Ben Özge Antoloji.com

  • Sansürsüz

    08.02.2026 - 17:58


    -Tahmini okuma süresi hakkında hiçbir fikrim yok!
    Umarım sıkılır ve sonuna kadar okumazsınız.-

    Çatlak ve Ters Piramidin Güncesi

    Her şeyin tersine gittiği bir günün gecesinde her şeye tersten başladığım gibi dünyaya da ters yönden giriş yapmışım.
    Annem eskiden hep anlatırdı-kabak tadı verdiğinden artık sormuyorum- doğduğumda ölüymüşüm.
    Bu dünyaya gelmek istemediğimi anlamamış olacaklar ki; sonradan can üflemişler ruhuma.
    İşte o gün iki şey, çivi yazısıyla yazılmış anlıma.
    1. ait olamama
    2. geri dönüş isteği
    3. sesli düşünme ve düşünceleri sesli okuma kabiliyetim yüzünden annemin hep zor durumda kalışı.
    Ha bir de her şeyi öngörmeme rağmen her belaya balıklama atlama ve her konunun ortasına gök taşı gibi düşme tutkum da var mutlaka eklemeliyim.

    İlk çocukluğun verdiği o yerinde duramama hâli henüz devam ediyordu ki okumayı ve yazmayı kendi kendime öğrenmiştim. Bu durumu hiç kimse bilmiyordu ve ben bu rahatlıkla -sırf gıcık olduğum için komşumuzun duvarına "bu evin sahibi satılık" yazısını yazdığım gün-dün gibi aklımda.
    Her aklıma geleni olur olmaz yerde söylermişim.
    "Tepki 1: Aaaaa çok ayıp!
    Tepki 2: Çocuğunuz çok terbiyesiz!
    Tepki 3: Çok şımartmışsınız!
    Sizin yerinizde ben olsaydım, var ya!"
    -sız
    -siz
    Benim hakkımda hep olumsuzluk eki kullanmışlar, "sizler!"

    Zavallı anneciğim!..
    Ahh! Melek yüzlü o kadın beni büyütürken harcadığı enerjiyi başka bir yöne sarf etseydi, Türkiye'nin elektrik ihtiyacını karşılardı herhâlde...
    Abartıyor olabilirim!
    Abartmaya seviyorum!
    Canım anneciğim seni hâlâ "Dünyalar kadar seviyorum!"
    Bu espri de bayatladı ama hâlâ yapıyorum.
    -elektrik enerjisi esprisini...-
    Aşırı derecede bağımsız ve hareketli, olduğum kadar meraklıymışım da...
    Hatırlarım sırf bir gün musalla taşı hakkında yeterince açıklama yapmadıkları için -hani çocuğum ya psikolojim bozulur-
    Evden kaçıp musalla taşını aramaya gitmiştim.
    Yolda karşılaştığım hayret dolu bakışlara aldırmadan, ulaştığım sonuç neticesinde özlemle musalla taşına sarılıp üzerinde uyuyakalmışıtım.
    Beni o taşın üzerinden kaldırabilmek için gelen "yedi cüceler" -biraz daha çaba sarfedilseydi bir futbol takımı da kurabilirdi aslında- yani kardeşlerim, beni amacına uygun bir şekilde eve taşımışlar ve gereken uyarıları yapmışlardı, sağ olsunlar.
    İşte, bu dönem dönem gaflet uykusuna dalmalarım; ölümle koyun koyuna yatarken ölümü hiç hatırlamayışım o günlerden yâdigar bana...
    Derken okula başlama yaşım henüz gelmemesine rağmen yine sırf gıcık olduğum ve kıskandığım için benden iki yaş büyük olan komşumuzun kızı Gülşen'in okula başladığını öğrenince Gülşen şu an Almanya'da yaşıyor.
    -Bir sıfırlık galibiyeti devam ediyor yani-
    Okulun giriş kapısının önündeki merdivenlerde tam on beş gün boyunca oturma eylemi yaparak hem okul müdürün hem de sınıf öğretmenimin ilgisini çekmeyi başarmıştım.
    Onların:
    "Hayır olmaz!
    Kanunen uygun değil!
    Çok küçük...
    Dayak yer...
    Ezerler, üzerler her neyse..."
    Tüm mazeret duvarlarını aşıp nihayet o kapıdan sınıf'a atlamayı girmeyi başarmıştım.
    Öğretmenim o gün anneme -pes edeceğimi düşünmüş olmalı ki-
    "Birkaç gün gelsin, sonra sıkılır." Dediği gün ile "bu çocuğu nasıl fark etmezsiniz yaşıtlarının çok üstünde" dediği gün sayısı birkaç günü geçmemişti ki okula resmî olarak kaydımı yaptılar.
    Benim için artık çok geçti. "Kendim ettim, kendim buldum."
    "Ne umdum ne buldum." Deyip deyip oturma eylemi yaptığım o günlere lanet ederek gidip geliyordum okula...

