin dalında çürüyüp ziyan olmasına da izin vermez. Vakur bir sükûnet ve tükenmez bir tahammül bu...
"İnsana yakışacak en iyi kaftan" Ancak toprak sadece tevazu değildir; o aynı zamanda sarsılmaz bir kararlılıktır. Fırtınaya göğüs geren dağlar ve kayalıklar, toprak üstünde ömürleri yüzyılı aşmış çınarlar; toprağın direncinin ve o dirence kök salabilmenin izleridir.
?Fakat dikkat edilmelidir ki toprak, derin bir sarsıntıyla (depremle) her şeyi yutabilir. Kök salanı beslerken, köksüz ve zayıf olanı bir anda savurur. Doğası gereği fıtratında yıkıcılık da taşır. İnsan da öyledir; inancıyla kök salmadığında varlığına, kendini bir yere ait hissetmediğinde o bereketli toprak kurur ve savrulan bir "hiç"e dönüşür.
Bazı insanlar toprağın cömert sıfatlarını yansıtırken, bazıları ise bu dengeyi kaybedip sadece maske yönünü -iyi ve güzel olarak algılanan yüzünü- sunar; gölge yönünü ya bastırır ya da yıkıcı enerjisini en yakınlarına yansıtır. İşte o an insan, riyânın elinde devasa bir yalana dönüşür.
?Su: Akışkanlık, Berraklık ve Derinliğin Gizemi
?İnsan ruhu şeffaftır; duru bir su gibi akıp gitmek ister. Su, hayatın yegâne yaşam kaynağıdır; her çatlağa sızar, ulaştığı her kuraklığa can verir. Sert kayaları yumuşaklığıyla (hilmiyle) aşındırır. Nezaketin ve zarafetin yıkamayacağı bent, açamayacağı kapı yoktur bilinciyle çağlar durur. O şeffaflığın ve duruluğun da "yordayamadığı" bir şey vardır:
"kötülük"
Çünkü kötülük bilinçlidir ve irade dâhilindedir. Kötü biri istemeden kötülük yapmaz; tıpkı iyilik yapan birinin, yönlendirmeye gerek duymadan saf iyiliği kendi fıtratında taşıması gibi.
?İki coşkun akan ırmağın yol ayrımına geldiklerinde fıtratına uygun olan yolu seçip o yıkıcı yönünü büyük bir dönüşümle doğru olana yönlendirmesi gibi...
İnsan ruhu da su gibi olmalıdır. Kırmadan, yıkmadan geçmeli; geçtiği her kalpte iz bırakmalı ve dokunduğu her şeyi en iyi hâline dönüştürmelidir. Su bulunduğu kabın şeklini alırken, insan içinde taşıdığı vicdanının (kalbinin) şeklini alır. Bu, özünden vazgeçmeyen en mükemmel adaptasyon yeteneğidir.
?Ancak unutulmamalıdır ki suyun da bir "gölge" tarafı vardır. Bazen bendini aşar, yatağından taşarak bir sele dönüşür; bazen de bir kuyu derinliğinde karanlığa gömülür. Taşkın olduğunda yıkar, durgun kaldığında ise kokuşur. İnsan ruhu da böyledir; bedenine sığar gibi görünse de aslında kâinata sığmayacak kadar özgürdür. Bir damlanın içinde okyanusun potansiyelini taşır; ama o ruh bedene hapsolup akışını kaybettiğinde duygular kirlenir ve kalbin aynası pus tutar. Su arınmazsa hayatı taşıyamaz; yani ruh arınmazsa hakikati yansıtamaz.
?
"Ölü bir nehir nasıl öldürürse içindekileri,
Önce can gerek sana ey canan.
Ben yağmuru, telaşları aldım belleğime;
Sen her sabaha, güneşle uyan."
?Hava: Özgürlük, Fikir ve Zihin Fırtınası
?Özgürdür insan; hava gibi...
Hiçbir mülkiyetin sınırına girmez, zincire vurulamaz. Hava görünmezdir ama yokluğu mutlak bir ölümdür. İnsan nefesiyle bedenini, fikriyle ve vicdanıyla insanlığı yaşatır. Düşünce, hayal ve ilham; hep havanın o uçucu ama hayat verici tabiatından beslenir.
?
"Sen akılsın ben kalp; sen susarsan gider aklım başımdan,
Ben susarsam durur kalbinin atışları sessizliğimde."
?
Hava her yerdedir; aynı anda tüm evreni kaplayan o ilahi atmosfer ve insanın görünmez soluğu da öyledir. Dua etkisiyle görünmeden dokunur, fark ettirmeden iyileştirir. Hava, zihinsel "personamızın" en keskin kimliğidir. Hava kirlenirse boğucu bir duman ortaya çıkar; fırtınaya dönüşürse taş üstünde taş bırakmaz. Eğer bir insanın düşüncesi kirlenirse vicdanı (kalbi) susar. Özgürlük arayışı aklın sınırlarını zorlar ve ruhu her şeyi yerle bir eden bir savruluşa dönüşür. Oysa insan "cenneti de cehennemi de" içinde taşır; nasıl bakarsa öyle görür...Entelektüel bir kibir veya "boş söz kalabalığı" havanın o şifalı esintisini zehirli bir fırtınaya çevirir. İnsan o fırtınanın şiddetinden hiç kimseyi göremez, hiçbir fısıltıyı işitemez olur; kendi iç sesinin yankılarının enkazda kalır, kendi sedâsında kaybolur.
Ateş: İradenin Aydınlığı ve Öfkenin Yakıcılığı
?Ateş, hem aydınlatır hem boğar; hem ısıtır hem yakar. Dönüşümün en sert ve en "sıfırcı" öğretmenidir. Karanlığı deler, metali eritip ona form verir. Ateş mizaçlı bir ruh, aşkla harmanlanırsa çevresini ısıtan bir nur olur; ancak kibirle harlanırsa kendi varlığını bile küle çeviren bir yangına dönüşür.
?İnsanın iradesi bir ateştir: Doğru niyetle beslenirse karanlık yollara ışık tutar; yanlış beslendiğinde ise kontrolsüz bir öfkeye dönüşüp felaket getirir. Ateş insanı ya pişirip olgunlaştırarak erdem sahibi yapar ya da ham bırakıp sis içinde boğar. Sonsuz bir yangının habercisidir ateşin gölgesi; yıkan ve yok eden kör bir öfke... Kâmil insan, içindeki ateşi ocağında tutup kendi yangınından dışarıya sadece ısı ve ışık verebilen kişidir.
?
"Ve o gün gelir dolar küllük,
Dünyaya serilen satranç örtüsü silkelenir.
Atlar doludizgin atlar dörtnala,
Son at da kalkınca şaha, oyun sona erer.
İşte o atın toynaklarından dökülür kül.
Bir çocuğun saydam avuçlarına.
Kül gül olur, dünya güllük."
?
Üç Babdan Geçiş: Kelebeğin O Müşkül Yolculuğu
?İnsan olma süreci pasif bir durum değil, dinamik bir yolculuktur. Bu yolculuk üç büyük kapıdan (babdan) geçmeyi ve sahte personaları (maskeleri) bir kenara bırakmayı gerektirir.
?İnsan, önce insandan çıkar: Bu, toprağın kaskatı (sabit fikirli) hâlinden kurtulup açık fikirlere filiz vermesidir. Kişi, o sahte sıfatlarından ve egosunun ağır yüklerinden yavaş yavaş sıyrılır. Bu aşamada bazı ruhlar gökten düşen hüzme gibidir; ilahi bir lütuf ile dokunduğu her canlıyı yüceltir, yolunu kaybetmişlere kılavuz olur.
?
İnsan sonra hayvandan çıkar (soyunur):
Bu, suyun berraklaşması, ateşin dumandan kurtulup saf ışığa dönüşmesidir. İlkel dürtülerin pençesinden kurtulan ruhlar; gündüz sıradan bir fâni gibi yaşarken, gece olduğunda gökyüzünde birer yıldıza dönüşürler. Onlar ateşin yakıcı sıcaklığıyla değil, nurun şifalı hararetiyle buz tutmuş kalpleri ısıtırlar. Bu kozmik enerjiyi ancak kendisiyle aynı frekansta olanlar hissedebilir.
?
Son olarak insan, zamandan çıkar (soyunur): Bu, "İbnü’l-Vakt" (vaktin çocuğu) olma makamıdır. Anı ebediyete bağlamak, hava gibi her anı kuşatabilmektir. Bu mertebedeki insan, tüm zamanlarda ve mekânlarda hazır bulunur; evrensel ahlakı evrensel bir dille konuşur. Her insanın eşitliğini ve değerini sadece dille değil, özüyle savunur.
?
Nihaî Sorgu: Dengenin Tümdengelimi ve Tümevarımı ruh ve bedenin merkezine sabitlemiş "pi sayısı" gibidir.
Tüm bunların ötesinde geriye yalnızca şu soru kaldı: İnsanlığımız, insani ahlakımız ve değer yargılarımız o sahte kabuğundan soyunmuyor; hatta her geçen gün o duvarlar daha da kalınlaşıyor.
Üstelik içimizin harcı boşalıyor.
Bizi insan yapan o düşünme yetisi ve insanî irade gücümüz gitgide zayıflıyor.
Taşıdığımız tüm sıfatların aslî yönlerini ve gölge yönlerini dengeli kullanamıyoruz. Kendi afetimize bizzat şahit oluyor, kendi kıyametimizi hazırlıyoruz.
?Zira insanlıktan eksilmek, yalnızca bir isimden (sıfattan) vazgeçmek değildir; o muazzam dengenin, yani fıtratın iflasıdır. Adalet terazisi kırıldığında içimizdeki toprak cömertliğini yitirir; artık gül sunmak yerine sadece öfke ve nefret kusan çorak bir çöle dönüşür. Köklerimizi besleyen o kadim sabır, yerini yıkıcı bir sarsıntıya bırakır. İçimizdeki su, artık o eski şifalı akışını kaybetmiştir; berraklığı yerini bulanıklığa, hayat veren yumuşaklığı ise önüne geleni yutan, vicdanı boğan bir sele bırakır. Ruhun okyanusları çekilir ve geriye sadece hırsın tortusu kalır.
?Özgürlüğün sembolü olan hava, düşüncelerimizin kirlenmesiyle ağırlaşır; artık nefes aldırmaz, aksine boğar. İlham veren o hafif esinti, merhameti kökünden söken bir fırtınaya evrilir. Ve en nihayetinde içimizdeki ateş, o kutsal aşkın ısısı olmaktan çıkar; kibrin yakıtıyla harlanan, hem sahibini hem de dokunduğu her şeyi küle çeviren bir cehennem nârına dönüşür.
?İnsanlık içimizden boşalırken, bu dört unsurun ahengi de büyük bir gürültüyle yıkılır. Bizler, "Kâlû Belâ"da verdiğimiz o kadim sözü, unsurların bu hırçın kavgası içinde unuturuz. Ruh, dengesini yitirmiş bedeni terk ederken geriye tek bir hakikat kalır: İnsan olma süreci, ancak kişinin kendi içine yaptığı yolculukla aşkın dönüştürücü gücüyle mümkündür.
Öyleyse "Ah minel aşk" deyip yokluğa tahammül gösterip varlığa teşekkür etmeyi öğrenmeliyiz ki insan, adaletin o sarsılmaz potasına eşitliği de koyup herkesi "can", her şeyi tek bir varlık olarak görebilsin.
Her gece yağmur; o naif ve müdahale edilemez nezaketiyle -ki ben buna kısaca nezaket diyorum, aslında basbayağı bir kuşatma bu- meçhul bir şiir vuruyor pencereme.
?Belli ki bu mısralar; düzlemin şiirsel geometrisinde yolunu kaybetmiş mülteciler ya da benim gibi "mutlak doğruların" o köşeli süzgecinden kaçmayı başarmış, zamansız bir unutuluşun peşindeler.
?İlan:
"Posta kutusu emekliye ayrıldı."
?Biraz küskün, oldukça yalnız ve fevkalade vakur şimdi. Her şeyi içine atmaktan kederli; son günlerde "ağzını bıçak açmıyor." İçine atılan o cevapsız mektupların, o "gelmeyecek olanı bekleme" mesaisinin ağırlığı altında ezilmiş bir devlet memuru sessizliği çöktü üzerine. Bir kez bile şiir düşmeden o küskün gönlüne, emeklilik dilekçesini verdi hayata.
?Oysa kırık dökük pencerem öyle mi? Ruhunda yeniden kan çiçekleri açtı şiir yağmurunun o şifalı nefesiyle. Damlaların bu denli dolaşkan, bu denli akışkan olmasındandır belki de bu sızıntı. Sahiden, bu kadar akışkan olunca her yere sızıyor mu derinlik? Kulaklarımda ölümsüz, kadim şarkılar gibi çınlıyor her bir harf. Hiç yaşanmamış günler kanat çırpıyor sayfaların beyazlığında. Hem de bir Hint filminin o renkli, o mübalağalı ihtişamıyla! Şiire en çok da o hakikati genişleten, onu istediği gibi eğip büken bu abartı yakışmıyor mu zaten? İlmek ilmek, sabrın o en kuytu köşesinde örülmüş o mısralar, bir bardak çay sıcaklığıyla dokunuyor ruhuma. (Çayın şekeri az mıydı, çok muydu hatırlamıyorum; lakin dimağımda bıraktığı o derin mana hâlâ taze.)
?İlk kez farklı bir dille açılıyorum masmavi satırlara. Dil dediğime bakmayın; biraz "şiirce", biraz "çocukça"... Şiir benim için geceleri yorganın altında sığındığım o şiirsel dün-ya.
-Ben bunu neden bu kadar ciddiye alıyorum ki? "Lisanı"-
?Çocukluğumun bayramlığı bu kuşatma, çocuk saflığımın ganimeti. Sanki bir bayram sabahı çocukluk sevinci vurmuş "çocuk yüzlü" bakışlarıma ve ben inmişim sahile; siyah inciler topluyorum kumsaldan.
?Birdenbire dünyanın o zifiri karası akıyor avuçlarımdan. Kâinatı içime taşıyor dalgalar; ayaklarımın altında sarıya çalan bir orman ve kalbimin üzerinde tepiniyor camdan aslanlar. Kâinat taşmasın diye içimden, büyümenin camlarını kırıp Kaf Dağı’na kaçıyorum. Kaf Dağı’na kaçmak oldukça ideal bir fikir ancak dönmek için aşırı felsefi; ne yapalım, şiir bu kez böyle emretti.
?Dönüş yolunda açıyorum ruhumun o rutubetli sorgu odalarını. Geçmişin alıntıları çıkıyor karşıma, yüzleşiyorum pişmanlıklarımla. Mürekkebim tükenene dek yazıyorum adımı taşlı yollara. Bir noktada yazmanın da estetik dozu olduğunu fark ediyorum ama akıntıya kapılmışım bir kere.
?Korkuyorum; sevmekten, inanmaktan, en çok da bu denli inanmışlıkla sürüklenmekten... Gitgide yalnızlaşıyorum. Şiir mısralarının arasına saklanmış iyi yürekli kahramanlar -iyi ki saklamışlar- hemen yetişiyorlar imdadıma. Kalemim artık cesur; sarsılmaz ve kendimden eminim. Dağılıyor mürekkebin o boğucu ağırlığı. Gökten koparıp güneşi iliştiriyorum saçlarıma. Dağılıyor karanlıklar; atlıyorum Kaf Dağı’ndan yasemin kokan yaylalara. Ölmüş ruhuma can veriyor yaylaların serinliği.
Biliyorum ki şairin ölümü geçici bir duraktır şiir ikliminde. Her zaman çelmiştir aklımı bu ölümsüzlük fikri; belki iddialı bir hüküm ama hecenin o efsunlu ekseninde insan, eşyanın ruhuna ve sonsuzluğa inanmak istiyor işte.
?İçten bir itiraf bu son satırlar; gökkuşağının altında verilen o nihai mola. "Ne işi var," demeyin şiir yağmurunun bu kırık dökük penceremde. Sırılsıklam olmuşum zaten bu duygu yağmurunda. Her düşümde, o hiç bitmeyen "tutunma" çabamla tutunuyorum işte şiirlerdeki gülüşe.
-Sahi, "Gitmek mi zor, kalmak mı?"
Ya da kalıp da hiç orada olmamak mı?
İşte bütün mesele bu.-
Yani ayakkabılarımı bağlar, bağlamaz... Temmuzun bu yakıcı sıcağına aldırmadan
-ki güneş, âdeta insanın üzerine yıkılmak isteyen bir devlet dairesi ciddiyetiyle dikilmişken tepeme -gitmek gibi oldukça "mühim" ve bir o kadar da nafile bir eyleme kalkışıyorum.
?
Eğer bugün gitmezsem mevsim hep a'yazda, emekli maaşının zamlanmasını bekleyen memur sabrıyla takılı kalacak. Bugün gitmek bir seçenek değil; Türk Dil Kurumu sözlüğünde gereklilik kipi içeren zorunlu bir eylem.
Acemi bir dervişim belki, üstelik yolluğum da yok yanımda -çünkü heybemi hayal kırıklıklarıyla doldurdum- ama merak etme; en başından beri düşkünüyüm bu yolların.
Bugün sona erecek gereksiz kopan bu fırtınanın kısır döngüsü ve giderken sığınmayacağım, bahanelere.
?Beklemeyeceğim incirlerin olgunlaşmasını; kademelere ayrılmış bürokrasiyle uğraşamam bu saatten sonra.
Son kez besleyip yavru kedileri -ki onlar benden daha insancıl canlılardır- duymayacağım martıların o varoluşsal çığlığını.
