Ben Özge Antoloji.com

  • Muâllak Gündem

    09.02.2026 - 23:55

    hikâye ya-za-ma-ma-mın haklı gerekçeleri

    Masada bir sessizlik var.
    Öyle sıradan bir sessizlik değil bu; sesini yükseltmeden konuşan, masanın parlak zeminine yapışmış parmak izleriyle dâhi konuşan bir sessizlik.
    Önümde az önce sonlandırdığım bir hikâye ve karşımda Anton Çehov oturuyor.
    Oturmak değil de daha çok bekliyor. Sabrın ve suskunluğun oturma biçimi bu.
    Gözlerim yorgun; yorgunluğumun nedeni çok şey anlatıp hiçbir şey anlatamamış olmak.
    Bir durumun içinde sıkışıp kalmış gibiyim; ne dramatik bir patlama var ne de kesin bir sonuç.
    Sadece "arzuhâl"
    Anton Çehov'a soruyorum nedenini.
    Aslında sorunun cevabını bildiğimi biliyorum ama bilmekle kabullenmek arasındayım.
    Çehov’un da benim de çok iyi tanıdığımız bir mesafe var, aramızda.
    Daha ben konuyu açmadan ne demek istediğimi anlıyor.
    Çehov sessizliğimi ihlal ediyor, resmen.
    İhlal diyorum ama bu, bir kapının gıcırtısız açılması gibi.
    İnce belli çay bardağından bir yudum alıp gözlüğünü düzeltiyor. Sonra o yumuşak ama delici bakışlarını üzerime dikip fısıldıyor:
    ?
    “Bak azizim, düşündün düşündün; baktın ardı bir türlü kesilmiyor düşüncelerinin.
    Hemen keseceksin düşünmeyi.
    Bu kadar düşünmek yetmez mi düşünsel hikâyene.
    Neticede bu da bir hâl.
    Zaten yaşadığın bu hayat bir hikâyeden ibaret değil mi? Daha ilk cümlede başlamışsın kurguya
    Oysa sana kaç kez söyledim; susmak gibi bir silahın daha vardı elinde.
    Şayet ben olsaydım, tam burada keserdim.
    Çünkü asıl mesele söylenmeyende saklıdır.
    Söylenmez, hissettirilir.
    Bir bakış, yarım kalmış bir hareket, havada asılı kalan bir cümle yeterdi.
    Yazarak o asil sessizliği bozdun.
    Sırf bu yüzden sen hikâye yazmamalısın; sessizliğin gücünü kullanamıyorsun çünkü.
    Sessizlik, anlatacağın her şeyden daha derindir.”

    Çehov sustuğunda, odadaki hava biraz daha ağırlaşıyor.
    Sanki hikâye yazmamak da bir yazma biçimiymiş gibi...

    Maupassant’ın intikamı:
    İşte o an Maupassant sabırsızca vuruyor masaya -masa yuvarlak- yuvarlak olması bile onu sinirlendiriyor olmalı.
    Çünkü onun dünyası köşelerden ibaret.
    Maupassant hemen yanıbaşıma oturmuş.
    Sessizliği fazla gevşek bulmuş belli ki.
    Sayfalar dağılıyor titreşimin etkisiyle.
    Haklı!
    Onun evreninde hiçbir şey dağınık kalmamalı.
    Onun yazgısında her şey bir saatin çarkları gibi kusursuz işlemeli, çünkü bir dişli yerinden oynarsa, zaman sözcüklerin yanılgısına düşüp kayabilir.
    Sert bir sesle giriyor, hikâyemin içindeki hikâyeye.
    ?
    “Dostum,” diyor sert ama "sıcakkanlı" bir dille, “hikâye bir disiplin işidir. Sen anlatmayı seçtiğini söylüyorsun.
    Söylüyorsun da bu dataları sıkıştırıp arşivlesen dâhi edebiyat tarihine sığmaz.
    Fazlalıkları budamalı; hikâyeyi bir iskelet gibi ortada bırakmalısın.
    Sen ne yapmışsın?
    Sözcüklerin gevşemesine izin verip mevsimlerin akışına göre şekillenen nesneler gibi genleştirmişsin fikirlerini.
    Sonra ne mi olur?
    Birdenbire kaskatı kesilir ve büyük bir gürültüyle kırılır hikâyen.
    Hikâye kırılsın diye değil, ayakta kalsın diye yazılır.
    Tüm zamanlara tutunsun, tüm okuyucular kendinden bir şeyler bulsun diye.
    Senin gönlün çöle dönmüş, kızgın kumlar kelime olup akmış.
    Bu dramatik olay senin ufkunu köreltmiş.
    Oysa yazar "serinkanlı" hatta "soğukkanlı" olmalı -Maupssant Türkçe sıfatları çok iyi kullanmıyor mu?-
    Sen neden yanmayı seçiyorsun ki?
    Kalemini ateşe bir kez batırdın mı küle döner, hikâyen.”