    Hâlâ boştum.
    Bomboş.
    Bu boş saksının daha da boş bir ortamda dolması mümkün değildi. Lakin içimde doymak bilmeyen o öğrenme arzusu günden güne daha çok alevleniyordu.
    Ancak öğrenmenin yolu bu değildi.
    Okul ortamında duvarlar üstüme üstüme geliyor -kapalı ortam korkusu buradan gelir-koridorlarda koşmama izin verilmiyordu.

    Çok iyi bilirim neşeli bir teneffüs sonrası o ölüm sessizliğini...
    Neşe dolu kahkahalar sükûnete bürünür, bir anda.
    Aldığın nefesin ritmini bile duyar sıra arkadaşın hele bir de *ursa altına dinamit yerleştirip pencereden atmayı bile düşünürsün.
    Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de toplu hâlde ayakkabı çıkarma müsameresi başlar.
    Kokunun kaynağını anlamak isteyen bütün gözler üzerindedir.
    Her satır başında nefret etmene rağmen büyük harf kullanmak zorunda kalırsın.
    Ara sıra kural dışı hareket etmek istersin.
    "Su uyur, ispiyoncular uyumaz."
    Öğretmenin o ciddi bakışlarının üzerinde dolaştığını hissedersin.
    Bu durum bende hep bir gülme isteği uyandırırdı.
    Öğretmenimin bıyıkları üst dudağını tamamen kapatır ve bundan dolayı öğretmenimin ağzına dolan o fırça hissini hep merak ederdim.
    Soramadım...
    Soramazdım...
    Sorsaydım, dayağı yerdim.
    İlkokuldan sonra bir daha hiç okula gitmedim.
    Hatta okulun önünden geçmeyi bile reddettim, uzunca bir süre...
    Bu dünyada hayatta kalmam için her şeyi bilmem gerekmiyordu ancak her şeyi deneyimlemem gerekiyordu.
    Kısa bir teneffüs sonrası sessizlik ne iyi geldi bir bilseniz.
    Ancak bu farkındalık sorgulamasının "Azı karar, çoğu zarardı." bu suskunluk ve anlaşılmama hissi ızdırap veriyor, babamın anlattığı masallar artık ilgimi çekmiyordu.
    Kendi isteğimle daha çocuk yaşta çalışmaya başladım.
    Kazandığım paranın bir kuruşunu bile harcamadan altına yatırım yapıyordum. -nasıl da ileri görüşlüymüşüm-
    Okula tam zamanlı gitmedim belki ama eğitim hayatımı da tamamen bırakmadım.
    İki alanda öğretmenlik yapma yetkisine sahibim ancak staj deneyimim bana bu meslek için hiç de uygun olmadığımı hatırlattı bir kez daha...
    Yapamazdım!
    Çocukların gözlerindeki o ışıltı günden güne sönerken gençlerin umutlarının sararmış yapraklar gibi dalından düşüşünü izleyemezdim.
    Yalın bir dille atanamadım, da yazabilirdim.
    Neyse!
    Geçelim bu konuyu bu konuyu geçtikten sonra bir bölüm daha bitirdim soruları sallayarak - ki çoğu tuttu- öğretmenlik yetki alanım üçe çıktı.
    Ancak yine de yetersizdim. ve bu kez yetersizliğin kaynağı ben değildim.
    Bu meslek benim otoriteye karşı olan hazırcevap kişiliğimi törpülüyor hayallerime gem vuruyor ve bu sisteme ayak uydurmam konusunda beni koşulluyordu.
    Ve vaktizamanında sanayiye giden arkadaşlarım benden daha fazla kazanıyordu.
    Sabırlı ve idealistim ama hiçbir zaman politik davranmayı beceremedim.

    Bu günlerde ne mi yapıyorum?..
    "Bir baltaya sap olamamanın" haklı gururu var üzerimde...
    Bu dünyadaki tek amacım ne kadar boş ve gereksiz olduğumu kanıtlamak.
    Sırf arama motorunda adım halka mâl olmuş kişiler listesine dahil edilsin diye yapmadığım şey kalmadı.

