Ben Özge Antoloji.com

-Tahmini okuma süresi hakkında hiçbir fikrim yok!
Umarım sıkılır ve sonuna kadar okumazsınız.-

Çatlak ve Ters Piramidin Güncesi

Her şeyin tersine gittiği bir günün gecesinde her şeye tersten başladığım gibi dünyaya da ters yönden giriş yapmışım.
Annem eskiden hep anlatırdı-kabak tadı verdiğinden artık sormuyorum- doğduğumda ölüymüşüm.
..

Devamını Oku
  • Muâllak Gündem

    20.02.2026 - 20:54

    Bu Yaz'gı İnsan İcâdı

    ?“Ruhunuz mu daha kara yoksa yazgım mı?” Diye sorarak başladım bu kez...

    Bu soruyu sorarken inanın aklım başımda ama aklımın başımda olması konuyu dağıtmayacağım anlamına gelmiyor ki bu mesele çok önemli ve alt satırlarda yeterince abartıldı...
    ?
    Bence akıl dediğimiz bu soyut kavram, bizi kendimizle sınayan bir meta-sesten ibâret. Uzmanlar bu durumun yani; "aklî melekelerimizin" yaşadığımız çevreyle doğru orantılı geliştiğini iddia ediyorlar. Kalıtımın da etkisiyle doğuştan dâhi olarak doğabilirmişiz ya da şizofreni...
    Uzmanlar bu yargıyı kesin bir sonuca bağlamalılar artık çünkü "keçilerim kaçmak" üzere ve keçilerimin akla, aklımın ise bir çobana ihtiyacı var.
    Şayet IQ'muz ünlü yazar Jim Rohn’un da dediği gibi "en çok zaman geçirdiğimiz beş kişinin ortalaması" ise bu işlem görmeden atlanılmış safi aklî derecemle ortalıklarda dolaşmam hiç tekin değil ve oldukça vahim bir durum.

    ?(Güldüm... Ardından hüzünlü bir sessizlik çöktü yine...
    ?Bir reklam şirketinde çalışmalıydım, kanaatimce reklam stratejisi benim açımdan yerinde bîkarar ve zekice bir hamle olurdu.)