    Maupassant sustuğunda, masadan kayıyor zaman ve benim hikâyemin zamanına dâhil oluyor.
    Bir komutan edasıyla giriyor Ömer Seyfettin hikâyeme:
    O millî kimliği, o destansı üslubuyla...
    Sesini yükseltmesine bile gerek yok; cümleleri zaten emir kipinde.

    Dosyayı işaret edip:
    ?“Seni en baştan uyarmıştım evlat: "Sözü uzatma, , hedefi şaşırma, attın mı vurmalısın dedim sana.
    Sen atmışsın ama tek bir kelimen bile ulaşmamış hedef kitleye.
    Dersi kaynatan bir öğrenci monoloğundan öteye geçememiş hikâyen.
    Neymiş?
    "Gökyüzü mavi...
    Kuşlar...
    Rüzgârda savrulan yapraklar..."
    Derken resmen hikâyeyi şiire taşımışsın.
    Bu duygu hammallığını bırak!
    "Hikâyeye dön!" diye bağırdıkça sen "başka yol yok" dedin.
    Neymiş?
    Sokakta oynayan çocuklar kavgaya tutuşmuş.
    Kötü örnek olmasınlar diye mi daldın kelimelerle kavganın içine.
    İyiyle kötü aynı hikâyede olur mu deme?
    Olmalı!
    Ve o kavganın illaki bir kazananı olmalı ki hedef amacına ulaşsın.
    Eşya hikâyeye dâhil edilmez.
    Bir sahne dekoru gibi yansıtılır.
    Yürürken takıldığın şu taşı, sessizce oturduğun bu bankı bile anlatıya dahil etmişsin.
    Hikâyen hedefi vurmadığı gibi sen de menzile varamadan detaylarda kaybolmuşsun.

    -Bu sözlerden sonra, masa bile suçüstü yakalanmış gibi susuyor-

    Sait Faik daha fazla dayanamıyor, ve bu suskunluğu bozuyor.
    Bir balıkçı teknesiyle demir atıyor bu edebî buluşmaya.
    İyi ki burda tabii ya o beni anlar!
    Anlamaktan da öte, yargılamaz.
    Sesi çok eski bir cümle gibi tanıdık.
    Sanki aynı mahallede yaşamış aynı havayı solumuşuz.
    Kasketini düzeltip bir sigara daha yakıyor.
    Gülümsemesi acı bir tütün tadında.