    Kendimle bile çeliştiğim şu günlerde bir uçtan bir uca savrulup varoluş sancısı çekerken tüm varlığım zıtlıkların pençesinde köşeye sıkışmış ve yan çizebilme yeteneğini kaybetmişti.
    Ters dönmüş ve kurtaranı olmayan bir kaplumbağa gibi kendi etrafımda döngüsel hareketler çizmenin verdiği yorgunluğun te'siriyle uyuyakaldığım bir gün o derin uyku esnasında rüyamda gördüğüm beyaz saçlı ve beyaz sakallı bir adama karşı h'ayranlık hissetmeye başladım.
    Daha önce hiç sigara, alkol ve hatta asitli içecekler dahi içmeyen ben; beyaz saçlı o adamın bana uzattığı bardağı - içinde beyaz bir şey vardı, her neyse- bir yudumda hüplettim.
    Artık sarhoştum.
    H'ayran sarhoşu...
    -Umarım Edebiyat Tarihi'ne ve arama motoruna bu yüzyılın en absürt badeli aşığı olarak geçmeyi başarırım.-

    O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
    O güne denk özel hayatımda tutunamayıp istikrarı sağlayamamıştım.
    Bu durum benim için çok büyük bir fırsattı. Bu durumu ilahi bir işarete yorup tuttuğumu koparma kararı aldım.

    Evet!
    Bu kez yapabilirdim.
    Ancak önce onu bulmalıydım.
    İlk olarak gazetelere ilan verdim.
    Çıkmadı ortaya, vicdansız!
    Daha sora işe terlik ve pijamayla gitmeye başladım ki...
    -Deli divaneyi mutlaka bulurdu.-
    Bu konuda iyi olduğumu iddia etmiyorum
    İyi olduğumu biliyorumdum da...
    - Hatta emindim.-
    Onu gördüğüm ilk an, ona ayran içme teklifi edecektim.
    Bu h'ayranlık beni derbeder etti ve asgarî ücretle çalıştığım işten kovuldum.
    Neyse ki üç gün tatil yapabilmek için üç aylık kazancımı harcamamıştım.
    Bu boş, bomboş kaldığım dönemde can sıkıntısının verdiği vesvese yüzünden
    "İblislik Çıraklık Merkezine" başvuru yaptım.
    Derslere bizatihi (çevrim içi) İblis'in kendisi giriyordu.
    Artık insanların zihinlerini okuyup
    Vesvese veriyor, tüm manipüle tekniklerini kusursuz bir şekilde yerine getiriyordum.
    Staj dönemini başarıyla tamamlayıp bu okuldan da üstün başarı belgesiyle mezun oldum.
    Artık Truva Savaşı çıkaracak kadar gizil güçlere sahiptim.
    Ne yazık ki bu alanda da iş bulamadım.
    Neden mi!
    Mezun çoktu atanamadım!

    Geçen gün rüyamda gördüğüm ak saçlı ve ak sakallı adam- hatta saç ve sakalı daha da uzamıştı.- Rüyama üstü açık spor bir arabayla gelip beni çok sert bir şekilde uyardı.
    O günden sonra tövbe edip bu tür işler yapmayı bıraktım.
    Ancak rüyalarımda aşırı derecede düzensiz ve dağınık olduğumdan-sakın arkamı toplamayın dayağı yersiniz-bu süreç nasıl ilerleyecek inanın ben de bilmiyorum.
    Ak saçlı ve ak sakallı o adam artık rüyalarıma gelmiyor, doğum günümü hatırlamadığı için trip attım o da küstü.
    -Haklı değilmiyim ama!

    Şimdilerde ne mi yapıyorum?
    Asgarî ücretli başka bir işte çalışıyorum.
    -Maaşıma zam yapıldı bu arada artık ustayım.-
    Ve kovulmak için yine elimden geleni yapıyorum.
    Bugün işe gitmedim mesala oturdum, bunları yazdım.
    Kahvaltı çay tembellik...
    Yemek, çay uyku...
    İzin verseler bu döngüyü sonsuza dek sürdürebilirim.
    Kaybedenler iyi bilir, her kaybettiğinde ocağa çay koymanın rahatlığını...