    Sorgu devam ediyor...
    Sorgu odasına gelmiyor sesiniz rahat olun...
    Bu durumu -yani IQ derecemizi- nefes aldığımız o ilk an mı belirliyor? Yoksa İbn-i Haldun’un deyimiyle bu durum da diğer hususlar gibi coğrafyanın ortak kaderi mi? Belki de doğduğumuz o an, yaşadığımız bu coğrafyanın kodlarını kabullenip teslim aldığımızda başlıyoruz, akılcı işlevimizi yitirip bu akıl dışı kaderciliğe. Bu durumu sorguladığımızda ise kutsal bir düzeni yıkmaya çalışan birer "bozguncu" sıfatıyla damgalanıyoruz.
    ?
    Peki, "kader" yahut "kaza" dediğimiz şey zamanı geldiğinde mutlak gerçekleşecekse bizim irademizin bu duruma hiç mi etkisi yok? Şayet yoksa, ben aklî melekelerimi niye yük ediyorum ki başıma? Bundan böyle "fikirlerimi salarım çayıra, Mevlâm kayıra!" Sonra da "yazgım böyleymiş" der geçerim; hiçbir alanda sorumluluk almadan, hiçbir konuda söz hakkına sahip olmadan... Bu bir kabulleniş hâli değil, düpedüz bir kaçış hâli olur ki; kendimle çelişip "kaderi" -yani başkalarının bizim adımıza aldığı kararları- bu kararların üzerine örttükleri süslü kılıfları sabote edemeden kendi yazgımı yüceltmiş olurum.
    ?
    (Edebiyat da öyle değil mi zaten? Gerçeklerin üzerine atılan şık bir battaniye; üşüyen hakikati değil, vicdanımızı ısıtan...)
    ?
    Tüm bunların ötesinde bildiğim tek bir gerçeklik var ki -hatta tek bir korku da diyebilirim bu duruma- ne yazık ki cesurca yaşayabileceğim, kendimi cesurca ifade edebileceğim bir dünyanın olmayışı. Bu cümleyi kurarken bile yeterince cesur davranamadığımın farkındayım. Çünkü cesaret, yalnız kalmayı -o mutlak çöl yalnızlığını- göze almayı bilenlerin işi...
    Ve ben henüz o kadar yalınlaşamadım. Sırf yalnız kalmamak için "nabza göre şerbet verdiğim" o kadar çok insan var ki hayatımda... İnsan bazen kalabalığın içine saklıyor işte korkularını; “toplumsallık” da deniliyor bu duruma halk arasında "insanın insan içi'işine karışması" olarak ifade ediliyor. Bilimsel karşılığına değinecek olursam hepimiz "kolektif bilinçaltı"nın ürünleriymişiz. Ve bu korkularımızın kaynağı ortak "bilinçaltı"mızmış, öyle tanımlıyor uzmanlar...
    ?Bu soru yıllardır içimde bir çığ gibi büyüyor:
    "Kadercilik" ve bu soru büyütüyor beni. Büyümek dediğim şey yaş almak değil elbette; o yaşadığım biyolojik bir talihsizlik... İnsan bazen büyüdükçe daha çok küçülüyor; özellikle de adaletin ve eşitliğin olmadığı yerlerde, o devasa yüceliğin o dipsiz boşluklarında... Her sabah güneş doğuyor ama kâinatın kendi karanlığını, aydınlatamadığına şahit oluyorsunuz ve sırf bu yüzden bir yanınız hep küskün uyanıyor ışığa.
    Ben de sizler gibiyim, her sabah yeniden doğmayı deniyorum ama doğmakla dirilmek aynı şey değil işte...
    Geç de olsa öğrendim ki bu dirilişe engel teşkil eden durum işe çok erken saatlerde gitmem ve güneşle temas halinde olmamam değilmiş. Kader bu temassız bedelleri de fazlasıyla alıyormuş benden.
    Ve ben çoğu zaman kendimi okul kantininden alışveriş yapmışım gibi hissediyorum: "Bedel büyük fakat alım gücü düşük."
    Üstelik alacaklıyken param çıkışmadı diye biraz eksik, çoğu zaman mahcup.
    ?
    Kısacası, uzunca bir süredir kaçıyorum bu "insan icâdı" yazgılardan. Henüz onaylanmadılar ve ben o "kaderci tayfa" yapışmasın diye yakama, kaçarak zaman kazanıyorum. Kaçtıkça çoğalan, çoğaldıkça beni daha çok kuşatan bir yazgıdan söz ediyorum... Adına “töre” diyenler de var bu icâdın. Adına ne derseniz deyin; temas alanı hiç değişmiyor bu kutsal sisteme havale edilmiş, teslimiyet hâlinin. “Sabrın sonu selamettir,” deyip sabır ne demek bilmeyenler varken aramızda, sırf başkalarının rahatı bozulmasın diye susmak, ruhunuzun intiharı demek bu topraklarda. Çok uzun zamandır kullanmıyordum bu sözcüğü, "kader böyleymiş" sözcüğünü...
    Hatta bu cümleyi yazarken bile hafifçe titredim. Sanırım "Azrail yokladı." Öyle diyorlar bu olup olmadık yerde tekerrür eden titreme hâline. Çünkü sabrı kutsal sayan bir sisteme itiraz etmek -yoklama almak, "dürtmek" desem daha doğru olurdu- kutsala isyan sayılıyor. Oysaki dayatılan bu sisteme isyan etmek, insanın kendi varlığına duyduğu saygı ve sadakattir. Sabır boyun eğmek değil, direnmektir. Pasifize edilmiş bir eylem değildir sabır; tevekkülün ardına gizlenmiş bir uyanış hâli, hep uyanık olma durumudur.

    Bu bize yanlış öğretildi, belki de işimize böyle geldi. Bu kaçış hâline kader dedik, işimize gelmediğinde ise "çok bilmişlik taslamak" dedik ve neticede hep geçiştirdik bu durumu.
    ?
    Şimdi gelelim asıl meseleye -asıl meseleye değinmemek için ne çok şey yazmışım böyle... "Saçmalamak" bazen yapılacak en ciddi iştir. -Yani bu teslimiyet hâlinin bende yarattığı etki-tepki ve neden-sonuç açılımına:

    ?1. madde: Gökyüzüne dayanmış merdivenler; hâlâ umut ediyor olabilmek.