    "Masumiyetin yükü bu taşıdığın" sakın bırakma, diyor bana.
    Şaşkınım!
    Sait Faik, masanın en uzağında oysa. Elindeki simiti bölüp yarısını bana uzatıyor.
    Yaz diyor! "Yazmazsan deli olursun"
    Sussan da için konuşmaya devam edecekti zaten.
    Ve sesin kısıldıkça bir volkan şiddetiyle patlayacaktı birgün biriktirdiğin gecikmişlik.
    Kendini anlatmak için masumiyeti ödünç almana gerek yok ki!
    O üşümüş kediyi, o acıkmış ve korkmuş yavru köpeği kendi hikâyene yük ettin.
    Etmeseydin küsüp boynunu bükecekti sözcüklerin.
    Senin kalemin zaten masumiyet taşıyor.
    O kediyi birisi sahiplensin o yavru köpek sığınacak bir dükkân bulsun diye İstanbul sokaklarında.
    Bırak simitçi her zamanki yerine kursun tezgâhını.
    Hayatın hep böyle alışkanlıklardan ibaret olması çok can sıkıcı biliyorum.
    Ama sen yazarak parçalamışsın zaten o can sıkıntısını.
    -Yüzümde beliren tebessüm emanet sanki gülüş hırsızlığına da mı bulaştım ne?-
    Belki de büyük ustanın da dediği gibi "sadece yaşayıp gitmeliydik."
    Yazıp da dünyayı bu kadar "insanca" bir gürültüye boğmadan.

    Herkes susuyor.
    Ben hâlâ düşünüyorum.
    Var olmak için değil; varlığımı kanıtlamak için yazıyorum belki de.

    Masadaki o beyaz sayfalar benim deyimimle “kusurlu, biraz gürültülü, biraz fazla insanca” duruyor.
    Asıl kusur da burada zaten:
    Başka bir şeyle doldurmayı hiç denememişim” denemem de biliyorum.
    Kendi kendimi köşeye sıkıştırıp soruyorum:
    Bu hikâyeyi çarpıcı bir sonla mı sonlandırmalıyım.
    Yoksa bir sonuca bağlamadan, kalemi ve kâğıdı boşluğa asıp yarım mı bırakmalıyım, diye?

    Sonuç mu?
    Hâlâ yazmaya devam ediyorum.
    Belki de hikâye dediğim şey, susmayı "beceremeyişimin başarısızlığıdır."

  • Sansürsüz

    08.02.2026 - 17:58


    -Tahmini okuma süresi hakkında hiçbir fikrim yok!
    Umarım sıkılır ve sonuna kadar okumazsınız.-

    Çatlak ve Ters Piramidin Güncesi

    Her şeyin tersine gittiği bir günün gecesinde her şeye tersten başladığım gibi dünyaya da ters yönden giriş yapmışım.
    Annem eskiden hep anlatırdı-kabak tadı verdiğinden artık sormuyorum- doğduğumda ölüymüşüm.
    Bu dünyaya gelmek istemediğimi anlamamış olacaklar ki; sonradan can üflemişler ruhuma.
    İşte o gün iki şey, çivi yazısıyla yazılmış anlıma.
    1. ait olamama
    2. geri dönüş isteği
    3. sesli düşünme ve düşünceleri sesli okuma kabiliyetim yüzünden annemin hep zor durumda kalışı.
    Ha bir de her şeyi öngörmeme rağmen her belaya balıklama atlama ve her konunun ortasına gök taşı gibi düşme tutkum da var mutlaka eklemeliyim.

    İlk çocukluğun verdiği o yerinde duramama hâli henüz devam ediyordu ki okumayı ve yazmayı kendi kendime öğrenmiştim. Bu durumu hiç kimse bilmiyordu ve ben bu rahatlıkla -sırf gıcık olduğum için komşumuzun duvarına "bu evin sahibi satılık" yazısını yazdığım gün-dün gibi aklımda.
    Her aklıma geleni olur olmaz yerde söylermişim.
    "Tepki 1: Aaaaa çok ayıp!
    Tepki 2: Çocuğunuz çok terbiyesiz!
    Tepki 3: Çok şımartmışsınız!
    Sizin yerinizde ben olsaydım, var ya!"
    -sız
    -siz
    Benim hakkımda hep olumsuzluk eki kullanmışlar, "sizler!"