İstemiyorum, göçmen kuşların yoldaşlığını. onlar pasaportsuz da geçebiliyorlar sınırları.
Gideceğim ruhumun gümrüğüne takılı kalmadan, saat tam 02.20'de zamanın simetrisini bozmadan çekeceğim yerleşik yaşamın fişini.
İstiyorsa "Yıkılsın bu kent!" belediye iyi çalışıyor bizim buralarda, kaldırırlar elbet ardımda bıraktığım moloz yığınlarını kalıp da kronolojisini tutamayacağım yıkılmışlıkların.
?"Yarım kalmışlık" hissine rağmen; ölmeye yakın, ölememekten muzdarip halk arasında "kocamışlık" da deniyordu galiba, ikisinin arasında, hep o meşhur arafta kalacağıma tek yön bir bilet alıp zamandan tek başıma muaf olup mekândan hep akşam, her gün akşam, bir "akşamüstü sıkıntısı" sirâyet ederken ruhuma çekip gideceğim bu şehirden.
-Ahmet Haşim gibi konuşmadım mı?-
Kalabalıktan çok uzakta, yalnızlığın özenle ördüğü -işçiliği biraz pahalıya mâl oldu-
o duvarlar arasında, hiç konuşmadan hayalinle sessizce oturacağım.
?
Belki bir çay içeriz bir köy lokantasında; saygın ve asil hayalinle karşılıklı.
Hayalin çayına iki şeker atar, biri benim biri kendi yerine -hayalin de de olsa ağzının tadını biliyor tabii– benimse "tadım kaçar" suskunluğundan dolayı.
Her yüz ifadene yeni yeni anlamlar yükleyip –sanki anlıyormuşum gibi sanki beni anlayacakmışsın gibi– sitemler ederim olmayan varlığına.
Sen, o her zamanki mesafeli duruşunla, sanki bir ansiklopedi maddesiymiş gibi sessizliğini bozup: "Teselli yürürlükten kaldırıldı," dersin, yine. -Bu görüşme maddeleri ilgililerce Resmî Gazete’de yayımlansın lütfen!-
?Ben zincirlerimi koparıp isyan çıkarırım. Aşkın prangalara vurulmadığı –ki kabul edelim, aşk bizzat pranganın tâ kendisidir– birini sevmenin ağır cezada yargılanmadığı, düşüncelerin yasaklanmadığı bir devrim yaparım.
Son gösterim bir köy seyirlik oyunu, izleyicisiyle buluşur köy meydanında.
-geleneksel bir hayal oldu bu-
Sonra mı?
Yine tarafınızca –o yüksek, ulaşılmaz ve muhtemelen Asan-sörü bozuk makamınızca– ağır cezaya çarptırılırım.
Sevgim savunmada yetersiz, aşkımın hükmü geçersiz sayılır. Yeminim yalan, savunmam mı külli ziyan...
Tutamadığım, tutmaya gücümün ve sosyal statümün yetmediği o sözler şahit gösterilir bu davada aleyhime.
Aşkta şüpheye yer yokken –ki ben en çok kendimden, kendi varlığımdan şüphe ederim– şüpheler haklı çıkar yine.
?Eğer bugün gitmezsem, çaresizce kabulleneceğim bu mağlubiyeti.
Kendimi savunmaktan vazgeçip –yani kendimi itinayla kandırmaktan– boşaltacağım ceplerimi.
Ceplerimden boynu bükük heveslerim, çatlamaya yüz tutmuş "sabır taşım" -çok vurgun yedi, sigortası da yok üstelik- birkaç kırık dökük düş ve uykusuz geceler saçılacak yerlere.
Yaşanmamış, yaşanması dâhi ihaleye verilmemiş günler de cabası...
?Sonra "okunmamış mektuplar" dinlenmeli diyeceğim -bu benim en estetik savunma biçimimdir-
Sanki o kâğıt parçaları delilleri saklıyormuş gibi.
Onlar söyleyecekler son sözü; yüzlerce cümle, binlerce kelime, hepsi bir asgari ücret toplantısındaymış gibi aynı anda konuşacaklar: "Gitme!" diyecekler, bu yükü, bu bedele senden başka hiç kimse taşıyamaz.
"Eğer bugün gidersen bir daha dönmezsin; çünkü biz" Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç" ve gün sona ermek üzere.
?
Son kez vedalaşacağım seninle, dostça insanca uzatacağım sana elimi; "en tehlikeli" yaklaşma biçimiyle...
Her insan ömründe bir kez sever ve her şeye katlanırmış ya; o eskimiş ama antika değeri taşımayan tesellinin hatrına.
O günü "Yaşanmamışlıkları Tozlu Raflara Kaldırma Günü" ilan edip kırmadan, dökmeden ve hiç kimseyi uyandırmadan sessizce gideceğim bu kentten.
?
Eğer bugün gitmezsem, derin bir sessizlik çökecek geceye ve iki can yitip gidecek bu çekişmeli davanın hüzzam makamında.
Hiç tanımadan birbirimizi –ki zaten biz birbirimizi tanımaya hep korktuk– iki yabancı olarak kalacağız seninle.
Sürgün edilecek ruhlarımız ait olmadığımız ve muhtemelen kirasını yalnızlığımızla ödeyeceğimiz başka bir dünyaya.
?Masalımız başlamadan sona erecek bugün yayıncı bulamamış bir yazarın hüznüyle.
Ve seni bir daha anlatamayacağım yıldızlara; onların da kafası yeterince karıştı, bizim bu kozmik meselelerimizle uğraşmaktan.
Güneşin uyanışıyla dökülecek gülüşün sabahın ilk ışıklarına. Camlarıma vuracak serçeler yine ama ben yarın sabah başka bir şehirde uyanacağım.
?Gökyüzünden söküp alacağım yüzünü; yağmurlarla yıkayıp soğumadan koyacağım yüreğime. Bir şiir gibi, bir sır gibi saklayacağım.
Sır saklamayı beceremesem de –çünkü içimdeki hep dışıma sızıyor– deneyeceğim en azından.
Hiç kimse bilmeyecek seni, sen de bilmeyeceksin yerini; hiç kimsenin bilmesine müsaade etmeyeceğim, kapısını kilitleyip anahtarını denize atacağım boş bıraktığım, kalbimin.
-Bu hayalde çok klişe oldu.
Boşluklar vergiden muaf olsa bari-
?Ve bu sona ermek bilmeyen boş monolog sonsuza dek sürecek.
-şaka şaka az kaldı susmama-
Bugünden sonra sözcükler sayfalara değil, içime akacak; dikenli bir çalı gibi batacak her yutkunduğumda.
?Seni düşünmek ara sıra içimi ısıtacak olsa da türkülerde geçince adının ilk hecesi –ki ne tesadüftür, bütün türküler seni söyler- kaskatı kesilip donacağım.
Ve birdenbire aklıma düşecek sözlerin rengini tam çıkaramadığım - belki de ben renk körüyümdür-
içime düşünce kaybolduğum o sözlerin... S'özlerinden parçalar düşecek sönmeye yüz tutmuş bu ateşe.
Ateş yeniden deli gibi harlanacak, yanıp kül olacak sana dair ne varsa.
Küllerin savrulacak dört bir yana rüzgârın kanatlarında.
-bu hayal diğer hayallerin aksine geleneksel değil; modern bir trajedi gibi oldu.-
?Rengârenk yağmurlar yağacak o küllerin üzerine ve yeniden yeşerip filizleneceksin kalbimde.
Ben, seni koyacağım yıkılan o şehrin yerine. Düşünsene kalbimde senden "mavi bir ülke" yedi iklimde yedi renk çiçeklerin açtığı, çocukların sokaklarda özgürce koşup oynadığı - ödevlerini yapmadan koşulsuzca- kuşların hiç göç etmediği, senden ibaret, hürel bir ülke...
?
O ülke benim kalbimde. Ve o ülkenin tek vatandaşı benim.
Ve maalesef pasaportumu az önce yaktım.
bugün günlerden pazar, bugün çok özel bir tarih
- yirmi beş mayıs iki bin yirmi beş-
Offf "kafam şişti" düğün konvoylarının sesini dinlemekten herkes bugünü mü beklemiş "başını göğe erdirmek" için?
Mezuniyet, düğün, nişan, sünnet...
Düğün merasimi en çok beklenen o an "takı töreni..."
Uzar gider bu kuyruklar...
İlk dans, harmandalı, erikdalı, toplu halay ve kapanış.
İyi ki evlendiniz de sahalar ebedîyen bekârlara kaldı.
"Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı" bu merâsimleri sınırlandırmalı ya da bu tür merâsimlerin pazar günü yapılması yasaklanmalı.
Sana ne demeyin lütfen!
İnsanlar neden en özel günlerini gürültüyle taçlandırmak ister ki anlayabilmiş değilim henüz?
Dışarıdaki gürültüden dolayı ne uyuyabiliyorum, ne de televizyon izleyebiliyorum - ki televizyon izlemeyi hiç sevmem-
Biraz bulmaca çözeyim dedim;
yukarıdan aşağıya, sekiz harf:
Evlenenlerin ilk girdiği yer?
Cevap: Dünya evi
Sağdan sola, beş harf:
Evlendikten sonra dünyada görülen ilk yer?
Cevap: Köşe (bucak)
Boru sesi, iki harf:
Bilin bakalım ne? (ti)
Bulmaca bile ti-ye alırken hayatı nedir amacınız sizin?
"bezdum yeminle bezdum"
Sırf siz "dünya evine girin" ve "dünyanın kaç bucak" olduğunu görün diye mi bunca izdihâm.
Ahh ah, vakti zamanında terk edecektim bu şehri.
"Kuş uçmaz, kervan geçmez" bir köye yerleşip emekliliğimi beklemek en güzeliydi.
Biraz parkta oturayım dedim, banklar ergenlerle dolu.
Nerede çocuk hakları nerede sek sek oyunları, oyun oynamak nedir bilmeden büyüyor yavrucaklar.
Tabii bu yaştaki gençlerin birbirini tanıması daha önemli ama bunun yeri kaydıraklar salıncaklar mı Allah aşkına?
Eve dönerken otobüse bindim; otobüs son yolculuğuna çıkacakların, son yolculuğuna çıkmadan önceki son yolculuk provası gibi tıklım tıklım.
Otobüstekiler "kulak tıkamışlar" hayata
Fuzûlî'nin şikâyet ettiği gibi "Selâm verdüm rüşvet değildir deyû almadılar"
Kulaklıkları duymalarına değil; görmelerine engel olmuş.
Herkes, herkesi görmezden geliyor artık.
En çok da çocuklar görmezden geliniyor.
Her gün yüzlerce çocuk veda ediyor yaşama.
Apan-sız
Zaman-sız
-buradaki -sız- eki eksikliklerini bildirmek amacıyla kullanıldı. (onlarsız)
Annelerinin o sıcakcık koynundan kopuyorlar "nar çiçeği" gibi düşüyorlar buz gibi toprağa.
Devir ediyor cansız bedenleri ve bir çocuk payı yer açılıyor dünyada yeni doğan her çocuğa.
Can çekişen ruhları bir gün daha fazla yaşayabilmek için kuş gibi çırpınıyor âdeta.
Üstelik "çağdaş zamanlar" dediğimiz şu dönemde:
-savaş vurgunu çocuklar-
-açlıktan ölen çocuklar-
-sığınma problemi olan çocuklar-
-eğitim hakkı elinden alınmış çocuklar-
-küçük yaşta zorla evlendirilmiş çocuklar-
Çocukluk ne ifade ediyor, çocuk olmadan
büyümek zorunda kalanlar için?
evcilik oyunu mu,
yara mı,
travma mı?
Konu ne ara çocuklara geldi yine?
Konumuz hep onlar olmalıydı, aslında hep beraber yürümeliydik yarınlara...
Onlar hep gülmeliydi,
Ne yazık ki sahip çıkamadık çocukluğa!
Neyse bir es, kısa bir sessizlik...
İçten bir iç çekiş!
Nasıl olsa kimse okumayacak bu yazdıklarımı.
Çünkü herkes yazıyor.
En iyisi ben de bu boş işleri bırakıp roman yazayım.
Ziyan-ı kaza bu benim yaptığım.
Kurguyu biraz abarttıp biraz da absürte bağladım mı?
Okurun pusulası hep beni gösterir.
Eleştiri oklarını hep bana çevirir eleştirmenler.
Bu iş tamam, sıkıyorsa "gülmeyin de yanında yatın."
Yıkıldı bile "dördüncü duvar"
Bir iki deneme; sakın denemeyin benim "içim şişti" yazarken
Neymiş, kendi kendimle konuşuyormuşum.
Kendi kendimle konuşmuyor muyum zaten?
Şayet okusaydı bu yazdıklarımı "yapay zekâ" nın ağları sızlardı.
Tüm sözcüklerin yerini değiştirip böylesine anlamsız ve amaçsız bir metni tam bir başyapıt olarak düzenler- idi.
Öncelikle tüm şairlerin ve yazarların zihnini tarar sonra şair ve yazar olamayacaklara eşit miktarda edebî yetenek dağıtırdı.
Bende bu durumdan istifade etmek isterdim açıkcası ancak özgel görüşüm edebî şahsiyet olarak Ahmet Hamdi TANPINAR ve Oğuz ATAY tüm zamanların en iyisi ve yapay zekâ da onlardan araklıyor, sanırım bilinç akışı tekniğini.
Zorunlu göç yasası, metinler arasılık hatta yer değiştirme de deniliyor bu duruma.
Neyse çok boş konuşup çok boş yer kapladım.
Yazar olmak benim neyime en iyisi biraz gidip kitap okuyayım.
Hem ben "kitaplı köyün kavalcısıyım."
Ben olmasam kütüphanedeki tüm kitapları çoktan kemirmişti, sevimli farecikler.
Sonra işin yoksa kitapları yama; edebî eserler "kırk yamalı bohça."
Ne anladınız da neyi dişlediniz sevimli farecikler?
-masa örtüsündeki en az benim kadar inatçı olan o çay lekesiyle yaptığım münazara-
Beklemek... Her gece güneşin doğuşunu, her günün sonunda yıldızların belirmesini beklemek. Zemherinin ayazında yazı sayıklamak, yazın o kavurucu sıcağında bir damla yağmura aşermek... Beklemek, vuslata ermeyince omuzlara binen ne ağır bir yüktür! Verimsiz toprağa ekilen tohumların filizlenip boy vermesini beklemek gibi; o çorak araziyi ellerinle kazmak ve her sabah göğsüne vuran o "rençber ağrıyla" uyanmak, bereket yerine avuçlarınla gözyaşlarını toplamak...
?Beklemek belirsizlikle eş değerdir; tıpkı mevsimlere küsen bir ağaç gibi köklerin yabancı bir toprağa mahkûm, dalların ise rüzgâra kırgındır. Her bekleyiş, bir sonbahar rüzgârı gibi ölüm serperken yapraklarına; onca bekleyişin sonunda, bahara eremeden tüm varlığını dökmektir. Beklemek bazen olgunlaşmanın ön koşulu olsa da meyve vaktinde koparılmadığında dalında nasıl çürürse, insan da öyledir. Sabrın eşiğine gelindiğinde ruh ağırlaşırsa ve tahammülün o son kertesinde beden içten içe çürümeye başlar.
?Sessizliği dinleyip görünmeyeni sezgilerle öngörmeye çalışırken, ne beklediğini bilmediğin o tekinsiz anlarda dön ve bak arkana: Geride bıraktığın sensin.
?Gördüğün yürüdüğün tüm yollar sana çıkmış; geleceğin sokağı da sensin, sona eren günün şafağı da sen. Damarlarında taşıdığın kan, göğsünde atan can da sensin. Senin ruhunun ayak izleri bu geride bıraktıkların. İlmek ilmek işlediğin motifler arasında simetriyi bozan o nakışı fark ettin mi? Bırak öyle kalsın, düzeltmeye çalışma. Belli ki "gömleğinin düğmelerini en başından yanlış iliklemişsin."
?Yırt artık sana dar gelen o sınırları! Geçmişi sorgulamak; buzdan parmaklarla kor ağacından ömür devşirmeye benzer. Geçmiş hiç sönmeyecek bir yangın, gelecek ise derinliği bilinmez bir buz dağıdır. Belki de kül olmak en cesur yaşam biçimidir; ancak geçmişe müdahale edilemez, o çoktan yaşanmıştır. Gelecek kontrol edilemez; yaşanacak olan illaki yaşanacaktır. Bilinmezliğin o soğuk ürpertisine bırak kendini; bazen bilmemek, bilmekten daha şifalıdır. Karışmalı insan; bir uzayıp bir kısalan gölgelerle zamanın akışına, rüzgârın serinliğine, denizin tuzuna ve dalgaların uğultusuna... Bazen de göçmen kuşların kanat sesine; mevsimlerin bile kendi döngüsünden caydığını gördüğün hâlde şu tabiatın aldanışına karışmalı.
?Aklın başındayken sevilip sevmediysen, aklın seni terk etmeden önce yaşamadıysan, şimdi bu "deli akılla" beklemek nafile. Pişmanlıkların paslı ray gıcırtısı gibi zihnine doluşurken bil ki, beklediğin o yolcu hiçbir zaman gelmeyecek. Gelecek olan bekletmez; konuşmak isteyen, kendisine yöneltilen soruları suskunlukla geçiştirmez.