    ?2. madde: Cam fanuslar; içe dönme ve dış darbelere karşı esnekliğini yitirmiş bir kırılganlık.

    ?3. madde: Diğer savunma araçları; bilhassa soldan alınan darbelere karşı alınan önlemler...

    ?4. madde: Sağdan geleceğini umduğum ancak "şeytan dürtmesi" neticesinde sayfalarını boş bıraktığım amel defteri...
    ?
    Sıralamayı bozdum yine.
    Neyse, ilk d'evrimimiz sıradanlığa olsun madem.

    İkinci maddeden başlayalım:
    Sol yanımda dolaşan esaretin o soğuk, o kaskatı ayak izlerini süzgeçten geçirip fitnelik tohumlarının geleceğime tesir etmesine engel olmaya çalışırken “Tesir” dedim; insan en çok çalınmışken böyle tesirli konuşur, kendini kandırmanın en asil yolu budur, çünkü...
    Bir çeşit iç güvenlik önlemiydi bu, tüm sekmeleri kapatmama rağmen ki yetersizdi çünkü hırsızlar olay mahallîne mutlaka geri dönerdi. Bu yüzden ayaklarımın altındaki merdiveni iyice sabitledim çünkü o merdiveni büyümemiş düşlerimin altından çekmeleri hâlinde kalbimin bu yıkıma dayanamayacağını biliyordum.
    ?Bu düşüş anında sizler kalbimin acısına "duyarsız kalın" diye hislerimi sessize aldım. Çünkü her düşüşte biraz daha susmayı, her darbede içimdeki kapıları daha sıkı kapatmayı öğrendim. İnsan en iyi savunmalarını susarak yapıyor. Sonra o suskunluk karakteri oluyor; üstüne "cuk" diye oturmuş gri bir elbise ya da cam bir fanus... Ve söylenmemiş sözleriniz bir bir boğazlanıyor darağacında; böylece her yeni başlangıç ecelsiz can veriyor ruhunuzda.
    Bu kadar dramatik olmayı hiç sevmem; bu yüzden acı tabakalarını aktarırken bazı cümleleri sadeleştireceğim ve acının o dayanılmaz eşiğine ulaştığımda dörtte biri kadarını katacağım bu yazgıma. Biraz ironi biraz da mizah ekleyeceğim ki ömrünüz kısalmasın.
    Hayat bu işte, mürekkebi hiç kurumayacak bir trajedi gibi o mühür hep ıslak ve hiç kabuk bağlamıyor.
    ?Bunu yaşayarak, o ıslaklığı iliklerime kadar hissederek öğrendim. O üşüten yalnızlığın akabinde, sıtma tutturan gereksiz kalabalığın soluğu dolar ciğerlerinize; yaşamın yakıcı etkisi pencerenizden sızıp içinize karışır ve yanıcı, yok edici bir etkiye dönüşür.
    Eyleme geçmemiş arzularınız, "geçmişin" o hiç "geçmeyecek" zamanında tutsak kalır.
    İnsan yaşadıklarının değil, yaşamadıklarının yükü altında eziliyor, bazen.
    Ve bir gün aniden seferberlik ilan ediliyor, tükenmişliğinizde...
    Hem de savunma hücreleriniz, yenilgilerinizin izi'ne takılıp iz'ne çıkmışken.
    Üstelik başarısızlıklarınız sicilinize işlenmiş, ve bu muhtelit denilen şey yediğiniz her haltın şeceresini tutmuş.
    "Başarısızlık plaketi" verip istikrarsızlık madalyası takmışlar son'uçlarınıza...
    ?Derken bir vitrin sokağında amaçsızca dolaşırken bu h'iç hesaplaşmanın tutanakları çıkıyor karşınıza.
    Yeni başlangıçların katledildiği o sokaklarda sahtelik boy gösterirken, siz dürüstlüğünüzü susturup cam bir fanusa kapatıyorsunuz. Gece bekçileri yitirilmiş anlarınızın nöbetini taze günlere devrediyor. Devrederek büyüyen bir çalınmışlık hali...
    Evet! Dürüstlük saklanacak, koruma altına alınacak kadar değerli; yine de saklamak zorunda kalmasaydım sizlere miras olarak bırakırdım belki.