    Zavallı anneciğim!..
    Ahh! Melek yüzlü o kadın beni büyütürken harcadığı enerjiyi başka bir yöne sarf etseydi, Türkiye'nin elektrik ihtiyacını karşılardı herhâlde...
    Abartıyor olabilirim!
    Abartmaya seviyorum!
    Canım anneciğim seni hâlâ "Dünyalar kadar seviyorum!"
    Bu espri de bayatladı ama hâlâ yapıyorum.
    -elektrik enerjisi esprisini...-
    Aşırı derecede bağımsız ve hareketli, olduğum kadar meraklıymışım da...
    Hatırlarım sırf bir gün musalla taşı hakkında yeterince açıklama yapmadıkları için -hani çocuğum ya psikolojim bozulur-
    Evden kaçıp musalla taşını aramaya gitmiştim.
    Yolda karşılaştığım hayret dolu bakışlara aldırmadan, ulaştığım sonuç neticesinde özlemle musalla taşına sarılıp üzerinde uyuyakalmışıtım.
    Beni o taşın üzerinden kaldırabilmek için gelen "yedi cüceler" -biraz daha çaba sarfedilseydi bir futbol takımı da kurabilirdi aslında- yani kardeşlerim, beni amacına uygun bir şekilde eve taşımışlar ve gereken uyarıları yapmışlardı, sağ olsunlar.
    İşte, bu dönem dönem gaflet uykusuna dalmalarım; ölümle koyun koyuna yatarken ölümü hiç hatırlamayışım o günlerden yâdigar bana...
    Derken okula başlama yaşım henüz gelmemesine rağmen yine sırf gıcık olduğum ve kıskandığım için benden iki yaş büyük olan komşumuzun kızı Gülşen'in okula başladığını öğrenince Gülşen şu an Almanya'da yaşıyor.
    -Bir sıfırlık galibiyeti devam ediyor yani-
    Okulun giriş kapısının önündeki merdivenlerde tam on beş gün boyunca oturma eylemi yaparak hem okul müdürün hem de sınıf öğretmenimin ilgisini çekmeyi başarmıştım.
    Onların:
    "Hayır olmaz!
    Kanunen uygun değil!
    Çok küçük...
    Dayak yer...
    Ezerler, üzerler her neyse..."
    Tüm mazeret duvarlarını aşıp nihayet o kapıdan sınıf'a atlamayı girmeyi başarmıştım.
    Öğretmenim o gün anneme -pes edeceğimi düşünmüş olmalı ki-
    "Birkaç gün gelsin, sonra sıkılır." Dediği gün ile "bu çocuğu nasıl fark etmezsiniz yaşıtlarının çok üstünde" dediği gün sayısı birkaç günü geçmemişti ki okula resmî olarak kaydımı yaptılar.
    Benim için artık çok geçti. "Kendim ettim, kendim buldum."
    "Ne umdum ne buldum." Deyip deyip oturma eylemi yaptığım o günlere lanet ederek gidip geliyordum okula...

    Hâlâ boştum.
    Bomboş.
    Bu boş saksının daha da boş bir ortamda dolması mümkün değildi. Lakin içimde doymak bilmeyen o öğrenme arzusu günden güne daha çok alevleniyordu.
    Ancak öğrenmenin yolu bu değildi.
    Okul ortamında duvarlar üstüme üstüme geliyor -kapalı ortam korkusu buradan gelir-koridorlarda koşmama izin verilmiyordu.