?Beklemenin ağırlığı zamanın akışıyla değil, kalbinde bıraktığı izlerle ölçülür. Bu ağırlık, durgun suya bırakılmış bir taş gibi çöker duygularının en derinine. Vazgeçmeyi öğrenemeden tüketirsin ömrünü. Bu umarsız bekleyiş, zamanla en güzel duygularını öfkeye tahvil eder. İnançla çıktığın o yolda, belirsizliğin kolları arasında kaybolduğunu görürsün. Saatler erir, dakikalar un ufak olur ama yine de dağılmaz kalbinin o kurşun gibi ağırlığı.
Ah, benim umarsız bekleyişlerim... Olmayacağını bile bile kapıldığım aldanışlarım... Ah, benim deli aklım! Açık fikirlerim, üstü açık kaldı şimdi mezarda.
?Dünyadaki varlığım kapladığım kütle kadardım oysa, daha fazlasını hiçbir zaman hak görmedim kendime. Bu yüzden saymadım alıp verdiğim nefesleri; hesapsızca yaşadım, günübirlik kaçışlarla. Ömrümün terekesi şu masa örtüsündeki benim kadar inatçı çay lekesi ve kenarı sararmış şu fotoğraftan ibaret. Arkamdan beddua etmeyin, tutmaz; çünkü kaybedecek hiçbir şey bırakmadım geriye. Hatalarımın referanslarını, almaktan kaçındığım sorumlulukların istatistiklerini güncelleyip kapattım ben o sayfayı. Ha, bir de "adamdan saymadığım" suskunluklarım var tabii; onların verilerini de bizzat açık adresime ilintiledim.
?Kafam çok rahat bu aralar. Dümeni otomatiğe alıp tozlu bir sahneden seyrediyorum kendimi. Akışkan bir zeminin sabit sahne dekoru gibiyim. Klişeleri seviyorsanız; otogarda unutulmuş boş bir bavul da diyebilirsiniz bana. Ya da hayatın homojen dokusunda katılaşıp kendi gölgesine saplanıp kalmış, yosun tutmuş bir taş... Eskiler, “Su akar, yolunu bulur,” derlerdi. Cesaretimi toplayıp kendimi akışa bırakmalıyım; suyu çekilmiş nehir yataklarını henüz toplamadan eskiciler.
?Şimdilerde çok isteksizim, cesaretsizim, hareketsizim. Tüm "iz"lerimle yola koyulsam da üzerimdeki sevgisizliğin ağırlığı altında eziliyorum. Sevgisizlik... Harflerin arasına sıkıştırılmış dipsiz bir boşluk. Gözenekleri kapanmış, ışık sızdırmayan derin bir yara gibi. Bir çocuk saflığıyla beklerken büyümek yerine eksilmek; gözle görülmeyecek kadar küçülmek ve her görülmediğinde daha da görünmez olmayı dilemek... Tüm hatalarımın sebebidir çocukluğum; usulca fısıldamalıydı kulağıma kötülerin kazanacağını. Ben de böylece iyiliğe oynayıp kaptırmazdım tüm kartlarımı.
?Oysa sevme yetisi, kendini sevmekle başlar. Ama ben, “Öyle çok sevsem, öyle çok sevilsem,” derken aslında içten içe “O kadar büyük ki sevgisizliğim!” diye haykırıyormuşum meğer. Tüm sevme ve sevilme ihtimallerini kendi ellerimle boğazlayıp, dillere destan bir aşk hikâyesinde var olmayı dilerken... Böylesi beklentisi ve "eklentisi" yüksek olan bu Bekleyişin zamanla ete kemiğe işleyen derin bir yaraya dönüşmesine neden oldum.
?Neyse ki gönlümü "belki"lerle avutuyor, ruhumu ihtimallere alıştırıyorum. Ama aynaya her baktığımda yüzleşmek zorunda kaldığım "keşke"lerim var. Olasılıkları kapısız bir odaya hapsedip nasır tutmuş vedalardan koparıyorum dünleri. Zihnimin fırtınasına davet ettiğim "hâlâ olabilir"lerim var. Belirsiz zamanın sisi bir siluet gibi hafızama çökünce, beklemenin gölgesine küsüyor zihnimdeki labirentler. Beni yoran beklemek değil aslında; bu bekleyişin bir türlü nihayete erememesi. Yosun tutmuş havanın küf kokusunda, rüzgârın taşıdığı seslere tutunmak...
?Sabrın eşiğindeyim oysa.
Bıraksam hafiflemez yüküm, taşısam eksilmez. Bir mağara işçisinin sırtındaki taş gibi değil ki bu; damarlarımı büzüştüren, kalbimi sıkıştıran, sesimi taşa dönüştüren umutsuz bir bekleyiş. Ruhani ve nebatî. Ne öldürüyor ne de güçlendiriyor; sadece ağırlaştırıyor, süreğen bir delilik hâli.
?Bekliyorum; zamanı değil, kendimi tüketerek. Bekliyorum; gelecek olanı değil, kendimden gidişimi izleyerek. Gitmek, içimde masum kalan son şey. Dünyalar kadar sarılıp o yaralı çocuğa, gitmek kendimden... Gitmek, bekleyişin diriliğine gem vurmak. Geçmiş, dokunamayacağım kadar uzakta artık; unutamayacağım kadar da yakında. İlkel bir takvimin içinde günleri, ayları, yılları bilmeden; o bekleyişin mayasında yoğrulurken gitgide kabarıp çoğalan bir sancı bu. Her günün bir asır sayıldığı bu zaman diliminde yüzyıllar önce de bekliyordu insanlar, hâlâ bekliyorlar.
?Çünkü bazı bekleyişlerle vedalaşılmaz, bazı ölümler toprağa gömülmez. Çünkü yürüdüğün yol da sensin, beklediğin o yolcu da sen.
... hem çağırdığın hem de beklemenin o tozlu yollarında boğduğun...
İnsanın en büyük meziyeti, her şeyden önce denge ve akıl yürütme yetisidir. Problem çözebilmek, fikir üretebilmek ve mevcut olanı sorgulayabilmek insana özgü bir davranış biçimidir.
Her ortama uyum sağlayabilmek yalnızca yüksek zekânın değil, aynı zamanda derin bir farkındalığın da göstergesidir.
İnsan, olup bitene sadece maruz kalan değil; onu anlamlandırabilen ve gerektiğinde lehine dönüştürebilen bir varlıktır.
?Etrafımızdaki kişilere öğüt vermek çoğu zaman kolaydır; asıl zor olan, onlara doğru davranışlarla model olabilmektir.
Çünkü dayatılan her inanç sistemi -adı ister din olsun, ister ideoloji, isterse bir yaşam biçimi-
bireysel farklılıklarımızı tehdit eder ve seçim hakkımıza müdahalede bulunur.
Bir bireyin inanç duygusunu zorla şekillendirmek, çoğu zaman o inancın inkârına yol açar. İnancını tamamen yitiren birey, kaçınılmaz olarak bir boşluğa düşer; hayatı anlamsızlaştıran o varoluş sancısının en temel nedeni de budur aslında.
?Oysa inanç dediğimiz şey, illa ki kutsal bir çerçeveye sığmak zorunda değildir.
Bu insanın kendine ait bir hayali, bir amaca tutkuyla bağlanması veya alışkanlıkları olabilir. Yeter ki amacına ulaşacağına inansın; inanan bir insanın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
?Gençlik dönemi, bu sosyal öğrenmenin en güçlü olduğu evredir. Bu dönemde gençlerle sevgi bağı kurmak bu yüzden çok önemlidir; çünkü onlar, çevrelerinde kendilerine en yakın hissettikleri ve en çok sevdikleri kişileri model alırlar. Sevgiye aç kalan bir birey en yakınlarıyla bu bağı kuramadığında onaylanma ihtiyacına başvuracaktır. Takdir etmek öz güveni geliştiren olumlu bir davranışken, onaylanma ihtiyacı bir insanın olduğu gibi kabulüne engeldir ve koşulludur.
?Bir birey yakın çevresinden takdir göremediğinde, beğenilme ve onaylanma ihtiyacından dolayı sosyal mecralara yönelecektir ki bu sanal alemde doğru kişilik modelleri olduğu kadar olumsuz ve uygun olmayan kişilik modelleri de vardır.
Sırf beğenilme ve onaylanma ihtiyacı yüzünden kendi benliğinden ödün vermek, ileriki dönemlerde kişilik bozukluklarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bu sanal ortam gençlerin güven duygularını zedelemekte ve kendilerini değersiz hissetmelerine yol açmaktadır.
Çünkü kişiliği sahte olan insanların duyguları, davranışları, hatta söyledikleri de samimiyetsizdir.
?Yaşanan hayal kırıklıklarının en temel nedeni, karşı taraftan hep bir beklenti içerisinde olmamızdan kaynaklanır. Beklenti yoksa hayal kırıklığı da yoktur. Koşulsuz sevilen bir birey onaylanma ihtiyacı hissetmez, kendisiyle barışıktır ve kendini olduğu gibi kabul eder.
Bu gibi durumlarda farkındalığı yüksek olduğu için herhangi bir beklenti içerisine girmez ve sırf onaylanma ihtiyacını karşılamak için kendi kişiliğinden ve değerlerinden ödün vermez.
?Karşılıklı sevgi ve bireysel farklılıklarımıza duyulan saygı, bu bağın kurulmasındaki en önemli etmendir. Aksi takdirde araya görünmez bir duvar örülür; "sıfır iletişim" döngüsünde "Ben buradayım, görülmeyi ve duyulmayı bekliyorum," demek; asıl niyetimizi anlamalarını beklemek yerine "elimizi taşın altına koymalıyız" ve herkesin anlayabileceği evrensel bir dil (sevgi dili) kullanmalıyız.
İnsanlar arasında ırk, dil, din ayrımı yapmayı bırakıp evrensel bir bakış açısıyla kendimizi geliştirmek zorundayız.
Adil ve eşit şartlarda yaşamak her bireyin en temel hakkıdır.
Ahlak görüşümüz ve ahlakî yasalarımız bizim güvenli sınırımızdır. Bizim sınırımızın sona erdiği yerde bir başkasının sınırı başlar ki o da kendi inanç sistemini ve ahlak yasalarını şekillendiği çevreye göre oluşturacaktır.
Saygı duyduğumuz kadar saygın, karşı tarafa verdiğimiz güven kadar güveniliriz.
Her şeyin bir karşılığı varken koşulsuz sunulan tek şeydir, sevgi.
Bir “sükût provası” bu oldukça mühim ve bir mabet sessizliğinde.
Söylencelerin ağırlığını omuzlarımda taşıyarak büyüttüm onu.
Bu kutsal ciddiyeti korumak adına, kalbimin taze sürgünlerini budayıp kalbimi zamanın boşluğunda (muâllakta) asılı bıraktım ve sükûtun dehlizlerine çekildim.
Suskunluğumun “yüce kurultayı” sona ermek bilmeyen toplantıları neticesinde içime suskunluk heykeli dikmeyi lâyık buldu.
-Suskunluk görüşmelerine katılan ve hiç konuşmadan oy birliğiyle bu kararı alan herkese çok teşekkür ederim.-
Bu ruhanî sessizliği sizlere tercüme edebilmek adına sayfalarca kitap okudum.
Meğer beyhûde bir seyahate çıkmışım.
Her şeyi zamanı gelmeden öğrenmeye çalışmak her yere zamandan önce varmak demekmiş.
Vardım evet! Ancak o bilinmezliğin labirentlerinde benden başka hiç kimse yoktu.
Ve unuttum her önceliğin, bir sonu olduğunu; sona varmanın gerekliliğini.
Evet, ben çağırdım onu.
O kim mi?
"Başı kalabalık" bir yalnızlık.
Sonu olmayan hikâyemin tek kahramanı, rüyalarımın efendisi.
-Kahraman dediysem hep kaybeden türden.-
Aramızda, eşsiz bir sanat eseri gibi duran o “karşılıklı nezaket” duvarını yükselttik durmadan.
-Mimarisi mükemmel ama çıkış kapısı olmayan o duvar-
Kimse kimsenin içindeki o mahrem sessizliği delmeye cüret edemedi.
Oysa ben, ruhumun saatini hep o meçhul vuslatın şafağına kurmuştum.
Çarklar dönüyor, zemberek kusursuz işliyor sanıyordum.
Meğer yanılmışım...
Sorun saatte değil, zamanın bizzat kendisindeymiş.
Zaman, beni ciddiye almayacak kadar hoyrat ve akışkanmış.
Akrep ile yelkovan, kavuşmaya değil; sabrın o sıfırcı "eli sopalı" disiplinine yani şahsi cehennemine hizmet ediyormuş, meğer.
Bir limana sığınamadım belki ama yalnzlığın o karanlık sularında kaptanlık icâzeti almayı başardım.
Bazen mazinin güvenli ve durgun koyuna demirleyip bir ada gibi hür olmayı seçtim.
Bazen de geleceğin o tekinsiz fırtınasında, meçhul bir kıyıya vurup sessizce beklemeyi.
Böyle zamanlarda Tanpınar’ın o meşhur dizeleri düşer, aklımın hiç uğramadığı aklıma:
“Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında
Yekpâre geniş bir anın parçalanmaz akışında”
Ben o zamanın tam ortasındayım işte.
-Ya da bu yolculukta zaman beni ortada bırakmış da olabilir.-
Zamanın içinde yorgun düşen bir esir, zamanın dışında her şeyin yabancısı bir gezgin.
Bu çift taraflı bir sürgün, bir uçtan diğer uca kendi ekseninde durmadan dönen bir saatin zaman aşımına uğrayıp kendi hikâyesine geç kalışı gibi.
Fazla idrâkten dolayı aklını bir kenara bırakmış, her şeye geç kalmış ve kendi kederini bir mülk gibi sahiplendiği için yükünü hiç kimseye bırakamamış bir zaman yolcusuyum.
Bir yol hikâyesinin "boş kahramanı..."
Kısacası yalnızlıkla benim dostluğum baki kalacak.
Bu sözsüz, nefessiz ama son derece şuurlu bir “sükût provası”.
Kalbim, bu sükûnetin sonsuza dek bekçisi, olacak.
Ama asıl muamma şu:
Her şeyden bîhaberken, bu duygusal vesayet nasıl bu kadar diri kalabiliyor?
Bu reddi imkânsız, istifası kabul edilemez bir yönetim becerisi...
Hadi, itiraf edelim artık kalbim; bu imkânsızlıklar yerleşkesinde kim kimi daha çok sevdi?
Kim, yola düşmeden evvel “olmazların” zırhını kuşandı?
Kim yok oluşu bir istikrar gibi istedi ve suskunluğu bir “olgunluk” maskesiyle gizledi?
Kim sağ çıktı bu enkazdan, kim daha ölmeden girdi mezara?
Hadi itiraf edelim, biz o duru netlikten ve saflıktan hep ürktük.
Belirsizliğin o alacalı buğusunda saklanmayı daha güvenli bulduk.
Ne istediğini bilmek sorumluluk almak demekti, çünkü.
Hep bu yüzden değilmiydi, tutarsızlığımız?
Belki de bu yüzden bu önceliğin sonu hiç gelmeyecek.
Hiç başlamayan bir hikâyenin sonu, hiç gelmeyen birinin gidişi olmadığı gibi.
Neticede; saatimi hayatın ritmine göre ayarlayamadım.
Belki de saniyeler gibi spontane yaşamalıydım.
Ya da dakikalar kadar dengeli kalmalıyım zamanın 12'den vuruşlarında.
Belki de akışa bırakıp her şeyi saatlerin o vakarlı yürüyüşüne eşlik etmeliydim.
Oysa ben bir gölge gibi bir uzayıp bir kısalırken, zamandan bağımsız "kendi yerimde saymışım” meğer.
İşte benim o,
Kadranı hâlâ çalışıyor gibi görünen,
Fakat kalbi çoktan durmuş, o" bozuk saat"
siz hiç uçsuz bucaksız
bir okyanusun ortasında
rotanızı kaybedip
öylece bakakaldınız mı yıldızlara
göğsünüzü yırtan o azgın dalgalarla
başa çıkıp da
dingin ruhunuzda kopan
fırtınayla alabora oldunuz mu
ve ıssız bir adaya vururken o enkazın kollarında
ebedî yalnızlığa battınız mı hiç
siz hiç
her gece yarısı
alaca baykuşlar öterken
elinizde kırık lambayla
sarp kayalıklarla bezenmiş bir dağa
tırmandınız mı
tam zirveye ulaştığınız o anda
yırtıcı bir siluet yapıştı mı eteklerinize
yavaş yavaş sizi çekerken derinliğine
üzerinize zifiri bir yorgan örtüp
sonsuz ve derin bir uykuya
daldınız mı hiç
siz hiç
yarınlarınızdan ödünç alıp
bugününüzü yamadınız mı
veresiye defteriniz dolduğunda
zamanın kapısında beklediniz mi
yaşanmamış günlerin sayfaları
bir bir koparken takviminizden
yarınlarınız savrulurken
hoyrat esen rüzgarın soluğunda
dününüzü saklasın diye
emanet edip vefalı toğrağa
ardınıza bile bakmadan kaçtınız mı hiç
siz hiç
taşlaşmış kalbinizin kabuğunu kırıp
söküp de yerlere attınız mı
yağan yağmur altında ıslatıp
kızgın kumlara serip kuruttunuz mu
akşam olunca parçalarınızı toplamayı
unutup
çöl ayazında kalan yüreğinizle çözüp bilinmezliğin sırlarını
bir tüy kadar hafif olup dolaştınız mı evreni
nihayet eve döndüğünüzde
ete kemiğe bürünmüş hâlinizle
bu alemde bir hiç olduğunu
anladınız mı
Muâllak Gündem
09.02.2026 - 23:55hikâye ya-za-ma-ma-mın haklı gerekçeleri
Masada bir sessizlik var.