    Bundan sonra ne mi olur?
    Hesap kitap yapalım,
    neden+sonuç=

    Olasılık 1. Belki yine bahçemde maydanoz, marul ve soğan yetiştiririm.
    Olasılık 2. Ben yine kitap okurken-ilk olarak "Oğuz Atay"ın romanlarını okuyacağım.- bir sokak kedisi gelir pencereme ve yavrularını bana emanet ettikten sonra yeni arayışların peşine takılıp ortadan kaybolur.
    Ve ben o yavru kedileri büyüttükten tam altı ay sonra anne kedi yeni doğmuş yavrularıyla geri döner.:))

    Bu günlerde en iyi yaptığım şey ne mi?..
    "Yaptığı tek şey ölmekti" diyecekler ardımdan bu benim mezar taşı yazım olacak burada dursun sakın çalmayın!
    Nerede kalmıştım:
    Evet!
    Bugünlerde yaptığım en iyi şey (yüzleşme ve inkar)
    Ama eskisi kadar kaçmıyorum, kendimden, onlardan hatta hiçbir şeyi umursamıyorum, bile.
    Kendimi bulmam ve eve dönüşüm hayli zamanımı aldı ama çok iyi oldu.

    Kendimden neden bu kadar uzun uzadıya bahsettim?..
    Hayır!
    Uzun uzun bahsetmedim, aslında milyonda bir doluluk oranım bu kadar...
    Boşluklar doldukça bu seri zeyl hâline devam edecek.

    Bundan sonra ne mi yapacağım?..
    Her şeye sondan başlarım, dediğimi hatırlıyorum-ya da ters yönden-
    Belki de bu yüzden siz gelirken benim dönüyor olmam tesadüf değildir.
    Belki de romanını yazarım sondan başladığım hayatın san-sür-süz
    "Yaşanmışlıkların, yaşanması mümkünken yaşanmamışlıkların!.."

    Not! Yazdıklarımın hiçbiri hayal ürünü değildir!
    Bizzat gerçeğin en acı hâlini içerir.
    Her şeyin tersi mevcuttur bende dedim ya...
    Sizin üzüldüğünüz şeylere benim gülüp geçişim belki de bundandır. :))

  • Muâllak Gündem

    06.02.2026 - 20:50

    Kışla Obası

    Benim doğduğum yer burası: “Kışla Obası”
    Adını ben koydum zemheriye asılmış, bir kış sabahı.
    Ve henüz bilmiyordum "kışlanın" ne demek olduğunu.
    (Bir yerin adını koymak, ona kader biçmek miydi, yoksa zaten biçilmiş kaderden kaçma teşebbüsü müydü? Hâlâ çözemedim bu meseleyi.)

    Sadece bir coğrafyadan ibaret değil burası; memleketimin taşı, toprağı, nefesi.

    Burada ufukları görünmez kılan yükseltiler yok belki.
    Ama hep merak etmişimdir, kayalıkların ardına gizlenmiş kentleri.
    Ve hep sormuşumdur kayalıklara bir gün o kente varırsam, buradakiler unutur mu beni diye...

    Buralarda yollar sarptır; geçit vermez kanyonlar.
    Balçıkla kaplı yollara inat, bir gelin gibi salınır yamaçlar.
    Burada zaman, şehirlerdeki gibi saatle, takvimle değil; derelerin akışıyla, güneşin uyanışıyla, ayın bir var olup bir kayboluşuyla ölçülür.
    Burada iklimlerin zamansız darbelerine yenik düşer mevsimler.
    Kanunları serttir tabiatın, itiraz dilekçeleri rüzgâr taşır zamanın sahibine.
    Burada soğuk olur kış geceleri.
    Eğer gökyüzü açık ve berraksa anlarız ki ayaz kapıdadır; kırağı yağar sabaha karşı.
    Eğer gökyüzü kapalıysa, ağır bir sis bulutu çöker dağların eteklerine; bir mezar sessizliği çöker bozkırın ruhuna.
    Yas tutar tüm canlılar, dalında buruşmuş, solmuş tazecik canlara.
    Şehirlerde sis bir manzarayken; buralarda bir yazgıdır dağların alnında.
    Gökyüzü kurşun gibi yağar bazen, böyle zamanlarda kayalıkların koynuna sığınır çobanlar; buralarda “sığınmak” bir ocağa, "sığınmak" gibidir ata dili bir duaya.

    Bir gün sizin de yolunuz düşerse “Kışla Obası”na sakın inanmayın baharın gülüşüne.
    Nice ışkınlar gördüm cemrenin ihanetiyle düşmüş, toprağa.

    Şehirlerdeki gibi duygular tutkuyla dans etmez buralarda; her geliş aldanış, her gidiş dolaylamadır.
    (Sahi sizin oralara da uğrar mı bu seher yeli?
    Hafif bir meltem gibi dokunur mu “yârin zülfüne”?)
    Yasanın dışına çıkar burada ayrılıklar bazen bir asker mektubu olur, keskin bir bıçak gibi saplanır göğsünüze.
    Her soluk alışınızda genzinize dolar ıslanmış toprak kokusuna karışmış mahzun kır çiçeklerinin kokusu.
    Ertesi yoktur, papatyaların “seviyor–sevmiyor”la başlayan masallar; bir “varmış bir yokmuş”la sona erer.