    Çok iyi bilirim neşeli bir teneffüs sonrası o ölüm sessizliğini...
    Neşe dolu kahkahalar sükûnete bürünür, bir anda.
    Aldığın nefesin ritmini bile duyar sıra arkadaşın hele bir de *ursa altına dinamit yerleştirip pencereden atmayı bile düşünürsün.
    Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de toplu hâlde ayakkabı çıkarma müsameresi başlar.
    Kokunun kaynağını anlamak isteyen bütün gözler üzerindedir.
    Her satır başında nefret etmene rağmen büyük harf kullanmak zorunda kalırsın.
    Ara sıra kural dışı hareket etmek istersin.
    "Su uyur, ispiyoncular uyumaz."
    Öğretmenin o ciddi bakışlarının üzerinde dolaştığını hissedersin.
    Bu durum bende hep bir gülme isteği uyandırırdı.
    Öğretmenimin bıyıkları üst dudağını tamamen kapatır ve bundan dolayı öğretmenimin ağzına dolan o fırça hissini hep merak ederdim.
    Soramadım...
    Soramazdım...
    Sorsaydım, dayağı yerdim.
    İlkokuldan sonra bir daha hiç okula gitmedim.
    Hatta okulun önünden geçmeyi bile reddettim, uzunca bir süre...
    Bu dünyada hayatta kalmam için her şeyi bilmem gerekmiyordu ancak her şeyi deneyimlemem gerekiyordu.
    Kısa bir teneffüs sonrası sessizlik ne iyi geldi bir bilseniz.
    Ancak bu farkındalık sorgulamasının "Azı karar, çoğu zarardı." bu suskunluk ve anlaşılmama hissi ızdırap veriyor, babamın anlattığı masallar artık ilgimi çekmiyordu.
    Kendi isteğimle daha çocuk yaşta çalışmaya başladım.
    Kazandığım paranın bir kuruşunu bile harcamadan altına yatırım yapıyordum. -nasıl da ileri görüşlüymüşüm-
    Okula tam zamanlı gitmedim belki ama eğitim hayatımı da tamamen bırakmadım.
    İki alanda öğretmenlik yapma yetkisine sahibim ancak staj deneyimim bana bu meslek için hiç de uygun olmadığımı hatırlattı bir kez daha...
    Yapamazdım!
    Çocukların gözlerindeki o ışıltı günden güne sönerken gençlerin umutlarının sararmış yapraklar gibi dalından düşüşünü izleyemezdim.
    Yalın bir dille atanamadım, da yazabilirdim.
    Neyse!
    Geçelim bu konuyu bu konuyu geçtikten sonra bir bölüm daha bitirdim soruları sallayarak - ki çoğu tuttu- öğretmenlik yetki alanım üçe çıktı.
    Ancak yine de yetersizdim. ve bu kez yetersizliğin kaynağı ben değildim.
    Bu meslek benim otoriteye karşı olan hazırcevap kişiliğimi törpülüyor hayallerime gem vuruyor ve bu sisteme ayak uydurmam konusunda beni koşulluyordu.
    Ve vaktizamanında sanayiye giden arkadaşlarım benden daha fazla kazanıyordu.
    Sabırlı ve idealistim ama hiçbir zaman politik davranmayı beceremedim.

    Bu günlerde ne mi yapıyorum?..
    "Bir baltaya sap olamamanın" haklı gururu var üzerimde...
    Bu dünyadaki tek amacım ne kadar boş ve gereksiz olduğumu kanıtlamak.
    Sırf arama motorunda adım halka mâl olmuş kişiler listesine dahil edilsin diye yapmadığım şey kalmadı.

    Kendimle bile çeliştiğim şu günlerde bir uçtan bir uca savrulup varoluş sancısı çekerken tüm varlığım zıtlıkların pençesinde köşeye sıkışmış ve yan çizebilme yeteneğini kaybetmişti.
    Ters dönmüş ve kurtaranı olmayan bir kaplumbağa gibi kendi etrafımda döngüsel hareketler çizmenin verdiği yorgunluğun te'siriyle uyuyakaldığım bir gün o derin uyku esnasında rüyamda gördüğüm beyaz saçlı ve beyaz sakallı bir adama karşı h'ayranlık hissetmeye başladım.
    Daha önce hiç sigara, alkol ve hatta asitli içecekler dahi içmeyen ben; beyaz saçlı o adamın bana uzattığı bardağı - içinde beyaz bir şey vardı, her neyse- bir yudumda hüplettim.
    Artık sarhoştum.
    H'ayran sarhoşu...
    -Umarım Edebiyat Tarihi'ne ve arama motoruna bu yüzyılın en absürt badeli aşığı olarak geçmeyi başarırım.-

    O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
    O güne denk özel hayatımda tutunamayıp istikrarı sağlayamamıştım.
    Bu durum benim için çok büyük bir fırsattı. Bu durumu ilahi bir işarete yorup tuttuğumu koparma kararı aldım.