Öyle sıradan bir sessizlik değil bu; sesini yükseltmeden konuşan, masanın parlak zeminine yapışmış parmak izleriyle dâhi konuşan bir sessizlik.
Önümde az önce sonlandırdığım bir hikâye ve karşımda Anton Çehov oturuyor.
Oturmak değil de daha çok bekliyor. Sabrın ve suskunluğun oturma biçimi bu.
Gözlerim yorgun; yorgunluğumun nedeni çok şey anlatıp hiçbir şey anlatamamış olmak.
Bir durumun içinde sıkışıp kalmış gibiyim; ne dramatik bir patlama var ne de kesin bir sonuç.
Sadece "arzuhâl"
Anton Çehov'a soruyorum nedenini.
Aslında sorunun cevabını bildiğimi biliyorum ama bilmekle kabullenmek arasındayım.
Çehov’un da benim de çok iyi tanıdığımız bir mesafe var, aramızda.
Daha ben konuyu açmadan ne demek istediğimi anlıyor.
Çehov sessizliğimi ihlal ediyor, resmen.
İhlal diyorum ama bu, bir kapının gıcırtısız açılması gibi.
İnce belli çay bardağından bir yudum alıp gözlüğünü düzeltiyor. Sonra o yumuşak ama delici bakışlarını üzerime dikip fısıldıyor:
?
“Bak azizim, düşündün düşündün; baktın ardı bir türlü kesilmiyor düşüncelerinin.
Hemen keseceksin düşünmeyi.
Bu kadar düşünmek yetmez mi düşünsel hikâyene.
Neticede bu da bir hâl.
Zaten yaşadığın bu hayat bir hikâyeden ibaret değil mi? Daha ilk cümlede başlamışsın kurguya
Oysa sana kaç kez söyledim; susmak gibi bir silahın daha vardı elinde.
Şayet ben olsaydım, tam burada keserdim.
Çünkü asıl mesele söylenmeyende saklıdır.
Söylenmez, hissettirilir.
Bir bakış, yarım kalmış bir hareket, havada asılı kalan bir cümle yeterdi.
Yazarak o asil sessizliği bozdun.
Sırf bu yüzden sen hikâye yazmamalısın; sessizliğin gücünü kullanamıyorsun çünkü.
Sessizlik, anlatacağın her şeyden daha derindir.”
Çehov sustuğunda, odadaki hava biraz daha ağırlaşıyor.
Sanki hikâye yazmamak da bir yazma biçimiymiş gibi...
Maupassant’ın intikamı:
İşte o an Maupassant sabırsızca vuruyor masaya -masa yuvarlak- yuvarlak olması bile onu sinirlendiriyor olmalı.
Çünkü onun dünyası köşelerden ibaret.
Maupassant hemen yanıbaşıma oturmuş.
Sessizliği fazla gevşek bulmuş belli ki.
Sayfalar dağılıyor titreşimin etkisiyle.
Haklı!
Onun evreninde hiçbir şey dağınık kalmamalı.
Onun yazgısında her şey bir saatin çarkları gibi kusursuz işlemeli, çünkü bir dişli yerinden oynarsa, zaman sözcüklerin yanılgısına düşüp kayabilir.
Sert bir sesle giriyor, hikâyemin içindeki hikâyeye.
?
“Dostum,” diyor sert ama "sıcakkanlı" bir dille, “hikâye bir disiplin işidir. Sen anlatmayı seçtiğini söylüyorsun.
Söylüyorsun da bu dataları sıkıştırıp arşivlesen dâhi edebiyat tarihine sığmaz.
Fazlalıkları budamalı; hikâyeyi bir iskelet gibi ortada bırakmalısın.
Sen ne yapmışsın?
Sözcüklerin gevşemesine izin verip mevsimlerin akışına göre şekillenen nesneler gibi genleştirmişsin fikirlerini.
Sonra ne mi olur?
Birdenbire kaskatı kesilir ve büyük bir gürültüyle kırılır hikâyen.
Hikâye kırılsın diye değil, ayakta kalsın diye yazılır.
Tüm zamanlara tutunsun, tüm okuyucular kendinden bir şeyler bulsun diye.
Senin gönlün çöle dönmüş, kızgın kumlar kelime olup akmış.
Bu dramatik olay senin ufkunu köreltmiş.
Oysa yazar "serinkanlı" hatta "soğukkanlı" olmalı -Maupssant Türkçe sıfatları çok iyi kullanmıyor mu?-
Sen neden yanmayı seçiyorsun ki?
Kalemini ateşe bir kez batırdın mı küle döner, hikâyen.”
Maupassant sustuğunda, masadan kayıyor zaman ve benim hikâyemin zamanına dâhil oluyor.
Bir komutan edasıyla giriyor Ömer Seyfettin hikâyeme:
O millî kimliği, o destansı üslubuyla...
Sesini yükseltmesine bile gerek yok; cümleleri zaten emir kipinde.
Dosyayı işaret edip:
?“Seni en baştan uyarmıştım evlat: "Sözü uzatma, , hedefi şaşırma, attın mı vurmalısın dedim sana.
Sen atmışsın ama tek bir kelimen bile ulaşmamış hedef kitleye.
Dersi kaynatan bir öğrenci monoloğundan öteye geçememiş hikâyen.
Neymiş?
"Gökyüzü mavi...
Kuşlar...
Rüzgârda savrulan yapraklar..."
Derken resmen hikâyeyi şiire taşımışsın.
Bu duygu hammallığını bırak!
"Hikâyeye dön!" diye bağırdıkça sen "başka yol yok" dedin.
Neymiş?
Sokakta oynayan çocuklar kavgaya tutuşmuş.
Kötü örnek olmasınlar diye mi daldın kelimelerle kavganın içine.
İyiyle kötü aynı hikâyede olur mu deme?
Olmalı!
Ve o kavganın illaki bir kazananı olmalı ki hedef amacına ulaşsın.
Eşya hikâyeye dâhil edilmez.
Bir sahne dekoru gibi yansıtılır.
Yürürken takıldığın şu taşı, sessizce oturduğun bu bankı bile anlatıya dahil etmişsin.
Hikâyen hedefi vurmadığı gibi sen de menzile varamadan detaylarda kaybolmuşsun.
-Bu sözlerden sonra, masa bile suçüstü yakalanmış gibi susuyor-
Sait Faik daha fazla dayanamıyor, ve bu suskunluğu bozuyor.
Bir balıkçı teknesiyle demir atıyor bu edebî buluşmaya.
İyi ki burda tabii ya o beni anlar!
Anlamaktan da öte, yargılamaz.
Sesi çok eski bir cümle gibi tanıdık.
Sanki aynı mahallede yaşamış aynı havayı solumuşuz.
Kasketini düzeltip bir sigara daha yakıyor.
Gülümsemesi acı bir tütün tadında.
"Masumiyetin yükü bu taşıdığın" sakın bırakma, diyor bana.
Şaşkınım!
Sait Faik, masanın en uzağında oysa. Elindeki simiti bölüp yarısını bana uzatıyor.
Yaz diyor! "Yazmazsan deli olursun"
Sussan da için konuşmaya devam edecekti zaten.
Ve sesin kısıldıkça bir volkan şiddetiyle patlayacaktı birgün biriktirdiğin gecikmişlik.
Kendini anlatmak için masumiyeti ödünç almana gerek yok ki!
O üşümüş kediyi, o acıkmış ve korkmuş yavru köpeği kendi hikâyene yük ettin.
Etmeseydin küsüp boynunu bükecekti sözcüklerin.
Senin kalemin zaten masumiyet taşıyor.
O kediyi birisi sahiplensin o yavru köpek sığınacak bir dükkân bulsun diye İstanbul sokaklarında.
Bırak simitçi her zamanki yerine kursun tezgâhını.
Hayatın hep böyle alışkanlıklardan ibaret olması çok can sıkıcı biliyorum.
Ama sen yazarak parçalamışsın zaten o can sıkıntısını.
-Yüzümde beliren tebessüm emanet sanki gülüş hırsızlığına da mı bulaştım ne?-
Belki de büyük ustanın da dediği gibi "sadece yaşayıp gitmeliydik."
Yazıp da dünyayı bu kadar "insanca" bir gürültüye boğmadan.
Herkes susuyor.
Ben hâlâ düşünüyorum.
Var olmak için değil; varlığımı kanıtlamak için yazıyorum belki de.
Masadaki o beyaz sayfalar benim deyimimle “kusurlu, biraz gürültülü, biraz fazla insanca” duruyor.
Asıl kusur da burada zaten:
Başka bir şeyle doldurmayı hiç denememişim” denemem de biliyorum.
Kendi kendimi köşeye sıkıştırıp soruyorum:
Bu hikâyeyi çarpıcı bir sonla mı sonlandırmalıyım.
Yoksa bir sonuca bağlamadan, kalemi ve kâğıdı boşluğa asıp yarım mı bırakmalıyım, diye?
Sonuç mu?
Hâlâ yazmaya devam ediyorum.
Belki de hikâye dediğim şey, susmayı "beceremeyişimin başarısızlığıdır."
Sansürsüz
08.02.2026 - 17:58-Tahmini okuma süresi hakkında hiçbir fikrim yok!
Umarım sıkılır ve sonuna kadar okumazsınız.-
Çatlak ve Ters Piramidin Güncesi
Her şeyin tersine gittiği bir günün gecesinde her şeye tersten başladığım gibi dünyaya da ters yönden giriş yapmışım.
Annem eskiden hep anlatırdı-kabak tadı verdiğinden artık sormuyorum- doğduğumda ölüymüşüm.
Bu dünyaya gelmek istemediğimi anlamamış olacaklar ki; sonradan can üflemişler ruhuma.
İşte o gün iki şey, çivi yazısıyla yazılmış anlıma.
1. ait olamama
2. geri dönüş isteği
3. sesli düşünme ve düşünceleri sesli okuma kabiliyetim yüzünden annemin hep zor durumda kalışı.
Ha bir de her şeyi öngörmeme rağmen her belaya balıklama atlama ve her konunun ortasına gök taşı gibi düşme tutkum da var mutlaka eklemeliyim.
İlk çocukluğun verdiği o yerinde duramama hâli henüz devam ediyordu ki okumayı ve yazmayı kendi kendime öğrenmiştim. Bu durumu hiç kimse bilmiyordu ve ben bu rahatlıkla -sırf gıcık olduğum için komşumuzun duvarına "bu evin sahibi satılık" yazısını yazdığım gün-dün gibi aklımda.
Her aklıma geleni olur olmaz yerde söylermişim.
"Tepki 1: Aaaaa çok ayıp!
Tepki 2: Çocuğunuz çok terbiyesiz!
Tepki 3: Çok şımartmışsınız!
Sizin yerinizde ben olsaydım, var ya!"
-sız
-siz
Benim hakkımda hep olumsuzluk eki kullanmışlar, "sizler!"
Zavallı anneciğim!..
Ahh! Melek yüzlü o kadın beni büyütürken harcadığı enerjiyi başka bir yöne sarf etseydi, Türkiye'nin elektrik ihtiyacını karşılardı herhâlde...
Abartıyor olabilirim!
Abartmaya seviyorum!
Canım anneciğim seni hâlâ "Dünyalar kadar seviyorum!"
Bu espri de bayatladı ama hâlâ yapıyorum.
-elektrik enerjisi esprisini...-
Aşırı derecede bağımsız ve hareketli, olduğum kadar meraklıymışım da...
Hatırlarım sırf bir gün musalla taşı hakkında yeterince açıklama yapmadıkları için -hani çocuğum ya psikolojim bozulur-
Evden kaçıp musalla taşını aramaya gitmiştim.
Yolda karşılaştığım hayret dolu bakışlara aldırmadan, ulaştığım sonuç neticesinde özlemle musalla taşına sarılıp üzerinde uyuyakalmışıtım.
Beni o taşın üzerinden kaldırabilmek için gelen "yedi cüceler" -biraz daha çaba sarfedilseydi bir futbol takımı da kurabilirdi aslında- yani kardeşlerim, beni amacına uygun bir şekilde eve taşımışlar ve gereken uyarıları yapmışlardı, sağ olsunlar.
İşte, bu dönem dönem gaflet uykusuna dalmalarım; ölümle koyun koyuna yatarken ölümü hiç hatırlamayışım o günlerden yâdigar bana...
Derken okula başlama yaşım henüz gelmemesine rağmen yine sırf gıcık olduğum ve kıskandığım için benden iki yaş büyük olan komşumuzun kızı Gülşen'in okula başladığını öğrenince Gülşen şu an Almanya'da yaşıyor.
-Bir sıfırlık galibiyeti devam ediyor yani-
Okulun giriş kapısının önündeki merdivenlerde tam on beş gün boyunca oturma eylemi yaparak hem okul müdürün hem de sınıf öğretmenimin ilgisini çekmeyi başarmıştım.
Onların:
"Hayır olmaz!
Kanunen uygun değil!
Çok küçük...
Dayak yer...
Ezerler, üzerler her neyse..."
Tüm mazeret duvarlarını aşıp nihayet o kapıdan sınıf'a atlamayı girmeyi başarmıştım.
Öğretmenim o gün anneme -pes edeceğimi düşünmüş olmalı ki-
"Birkaç gün gelsin, sonra sıkılır." Dediği gün ile "bu çocuğu nasıl fark etmezsiniz yaşıtlarının çok üstünde" dediği gün sayısı birkaç günü geçmemişti ki okula resmî olarak kaydımı yaptılar.
Benim için artık çok geçti. "Kendim ettim, kendim buldum."
"Ne umdum ne buldum." Deyip deyip oturma eylemi yaptığım o günlere lanet ederek gidip geliyordum okula...
Hâlâ boştum.
Bomboş.
Bu boş saksının daha da boş bir ortamda dolması mümkün değildi. Lakin içimde doymak bilmeyen o öğrenme arzusu günden güne daha çok alevleniyordu.
Ancak öğrenmenin yolu bu değildi.
Okul ortamında duvarlar üstüme üstüme geliyor -kapalı ortam korkusu buradan gelir-koridorlarda koşmama izin verilmiyordu.
Çok iyi bilirim neşeli bir teneffüs sonrası o ölüm sessizliğini...
Neşe dolu kahkahalar sükûnete bürünür, bir anda.
Aldığın nefesin ritmini bile duyar sıra arkadaşın hele bir de *ursa altına dinamit yerleştirip pencereden atmayı bile düşünürsün.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de toplu hâlde ayakkabı çıkarma müsameresi başlar.
Kokunun kaynağını anlamak isteyen bütün gözler üzerindedir.
Her satır başında nefret etmene rağmen büyük harf kullanmak zorunda kalırsın.
Ara sıra kural dışı hareket etmek istersin.
"Su uyur, ispiyoncular uyumaz."
Öğretmenin o ciddi bakışlarının üzerinde dolaştığını hissedersin.
Bu durum bende hep bir gülme isteği uyandırırdı.
Öğretmenimin bıyıkları üst dudağını tamamen kapatır ve bundan dolayı öğretmenimin ağzına dolan o fırça hissini hep merak ederdim.
Soramadım...
Soramazdım...
Sorsaydım, dayağı yerdim.
İlkokuldan sonra bir daha hiç okula gitmedim.
Hatta okulun önünden geçmeyi bile reddettim, uzunca bir süre...
Bu dünyada hayatta kalmam için her şeyi bilmem gerekmiyordu ancak her şeyi deneyimlemem gerekiyordu.
Kısa bir teneffüs sonrası sessizlik ne iyi geldi bir bilseniz.
Ancak bu farkındalık sorgulamasının "Azı karar, çoğu zarardı." bu suskunluk ve anlaşılmama hissi ızdırap veriyor, babamın anlattığı masallar artık ilgimi çekmiyordu.
Kendi isteğimle daha çocuk yaşta çalışmaya başladım.
Kazandığım paranın bir kuruşunu bile harcamadan altına yatırım yapıyordum. -nasıl da ileri görüşlüymüşüm-
Okula tam zamanlı gitmedim belki ama eğitim hayatımı da tamamen bırakmadım.
İki alanda öğretmenlik yapma yetkisine sahibim ancak staj deneyimim bana bu meslek için hiç de uygun olmadığımı hatırlattı bir kez daha...
Yapamazdım!
Çocukların gözlerindeki o ışıltı günden güne sönerken gençlerin umutlarının sararmış yapraklar gibi dalından düşüşünü izleyemezdim.
Yalın bir dille atanamadım, da yazabilirdim.
Neyse!
Geçelim bu konuyu bu konuyu geçtikten sonra bir bölüm daha bitirdim soruları sallayarak - ki çoğu tuttu- öğretmenlik yetki alanım üçe çıktı.
Ancak yine de yetersizdim. ve bu kez yetersizliğin kaynağı ben değildim.
Bu meslek benim otoriteye karşı olan hazırcevap kişiliğimi törpülüyor hayallerime gem vuruyor ve bu sisteme ayak uydurmam konusunda beni koşulluyordu.
Ve vaktizamanında sanayiye giden arkadaşlarım benden daha fazla kazanıyordu.
Sabırlı ve idealistim ama hiçbir zaman politik davranmayı beceremedim.
Bu günlerde ne mi yapıyorum?..
"Bir baltaya sap olamamanın" haklı gururu var üzerimde...
Bu dünyadaki tek amacım ne kadar boş ve gereksiz olduğumu kanıtlamak.
Sırf arama motorunda adım halka mâl olmuş kişiler listesine dahil edilsin diye yapmadığım şey kalmadı.
