Arthas Adlı Üyenin Nedir Yazıları - Antoloji.com

  • televizyon

    02.06.2004 - 11:55

    Televizyon, icat olduğu günden beri, insan hayatı üzerindeki tesirini devam ettirmektedir. Onu icat eden(ler) , muhtemelen insan hayatına bu kadar güçlü tesir edeceğini bilmiyordu. Albert Einstein'in atom bombasının tesirinin ne olacağını önceden bilemediği gibi... Başlangıçta önemsiz gibi görünen bu teknolojik âlet, 20 ve 21. yüzyılda dikkate alınması gereken bir güç olmuştur. Tv karşısında oturan milyonlarca kişi, aynı anda tesir altına alınabilmektedir. Bazı programları milyarlarca kişi aynı anda izleyebilmekte ve bu programlardaki kişiler, hadiseler ve mesajlar evimize girmektedir. Evlerimizin başköşesine kurulmuş bu kutunun tesirinde kalmadan yaşamak, 21. yüzyıl insanı için neredeyse imkânsızdır. Tv'nin kişi, aile ve toplum hayatına tesirleri, şimdilerde daha çok konuşulmaya başlandı. Ancak bu gücü elinde bulunduranlar, ne yazık ki, onun tesirleri hakkındaki bilgileri kamuoyuna aktarmamaktadır.

    Tv'nin tesirlerini; kısa, orta ve uzun vadede olmak üzere üçe ayırabiliriz. Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombalarının tesirleri ile bu tesirler daha iyi izah edilebilir. Atom bombası ilk atıldığında 100 bin insan öldü. Bu, katliamın kısa vadedeki en şiddetli tesiri olmuştu. Orta vadede o şehirler yaşanamaz hale geldi ve Japonya, savaşı kaybetti. Uzun vadede ise, radyasyon sebebiyle kolsuz-bacaksız çocuklar dünyaya gelmeye, başta kanser türleri olmak üzere çeşitli hastalıklar ortaya çıkmaya başladı. Kısacası atom bombasının tesirleri yıllar sonra bile hissedilmekteydi.

    Televizyonun kısa, orta ve uzun vadede nasıl ortaya çıktığını fark edemediğimiz vahîm neticeleri, tarihin derinliklerinde kalmış; fakat birilerinin hâlâ birçok topluma uyguladığı Mankurt Efsanesi’ni hatırlatmaktadır. Tv'nin Mankurt Efsanesi’ne benzeyen yönlerini okuduğumuzda onun zararlarını fark edip, ona daha mesafeli olacağız.

    Efsaneye geçmeden önce, tv'nin niçin bu kadar tesirli olduğunu cevaplamaya çalışalım. Bunun için ilk olarak, 'Acaba kaç saat tv karşısında kalmaktayız? ' sorusunun cevabını arayalım. Yapılan çalışmalar, birçok kişinin saatlerce tv karşısında kaldığını veya tv bulunan bir ortamda çalıştığını göstermektedir. Birçok yerde hayat, tv'nin görüntüsü veya sesi ile devam etmektedir. Çocuklarımız tv karşısında saatlerce çizgi film veya farklı programlar izlemektedir. İnsanın gördükleri ve duydukları şuuraltında bir tesir bırakır. Şuuraltı beslenmesi ise, insan hayatına çok mühim neticeleriyle derinden tesir eder. Öyleyse tv görüntü ve seslerinin hayatımıza tesiri var mıdır? Sağlıklı düşünen her insan bu soruya 'evet' diye cevap verecektir. Bir kişi tv seyretmese bile, çevresinde tv seyredenler olduğu için, dolaylı bir tesir altında kalmaktadır. Televizyon, bilhassa çocuk ve gençlerin şuuraltına, davranışlarına ve zihnî fonksiyonlarına tesir etmekte ve onların hayatı algılamalarını ve davranışlarını değiştirmektedir. Kısacası hayatın her köşesinde tv ve buna bağımlı olan insanları bulmak mümkün olmaktadır.