    Evet!
    Bu kez yapabilirdim.
    Ancak önce onu bulmalıydım.
    İlk olarak gazetelere ilan verdim.
    Çıkmadı ortaya, vicdansız!
    Daha sora işe terlik ve pijamayla gitmeye başladım ki...
    -Deli divaneyi mutlaka bulurdu.-
    Bu konuda iyi olduğumu iddia etmiyorum
    İyi olduğumu biliyorumdum da...
    - Hatta emindim.-
    Onu gördüğüm ilk an, ona ayran içme teklifi edecektim.
    Bu h'ayranlık beni derbeder etti ve asgarî ücretle çalıştığım işten kovuldum.
    Neyse ki üç gün tatil yapabilmek için üç aylık kazancımı harcamamıştım.
    Bu boş, bomboş kaldığım dönemde can sıkıntısının verdiği vesvese yüzünden
    "İblislik Çıraklık Merkezine" başvuru yaptım.
    Derslere bizatihi (çevrim içi) İblis'in kendisi giriyordu.
    Artık insanların zihinlerini okuyup
    Vesvese veriyor, tüm manipüle tekniklerini kusursuz bir şekilde yerine getiriyordum.
    Staj dönemini başarıyla tamamlayıp bu okuldan da üstün başarı belgesiyle mezun oldum.
    Artık Truva Savaşı çıkaracak kadar gizil güçlere sahiptim.
    Ne yazık ki bu alanda da iş bulamadım.
    Neden mi!
    Mezun çoktu atanamadım!

    Geçen gün rüyamda gördüğüm ak saçlı ve ak sakallı adam- hatta saç ve sakalı daha da uzamıştı.- Rüyama üstü açık spor bir arabayla gelip beni çok sert bir şekilde uyardı.
    O günden sonra tövbe edip bu tür işler yapmayı bıraktım.
    Ancak rüyalarımda aşırı derecede düzensiz ve dağınık olduğumdan-sakın arkamı toplamayın dayağı yersiniz-bu süreç nasıl ilerleyecek inanın ben de bilmiyorum.
    Ak saçlı ve ak sakallı o adam artık rüyalarıma gelmiyor, doğum günümü hatırlamadığı için trip attım o da küstü.
    -Haklı değilmiyim ama!

    Şimdilerde ne mi yapıyorum?
    Asgarî ücretli başka bir işte çalışıyorum.
    -Maaşıma zam yapıldı bu arada artık ustayım.-
    Ve kovulmak için yine elimden geleni yapıyorum.
    Bugün işe gitmedim mesala oturdum, bunları yazdım.
    Kahvaltı çay tembellik...
    Yemek, çay uyku...
    İzin verseler bu döngüyü sonsuza dek sürdürebilirim.
    Kaybedenler iyi bilir, her kaybettiğinde ocağa çay koymanın rahatlığını...