Kendimle bile çeliştiğim şu günlerde bir uçtan bir uca savrulup varoluş sancısı çekerken tüm varlığım zıtlıkların pençesinde köşeye sıkışmış ve yan çizebilme yeteneğini kaybetmişti.
Ters dönmüş ve kurtaranı olmayan bir kaplumbağa gibi kendi etrafımda döngüsel hareketler çizmenin verdiği yorgunluğun te'siriyle uyuyakaldığım bir gün o derin uyku esnasında rüyamda gördüğüm beyaz saçlı ve beyaz sakallı bir adama karşı h'ayranlık hissetmeye başladım.
Daha önce hiç sigara, alkol ve hatta asitli içecekler dahi içmeyen ben; beyaz saçlı o adamın bana uzattığı bardağı - içinde beyaz bir şey vardı, her neyse- bir yudumda hüplettim.
Artık sarhoştum.
H'ayran sarhoşu...
-Umarım Edebiyat Tarihi'ne ve arama motoruna bu yüzyılın en absürt badeli aşığı olarak geçmeyi başarırım.-
O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
O güne denk özel hayatımda tutunamayıp istikrarı sağlayamamıştım.
Bu durum benim için çok büyük bir fırsattı. Bu durumu ilahi bir işarete yorup tuttuğumu koparma kararı aldım.
Evet!
Bu kez yapabilirdim.
Ancak önce onu bulmalıydım.
İlk olarak gazetelere ilan verdim.
Çıkmadı ortaya, vicdansız!
Daha sora işe terlik ve pijamayla gitmeye başladım ki...
-Deli divaneyi mutlaka bulurdu.-
Bu konuda iyi olduğumu iddia etmiyorum
İyi olduğumu biliyorumdum da...
- Hatta emindim.-
Onu gördüğüm ilk an, ona ayran içme teklifi edecektim.
Bu h'ayranlık beni derbeder etti ve asgarî ücretle çalıştığım işten kovuldum.
Neyse ki üç gün tatil yapabilmek için üç aylık kazancımı harcamamıştım.
Bu boş, bomboş kaldığım dönemde can sıkıntısının verdiği vesvese yüzünden
"İblislik Çıraklık Merkezine" başvuru yaptım.
Derslere bizatihi (çevrim içi) İblis'in kendisi giriyordu.
Artık insanların zihinlerini okuyup
Vesvese veriyor, tüm manipüle tekniklerini kusursuz bir şekilde yerine getiriyordum.
Staj dönemini başarıyla tamamlayıp bu okuldan da üstün başarı belgesiyle mezun oldum.
Artık Truva Savaşı çıkaracak kadar gizil güçlere sahiptim.
Ne yazık ki bu alanda da iş bulamadım.
Neden mi!
Mezun çoktu atanamadım!
Geçen gün rüyamda gördüğüm ak saçlı ve ak sakallı adam- hatta saç ve sakalı daha da uzamıştı.- Rüyama üstü açık spor bir arabayla gelip beni çok sert bir şekilde uyardı.
O günden sonra tövbe edip bu tür işler yapmayı bıraktım.
Ancak rüyalarımda aşırı derecede düzensiz ve dağınık olduğumdan-sakın arkamı toplamayın dayağı yersiniz-bu süreç nasıl ilerleyecek inanın ben de bilmiyorum.
Ak saçlı ve ak sakallı o adam artık rüyalarıma gelmiyor, doğum günümü hatırlamadığı için trip attım o da küstü.
-Haklı değilmiyim ama!
Şimdilerde ne mi yapıyorum?
Asgarî ücretli başka bir işte çalışıyorum.
-Maaşıma zam yapıldı bu arada artık ustayım.-
Ve kovulmak için yine elimden geleni yapıyorum.
Bugün işe gitmedim mesala oturdum, bunları yazdım.
Kahvaltı çay tembellik...
Yemek, çay uyku...
İzin verseler bu döngüyü sonsuza dek sürdürebilirim.
Kaybedenler iyi bilir, her kaybettiğinde ocağa çay koymanın rahatlığını...
Bundan sonra ne mi olur?
Hesap kitap yapalım,
neden+sonuç=
Olasılık 1. Belki yine bahçemde maydanoz, marul ve soğan yetiştiririm.
Olasılık 2. Ben yine kitap okurken-ilk olarak "Oğuz Atay"ın romanlarını okuyacağım.- bir sokak kedisi gelir pencereme ve yavrularını bana emanet ettikten sonra yeni arayışların peşine takılıp ortadan kaybolur.
Ve ben o yavru kedileri büyüttükten tam altı ay sonra anne kedi yeni doğmuş yavrularıyla geri döner.:))
Bu günlerde en iyi yaptığım şey ne mi?..
"Yaptığı tek şey ölmekti" diyecekler ardımdan bu benim mezar taşı yazım olacak burada dursun sakın çalmayın!
Nerede kalmıştım:
Evet!
Bugünlerde yaptığım en iyi şey (yüzleşme ve inkar)
Ama eskisi kadar kaçmıyorum, kendimden, onlardan hatta hiçbir şeyi umursamıyorum, bile.
Kendimi bulmam ve eve dönüşüm hayli zamanımı aldı ama çok iyi oldu.
Kendimden neden bu kadar uzun uzadıya bahsettim?..
Hayır!
Uzun uzun bahsetmedim, aslında milyonda bir doluluk oranım bu kadar...
Boşluklar doldukça bu seri zeyl hâline devam edecek.
Bundan sonra ne mi yapacağım?..
Her şeye sondan başlarım, dediğimi hatırlıyorum-ya da ters yönden-
Belki de bu yüzden siz gelirken benim dönüyor olmam tesadüf değildir.
Belki de romanını yazarım sondan başladığım hayatın san-sür-süz
"Yaşanmışlıkların, yaşanması mümkünken yaşanmamışlıkların!.."
Not! Yazdıklarımın hiçbiri hayal ürünü değildir!
Bizzat gerçeğin en acı hâlini içerir.
Her şeyin tersi mevcuttur bende dedim ya...
Sizin üzüldüğünüz şeylere benim gülüp geçişim belki de bundandır. :))
Muâllak Gündem
06.02.2026 - 20:50Kışla Obası
Benim doğduğum yer burası: “Kışla Obası”
Adını ben koydum zemheriye asılmış, bir kış sabahı.
Ve henüz bilmiyordum "kışlanın" ne demek olduğunu.
(Bir yerin adını koymak, ona kader biçmek miydi, yoksa zaten biçilmiş kaderden kaçma teşebbüsü müydü? Hâlâ çözemedim bu meseleyi.)
Sadece bir coğrafyadan ibaret değil burası; memleketimin taşı, toprağı, nefesi.
Burada ufukları görünmez kılan yükseltiler yok belki.
Ama hep merak etmişimdir, kayalıkların ardına gizlenmiş kentleri.
Ve hep sormuşumdur kayalıklara bir gün o kente varırsam, buradakiler unutur mu beni diye...
Buralarda yollar sarptır; geçit vermez kanyonlar.
Balçıkla kaplı yollara inat, bir gelin gibi salınır yamaçlar.
Burada zaman, şehirlerdeki gibi saatle, takvimle değil; derelerin akışıyla, güneşin uyanışıyla, ayın bir var olup bir kayboluşuyla ölçülür.
Burada iklimlerin zamansız darbelerine yenik düşer mevsimler.
Kanunları serttir tabiatın, itiraz dilekçeleri rüzgâr taşır zamanın sahibine.
Burada soğuk olur kış geceleri.
Eğer gökyüzü açık ve berraksa anlarız ki ayaz kapıdadır; kırağı yağar sabaha karşı.
Eğer gökyüzü kapalıysa, ağır bir sis bulutu çöker dağların eteklerine; bir mezar sessizliği çöker bozkırın ruhuna.
Yas tutar tüm canlılar, dalında buruşmuş, solmuş tazecik canlara.
Şehirlerde sis bir manzarayken; buralarda bir yazgıdır dağların alnında.
Gökyüzü kurşun gibi yağar bazen, böyle zamanlarda kayalıkların koynuna sığınır çobanlar; buralarda “sığınmak” bir ocağa, "sığınmak" gibidir ata dili bir duaya.
Bir gün sizin de yolunuz düşerse “Kışla Obası”na sakın inanmayın baharın gülüşüne.
Nice ışkınlar gördüm cemrenin ihanetiyle düşmüş, toprağa.
Şehirlerdeki gibi duygular tutkuyla dans etmez buralarda; her geliş aldanış, her gidiş dolaylamadır.
(Sahi sizin oralara da uğrar mı bu seher yeli?
Hafif bir meltem gibi dokunur mu “yârin zülfüne”?)
Yasanın dışına çıkar burada ayrılıklar bazen bir asker mektubu olur, keskin bir bıçak gibi saplanır göğsünüze.
Her soluk alışınızda genzinize dolar ıslanmış toprak kokusuna karışmış mahzun kır çiçeklerinin kokusu.
Ertesi yoktur, papatyaların “seviyor–sevmiyor”la başlayan masallar; bir “varmış bir yokmuş”la sona erer.
Denize çok uzaktır “Kışla Obası”
Martıların sesini, dalgaların hışırtısını işitmez burada çocuklar.
Bu yüzden yüzmezler hayallerinde, hep büyük adam olma telaşıyla hep okula koşarlar.
Burada kekik kokan dağlar, susuzluğu gideren pınarlar var.
Mavi bir atlas gibi kat kat dürülmüş ufuklara akın ederken kırlangıçlar, bir kaçış başlar gün batımına.
Her günün sonu mutlak bir vedadır, güneş dağların ardına çekilince.
Burada yanmaz sokak lambaları; karanlığa mahkûm olur sokaklar.
Geceyi yırtarken yıldırımlar, gökyüzü pul pul dökülürken geceye uykumuz bölük pörçüktür, başımızı yasladığımız duvarlar nemli...
Burada gün ışığı “göz aydınlığı” getirmez her zaman.
Bazen kuzusunu kurt kapar çocukluğun ve bir duvarın dibine çöküp ağıt yakışını duyarsınız güneşin geç kalışına.
Burada evler taştır, topraktır.
Pencereleri dışa açılan oyuk; eşikleri kutsaldır.
Kadim Türk kültürünün muhafızıdır bu eşikler.
İçeri girene huzur verir, dışarı çıkana bereket.
Hazanda yorgun düşer vefalı toprakları, ta ki hasat zamanına kadar.
Başak tarlaları börtü böceği aç bırakmaz.
Cömerttir meyve bahçeleri; önünden geçene rızık sunar.
Burada ne kuşlar aç kalır ne de karıncalar.
Burada paylaşmak erdemdir.
Paylaşmak yalnızca rızkı değil; elinde olanı, "elinden geleni ardına koymamaktır."
Bölüşmektir ekmeği, aşı ve en derin acıları.
Burada rüzgâr süpürür tortusunu sokakların.
Emektar kapıcılar yoktur; egonuzu okşayan.
Gözlerinize dolar kerpiç duvarların tozu ve ovaladıkça netleşir göz çizgilerinizde sınıf ayrımı.
" Burada yükselmek yokuştur."
Burada çok erken başlar hayat.
Belki de bu yüzden her şey vaktinden evvel solar.
Zaman hep kaybedenidir kumarın sabrın meyvesi tatlı değil, acıdır.
O nasırlı ellerin, ter damlayan alınların emeğinin karşılığı yoktur.
Bazen bir dolu yağar, bazen de hasatı sel götürür.
Güneş kavruğu tenlerdeki derin ve zamansız çizgiler, bir ömrün vesikası gibidir.
En içten gülümsemeler bile gizleyemez gözbebeklerindeki o hayal kırıklığını.
Çünkü burası “Kışla Obası”
Şehirden uzak, yaşama yakın.
Burada bir asır kadar uzunken mevsimler, ömürler bir nefes kadar kısadır.
Hilfü’l-Fudûl
04.02.2026 - 21:47Eşref'i Mahlukât
Kutsaldır insan; "Eşref-i Mahlûkat"tır.
Yani yaratılmışların en şereflisi, varlığın (atomun çekirdeği) gözünün nurudur. Bu şeref, tesadüfî bir lütuf değil; onun fıtratına nakşedilmiş dört temel unsurun -ateş, hava, toprak ve suyun- muazzam bir ahenk ve dengeyle bir arada bulunmasından kaynaklanır. Sosyal dünyaya sunduğumuz "personamız" bu unsurların dışa vurumudur. Birbirine zıt görünen bu unsurlar, aslında ruhun potasında eriyip harmanlanmış ve uyumlu bir kişilik ortaya çıkarmıştır. Bu mizaç; derinlikli düşünen ve hakikate ayna olan "kâmil insan" sureti olarak tecelli eder.
?İnsan, kâinatın özü ve çekirdeğidir. Bu dört unsur onun hem bedeninde hem de ruhunda; toprağın kadim sabrıyla, suyun gizemi ve zamanın hafızasına karışarak akışıyla, havanın sınırsız özgürlüğü ve ateşin o mukaddes kudretiyle can bulur. İnsanın o sırlı tabiatı da burada ortaya çıkar. Dört unsurun özelliklerinin dışa yansıması; aynı anda hem ağır hem hafif, hem sakin hem coşkun, hem yıkıcı hem de onarıcı olabilme yetisidir.
?
Toprak: Sabır, Tevazu ve Kök Salan Kararlılık
?İnsan, her şeyden evvel toprak mizaçlıdır; çünkü bedeni topraktan yaratılmıştır. "Persona" düzeyinde toprak; güvenilirliği, aidiyeti ve toplumsal köklerimizi temsil eder. Toprak, üzerine basıp geçene, göğsünü çapalayıp tırmıklayana bile gül verir.
?
"Kestirme yolu yoktur gönlümün,
Boşuna yıkma dağları.
Sen kazmayı her vurduğunda,
Benim göğsüm daralır;
Hayra yordama gözlerimdeki hayreti."
Ve hiç şikâyet etmeden her türlü kötülüğü sinesinde öğütüp berekete dönüştürür. "Kâmil insan" da böyledir: Sabırlı, mütevazı ve sonsuz bir hoşgörü sahibi... O, hayatın yükünü hiç şikâyet etmeden taşır; çünkü gönüllüdür. Fıtratına uygun olmayan hâlleri - tıpkı toprağın çürüğü humusa dönüştürmesi gibi- bir olgunluk imbiğinden geçirerek güzelliğe tebdil eder.
?Toprak acele etmez; bilir ki her tohumun bir vakti, her filizin bir mevsimi vardır. Bu, zamanın hikmetine vakıf olma hâlidir. Ham meyvenin dalından koparılmasına müsade etmez; lakin dalında çürüyüp ziyan olmasına da izin vermez. Vakur bir sükûnet ve tükenmez bir tahammül bu...
"İnsana yakışacak en iyi kaftan" Ancak toprak sadece tevazu değildir; o aynı zamanda sarsılmaz bir kararlılıktır. Fırtınaya göğüs geren dağlar ve kayalıklar, toprak üstünde ömürleri yüzyılı aşmış çınarlar; toprağın direncinin ve o dirence kök salabilmenin izleridir.
?Fakat dikkat edilmelidir ki toprak, derin bir sarsıntıyla (depremle) her şeyi yutabilir. Kök salanı beslerken, köksüz ve zayıf olanı bir anda savurur. Doğası gereği fıtratında yıkıcılık da taşır. İnsan da öyledir; inancıyla kök salmadığında varlığına, kendini bir yere ait hissetmediğinde o bereketli toprak kurur ve savrulan bir "hiç"e dönüşür.
Bazı insanlar toprağın cömert sıfatlarını yansıtırken, bazıları ise bu dengeyi kaybedip sadece maske yönünü -iyi ve güzel olarak algılanan yüzünü- sunar; gölge yönünü ya bastırır ya da yıkıcı enerjisini en yakınlarına yansıtır. İşte o an insan, riyânın elinde devasa bir yalana dönüşür.
?Su: Akışkanlık, Berraklık ve Derinliğin Gizemi
?İnsan ruhu şeffaftır; duru bir su gibi akıp gitmek ister. Su, hayatın yegâne yaşam kaynağıdır; her çatlağa sızar, ulaştığı her kuraklığa can verir. Sert kayaları yumuşaklığıyla (hilmiyle) aşındırır. Nezaketin ve zarafetin yıkamayacağı bent, açamayacağı kapı yoktur bilinciyle çağlar durur. O şeffaflığın ve duruluğun da "yordayamadığı" bir şey vardır:
"kötülük"
Çünkü kötülük bilinçlidir ve irade dâhilindedir. Kötü biri istemeden kötülük yapmaz; tıpkı iyilik yapan birinin, yönlendirmeye gerek duymadan saf iyiliği kendi fıtratında taşıması gibi.
?İki coşkun akan ırmağın yol ayrımına geldiklerinde fıtratına uygun olan yolu seçip o yıkıcı yönünü büyük bir dönüşümle doğru olana yönlendirmesi gibi...
İnsan ruhu da su gibi olmalıdır. Kırmadan, yıkmadan geçmeli; geçtiği her kalpte iz bırakmalı ve dokunduğu her şeyi en iyi hâline dönüştürmelidir. Su bulunduğu kabın şeklini alırken, insan içinde taşıdığı vicdanının (kalbinin) şeklini alır. Bu, özünden vazgeçmeyen en mükemmel adaptasyon yeteneğidir.