    Mankurt Efsanesi tarihin derinliklerinde Türk kavimlerine uygulanan bir işkence ve asimilasyon şekli olarak bilinmektedir. Bu efsaneye göre kafasına ıslak koyun derisi geçirilen kişi, güneşin altında günlerce bekletilmekte, ıslak deri yavaş yavaş kurumakta ve kişinin kafasına müthiş bir basınç yapmaktadır. Güneşin altında kafası gittikçe sıkılan kişi, yapılan işkencenin dayanılmaz tesiriyle kendisini, geçmişini, ideallerini ve şahsiyetini şekillendiren birçok değeri kaybetmektedir. Bu şekilde mankurtlaşanlar, şuuru kaybolmuş, yönlendirilmeye açık, kendi geçmişine ve benliğine hissiz, duygulardan yoksunlaşmış, sahibine şartsız olarak bağlı birer robot haline gelmektedir.

    Mankurt haline getirilenlerin maruz kaldığı değişme ile, tv kıskacındaki kişilerin yaşadığı değişme arasında büyük benzerlik vardır. Tv karşısındakilerde, belki koyun derisinin yaptığı ağrı ve işkence hali yoktur; ama bu iki hadise karşısındaki değişme tarzı benzerdir. Tv karşısında saatlerce savunmasız bir şekilde kalan kişiler, gördüklerinin tesiri altında kalmakta, hayat ve olaylara tv’nin istediği gibi bakmakta, ekranda gördüklerini model alarak giyinmekte, buna göre eğlenmekte ve yaşamaktadır.

    Sistemli değişme ve zamana yayarak değişme önemli kavramlardır. Bugün gelinen durum çok kısa zamanda olsaydı, herkes değiştiğini fark edebilecekti. Ancak değişmenin zamanla ve yavaş yavaş olması, kişinin değiştiğini fark etmemesi sonucunu getirmektedir. Tv'nin yıllar içinde yaptığı değişme şahsın şuuraltı ile birlikte değişmesi ve bu şuuraltı değişmenin kişinin günlük davranışlarına aksetmesini doğurmaktadır. Tv'nin insana tesirini şu örnek ile daha iyi açıklayabiliriz. Elinize beyaz bir kâğıt alın ve üzerine her gün bir nokta koyun. Bir yıl sonra o kâğıt simsiyah olacaktır. Başka bir örnek verecek olursak; yurdundan ve içinde yetiştiği toplumdan uzakta yaşayan kişiler, zamanla içinde yaşamayı sürdürdükleri yeni toplumun değer ve normlarına maruz kalarak, farkında olmadan değişirler. Değişmeler yavaş olmaktadır. Televizyon seyircisinin de şuuraltı zamanla değişir ve bu değişme günlük konuşmalara, davranışlara, ideal ve düşüncelere aksederek, kişiler âdeta mankurtlaşırlar.

    Devletler, kültürlerini yaymayı ve asimilasyonu bugün, belki tank ve top ile gerçekleştirmiyorlar; ama bunu tv ile sistemli bir şekilde ve yavaş yavaş yapıyorlar. 'Globalleşme' sloganıyla artık tek tip konuşan, tek tip giyinen, tek tip yiyen, tek tip yaşayan, sun'î ve sığ idealleri olan, sadece maddiyata kilitlenmiş kitleler oluşmaktadır. Çünkü tv'lerde çocukluktan itibaren uygulanan değişim programı sonucu; kişiye daha iyi hayat, daha çok para, daha çok konfor, var olmak için yok etmek, her hâdiseden cinsî mevzulara girizgâhlar, menfaat için aldatma, bencillik ve israf gibi insanı değersizleştiren mesajların binlercesi verilmektedir. Artık, evin kızı bir mankeni model almakta, delikanlısı sevdiği bir sanatçı gibi giyinmekte, küçük çocuğu ise; tesirinde kaldığı filmin çocuk kahramanı gibi konuşmakta ve davranmaktadır. Katliamlar, özgürlük için savaş; haksızlıklar, adalet; yanlışlıklar, doğru gibi aktarılabilmektedir. Dolayısıyla toplumlar değerlerinden zamanla uzaklaşmakta, yabancı kültür gittikçe yaygınlaşmaktadır. Mankurtlaşan insanların, değerlerine yapılan saldırılara hissiz kalması gibi, tv karşısında erozyona mâruz kalan insanlar da, giderek bazı olaylara duyarsızlaşmakta ve birer 'teknolojik mankurt' haline gelmektedir. Bu şekilde kendine göre farklı kültürel kimlik taşıyan, ama kişiliği olmayan içi boşaltılmış topluluklar, hemen her ülkede boy göstermektedir.