    (Ne tuhaf bir çağ bu? İnsanlardan sakladığım ne çok şey var, insanlardan saklandığım ne çok an... O cam fanus kırılırsa diye korkuyorum bir yandan.)

    Çünkü inanmazlar görünürde olana...
    Çünkü şeffaf bir örtünün altındayken de inanmadılar...
    Çünkü inanmaz günahkârlar masum olana.
    Bu yüzden saçtığım tohumları yeşermeden toplayıp doğru bildiğim ne varsa söküp atıyorum zihnimden.
    Çünkü yürüdüğüm bu ıssız yolda en kolay öldürülen şeydi özümün filizlenmesi...
    ?Ve aynaya her baktığımda benliğimden bir parçanın hâlâ eksik olduğunu görüyorum. Böylece her zaman göreceğim bir yere asıp dirilişimin portresini, veda edip "geçmişe" "geçmemişe" tüm benliğimle tutunup yeni bir “ben”e tutunup çerçevelerden sıyrılmış bir resme... - Çerçeveler durmayı bilenler, sınırları sevenler içindir.- Bana dar gelen o çerçeveleri kırıp o cam kırıklarının keskin hakikâtinde yürümeyi tercih ediyorum.
    Düşe kalka ama mutlak adımlarla...
    ?Geç de olsa anladım ki beni ben yapan şey maruz kaldığım o dayatmalara karşı verdiğim, küçük ama etkisi büyük o inatçı "hayırlar."

    Ben başaramasamda eminim ki bu dünya elbet bir gün başkalarının yazdığı oyunlarda figüran olmayı reddedenlerin omzunda yükselecek.

    Şimdilik bu sahte sahneden iniyorum alkışınızı da yerginizi de o "kolektif" tozlu raflarınıza iade ederek.
    Kendi sessizliğimin gürültüsünde, kendi ıssızlığımın kalabalığında yeni bir alfabe buldum, kendi dilimce...
    İnsanî bir yazgı bu insan icâdı yazgıları yerle bir eden "elâlem" in hiç tanımadığı bir yazgı...
    Tüm durakları reddeden bu son yazgımı, bir teslimiyet noktasıyla değil; sonsuzluğun o üç noktasıyla taçlandırıp her an her şeyin olabilirliği mümkün olsun diye ucunu açık bırakıyorum...

  • Kota Aşımı

    12.02.2026 - 14:18

    diyordun ki nil; ey iki adımlık yer küre senin bütün arka bahçelerini gördüm ben.

    ?si=Oi0rbarUil1MRoH_

  • Muâllak Gündem

    09.02.2026 - 23:55

    hikâye ya-za-ma-ma-mın haklı gerekçeleri

    Masada bir sessizlik var.
    Öyle sıradan bir sessizlik değil bu; sesini yükseltmeden konuşan, masanın parlak zeminine yapışmış parmak izleriyle dâhi konuşan bir sessizlik.
    Önümde az önce sonlandırdığım bir hikâye ve karşımda Anton Çehov oturuyor.
    Oturmak değil de daha çok bekliyor. Sabrın ve suskunluğun oturma biçimi bu.
    Gözlerim yorgun; yorgunluğumun nedeni çok şey anlatıp hiçbir şey anlatamamış olmak.
    Bir durumun içinde sıkışıp kalmış gibiyim; ne dramatik bir patlama var ne de kesin bir sonuç.
    Sadece "arzuhâl"
    Anton Çehov'a soruyorum nedenini.
    Aslında sorunun cevabını bildiğimi biliyorum ama bilmekle kabullenmek arasındayım.
    Çehov’un da benim de çok iyi tanıdığımız bir mesafe var, aramızda.
    Daha ben konuyu açmadan ne demek istediğimi anlıyor.
    Çehov sessizliğimi ihlal ediyor, resmen.
    İhlal diyorum ama bu, bir kapının gıcırtısız açılması gibi.
    İnce belli çay bardağından bir yudum alıp gözlüğünü düzeltiyor. Sonra o yumuşak ama delici bakışlarını üzerime dikip fısıldıyor:
    ?
    “Bak azizim, düşündün düşündün; baktın ardı bir türlü kesilmiyor düşüncelerinin.
    Hemen keseceksin düşünmeyi.
    Bu kadar düşünmek yetmez mi düşünsel hikâyene.
    Neticede bu da bir hâl.
    Zaten yaşadığın bu hayat bir hikâyeden ibaret değil mi? Daha ilk cümlede başlamışsın kurguya
    Oysa sana kaç kez söyledim; susmak gibi bir silahın daha vardı elinde.
    Şayet ben olsaydım, tam burada keserdim.
    Çünkü asıl mesele söylenmeyende saklıdır.
    Söylenmez, hissettirilir.
    Bir bakış, yarım kalmış bir hareket, havada asılı kalan bir cümle yeterdi.
    Yazarak o asil sessizliği bozdun.
    Sırf bu yüzden sen hikâye yazmamalısın; sessizliğin gücünü kullanamıyorsun çünkü.
    Sessizlik, anlatacağın her şeyden daha derindir.”