?Ancak unutulmamalıdır ki suyun da bir "gölge" tarafı vardır. Bazen bendini aşar, yatağından taşarak bir sele dönüşür; bazen de bir kuyu derinliğinde karanlığa gömülür. Taşkın olduğunda yıkar, durgun kaldığında ise kokuşur. İnsan ruhu da böyledir; bedenine sığar gibi görünse de aslında kâinata sığmayacak kadar özgürdür. Bir damlanın içinde okyanusun potansiyelini taşır; ama o ruh bedene hapsolup akışını kaybettiğinde duygular kirlenir ve kalbin aynası pus tutar. Su arınmazsa hayatı taşıyamaz; yani ruh arınmazsa hakikati yansıtamaz.
?
"Ölü bir nehir nasıl öldürürse içindekileri,
Önce can gerek sana ey canan.
Ben yağmuru, telaşları aldım belleğime;
Sen her sabaha, güneşle uyan."
?Hava: Özgürlük, Fikir ve Zihin Fırtınası
?Özgürdür insan; hava gibi...
Hiçbir mülkiyetin sınırına girmez, zincire vurulamaz. Hava görünmezdir ama yokluğu mutlak bir ölümdür. İnsan nefesiyle bedenini, fikriyle ve vicdanıyla insanlığı yaşatır. Düşünce, hayal ve ilham; hep havanın o uçucu ama hayat verici tabiatından beslenir.
?
"Sen akılsın ben kalp; sen susarsan gider aklım başımdan,
Ben susarsam durur kalbinin atışları sessizliğimde."
?
Hava her yerdedir; aynı anda tüm evreni kaplayan o ilahi atmosfer ve insanın görünmez soluğu da öyledir. Dua etkisiyle görünmeden dokunur, fark ettirmeden iyileştirir. Hava, zihinsel "personamızın" en keskin kimliğidir. Hava kirlenirse boğucu bir duman ortaya çıkar; fırtınaya dönüşürse taş üstünde taş bırakmaz. Eğer bir insanın düşüncesi kirlenirse vicdanı (kalbi) susar. Özgürlük arayışı aklın sınırlarını zorlar ve ruhu her şeyi yerle bir eden bir savruluşa dönüşür. Oysa insan "cenneti de cehennemi de" içinde taşır; nasıl bakarsa öyle görür...Entelektüel bir kibir veya "boş söz kalabalığı" havanın o şifalı esintisini zehirli bir fırtınaya çevirir. İnsan o fırtınanın şiddetinden hiç kimseyi göremez, hiçbir fısıltıyı işitemez olur; kendi iç sesinin yankılarının enkazda kalır, kendi sedâsında kaybolur.
Ateş: İradenin Aydınlığı ve Öfkenin Yakıcılığı
?Ateş, hem aydınlatır hem boğar; hem ısıtır hem yakar. Dönüşümün en sert ve en "sıfırcı" öğretmenidir. Karanlığı deler, metali eritip ona form verir. Ateş mizaçlı bir ruh, aşkla harmanlanırsa çevresini ısıtan bir nur olur; ancak kibirle harlanırsa kendi varlığını bile küle çeviren bir yangına dönüşür.
?İnsanın iradesi bir ateştir: Doğru niyetle beslenirse karanlık yollara ışık tutar; yanlış beslendiğinde ise kontrolsüz bir öfkeye dönüşüp felaket getirir. Ateş insanı ya pişirip olgunlaştırarak erdem sahibi yapar ya da ham bırakıp sis içinde boğar. Sonsuz bir yangının habercisidir ateşin gölgesi; yıkan ve yok eden kör bir öfke... Kâmil insan, içindeki ateşi ocağında tutup kendi yangınından dışarıya sadece ısı ve ışık verebilen kişidir.
?
"Ve o gün gelir dolar küllük,
Dünyaya serilen satranç örtüsü silkelenir.
Atlar doludizgin atlar dörtnala,
Son at da kalkınca şaha, oyun sona erer.
İşte o atın toynaklarından dökülür kül.
Bir çocuğun saydam avuçlarına.
Kül gül olur, dünya güllük."
?
Üç Babdan Geçiş: Kelebeğin O Müşkül Yolculuğu
?İnsan olma süreci pasif bir durum değil, dinamik bir yolculuktur. Bu yolculuk üç büyük kapıdan (babdan) geçmeyi ve sahte personaları (maskeleri) bir kenara bırakmayı gerektirir.
?İnsan, önce insandan çıkar: Bu, toprağın kaskatı (sabit fikirli) hâlinden kurtulup açık fikirlere filiz vermesidir. Kişi, o sahte sıfatlarından ve egosunun ağır yüklerinden yavaş yavaş sıyrılır. Bu aşamada bazı ruhlar gökten düşen hüzme gibidir; ilahi bir lütuf ile dokunduğu her canlıyı yüceltir, yolunu kaybetmişlere kılavuz olur.
?
İnsan sonra hayvandan çıkar (soyunur):
Bu, suyun berraklaşması, ateşin dumandan kurtulup saf ışığa dönüşmesidir. İlkel dürtülerin pençesinden kurtulan ruhlar; gündüz sıradan bir fâni gibi yaşarken, gece olduğunda gökyüzünde birer yıldıza dönüşürler. Onlar ateşin yakıcı sıcaklığıyla değil, nurun şifalı hararetiyle buz tutmuş kalpleri ısıtırlar. Bu kozmik enerjiyi ancak kendisiyle aynı frekansta olanlar hissedebilir.
?
Son olarak insan, zamandan çıkar (soyunur): Bu, "İbnü’l-Vakt" (vaktin çocuğu) olma makamıdır. Anı ebediyete bağlamak, hava gibi her anı kuşatabilmektir. Bu mertebedeki insan, tüm zamanlarda ve mekânlarda hazır bulunur; evrensel ahlakı evrensel bir dille konuşur. Her insanın eşitliğini ve değerini sadece dille değil, özüyle savunur.
?
Nihaî Sorgu: Dengenin Tümdengelimi ve Tümevarımı ruh ve bedenin merkezine sabitlemiş "pi sayısı" gibidir.
Tüm bunların ötesinde geriye yalnızca şu soru kaldı: İnsanlığımız, insani ahlakımız ve değer yargılarımız o sahte kabuğundan soyunmuyor; hatta her geçen gün o duvarlar daha da kalınlaşıyor.
Üstelik içimizin harcı boşalıyor.
Bizi insan yapan o düşünme yetisi ve insanî irade gücümüz gitgide zayıflıyor.
Taşıdığımız tüm sıfatların aslî yönlerini ve gölge yönlerini dengeli kullanamıyoruz. Kendi afetimize bizzat şahit oluyor, kendi kıyametimizi hazırlıyoruz.
?Zira insanlıktan eksilmek, yalnızca bir isimden (sıfattan) vazgeçmek değildir; o muazzam dengenin, yani fıtratın iflasıdır. Adalet terazisi kırıldığında içimizdeki toprak cömertliğini yitirir; artık gül sunmak yerine sadece öfke ve nefret kusan çorak bir çöle dönüşür. Köklerimizi besleyen o kadim sabır, yerini yıkıcı bir sarsıntıya bırakır. İçimizdeki su, artık o eski şifalı akışını kaybetmiştir; berraklığı yerini bulanıklığa, hayat veren yumuşaklığı ise önüne geleni yutan, vicdanı boğan bir sele bırakır. Ruhun okyanusları çekilir ve geriye sadece hırsın tortusu kalır.
?Özgürlüğün sembolü olan hava, düşüncelerimizin kirlenmesiyle ağırlaşır; artık nefes aldırmaz, aksine boğar. İlham veren o hafif esinti, merhameti kökünden söken bir fırtınaya evrilir. Ve en nihayetinde içimizdeki ateş, o kutsal aşkın ısısı olmaktan çıkar; kibrin yakıtıyla harlanan, hem sahibini hem de dokunduğu her şeyi küle çeviren bir cehennem nârına dönüşür.
?İnsanlık içimizden boşalırken, bu dört unsurun ahengi de büyük bir gürültüyle yıkılır. Bizler, "Kâlû Belâ"da verdiğimiz o kadim sözü, unsurların bu hırçın kavgası içinde unuturuz. Ruh, dengesini yitirmiş bedeni terk ederken geriye tek bir hakikat kalır: İnsan olma süreci, ancak kişinin kendi içine yaptığı yolculukla aşkın dönüştürücü gücüyle mümkündür.
Öyleyse "Ah minel aşk" deyip yokluğa tahammül gösterip varlığa teşekkür etmeyi öğrenmeliyiz ki insan, adaletin o sarsılmaz potasına eşitliği de koyup herkesi "can", her şeyi tek bir varlık olarak görebilsin.
"insan insan"
?si=54T8LmdyMiGlGuT6
Rüya Öğretileri:
I. Ders "İnsan"
Muâllak Gündem
29.01.2026 - 00:38Emekliye Ayrılan Posta Kutusu
Her gece yağmur; o naif ve müdahale edilemez nezaketiyle -ki ben buna kısaca nezaket diyorum, aslında basbayağı bir kuşatma bu- meçhul bir şiir vuruyor pencereme.
?Belli ki bu mısralar; düzlemin şiirsel geometrisinde yolunu kaybetmiş mülteciler ya da benim gibi "mutlak doğruların" o köşeli süzgecinden kaçmayı başarmış, zamansız bir unutuluşun peşindeler.
?İlan:
"Posta kutusu emekliye ayrıldı."
?Biraz küskün, oldukça yalnız ve fevkalade vakur şimdi. Her şeyi içine atmaktan kederli; son günlerde "ağzını bıçak açmıyor." İçine atılan o cevapsız mektupların, o "gelmeyecek olanı bekleme" mesaisinin ağırlığı altında ezilmiş bir devlet memuru sessizliği çöktü üzerine. Bir kez bile şiir düşmeden o küskün gönlüne, emeklilik dilekçesini verdi hayata.
?Oysa kırık dökük pencerem öyle mi? Ruhunda yeniden kan çiçekleri açtı şiir yağmurunun o şifalı nefesiyle. Damlaların bu denli dolaşkan, bu denli akışkan olmasındandır belki de bu sızıntı. Sahiden, bu kadar akışkan olunca her yere sızıyor mu derinlik? Kulaklarımda ölümsüz, kadim şarkılar gibi çınlıyor her bir harf. Hiç yaşanmamış günler kanat çırpıyor sayfaların beyazlığında. Hem de bir Hint filminin o renkli, o mübalağalı ihtişamıyla! Şiire en çok da o hakikati genişleten, onu istediği gibi eğip büken bu abartı yakışmıyor mu zaten? İlmek ilmek, sabrın o en kuytu köşesinde örülmüş o mısralar, bir bardak çay sıcaklığıyla dokunuyor ruhuma. (Çayın şekeri az mıydı, çok muydu hatırlamıyorum; lakin dimağımda bıraktığı o derin mana hâlâ taze.)
?İlk kez farklı bir dille açılıyorum masmavi satırlara. Dil dediğime bakmayın; biraz "şiirce", biraz "çocukça"... Şiir benim için geceleri yorganın altında sığındığım o şiirsel dün-ya.
-Ben bunu neden bu kadar ciddiye alıyorum ki? "Lisanı"-
?Çocukluğumun bayramlığı bu kuşatma, çocuk saflığımın ganimeti. Sanki bir bayram sabahı çocukluk sevinci vurmuş "çocuk yüzlü" bakışlarıma ve ben inmişim sahile; siyah inciler topluyorum kumsaldan.
?Birdenbire dünyanın o zifiri karası akıyor avuçlarımdan. Kâinatı içime taşıyor dalgalar; ayaklarımın altında sarıya çalan bir orman ve kalbimin üzerinde tepiniyor camdan aslanlar. Kâinat taşmasın diye içimden, büyümenin camlarını kırıp Kaf Dağı’na kaçıyorum. Kaf Dağı’na kaçmak oldukça ideal bir fikir ancak dönmek için aşırı felsefi; ne yapalım, şiir bu kez böyle emretti.
?Dönüş yolunda açıyorum ruhumun o rutubetli sorgu odalarını. Geçmişin alıntıları çıkıyor karşıma, yüzleşiyorum pişmanlıklarımla. Mürekkebim tükenene dek yazıyorum adımı taşlı yollara. Bir noktada yazmanın da estetik dozu olduğunu fark ediyorum ama akıntıya kapılmışım bir kere.
?Korkuyorum; sevmekten, inanmaktan, en çok da bu denli inanmışlıkla sürüklenmekten... Gitgide yalnızlaşıyorum. Şiir mısralarının arasına saklanmış iyi yürekli kahramanlar -iyi ki saklamışlar- hemen yetişiyorlar imdadıma. Kalemim artık cesur; sarsılmaz ve kendimden eminim. Dağılıyor mürekkebin o boğucu ağırlığı. Gökten koparıp güneşi iliştiriyorum saçlarıma. Dağılıyor karanlıklar; atlıyorum Kaf Dağı’ndan yasemin kokan yaylalara. Ölmüş ruhuma can veriyor yaylaların serinliği.
Biliyorum ki şairin ölümü geçici bir duraktır şiir ikliminde. Her zaman çelmiştir aklımı bu ölümsüzlük fikri; belki iddialı bir hüküm ama hecenin o efsunlu ekseninde insan, eşyanın ruhuna ve sonsuzluğa inanmak istiyor işte.
?İçten bir itiraf bu son satırlar; gökkuşağının altında verilen o nihai mola. "Ne işi var," demeyin şiir yağmurunun bu kırık dökük penceremde. Sırılsıklam olmuşum zaten bu duygu yağmurunda. Her düşümde, o hiç bitmeyen "tutunma" çabamla tutunuyorum işte şiirlerdeki gülüşe.
Muâllak Gündem
28.01.2026 - 00:28Dönülmez Akşamın Ufkunda
Evet, birazdan gideceğim!
-Sahi, "Gitmek mi zor, kalmak mı?"
Ya da kalıp da hiç orada olmamak mı?
İşte bütün mesele bu.-
Yani ayakkabılarımı bağlar, bağlamaz... Temmuzun bu yakıcı sıcağına aldırmadan
-ki güneş, âdeta insanın üzerine yıkılmak isteyen bir devlet dairesi ciddiyetiyle dikilmişken tepeme -gitmek gibi oldukça "mühim" ve bir o kadar da nafile bir eyleme kalkışıyorum.
?
Eğer bugün gitmezsem mevsim hep a'yazda, emekli maaşının zamlanmasını bekleyen memur sabrıyla takılı kalacak. Bugün gitmek bir seçenek değil; Türk Dil Kurumu sözlüğünde gereklilik kipi içeren zorunlu bir eylem.
Acemi bir dervişim belki, üstelik yolluğum da yok yanımda -çünkü heybemi hayal kırıklıklarıyla doldurdum- ama merak etme; en başından beri düşkünüyüm bu yolların.
Bugün sona erecek gereksiz kopan bu fırtınanın kısır döngüsü ve giderken sığınmayacağım, bahanelere.
?Beklemeyeceğim incirlerin olgunlaşmasını; kademelere ayrılmış bürokrasiyle uğraşamam bu saatten sonra.
Son kez besleyip yavru kedileri -ki onlar benden daha insancıl canlılardır- duymayacağım martıların o varoluşsal çığlığını.
İstemiyorum, göçmen kuşların yoldaşlığını. onlar pasaportsuz da geçebiliyorlar sınırları.
Gideceğim ruhumun gümrüğüne takılı kalmadan, saat tam 02.20'de zamanın simetrisini bozmadan çekeceğim yerleşik yaşamın fişini.
İstiyorsa "Yıkılsın bu kent!" belediye iyi çalışıyor bizim buralarda, kaldırırlar elbet ardımda bıraktığım moloz yığınlarını kalıp da kronolojisini tutamayacağım yıkılmışlıkların.
?"Yarım kalmışlık" hissine rağmen; ölmeye yakın, ölememekten muzdarip halk arasında "kocamışlık" da deniyordu galiba, ikisinin arasında, hep o meşhur arafta kalacağıma tek yön bir bilet alıp zamandan tek başıma muaf olup mekândan hep akşam, her gün akşam, bir "akşamüstü sıkıntısı" sirâyet ederken ruhuma çekip gideceğim bu şehirden.
-Ahmet Haşim gibi konuşmadım mı?-
Kalabalıktan çok uzakta, yalnızlığın özenle ördüğü -işçiliği biraz pahalıya mâl oldu-
o duvarlar arasında, hiç konuşmadan hayalinle sessizce oturacağım.
?
Belki bir çay içeriz bir köy lokantasında; saygın ve asil hayalinle karşılıklı.
Hayalin çayına iki şeker atar, biri benim biri kendi yerine -hayalin de de olsa ağzının tadını biliyor tabii– benimse "tadım kaçar" suskunluğundan dolayı.
Her yüz ifadene yeni yeni anlamlar yükleyip –sanki anlıyormuşum gibi sanki beni anlayacakmışsın gibi– sitemler ederim olmayan varlığına.
Sen, o her zamanki mesafeli duruşunla, sanki bir ansiklopedi maddesiymiş gibi sessizliğini bozup: "Teselli yürürlükten kaldırıldı," dersin, yine. -Bu görüşme maddeleri ilgililerce Resmî Gazete’de yayımlansın lütfen!-
?Ben zincirlerimi koparıp isyan çıkarırım. Aşkın prangalara vurulmadığı –ki kabul edelim, aşk bizzat pranganın tâ kendisidir– birini sevmenin ağır cezada yargılanmadığı, düşüncelerin yasaklanmadığı bir devrim yaparım.
Son gösterim bir köy seyirlik oyunu, izleyicisiyle buluşur köy meydanında.
-geleneksel bir hayal oldu bu-
Sonra mı?
Yine tarafınızca –o yüksek, ulaşılmaz ve muhtemelen Asan-sörü bozuk makamınızca– ağır cezaya çarptırılırım.