    Bundan sonra ne mi olur?
    Hesap kitap yapalım,
    neden+sonuç=

    Olasılık 1. Belki yine bahçemde maydanoz, marul ve soğan yetiştiririm.
    Olasılık 2. Ben yine kitap okurken-ilk olarak "Oğuz Atay"ın romanlarını okuyacağım.- bir sokak kedisi gelir pencereme ve yavrularını bana emanet ettikten sonra yeni arayışların peşine takılıp ortadan kaybolur.
    Ve ben o yavru kedileri büyüttükten tam altı ay sonra anne kedi yeni doğmuş yavrularıyla geri döner.:))

    Bu günlerde en iyi yaptığım şey ne mi?..
    "Yaptığı tek şey ölmekti" diyecekler ardımdan bu benim mezar taşı yazım olacak burada dursun sakın çalmayın!
    Nerede kalmıştım:
    Evet!
    Bugünlerde yaptığım en iyi şey (yüzleşme ve inkar)
    Ama eskisi kadar kaçmıyorum, kendimden, onlardan hatta hiçbir şeyi umursamıyorum, bile.
    Kendimi bulmam ve eve dönüşüm hayli zamanımı aldı ama çok iyi oldu.

    Kendimden neden bu kadar uzun uzadıya bahsettim?..
    Hayır!
    Uzun uzun bahsetmedim, aslında milyonda bir doluluk oranım bu kadar...
    Boşluklar doldukça bu seri zeyl hâline devam edecek.

    Bundan sonra ne mi yapacağım?..
    Her şeye sondan başlarım, dediğimi hatırlıyorum-ya da ters yönden-
    Belki de bu yüzden siz gelirken benim dönüyor olmam tesadüf değildir.
    Belki de romanını yazarım sondan başladığım hayatın san-sür-süz
    "Yaşanmışlıkların, yaşanması mümkünken yaşanmamışlıkların!.."

    Not! Yazdıklarımın hiçbiri hayal ürünü değildir!
    Bizzat gerçeğin en acı hâlini içerir.
    Her şeyin tersi mevcuttur bende dedim ya...
    Sizin üzüldüğünüz şeylere benim gülüp geçişim belki de bundandır. :))

  • Muâllak Gündem

    06.02.2026 - 20:50

    Kışla Obası

    Benim doğduğum yer burası: “Kışla Obası”
    Adını ben koydum zemheriye asılmış, bir kış sabahı.
    Ve henüz bilmiyordum "kışlanın" ne demek olduğunu.
    (Bir yerin adını koymak, ona kader biçmek miydi, yoksa zaten biçilmiş kaderden kaçma teşebbüsü müydü? Hâlâ çözemedim bu meseleyi.)

    Sadece bir coğrafyadan ibaret değil burası; memleketimin taşı, toprağı, nefesi.

    Burada ufukları görünmez kılan yükseltiler yok belki.
    Ama hep merak etmişimdir, kayalıkların ardına gizlenmiş kentleri.
    Ve hep sormuşumdur kayalıklara bir gün o kente varırsam, buradakiler unutur mu beni diye...

    Buralarda yollar sarptır; geçit vermez kanyonlar.
    Balçıkla kaplı yollara inat, bir gelin gibi salınır yamaçlar.
    Burada zaman, şehirlerdeki gibi saatle, takvimle değil; derelerin akışıyla, güneşin uyanışıyla, ayın bir var olup bir kayboluşuyla ölçülür.
    Burada iklimlerin zamansız darbelerine yenik düşer mevsimler.
    Kanunları serttir tabiatın, itiraz dilekçeleri rüzgâr taşır zamanın sahibine.
    Burada soğuk olur kış geceleri.
    Eğer gökyüzü açık ve berraksa anlarız ki ayaz kapıdadır; kırağı yağar sabaha karşı.
    Eğer gökyüzü kapalıysa, ağır bir sis bulutu çöker dağların eteklerine; bir mezar sessizliği çöker bozkırın ruhuna.
    Yas tutar tüm canlılar, dalında buruşmuş, solmuş tazecik canlara.
    Şehirlerde sis bir manzarayken; buralarda bir yazgıdır dağların alnında.
    Gökyüzü kurşun gibi yağar bazen, böyle zamanlarda kayalıkların koynuna sığınır çobanlar; buralarda “sığınmak” bir ocağa, "sığınmak" gibidir ata dili bir duaya.