    Denize çok uzaktır “Kışla Obası”
    Martıların sesini, dalgaların hışırtısını işitmez burada çocuklar.
    Bu yüzden yüzmezler hayallerinde, hep büyük adam olma telaşıyla hep okula koşarlar.
    Burada kekik kokan dağlar, susuzluğu gideren pınarlar var.
    Mavi bir atlas gibi kat kat dürülmüş ufuklara akın ederken kırlangıçlar, bir kaçış başlar gün batımına.
    Her günün sonu mutlak bir vedadır, güneş dağların ardına çekilince.
    Burada yanmaz sokak lambaları; karanlığa mahkûm olur sokaklar.

    Geceyi yırtarken yıldırımlar, gökyüzü pul pul dökülürken geceye uykumuz bölük pörçüktür, başımızı yasladığımız duvarlar nemli...
    Burada gün ışığı “göz aydınlığı” getirmez her zaman.
    Bazen kuzusunu kurt kapar çocukluğun ve bir duvarın dibine çöküp ağıt yakışını duyarsınız güneşin geç kalışına.

    Burada evler taştır, topraktır.
    Pencereleri dışa açılan oyuk; eşikleri kutsaldır.
    Kadim Türk kültürünün muhafızıdır bu eşikler.
    İçeri girene huzur verir, dışarı çıkana bereket.

    Hazanda yorgun düşer vefalı toprakları, ta ki hasat zamanına kadar.
    Başak tarlaları börtü böceği aç bırakmaz.
    Cömerttir meyve bahçeleri; önünden geçene rızık sunar.
    Burada ne kuşlar aç kalır ne de karıncalar.
    Burada paylaşmak erdemdir.
    Paylaşmak yalnızca rızkı değil; elinde olanı, "elinden geleni ardına koymamaktır."
    Bölüşmektir ekmeği, aşı ve en derin acıları.

    Burada rüzgâr süpürür tortusunu sokakların.
    Emektar kapıcılar yoktur; egonuzu okşayan.
    Gözlerinize dolar kerpiç duvarların tozu ve ovaladıkça netleşir göz çizgilerinizde sınıf ayrımı.
    " Burada yükselmek yokuştur."

    Burada çok erken başlar hayat.
    Belki de bu yüzden her şey vaktinden evvel solar.
    Zaman hep kaybedenidir kumarın sabrın meyvesi tatlı değil, acıdır.
    O nasırlı ellerin, ter damlayan alınların emeğinin karşılığı yoktur.
    Bazen bir dolu yağar, bazen de hasatı sel götürür.
    Güneş kavruğu tenlerdeki derin ve zamansız çizgiler, bir ömrün vesikası gibidir.
    En içten gülümsemeler bile gizleyemez gözbebeklerindeki o hayal kırıklığını.

    Çünkü burası “Kışla Obası”
    Şehirden uzak, yaşama yakın.
    Burada bir asır kadar uzunken mevsimler, ömürler bir nefes kadar kısadır.

  • Hilfü’l-Fudûl

    04.02.2026 - 21:47


    Eşref'i Mahlukât

    Kutsaldır insan; "Eşref-i Mahlûkat"tır.
    Yani yaratılmışların en şereflisi, varlığın (atomun çekirdeği) gözünün nurudur. Bu şeref, tesadüfî bir lütuf değil; onun fıtratına nakşedilmiş dört temel unsurun -ateş, hava, toprak ve suyun- muazzam bir ahenk ve dengeyle bir arada bulunmasından kaynaklanır. Sosyal dünyaya sunduğumuz "personamız" bu unsurların dışa vurumudur. Birbirine zıt görünen bu unsurlar, aslında ruhun potasında eriyip harmanlanmış ve uyumlu bir kişilik ortaya çıkarmıştır. Bu mizaç; derinlikli düşünen ve hakikate ayna olan "kâmil insan" sureti olarak tecelli eder.
    ?İnsan, kâinatın özü ve çekirdeğidir. Bu dört unsur onun hem bedeninde hem de ruhunda; toprağın kadim sabrıyla, suyun gizemi ve zamanın hafızasına karışarak akışıyla, havanın sınırsız özgürlüğü ve ateşin o mukaddes kudretiyle can bulur. İnsanın o sırlı tabiatı da burada ortaya çıkar. Dört unsurun özelliklerinin dışa yansıması; aynı anda hem ağır hem hafif, hem sakin hem coşkun, hem yıkıcı hem de onarıcı olabilme yetisidir.
    ?
    Toprak: Sabır, Tevazu ve Kök Salan Kararlılık
    ?İnsan, her şeyden evvel toprak mizaçlıdır; çünkü bedeni topraktan yaratılmıştır. "Persona" düzeyinde toprak; güvenilirliği, aidiyeti ve toplumsal köklerimizi temsil eder. Toprak, üzerine basıp geçene, göğsünü çapalayıp tırmıklayana bile gül verir.
    ?
    "Kestirme yolu yoktur gönlümün,
    Boşuna yıkma dağları.
    Sen kazmayı her vurduğunda,
    Benim göğsüm daralır;
    Hayra yordama gözlerimdeki hayreti."