    Çehov sustuğunda, odadaki hava biraz daha ağırlaşıyor.
    Sanki hikâye yazmamak da bir yazma biçimiymiş gibi...

    Maupassant’ın intikamı:
    İşte o an Maupassant sabırsızca vuruyor masaya -masa yuvarlak- yuvarlak olması bile onu sinirlendiriyor olmalı.
    Çünkü onun dünyası köşelerden ibaret.
    Maupassant hemen yanıbaşıma oturmuş.
    Sessizliği fazla gevşek bulmuş belli ki.
    Sayfalar dağılıyor titreşimin etkisiyle.
    Haklı!
    Onun evreninde hiçbir şey dağınık kalmamalı.
    Onun yazgısında her şey bir saatin çarkları gibi kusursuz işlemeli, çünkü bir dişli yerinden oynarsa, zaman sözcüklerin yanılgısına düşüp kayabilir.
    Sert bir sesle giriyor, hikâyemin içindeki hikâyeye.
    ?
    “Dostum,” diyor sert ama "sıcakkanlı" bir dille, “hikâye bir disiplin işidir. Sen anlatmayı seçtiğini söylüyorsun.
    Söylüyorsun da bu dataları sıkıştırıp arşivlesen dâhi edebiyat tarihine sığmaz.
    Fazlalıkları budamalı; hikâyeyi bir iskelet gibi ortada bırakmalısın.
    Sen ne yapmışsın?
    Sözcüklerin gevşemesine izin verip mevsimlerin akışına göre şekillenen nesneler gibi genleştirmişsin fikirlerini.
    Sonra ne mi olur?
    Birdenbire kaskatı kesilir ve büyük bir gürültüyle kırılır hikâyen.
    Hikâye kırılsın diye değil, ayakta kalsın diye yazılır.
    Tüm zamanlara tutunsun, tüm okuyucular kendinden bir şeyler bulsun diye.
    Senin gönlün çöle dönmüş, kızgın kumlar kelime olup akmış.
    Bu dramatik olay senin ufkunu köreltmiş.
    Oysa yazar "serinkanlı" hatta "soğukkanlı" olmalı -Maupssant Türkçe sıfatları çok iyi kullanmıyor mu?-
    Sen neden yanmayı seçiyorsun ki?
    Kalemini ateşe bir kez batırdın mı küle döner, hikâyen.”

    Maupassant sustuğunda, masadan kayıyor zaman ve benim hikâyemin zamanına dâhil oluyor.
    Bir komutan edasıyla giriyor Ömer Seyfettin hikâyeme:
    O millî kimliği, o destansı üslubuyla...
    Sesini yükseltmesine bile gerek yok; cümleleri zaten emir kipinde.