    Hiroşima ve Nagasaki'de atom bombasının kısa vadedeki tesirine karşılık tv'nin kısa vadedeki tesiri, bir günde binlerce insanın ölümü değil, milyonlarca insanın yavaş yavaş ölmesidir. Tv'nin tesiri daha çok orta ve uzun vadede görülür. Orta vadede mânevî köklerinden kopuk ve kıymet hükümleri olmayan çocuklar yetişirken, uzun vadede fertlerin tek tek değişmesi neticesinde, bütün bir toplum ve kültürün yozlaşması gerçekleşir.

    Günümüzün çaresiz ailesi, kendini bu tehlikeden nasıl koruyacak? Bu sorunun cevabı oldukça önemlidir. Bu konuda en güzel cevap alternatif malzemeler ve metotlar oluşturarak tv'ye olan ihtiyacı azaltmak olacaktır. Şu an için bir muhasebe yapalım: En son ne zaman bütün aile bir arada gezinti yapabildik? En son, çocuklarımız ile ne zaman ve ne kadar süre oyun oynadık? En son hangi akrabamızı ziyaret ettik? Ailemiz ile birlikte en son ne zaman kitap okuduk? Acaba tv'ye ayrılan vaktin kaçta kaçını çocuklarımız ve ailemiz için ayırıyoruz? Günlük tv seyrettiğimiz süre içinde kitap okusak, şu an kaç kitap okumuş olurduk? Bu soruları çoğaltmak mümkündür. Bu sorulara açık yüreklilikle cevap verdiğimizde, tv'nin hayatımızdaki yeri daha iyi anlaşılacaktır.

  • yağmur

    02.06.2004 - 10:48

    Karla Karışık Yağmur

    Sulu Sepken

    Buz kristalleri, içinden geçtiği sıcak hava tabakası çok dar olduğundan partiküllerin bir kısmı erir. Daha alttaki soğuk hava tabakasının içine girdiğinde tekrar donarlar ve yere buz paletleri ya da karla karışık yağmur olarak düşerler. Karla karışık yağmur, donan yağmurdan daha nadir görülür ve yere ya da bir nesneye çarptığında sıçrayarak donan “donmuş yağmur damlası” olarak tanımlanır.

  • yağmur

    02.06.2004 - 10:48

    Sıvı Haldeki Yağış

    Yağmur: bulut içindeki büyüyen su damlacıkları bulutta tutunamayacak kadar çok ağırlaşmasıyla yağmur olarak yere düşerler. Yağmur, birleşen geniş şekilli kar tanelerinin buz kristallerine dönüşmesi şeklinde de başlayabilir. Kar taneleri düşerken donma seviyesinden daha sıcak havanın içine girince erir ve yağmur damlalarına dönüşürler. Aşağıdaki resimde, orajdan kaynaklanan sağanak yağmur görülmektedir.

  • yağmur

    02.06.2004 - 10:48

    Yer seviyesi civarında sıcaklık profili tamamen donma noktasının üzerindedir bu sebeple bütün buz partikülleri yer seviyesinde bu sıcak hava ile karşılaşır ve yere yağmur şeklinde ulaşır.

  • donan yağış

    02.06.2004 - 10:45

    Donan Yağış Gelişimindeki Rolleri

    Soğuk hava bandı yurdumuzda genellikle kıyılar boyunca görülür. Soğuk hava tabakasının kıyı ile iç kesimlerdeki dağlar arasında sıkıştığı zaman oluşur. Donan yağış, sıcak ve nemli deniz havasının yükselerek soğuk havanın üzerine tırmanması esnasında oluşan yağmurların soğuk tabakanın içinden geçerken donması sonucu oluşur. Düşen yağmur damlaları aşırı soğur ve soğuk yüzey ile etkileşimi sonucu donar.