    Ve hiç şikâyet etmeden her türlü kötülüğü sinesinde öğütüp berekete dönüştürür. "Kâmil insan" da böyledir: Sabırlı, mütevazı ve sonsuz bir hoşgörü sahibi... O, hayatın yükünü hiç şikâyet etmeden taşır; çünkü gönüllüdür. Fıtratına uygun olmayan hâlleri - tıpkı toprağın çürüğü humusa dönüştürmesi gibi- bir olgunluk imbiğinden geçirerek güzelliğe tebdil eder.
    ?Toprak acele etmez; bilir ki her tohumun bir vakti, her filizin bir mevsimi vardır. Bu, zamanın hikmetine vakıf olma hâlidir. Ham meyvenin dalından koparılmasına müsade etmez; lakin dalında çürüyüp ziyan olmasına da izin vermez. Vakur bir sükûnet ve tükenmez bir tahammül bu...
    "İnsana yakışacak en iyi kaftan" Ancak toprak sadece tevazu değildir; o aynı zamanda sarsılmaz bir kararlılıktır. Fırtınaya göğüs geren dağlar ve kayalıklar, toprak üstünde ömürleri yüzyılı aşmış çınarlar; toprağın direncinin ve o dirence kök salabilmenin izleridir.
    ?Fakat dikkat edilmelidir ki toprak, derin bir sarsıntıyla (depremle) her şeyi yutabilir. Kök salanı beslerken, köksüz ve zayıf olanı bir anda savurur. Doğası gereği fıtratında yıkıcılık da taşır. İnsan da öyledir; inancıyla kök salmadığında varlığına, kendini bir yere ait hissetmediğinde o bereketli toprak kurur ve savrulan bir "hiç"e dönüşür.
    Bazı insanlar toprağın cömert sıfatlarını yansıtırken, bazıları ise bu dengeyi kaybedip sadece maske yönünü -iyi ve güzel olarak algılanan yüzünü- sunar; gölge yönünü ya bastırır ya da yıkıcı enerjisini en yakınlarına yansıtır. İşte o an insan, riyânın elinde devasa bir yalana dönüşür.

    ?Su: Akışkanlık, Berraklık ve Derinliğin Gizemi
    ?İnsan ruhu şeffaftır; duru bir su gibi akıp gitmek ister. Su, hayatın yegâne yaşam kaynağıdır; her çatlağa sızar, ulaştığı her kuraklığa can verir. Sert kayaları yumuşaklığıyla (hilmiyle) aşındırır. Nezaketin ve zarafetin yıkamayacağı bent, açamayacağı kapı yoktur bilinciyle çağlar durur. O şeffaflığın ve duruluğun da "yordayamadığı" bir şey vardır:
    "kötülük"
    Çünkü kötülük bilinçlidir ve irade dâhilindedir. Kötü biri istemeden kötülük yapmaz; tıpkı iyilik yapan birinin, yönlendirmeye gerek duymadan saf iyiliği kendi fıtratında taşıması gibi.
    ?İki coşkun akan ırmağın yol ayrımına geldiklerinde fıtratına uygun olan yolu seçip o yıkıcı yönünü büyük bir dönüşümle doğru olana yönlendirmesi gibi...
    İnsan ruhu da su gibi olmalıdır. Kırmadan, yıkmadan geçmeli; geçtiği her kalpte iz bırakmalı ve dokunduğu her şeyi en iyi hâline dönüştürmelidir. Su bulunduğu kabın şeklini alırken, insan içinde taşıdığı vicdanının (kalbinin) şeklini alır. Bu, özünden vazgeçmeyen en mükemmel adaptasyon yeteneğidir.
    ?Ancak unutulmamalıdır ki suyun da bir "gölge" tarafı vardır. Bazen bendini aşar, yatağından taşarak bir sele dönüşür; bazen de bir kuyu derinliğinde karanlığa gömülür. Taşkın olduğunda yıkar, durgun kaldığında ise kokuşur. İnsan ruhu da böyledir; bedenine sığar gibi görünse de aslında kâinata sığmayacak kadar özgürdür. Bir damlanın içinde okyanusun potansiyelini taşır; ama o ruh bedene hapsolup akışını kaybettiğinde duygular kirlenir ve kalbin aynası pus tutar. Su arınmazsa hayatı taşıyamaz; yani ruh arınmazsa hakikati yansıtamaz.
    ?
    "Ölü bir nehir nasıl öldürürse içindekileri,
    Önce can gerek sana ey canan.
    Ben yağmuru, telaşları aldım belleğime;
    Sen her sabaha, güneşle uyan."