Sevgim savunmada yetersiz, aşkımın hükmü geçersiz sayılır. Yeminim yalan, savunmam mı külli ziyan...
Tutamadığım, tutmaya gücümün ve sosyal statümün yetmediği o sözler şahit gösterilir bu davada aleyhime.
Aşkta şüpheye yer yokken –ki ben en çok kendimden, kendi varlığımdan şüphe ederim– şüpheler haklı çıkar yine.
?Eğer bugün gitmezsem, çaresizce kabulleneceğim bu mağlubiyeti.
Kendimi savunmaktan vazgeçip –yani kendimi itinayla kandırmaktan– boşaltacağım ceplerimi.
Ceplerimden boynu bükük heveslerim, çatlamaya yüz tutmuş "sabır taşım" -çok vurgun yedi, sigortası da yok üstelik- birkaç kırık dökük düş ve uykusuz geceler saçılacak yerlere.
Yaşanmamış, yaşanması dâhi ihaleye verilmemiş günler de cabası...
?Sonra "okunmamış mektuplar" dinlenmeli diyeceğim -bu benim en estetik savunma biçimimdir-
Sanki o kâğıt parçaları delilleri saklıyormuş gibi.
Onlar söyleyecekler son sözü; yüzlerce cümle, binlerce kelime, hepsi bir asgari ücret toplantısındaymış gibi aynı anda konuşacaklar: "Gitme!" diyecekler, bu yükü, bu bedele senden başka hiç kimse taşıyamaz.
"Eğer bugün gidersen bir daha dönmezsin; çünkü biz" Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç" ve gün sona ermek üzere.
?
Son kez vedalaşacağım seninle, dostça insanca uzatacağım sana elimi; "en tehlikeli" yaklaşma biçimiyle...
Her insan ömründe bir kez sever ve her şeye katlanırmış ya; o eskimiş ama antika değeri taşımayan tesellinin hatrına.
O günü "Yaşanmamışlıkları Tozlu Raflara Kaldırma Günü" ilan edip kırmadan, dökmeden ve hiç kimseyi uyandırmadan sessizce gideceğim bu kentten.
?
Eğer bugün gitmezsem, derin bir sessizlik çökecek geceye ve iki can yitip gidecek bu çekişmeli davanın hüzzam makamında.
Hiç tanımadan birbirimizi –ki zaten biz birbirimizi tanımaya hep korktuk– iki yabancı olarak kalacağız seninle.
Sürgün edilecek ruhlarımız ait olmadığımız ve muhtemelen kirasını yalnızlığımızla ödeyeceğimiz başka bir dünyaya.
?Masalımız başlamadan sona erecek bugün yayıncı bulamamış bir yazarın hüznüyle.
Ve seni bir daha anlatamayacağım yıldızlara; onların da kafası yeterince karıştı, bizim bu kozmik meselelerimizle uğraşmaktan.
Güneşin uyanışıyla dökülecek gülüşün sabahın ilk ışıklarına. Camlarıma vuracak serçeler yine ama ben yarın sabah başka bir şehirde uyanacağım.
?Gökyüzünden söküp alacağım yüzünü; yağmurlarla yıkayıp soğumadan koyacağım yüreğime. Bir şiir gibi, bir sır gibi saklayacağım.
Sır saklamayı beceremesem de –çünkü içimdeki hep dışıma sızıyor– deneyeceğim en azından.
Hiç kimse bilmeyecek seni, sen de bilmeyeceksin yerini; hiç kimsenin bilmesine müsaade etmeyeceğim, kapısını kilitleyip anahtarını denize atacağım boş bıraktığım, kalbimin.
-Bu hayalde çok klişe oldu.
Boşluklar vergiden muaf olsa bari-
?Ve bu sona ermek bilmeyen boş monolog sonsuza dek sürecek.
-şaka şaka az kaldı susmama-
Bugünden sonra sözcükler sayfalara değil, içime akacak; dikenli bir çalı gibi batacak her yutkunduğumda.
?Seni düşünmek ara sıra içimi ısıtacak olsa da türkülerde geçince adının ilk hecesi –ki ne tesadüftür, bütün türküler seni söyler- kaskatı kesilip donacağım.
Ve birdenbire aklıma düşecek sözlerin rengini tam çıkaramadığım - belki de ben renk körüyümdür-
içime düşünce kaybolduğum o sözlerin... S'özlerinden parçalar düşecek sönmeye yüz tutmuş bu ateşe.
Ateş yeniden deli gibi harlanacak, yanıp kül olacak sana dair ne varsa.
Küllerin savrulacak dört bir yana rüzgârın kanatlarında.
-bu hayal diğer hayallerin aksine geleneksel değil; modern bir trajedi gibi oldu.-
?Rengârenk yağmurlar yağacak o küllerin üzerine ve yeniden yeşerip filizleneceksin kalbimde.
Ben, seni koyacağım yıkılan o şehrin yerine. Düşünsene kalbimde senden "mavi bir ülke" yedi iklimde yedi renk çiçeklerin açtığı, çocukların sokaklarda özgürce koşup oynadığı - ödevlerini yapmadan koşulsuzca- kuşların hiç göç etmediği, senden ibaret, hürel bir ülke...
?
O ülke benim kalbimde. Ve o ülkenin tek vatandaşı benim.
Ve maalesef pasaportumu az önce yaktım.
Sansürsüz
25.01.2026 - 17:37Çatlak Piramit'in Güncesi
bugün günlerden pazar, bugün çok özel bir tarih
- yirmi beş mayıs iki bin yirmi beş-
Offf "kafam şişti" düğün konvoylarının sesini dinlemekten herkes bugünü mü beklemiş "başını göğe erdirmek" için?
Mezuniyet, düğün, nişan, sünnet...
Düğün merasimi en çok beklenen o an "takı töreni..."
Uzar gider bu kuyruklar...
İlk dans, harmandalı, erikdalı, toplu halay ve kapanış.
İyi ki evlendiniz de sahalar ebedîyen bekârlara kaldı.
"Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı" bu merâsimleri sınırlandırmalı ya da bu tür merâsimlerin pazar günü yapılması yasaklanmalı.
Sana ne demeyin lütfen!
İnsanlar neden en özel günlerini gürültüyle taçlandırmak ister ki anlayabilmiş değilim henüz?
Dışarıdaki gürültüden dolayı ne uyuyabiliyorum, ne de televizyon izleyebiliyorum - ki televizyon izlemeyi hiç sevmem-
Biraz bulmaca çözeyim dedim;
yukarıdan aşağıya, sekiz harf:
Evlenenlerin ilk girdiği yer?
Cevap: Dünya evi
Sağdan sola, beş harf:
Evlendikten sonra dünyada görülen ilk yer?
Cevap: Köşe (bucak)
Okuyucuda şaşkınlık ifadesi, sonsuz harf:
Cevap: "aaaa!
Buradaki a'yı sonsuza dek uzatabilirsiniz.
Boru sesi, iki harf:
Bilin bakalım ne? (ti)
Bulmaca bile ti-ye alırken hayatı nedir amacınız sizin?
"bezdum yeminle bezdum"
Sırf siz "dünya evine girin" ve "dünyanın kaç bucak" olduğunu görün diye mi bunca izdihâm.
Ahh ah, vakti zamanında terk edecektim bu şehri.
"Kuş uçmaz, kervan geçmez" bir köye yerleşip emekliliğimi beklemek en güzeliydi.
Biraz parkta oturayım dedim, banklar ergenlerle dolu.
Nerede çocuk hakları nerede sek sek oyunları, oyun oynamak nedir bilmeden büyüyor yavrucaklar.
Tabii bu yaştaki gençlerin birbirini tanıması daha önemli ama bunun yeri kaydıraklar salıncaklar mı Allah aşkına?
Eve dönerken otobüse bindim; otobüs son yolculuğuna çıkacakların, son yolculuğuna çıkmadan önceki son yolculuk provası gibi tıklım tıklım.
Otobüstekiler "kulak tıkamışlar" hayata
Fuzûlî'nin şikâyet ettiği gibi "Selâm verdüm rüşvet değildir deyû almadılar"
Kulaklıkları duymalarına değil; görmelerine engel olmuş.
Herkes, herkesi görmezden geliyor artık.
En çok da çocuklar görmezden geliniyor.
Her gün yüzlerce çocuk veda ediyor yaşama.
Apan-sız
Zaman-sız
-buradaki -sız- eki eksikliklerini bildirmek amacıyla kullanıldı. (onlarsız)
Annelerinin o sıcakcık koynundan kopuyorlar "nar çiçeği" gibi düşüyorlar buz gibi toprağa.
Devir ediyor cansız bedenleri ve bir çocuk payı yer açılıyor dünyada yeni doğan her çocuğa.
Can çekişen ruhları bir gün daha fazla yaşayabilmek için kuş gibi çırpınıyor âdeta.
Üstelik "çağdaş zamanlar" dediğimiz şu dönemde:
-savaş vurgunu çocuklar-
-açlıktan ölen çocuklar-
-sığınma problemi olan çocuklar-
-eğitim hakkı elinden alınmış çocuklar-
-küçük yaşta zorla evlendirilmiş çocuklar-
Çocukluk ne ifade ediyor, çocuk olmadan
büyümek zorunda kalanlar için?
evcilik oyunu mu,
yara mı,
travma mı?
Buradaki çokluk eki; +lar
çocukluğun yükünü arttırma (çoğaltma) görevinde yanlış kullanılmış.
Doğrusu çocukcağızlar olmalıydı.
Konu ne ara çocuklara geldi yine?
Konumuz hep onlar olmalıydı, aslında hep beraber yürümeliydik yarınlara...
Onlar hep gülmeliydi,
Ne yazık ki sahip çıkamadık çocukluğa!
Neyse bir es, kısa bir sessizlik...
İçten bir iç çekiş!
Nasıl olsa kimse okumayacak bu yazdıklarımı.
Çünkü herkes yazıyor.
En iyisi ben de bu boş işleri bırakıp roman yazayım.
Ziyan-ı kaza bu benim yaptığım.
Kurguyu biraz abarttıp biraz da absürte bağladım mı?
Okurun pusulası hep beni gösterir.
Eleştiri oklarını hep bana çevirir eleştirmenler.
Bu iş tamam, sıkıyorsa "gülmeyin de yanında yatın."
Yıkıldı bile "dördüncü duvar"
Bir iki deneme; sakın denemeyin benim "içim şişti" yazarken
Neymiş, kendi kendimle konuşuyormuşum.
Kendi kendimle konuşmuyor muyum zaten?
Şayet okusaydı bu yazdıklarımı "yapay zekâ" nın ağları sızlardı.
Tüm sözcüklerin yerini değiştirip böylesine anlamsız ve amaçsız bir metni tam bir başyapıt olarak düzenler- idi.
Öncelikle tüm şairlerin ve yazarların zihnini tarar sonra şair ve yazar olamayacaklara eşit miktarda edebî yetenek dağıtırdı.
Bende bu durumdan istifade etmek isterdim açıkcası ancak özgel görüşüm edebî şahsiyet olarak Ahmet Hamdi TANPINAR ve Oğuz ATAY tüm zamanların en iyisi ve yapay zekâ da onlardan araklıyor, sanırım bilinç akışı tekniğini.
Zorunlu göç yasası, metinler arasılık hatta yer değiştirme de deniliyor bu duruma.
Neyse çok boş konuşup çok boş yer kapladım.
Yazar olmak benim neyime en iyisi biraz gidip kitap okuyayım.
Hem ben "kitaplı köyün kavalcısıyım."
Ben olmasam kütüphanedeki tüm kitapları çoktan kemirmişti, sevimli farecikler.
Sonra işin yoksa kitapları yama; edebî eserler "kırk yamalı bohça."
Ne anladınız da neyi dişlediniz sevimli farecikler?
25.05.2025
Sansürsüz
23.01.2026 - 23:03-masa örtüsündeki en az benim kadar inatçı olan o çay lekesiyle yaptığım münazara-
Beklemek... Her gece güneşin doğuşunu, her günün sonunda yıldızların belirmesini beklemek. Zemherinin ayazında yazı sayıklamak, yazın o kavurucu sıcağında bir damla yağmura aşermek... Beklemek, vuslata ermeyince omuzlara binen ne ağır bir yüktür! Verimsiz toprağa ekilen tohumların filizlenip boy vermesini beklemek gibi; o çorak araziyi ellerinle kazmak ve her sabah göğsüne vuran o "rençber ağrıyla" uyanmak, bereket yerine avuçlarınla gözyaşlarını toplamak...
?Beklemek belirsizlikle eş değerdir; tıpkı mevsimlere küsen bir ağaç gibi köklerin yabancı bir toprağa mahkûm, dalların ise rüzgâra kırgındır. Her bekleyiş, bir sonbahar rüzgârı gibi ölüm serperken yapraklarına; onca bekleyişin sonunda, bahara eremeden tüm varlığını dökmektir. Beklemek bazen olgunlaşmanın ön koşulu olsa da meyve vaktinde koparılmadığında dalında nasıl çürürse, insan da öyledir. Sabrın eşiğine gelindiğinde ruh ağırlaşırsa ve tahammülün o son kertesinde beden içten içe çürümeye başlar.
?Sessizliği dinleyip görünmeyeni sezgilerle öngörmeye çalışırken, ne beklediğini bilmediğin o tekinsiz anlarda dön ve bak arkana: Geride bıraktığın sensin.
?Gördüğün yürüdüğün tüm yollar sana çıkmış; geleceğin sokağı da sensin, sona eren günün şafağı da sen. Damarlarında taşıdığın kan, göğsünde atan can da sensin. Senin ruhunun ayak izleri bu geride bıraktıkların. İlmek ilmek işlediğin motifler arasında simetriyi bozan o nakışı fark ettin mi? Bırak öyle kalsın, düzeltmeye çalışma. Belli ki "gömleğinin düğmelerini en başından yanlış iliklemişsin."
?Yırt artık sana dar gelen o sınırları! Geçmişi sorgulamak; buzdan parmaklarla kor ağacından ömür devşirmeye benzer. Geçmiş hiç sönmeyecek bir yangın, gelecek ise derinliği bilinmez bir buz dağıdır. Belki de kül olmak en cesur yaşam biçimidir; ancak geçmişe müdahale edilemez, o çoktan yaşanmıştır. Gelecek kontrol edilemez; yaşanacak olan illaki yaşanacaktır. Bilinmezliğin o soğuk ürpertisine bırak kendini; bazen bilmemek, bilmekten daha şifalıdır. Karışmalı insan; bir uzayıp bir kısalan gölgelerle zamanın akışına, rüzgârın serinliğine, denizin tuzuna ve dalgaların uğultusuna... Bazen de göçmen kuşların kanat sesine; mevsimlerin bile kendi döngüsünden caydığını gördüğün hâlde şu tabiatın aldanışına karışmalı.
?Aklın başındayken sevilip sevmediysen, aklın seni terk etmeden önce yaşamadıysan, şimdi bu "deli akılla" beklemek nafile. Pişmanlıkların paslı ray gıcırtısı gibi zihnine doluşurken bil ki, beklediğin o yolcu hiçbir zaman gelmeyecek. Gelecek olan bekletmez; konuşmak isteyen, kendisine yöneltilen soruları suskunlukla geçiştirmez.
?Beklemenin ağırlığı zamanın akışıyla değil, kalbinde bıraktığı izlerle ölçülür. Bu ağırlık, durgun suya bırakılmış bir taş gibi çöker duygularının en derinine. Vazgeçmeyi öğrenemeden tüketirsin ömrünü. Bu umarsız bekleyiş, zamanla en güzel duygularını öfkeye tahvil eder. İnançla çıktığın o yolda, belirsizliğin kolları arasında kaybolduğunu görürsün. Saatler erir, dakikalar un ufak olur ama yine de dağılmaz kalbinin o kurşun gibi ağırlığı.
Ah, benim umarsız bekleyişlerim... Olmayacağını bile bile kapıldığım aldanışlarım... Ah, benim deli aklım! Açık fikirlerim, üstü açık kaldı şimdi mezarda.
?Dünyadaki varlığım kapladığım kütle kadardım oysa, daha fazlasını hiçbir zaman hak görmedim kendime. Bu yüzden saymadım alıp verdiğim nefesleri; hesapsızca yaşadım, günübirlik kaçışlarla. Ömrümün terekesi şu masa örtüsündeki benim kadar inatçı çay lekesi ve kenarı sararmış şu fotoğraftan ibaret. Arkamdan beddua etmeyin, tutmaz; çünkü kaybedecek hiçbir şey bırakmadım geriye. Hatalarımın referanslarını, almaktan kaçındığım sorumlulukların istatistiklerini güncelleyip kapattım ben o sayfayı. Ha, bir de "adamdan saymadığım" suskunluklarım var tabii; onların verilerini de bizzat açık adresime ilintiledim.
?Kafam çok rahat bu aralar. Dümeni otomatiğe alıp tozlu bir sahneden seyrediyorum kendimi. Akışkan bir zeminin sabit sahne dekoru gibiyim. Klişeleri seviyorsanız; otogarda unutulmuş boş bir bavul da diyebilirsiniz bana. Ya da hayatın homojen dokusunda katılaşıp kendi gölgesine saplanıp kalmış, yosun tutmuş bir taş... Eskiler, “Su akar, yolunu bulur,” derlerdi. Cesaretimi toplayıp kendimi akışa bırakmalıyım; suyu çekilmiş nehir yataklarını henüz toplamadan eskiciler.