    Dosyayı işaret edip:
    ?“Seni en baştan uyarmıştım evlat: "Sözü uzatma, , hedefi şaşırma, attın mı vurmalısın dedim sana.
    Sen atmışsın ama tek bir kelimen bile ulaşmamış hedef kitleye.
    Dersi kaynatan bir öğrenci monoloğundan öteye geçememiş hikâyen.
    Neymiş?
    "Gökyüzü mavi...
    Kuşlar...
    Rüzgârda savrulan yapraklar..."
    Derken resmen hikâyeyi şiire taşımışsın.
    Bu duygu hammallığını bırak!
    "Hikâyeye dön!" diye bağırdıkça sen "başka yol yok" dedin.
    Neymiş?
    Sokakta oynayan çocuklar kavgaya tutuşmuş.
    Kötü örnek olmasınlar diye mi daldın kelimelerle kavganın içine.
    İyiyle kötü aynı hikâyede olur mu deme?
    Olmalı!
    Ve o kavganın illaki bir kazananı olmalı ki hedef amacına ulaşsın.
    Eşya hikâyeye dâhil edilmez.
    Bir sahne dekoru gibi yansıtılır.
    Yürürken takıldığın şu taşı, sessizce oturduğun bu bankı bile anlatıya dahil etmişsin.
    Hikâyen hedefi vurmadığı gibi sen de menzile varamadan detaylarda kaybolmuşsun.

    -Bu sözlerden sonra, masa bile suçüstü yakalanmış gibi susuyor-

    Sait Faik daha fazla dayanamıyor, ve bu suskunluğu bozuyor.
    Bir balıkçı teknesiyle demir atıyor bu edebî buluşmaya.
    İyi ki burda tabii ya o beni anlar!
    Anlamaktan da öte, yargılamaz.
    Sesi çok eski bir cümle gibi tanıdık.
    Sanki aynı mahallede yaşamış aynı havayı solumuşuz.
    Kasketini düzeltip bir sigara daha yakıyor.
    Gülümsemesi acı bir tütün tadında.

    "Masumiyetin yükü bu taşıdığın" sakın bırakma, diyor bana.
    Şaşkınım!
    Sait Faik, masanın en uzağında oysa. Elindeki simiti bölüp yarısını bana uzatıyor.
    Yaz diyor! "Yazmazsan deli olursun"
    Sussan da için konuşmaya devam edecekti zaten.
    Ve sesin kısıldıkça bir volkan şiddetiyle patlayacaktı birgün biriktirdiğin gecikmişlik.
    Kendini anlatmak için masumiyeti ödünç almana gerek yok ki!
    O üşümüş kediyi, o acıkmış ve korkmuş yavru köpeği kendi hikâyene yük ettin.
    Etmeseydin küsüp boynunu bükecekti sözcüklerin.
    Senin kalemin zaten masumiyet taşıyor.
    O kediyi birisi sahiplensin o yavru köpek sığınacak bir dükkân bulsun diye İstanbul sokaklarında.
    Bırak simitçi her zamanki yerine kursun tezgâhını.
    Hayatın hep böyle alışkanlıklardan ibaret olması çok can sıkıcı biliyorum.
    Ama sen yazarak parçalamışsın zaten o can sıkıntısını.
    -Yüzümde beliren tebessüm emanet sanki gülüş hırsızlığına da mı bulaştım ne?-
    Belki de büyük ustanın da dediği gibi "sadece yaşayıp gitmeliydik."
    Yazıp da dünyayı bu kadar "insanca" bir gürültüye boğmadan.

    Herkes susuyor.
    Ben hâlâ düşünüyorum.
    Var olmak için değil; varlığımı kanıtlamak için yazıyorum belki de.

    Masadaki o beyaz sayfalar benim deyimimle “kusurlu, biraz gürültülü, biraz fazla insanca” duruyor.
    Asıl kusur da burada zaten:
    Başka bir şeyle doldurmayı hiç denememişim” denemem de biliyorum.
    Kendi kendimi köşeye sıkıştırıp soruyorum:
    Bu hikâyeyi çarpıcı bir sonla mı sonlandırmalıyım.
    Yoksa bir sonuca bağlamadan, kalemi ve kâğıdı boşluğa asıp yarım mı bırakmalıyım, diye?

    Sonuç mu?
    Hâlâ yazmaya devam ediyorum.
    Belki de hikâye dediğim şey, susmayı "beceremeyişimin başarısızlığıdır."

Toplam 16 mesaj bulundu

TÜM YAZILANLAR