    ?Hava: Özgürlük, Fikir ve Zihin Fırtınası
    ?Özgürdür insan; hava gibi...
    Hiçbir mülkiyetin sınırına girmez, zincire vurulamaz. Hava görünmezdir ama yokluğu mutlak bir ölümdür. İnsan nefesiyle bedenini, fikriyle ve vicdanıyla insanlığı yaşatır. Düşünce, hayal ve ilham; hep havanın o uçucu ama hayat verici tabiatından beslenir.
    ?
    "Sen akılsın ben kalp; sen susarsan gider aklım başımdan,
    Ben susarsam durur kalbinin atışları sessizliğimde."
    ?
    Hava her yerdedir; aynı anda tüm evreni kaplayan o ilahi atmosfer ve insanın görünmez soluğu da öyledir. Dua etkisiyle görünmeden dokunur, fark ettirmeden iyileştirir. Hava, zihinsel "personamızın" en keskin kimliğidir. Hava kirlenirse boğucu bir duman ortaya çıkar; fırtınaya dönüşürse taş üstünde taş bırakmaz. Eğer bir insanın düşüncesi kirlenirse vicdanı (kalbi) susar. Özgürlük arayışı aklın sınırlarını zorlar ve ruhu her şeyi yerle bir eden bir savruluşa dönüşür. Oysa insan "cenneti de cehennemi de" içinde taşır; nasıl bakarsa öyle görür...Entelektüel bir kibir veya "boş söz kalabalığı" havanın o şifalı esintisini zehirli bir fırtınaya çevirir. İnsan o fırtınanın şiddetinden hiç kimseyi göremez, hiçbir fısıltıyı işitemez olur; kendi iç sesinin yankılarının enkazda kalır, kendi sedâsında kaybolur.