?Şimdilerde çok isteksizim, cesaretsizim, hareketsizim. Tüm "iz"lerimle yola koyulsam da üzerimdeki sevgisizliğin ağırlığı altında eziliyorum. Sevgisizlik... Harflerin arasına sıkıştırılmış dipsiz bir boşluk. Gözenekleri kapanmış, ışık sızdırmayan derin bir yara gibi. Bir çocuk saflığıyla beklerken büyümek yerine eksilmek; gözle görülmeyecek kadar küçülmek ve her görülmediğinde daha da görünmez olmayı dilemek... Tüm hatalarımın sebebidir çocukluğum; usulca fısıldamalıydı kulağıma kötülerin kazanacağını. Ben de böylece iyiliğe oynayıp kaptırmazdım tüm kartlarımı.
?Oysa sevme yetisi, kendini sevmekle başlar. Ama ben, “Öyle çok sevsem, öyle çok sevilsem,” derken aslında içten içe “O kadar büyük ki sevgisizliğim!” diye haykırıyormuşum meğer. Tüm sevme ve sevilme ihtimallerini kendi ellerimle boğazlayıp, dillere destan bir aşk hikâyesinde var olmayı dilerken... Böylesi beklentisi ve "eklentisi" yüksek olan bu Bekleyişin zamanla ete kemiğe işleyen derin bir yaraya dönüşmesine neden oldum.
?Neyse ki gönlümü "belki"lerle avutuyor, ruhumu ihtimallere alıştırıyorum. Ama aynaya her baktığımda yüzleşmek zorunda kaldığım "keşke"lerim var. Olasılıkları kapısız bir odaya hapsedip nasır tutmuş vedalardan koparıyorum dünleri. Zihnimin fırtınasına davet ettiğim "hâlâ olabilir"lerim var. Belirsiz zamanın sisi bir siluet gibi hafızama çökünce, beklemenin gölgesine küsüyor zihnimdeki labirentler. Beni yoran beklemek değil aslında; bu bekleyişin bir türlü nihayete erememesi. Yosun tutmuş havanın küf kokusunda, rüzgârın taşıdığı seslere tutunmak...
?Sabrın eşiğindeyim oysa.
Bıraksam hafiflemez yüküm, taşısam eksilmez. Bir mağara işçisinin sırtındaki taş gibi değil ki bu; damarlarımı büzüştüren, kalbimi sıkıştıran, sesimi taşa dönüştüren umutsuz bir bekleyiş. Ruhani ve nebatî. Ne öldürüyor ne de güçlendiriyor; sadece ağırlaştırıyor, süreğen bir delilik hâli.
?Bekliyorum; zamanı değil, kendimi tüketerek. Bekliyorum; gelecek olanı değil, kendimden gidişimi izleyerek. Gitmek, içimde masum kalan son şey. Dünyalar kadar sarılıp o yaralı çocuğa, gitmek kendimden... Gitmek, bekleyişin diriliğine gem vurmak. Geçmiş, dokunamayacağım kadar uzakta artık; unutamayacağım kadar da yakında. İlkel bir takvimin içinde günleri, ayları, yılları bilmeden; o bekleyişin mayasında yoğrulurken gitgide kabarıp çoğalan bir sancı bu. Her günün bir asır sayıldığı bu zaman diliminde yüzyıllar önce de bekliyordu insanlar, hâlâ bekliyorlar.
?Çünkü bazı bekleyişlerle vedalaşılmaz, bazı ölümler toprağa gömülmez. Çünkü yürüdüğün yol da sensin, beklediğin o yolcu da sen.
... hem çağırdığın hem de beklemenin o tozlu yollarında boğduğun...
Hilfü’l-Fudûl
23.01.2026 - 16:41Sevgi Dili
İnsanın en büyük meziyeti, her şeyden önce denge ve akıl yürütme yetisidir. Problem çözebilmek, fikir üretebilmek ve mevcut olanı sorgulayabilmek insana özgü bir davranış biçimidir.
Her ortama uyum sağlayabilmek yalnızca yüksek zekânın değil, aynı zamanda derin bir farkındalığın da göstergesidir.
İnsan, olup bitene sadece maruz kalan değil; onu anlamlandırabilen ve gerektiğinde lehine dönüştürebilen bir varlıktır.
?Etrafımızdaki kişilere öğüt vermek çoğu zaman kolaydır; asıl zor olan, onlara doğru davranışlarla model olabilmektir.
Çünkü dayatılan her inanç sistemi -adı ister din olsun, ister ideoloji, isterse bir yaşam biçimi-
bireysel farklılıklarımızı tehdit eder ve seçim hakkımıza müdahalede bulunur.
Bir bireyin inanç duygusunu zorla şekillendirmek, çoğu zaman o inancın inkârına yol açar. İnancını tamamen yitiren birey, kaçınılmaz olarak bir boşluğa düşer; hayatı anlamsızlaştıran o varoluş sancısının en temel nedeni de budur aslında.
?Oysa inanç dediğimiz şey, illa ki kutsal bir çerçeveye sığmak zorunda değildir.
Bu insanın kendine ait bir hayali, bir amaca tutkuyla bağlanması veya alışkanlıkları olabilir. Yeter ki amacına ulaşacağına inansın; inanan bir insanın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
?Gençlik dönemi, bu sosyal öğrenmenin en güçlü olduğu evredir. Bu dönemde gençlerle sevgi bağı kurmak bu yüzden çok önemlidir; çünkü onlar, çevrelerinde kendilerine en yakın hissettikleri ve en çok sevdikleri kişileri model alırlar. Sevgiye aç kalan bir birey en yakınlarıyla bu bağı kuramadığında onaylanma ihtiyacına başvuracaktır. Takdir etmek öz güveni geliştiren olumlu bir davranışken, onaylanma ihtiyacı bir insanın olduğu gibi kabulüne engeldir ve koşulludur.
?Bir birey yakın çevresinden takdir göremediğinde, beğenilme ve onaylanma ihtiyacından dolayı sosyal mecralara yönelecektir ki bu sanal alemde doğru kişilik modelleri olduğu kadar olumsuz ve uygun olmayan kişilik modelleri de vardır.
Sırf beğenilme ve onaylanma ihtiyacı yüzünden kendi benliğinden ödün vermek, ileriki dönemlerde kişilik bozukluklarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bu sanal ortam gençlerin güven duygularını zedelemekte ve kendilerini değersiz hissetmelerine yol açmaktadır.
Çünkü kişiliği sahte olan insanların duyguları, davranışları, hatta söyledikleri de samimiyetsizdir.
?Yaşanan hayal kırıklıklarının en temel nedeni, karşı taraftan hep bir beklenti içerisinde olmamızdan kaynaklanır. Beklenti yoksa hayal kırıklığı da yoktur. Koşulsuz sevilen bir birey onaylanma ihtiyacı hissetmez, kendisiyle barışıktır ve kendini olduğu gibi kabul eder.
Bu gibi durumlarda farkındalığı yüksek olduğu için herhangi bir beklenti içerisine girmez ve sırf onaylanma ihtiyacını karşılamak için kendi kişiliğinden ve değerlerinden ödün vermez.
?Karşılıklı sevgi ve bireysel farklılıklarımıza duyulan saygı, bu bağın kurulmasındaki en önemli etmendir. Aksi takdirde araya görünmez bir duvar örülür; "sıfır iletişim" döngüsünde "Ben buradayım, görülmeyi ve duyulmayı bekliyorum," demek; asıl niyetimizi anlamalarını beklemek yerine "elimizi taşın altına koymalıyız" ve herkesin anlayabileceği evrensel bir dil (sevgi dili) kullanmalıyız.
İnsanlar arasında ırk, dil, din ayrımı yapmayı bırakıp evrensel bir bakış açısıyla kendimizi geliştirmek zorundayız.
Adil ve eşit şartlarda yaşamak her bireyin en temel hakkıdır.
Ahlak görüşümüz ve ahlakî yasalarımız bizim güvenli sınırımızdır. Bizim sınırımızın sona erdiği yerde bir başkasının sınırı başlar ki o da kendi inanç sistemini ve ahlak yasalarını şekillendiği çevreye göre oluşturacaktır.
Saygı duyduğumuz kadar saygın, karşı tarafa verdiğimiz güven kadar güveniliriz.
Her şeyin bir karşılığı varken koşulsuz sunulan tek şeydir, sevgi.
Kota Aşımı
22.01.2026 - 20:05"Demişti anam bana buz da olsan erime, kaldırdım dünyayı dertlerimin yerine"
?si=B0uI5v9cqri-wizV
Sansürsüz
22.01.2026 - 18:24Bozuk Saat
Bir “sükût provası” bu oldukça mühim ve bir mabet sessizliğinde.
Söylencelerin ağırlığını omuzlarımda taşıyarak büyüttüm onu.
Bu kutsal ciddiyeti korumak adına, kalbimin taze sürgünlerini budayıp kalbimi zamanın boşluğunda (muâllakta) asılı bıraktım ve sükûtun dehlizlerine çekildim.
Suskunluğumun “yüce kurultayı” sona ermek bilmeyen toplantıları neticesinde içime suskunluk heykeli dikmeyi lâyık buldu.
-Suskunluk görüşmelerine katılan ve hiç konuşmadan oy birliğiyle bu kararı alan herkese çok teşekkür ederim.-
Bu ruhanî sessizliği sizlere tercüme edebilmek adına sayfalarca kitap okudum.
Meğer beyhûde bir seyahate çıkmışım.
Her şeyi zamanı gelmeden öğrenmeye çalışmak her yere zamandan önce varmak demekmiş.
Vardım evet! Ancak o bilinmezliğin labirentlerinde benden başka hiç kimse yoktu.
Ve unuttum her önceliğin, bir sonu olduğunu; sona varmanın gerekliliğini.
Evet, ben çağırdım onu.
O kim mi?
"Başı kalabalık" bir yalnızlık.
Sonu olmayan hikâyemin tek kahramanı, rüyalarımın efendisi.
-Kahraman dediysem hep kaybeden türden.-
Aramızda, eşsiz bir sanat eseri gibi duran o “karşılıklı nezaket” duvarını yükselttik durmadan.
-Mimarisi mükemmel ama çıkış kapısı olmayan o duvar-
Kimse kimsenin içindeki o mahrem sessizliği delmeye cüret edemedi.
Oysa ben, ruhumun saatini hep o meçhul vuslatın şafağına kurmuştum.
Çarklar dönüyor, zemberek kusursuz işliyor sanıyordum.
Meğer yanılmışım...
Sorun saatte değil, zamanın bizzat kendisindeymiş.
Zaman, beni ciddiye almayacak kadar hoyrat ve akışkanmış.
Akrep ile yelkovan, kavuşmaya değil; sabrın o sıfırcı "eli sopalı" disiplinine yani şahsi cehennemine hizmet ediyormuş, meğer.
Bir limana sığınamadım belki ama yalnzlığın o karanlık sularında kaptanlık icâzeti almayı başardım.
Bazen mazinin güvenli ve durgun koyuna demirleyip bir ada gibi hür olmayı seçtim.
Bazen de geleceğin o tekinsiz fırtınasında, meçhul bir kıyıya vurup sessizce beklemeyi.
Böyle zamanlarda Tanpınar’ın o meşhur dizeleri düşer, aklımın hiç uğramadığı aklıma:
“Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında
Yekpâre geniş bir anın parçalanmaz akışında”
Ben o zamanın tam ortasındayım işte.
-Ya da bu yolculukta zaman beni ortada bırakmış da olabilir.-
Zamanın içinde yorgun düşen bir esir, zamanın dışında her şeyin yabancısı bir gezgin.
Bu çift taraflı bir sürgün, bir uçtan diğer uca kendi ekseninde durmadan dönen bir saatin zaman aşımına uğrayıp kendi hikâyesine geç kalışı gibi.
Fazla idrâkten dolayı aklını bir kenara bırakmış, her şeye geç kalmış ve kendi kederini bir mülk gibi sahiplendiği için yükünü hiç kimseye bırakamamış bir zaman yolcusuyum.
Bir yol hikâyesinin "boş kahramanı..."
Kısacası yalnızlıkla benim dostluğum baki kalacak.
Bu sözsüz, nefessiz ama son derece şuurlu bir “sükût provası”.
Kalbim, bu sükûnetin sonsuza dek bekçisi, olacak.
Ama asıl muamma şu:
Her şeyden bîhaberken, bu duygusal vesayet nasıl bu kadar diri kalabiliyor?
Bu reddi imkânsız, istifası kabul edilemez bir yönetim becerisi...
Hadi, itiraf edelim artık kalbim; bu imkânsızlıklar yerleşkesinde kim kimi daha çok sevdi?
Kim, yola düşmeden evvel “olmazların” zırhını kuşandı?
Kim yok oluşu bir istikrar gibi istedi ve suskunluğu bir “olgunluk” maskesiyle gizledi?
Kim sağ çıktı bu enkazdan, kim daha ölmeden girdi mezara?
Hadi itiraf edelim, biz o duru netlikten ve saflıktan hep ürktük.
Belirsizliğin o alacalı buğusunda saklanmayı daha güvenli bulduk.
Ne istediğini bilmek sorumluluk almak demekti, çünkü.
Hep bu yüzden değilmiydi, tutarsızlığımız?
Belki de bu yüzden bu önceliğin sonu hiç gelmeyecek.
Hiç başlamayan bir hikâyenin sonu, hiç gelmeyen birinin gidişi olmadığı gibi.
Neticede; saatimi hayatın ritmine göre ayarlayamadım.
Belki de saniyeler gibi spontane yaşamalıydım.
Ya da dakikalar kadar dengeli kalmalıyım zamanın 12'den vuruşlarında.
Belki de akışa bırakıp her şeyi saatlerin o vakarlı yürüyüşüne eşlik etmeliydim.
Oysa ben bir gölge gibi bir uzayıp bir kısalırken, zamandan bağımsız "kendi yerimde saymışım” meğer.
İşte benim o,
Kadranı hâlâ çalışıyor gibi görünen,
Fakat kalbi çoktan durmuş, o" bozuk saat"
Kota Aşımı
21.01.2026 - 15:11siz hiç uçsuz bucaksız
bir okyanusun ortasında
rotanızı kaybedip
öylece bakakaldınız mı yıldızlara
göğsünüzü yırtan o azgın dalgalarla
başa çıkıp da
dingin ruhunuzda kopan
fırtınayla alabora oldunuz mu
ve ıssız bir adaya vururken o enkazın kollarında
ebedî yalnızlığa battınız mı hiç
siz hiç
her gece yarısı
alaca baykuşlar öterken
elinizde kırık lambayla
sarp kayalıklarla bezenmiş bir dağa
tırmandınız mı
tam zirveye ulaştığınız o anda
yırtıcı bir siluet yapıştı mı eteklerinize
yavaş yavaş sizi çekerken derinliğine
üzerinize zifiri bir yorgan örtüp
sonsuz ve derin bir uykuya
daldınız mı hiç
siz hiç
yarınlarınızdan ödünç alıp
bugününüzü yamadınız mı
veresiye defteriniz dolduğunda
zamanın kapısında beklediniz mi
yaşanmamış günlerin sayfaları
bir bir koparken takviminizden
yarınlarınız savrulurken
hoyrat esen rüzgarın soluğunda
dününüzü saklasın diye
emanet edip vefalı toğrağa
ardınıza bile bakmadan kaçtınız mı hiç
siz hiç
taşlaşmış kalbinizin kabuğunu kırıp
söküp de yerlere attınız mı
yağan yağmur altında ıslatıp
kızgın kumlara serip kuruttunuz mu
akşam olunca parçalarınızı toplamayı
unutup
çöl ayazında kalan yüreğinizle çözüp bilinmezliğin sırlarını
bir tüy kadar hafif olup dolaştınız mı evreni
nihayet eve döndüğünüzde
ete kemiğe bürünmüş hâlinizle
bu alemde bir hiç olduğunu
anladınız mı
Muâllak Gündem
21.01.2026 - 14:42-tenin ölüm kokuyor zaman-
kimbilir
kaç baharın kanına bulaştı elin
ışıklı bir ok gelip delse kalbini
dağılır mı karanlığı bu devrin
inci düşse kirpiğine sarkıttan
uyanır mı Ashâb-ı Kehf
taş yatağından
yedi kat göklerden
yedi renk gün doğursan
tarihi yeniden yazar mı Şairi-i Azam
acılar zamanla dönüşür aşka
yokoluş yazılmış mı kalubelada
sır dolu zarflar bir bir açılır
yetinmeyi bilmeyen kalır ayazda
bir hisse aldıysan dost kervanından
cemre düşer kısmetine filizlenir can
Muâllak Gündem
20.01.2026 - 20:17-biliyorum-
senin mevsime aykırı bu kar;
beyaz bir hüzün çökmüş saçlarına.
çiçeklenmiş bakışların üşüyor,
kanatları kabarmış serçelerin
ıslak kirpiklerine sığınan canlar üşüyor.
zaman tennuresiyle süpürürken
ayaz kesiği gövdeni,
en mahrem yaraların acıyor.
bu gece uykuya dalarken
“şebiarusu” hatırla
ve bir derviş edasıyla
dön yüzünü göğe.
bilinmezliğe doğru bir devinim bu
teslim olmalısın tüm varlığınla yokluğa;
yok olmuşluğunla sonsuzluğun ufkuna.
zemheri seyrederken ölümünü,
sen evrenle olurken tek nefes
içecek son gülüşünü gece kana kana
ve bir bahar sabahı
günün ilk ışıkları doğarken
bir çoban çadırına
abıhayat olacak güneş
yosun tutmuş dallarına.
Toplam 14 mesaj bulundu