    Bir gün sizin de yolunuz düşerse “Kışla Obası”na sakın inanmayın baharın gülüşüne.
    Nice ışkınlar gördüm cemrenin ihanetiyle düşmüş, toprağa.

    Şehirlerdeki gibi duygular tutkuyla dans etmez buralarda; her geliş aldanış, her gidiş dolaylamadır.
    (Sahi sizin oralara da uğrar mı bu seher yeli?
    Hafif bir meltem gibi dokunur mu “yârin zülfüne”?)
    Yasanın dışına çıkar burada ayrılıklar bazen bir asker mektubu olur, keskin bir bıçak gibi saplanır göğsünüze.
    Her soluk alışınızda genzinize dolar ıslanmış toprak kokusuna karışmış mahzun kır çiçeklerinin kokusu.
    Ertesi yoktur, papatyaların “seviyor–sevmiyor”la başlayan masallar; bir “varmış bir yokmuş”la sona erer.

    Denize çok uzaktır “Kışla Obası”
    Martıların sesini, dalgaların hışırtısını işitmez burada çocuklar.
    Bu yüzden yüzmezler hayallerinde, hep büyük adam olma telaşıyla hep okula koşarlar.
    Burada kekik kokan dağlar, susuzluğu gideren pınarlar var.
    Mavi bir atlas gibi kat kat dürülmüş ufuklara akın ederken kırlangıçlar, bir kaçış başlar gün batımına.
    Her günün sonu mutlak bir vedadır, güneş dağların ardına çekilince.
    Burada yanmaz sokak lambaları; karanlığa mahkûm olur sokaklar.

    Geceyi yırtarken yıldırımlar, gökyüzü pul pul dökülürken geceye uykumuz bölük pörçüktür, başımızı yasladığımız duvarlar nemli...
    Burada gün ışığı “göz aydınlığı” getirmez her zaman.
    Bazen kuzusunu kurt kapar çocukluğun ve bir duvarın dibine çöküp ağıt yakışını duyarsınız güneşin geç kalışına.

    Burada evler taştır, topraktır.
    Pencereleri dışa açılan oyuk; eşikleri kutsaldır.
    Kadim Türk kültürünün muhafızıdır bu eşikler.
    İçeri girene huzur verir, dışarı çıkana bereket.

    Hazanda yorgun düşer vefalı toprakları, ta ki hasat zamanına kadar.
    Başak tarlaları börtü böceği aç bırakmaz.
    Cömerttir meyve bahçeleri; önünden geçene rızık sunar.
    Burada ne kuşlar aç kalır ne de karıncalar.
    Burada paylaşmak erdemdir.
    Paylaşmak yalnızca rızkı değil; elinde olanı, "elinden geleni ardına koymamaktır."
    Bölüşmektir ekmeği, aşı ve en derin acıları.

    Burada rüzgâr süpürür tortusunu sokakların.
    Emektar kapıcılar yoktur; egonuzu okşayan.
    Gözlerinize dolar kerpiç duvarların tozu ve ovaladıkça netleşir göz çizgilerinizde sınıf ayrımı.
    " Burada yükselmek yokuştur."

    Burada çok erken başlar hayat.
    Belki de bu yüzden her şey vaktinden evvel solar.
    Zaman hep kaybedenidir kumarın sabrın meyvesi tatlı değil, acıdır.
    O nasırlı ellerin, ter damlayan alınların emeğinin karşılığı yoktur.
    Bazen bir dolu yağar, bazen de hasatı sel götürür.
    Güneş kavruğu tenlerdeki derin ve zamansız çizgiler, bir ömrün vesikası gibidir.
    En içten gülümsemeler bile gizleyemez gözbebeklerindeki o hayal kırıklığını.

    Çünkü burası “Kışla Obası”
    Şehirden uzak, yaşama yakın.
    Burada bir asır kadar uzunken mevsimler, ömürler bir nefes kadar kısadır.

Toplam 14 mesaj bulundu

TÜM YAZILANLAR