    Ateş: İradenin Aydınlığı ve Öfkenin Yakıcılığı
    ?Ateş, hem aydınlatır hem boğar; hem ısıtır hem yakar. Dönüşümün en sert ve en "sıfırcı" öğretmenidir. Karanlığı deler, metali eritip ona form verir. Ateş mizaçlı bir ruh, aşkla harmanlanırsa çevresini ısıtan bir nur olur; ancak kibirle harlanırsa kendi varlığını bile küle çeviren bir yangına dönüşür.
    ?İnsanın iradesi bir ateştir: Doğru niyetle beslenirse karanlık yollara ışık tutar; yanlış beslendiğinde ise kontrolsüz bir öfkeye dönüşüp felaket getirir. Ateş insanı ya pişirip olgunlaştırarak erdem sahibi yapar ya da ham bırakıp sis içinde boğar. Sonsuz bir yangının habercisidir ateşin gölgesi; yıkan ve yok eden kör bir öfke... Kâmil insan, içindeki ateşi ocağında tutup kendi yangınından dışarıya sadece ısı ve ışık verebilen kişidir.
    ?
    "Ve o gün gelir dolar küllük,
    Dünyaya serilen satranç örtüsü silkelenir.
    Atlar doludizgin atlar dörtnala,
    Son at da kalkınca şaha, oyun sona erer.
    İşte o atın toynaklarından dökülür kül.
    Bir çocuğun saydam avuçlarına.
    Kül gül olur, dünya güllük."
    ?
    Üç Babdan Geçiş: Kelebeğin O Müşkül Yolculuğu
    ?İnsan olma süreci pasif bir durum değil, dinamik bir yolculuktur. Bu yolculuk üç büyük kapıdan (babdan) geçmeyi ve sahte personaları (maskeleri) bir kenara bırakmayı gerektirir.
    ?İnsan, önce insandan çıkar: Bu, toprağın kaskatı (sabit fikirli) hâlinden kurtulup açık fikirlere filiz vermesidir. Kişi, o sahte sıfatlarından ve egosunun ağır yüklerinden yavaş yavaş sıyrılır. Bu aşamada bazı ruhlar gökten düşen hüzme gibidir; ilahi bir lütuf ile dokunduğu her canlıyı yüceltir, yolunu kaybetmişlere kılavuz olur.
    ?
    İnsan sonra hayvandan çıkar (soyunur):
    Bu, suyun berraklaşması, ateşin dumandan kurtulup saf ışığa dönüşmesidir. İlkel dürtülerin pençesinden kurtulan ruhlar; gündüz sıradan bir fâni gibi yaşarken, gece olduğunda gökyüzünde birer yıldıza dönüşürler. Onlar ateşin yakıcı sıcaklığıyla değil, nurun şifalı hararetiyle buz tutmuş kalpleri ısıtırlar. Bu kozmik enerjiyi ancak kendisiyle aynı frekansta olanlar hissedebilir.
    ?
    Son olarak insan, zamandan çıkar (soyunur): Bu, "İbnü’l-Vakt" (vaktin çocuğu) olma makamıdır. Anı ebediyete bağlamak, hava gibi her anı kuşatabilmektir. Bu mertebedeki insan, tüm zamanlarda ve mekânlarda hazır bulunur; evrensel ahlakı evrensel bir dille konuşur. Her insanın eşitliğini ve değerini sadece dille değil, özüyle savunur.
    ?
    Nihaî Sorgu: Dengenin Tümdengelimi ve Tümevarımı ruh ve bedenin merkezine sabitlemiş "pi sayısı" gibidir.
    Tüm bunların ötesinde geriye yalnızca şu soru kaldı: İnsanlığımız, insani ahlakımız ve değer yargılarımız o sahte kabuğundan soyunmuyor; hatta her geçen gün o duvarlar daha da kalınlaşıyor.
    Üstelik içimizin harcı boşalıyor.
    Bizi insan yapan o düşünme yetisi ve insanî irade gücümüz gitgide zayıflıyor.
    Taşıdığımız tüm sıfatların aslî yönlerini ve gölge yönlerini dengeli kullanamıyoruz. Kendi afetimize bizzat şahit oluyor, kendi kıyametimizi hazırlıyoruz.
    ?Zira insanlıktan eksilmek, yalnızca bir isimden (sıfattan) vazgeçmek değildir; o muazzam dengenin, yani fıtratın iflasıdır. Adalet terazisi kırıldığında içimizdeki toprak cömertliğini yitirir; artık gül sunmak yerine sadece öfke ve nefret kusan çorak bir çöle dönüşür. Köklerimizi besleyen o kadim sabır, yerini yıkıcı bir sarsıntıya bırakır. İçimizdeki su, artık o eski şifalı akışını kaybetmiştir; berraklığı yerini bulanıklığa, hayat veren yumuşaklığı ise önüne geleni yutan, vicdanı boğan bir sele bırakır. Ruhun okyanusları çekilir ve geriye sadece hırsın tortusu kalır.
    ?Özgürlüğün sembolü olan hava, düşüncelerimizin kirlenmesiyle ağırlaşır; artık nefes aldırmaz, aksine boğar. İlham veren o hafif esinti, merhameti kökünden söken bir fırtınaya evrilir. Ve en nihayetinde içimizdeki ateş, o kutsal aşkın ısısı olmaktan çıkar; kibrin yakıtıyla harlanan, hem sahibini hem de dokunduğu her şeyi küle çeviren bir cehennem nârına dönüşür.
    ?İnsanlık içimizden boşalırken, bu dört unsurun ahengi de büyük bir gürültüyle yıkılır. Bizler, "Kâlû Belâ"da verdiğimiz o kadim sözü, unsurların bu hırçın kavgası içinde unuturuz. Ruh, dengesini yitirmiş bedeni terk ederken geriye tek bir hakikat kalır: İnsan olma süreci, ancak kişinin kendi içine yaptığı yolculukla aşkın dönüştürücü gücüyle mümkündür.
    Öyleyse "Ah minel aşk" deyip yokluğa tahammül gösterip varlığa teşekkür etmeyi öğrenmeliyiz ki insan, adaletin o sarsılmaz potasına eşitliği de koyup herkesi "can", her şeyi tek bir varlık olarak görebilsin.

    "insan insan"
    ?si=54T8LmdyMiGlGuT6

    Rüya Öğretileri:
    I. Ders "İnsan"

Toplam 13 mesaj bulundu

TÜM YAZILANLAR