    Donan Yağışın Tahmini

    Sıcaklık Profilinin Önemi

    Donan yağış, tahmini oldukça güç bir meteorolojik hadisedir. Sıcaklıktaki çok küçük bir değişiklik bile yağışın tespiti açısından oldukça önemlidir. Derecenin bir onda biri kadar bir değişiklik bile hadisenin yağmur, donan yağış, karla karışık yağmur veya kar şeklinde olmasını etkileyebilir..

    Donan yağış diğer kış yağışlarından daha az sıklıkta ve genellikle genişliği 50 km.den daha dar bir sahada gerçekleşir.

  • donan yağış

    02.06.2004 - 10:43

    İnsan Hayatına Etkisi

    Yaralanmalar ve Trafik Kazaları

    Yoğun bir buz fırtınası kısa bir sürede bir bölgedeki hayatı felç edebilir ve insan hayatını önemli ölçüde etkileyebilir.


    Donan yağmur tehlikelidir. Çünkü yerde hemen farkedilemeyen kaygan düzgün yüzeyler oluşturur. Bu nedenle insanlar genellikle onun farkına varamazlar. Kaldırımlar donan yağışla kaplanınca son derece kayganlaşırlar, insanların düşerek kendilerini yaralamaları tehlikesi artar. Yolların buzla kaplanması sırasında otomobil kazaları da oldukça artar.

    Buzun ağırlığından telefon direkleri ve kabloları zarar görebilir, enerji hatları kesilebilir ve milyonlarca insanın haberleşmesi imkansızlaşır. 1921’de New England’da ki şiddetli buz fırtınası sırasında iki telefon direği arasındaki kabloların üzerinde buzun 4 tonun üzerinde bir ağırlık oluşturduğu görülmüştür. Oldukça kuvvetli yağış hadisesi esnasında 6 ila 15 cm ye kadar ulaşabilen buz örtüsü nedeniyle işyerleri kapanabilr ve yolların buzla kaplanması sebebiyle işe gidiş gelişler oldukça kısıtlanabilir.

  • donan yağış

    02.06.2004 - 10:42

    Donan Yağış gelişimi

    Genel olarak donan yağış, sıcak ve nemli havanın kendisinden daha soğuk bir hava üzerine doğru tırmanması sonucu oluşur.Yükselen hava soğur, su buharı yoğunlaşır,cephe önünde dar bir alanda donan yağmur oluşumu gerçekleşir.

  • donan yağış

    02.06.2004 - 10:41

    Donan Yağış Oluşumu

    Donan yağış buz kristalleri oluşumu yoluyla ya da aşırı soğumuş yamur oluşumu sırasında gelişebilir. Atmosferin üst tabakalarındaki buz kristalleri bazen de bulut damlacıklarının mikroskobik buharlaşmasından oluşan su buharı moleküllerinin birleşmesi ile gelişirler.

  • donan yağış

    02.06.2004 - 10:40

    Buz fırtınaları, şiddetli ve yoğun kış aylarında insan yaralanmalarına, enerji kesintilerine ve trafik kazalarına neden olabilir. Buz fırtınaları; aşırı soğumuş ve donmuş olan yağmurun soğuk yer yüzeyi ile teması ile oluşan donan yağışın birikmesi sonucu oluşur. Donan yağış, daha çok yer yüzeyi sıcaklığının donma noktası veya daha düşük bir sıcaklıkta olduğu, sıcak cephenin soğuk tarafında dar bir bant şeklinde görülür.

  • wind chill

    02.06.2004 - 10:37

    WIND CHILL, Hava hareketinin (rüzgarın) cilt üzerine yaptığı soğuma etkisinin bir ölçüsüdür. Vücut üzerine esen rüzgar sebebiyle vücut hızla ısı kaybeder. Ancak wind chill gerçek bir soğukluk ölçüsü değildir. İnsanların yaşına, cinsiyetine, genetik yapısına, kültürüne ve psikolojik durumuna göre hissedilen etki farklıdır. İnce ya da nemli giysiler wind chill indeksinden daha fazla ısı kaybına ve olumsuzluğa neden olabilir.

  • michael crichton

    02.06.2004 - 10:31

    Michael Crichton, Harvard Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra kariyerine yazar ve film yapımcısı olarak devam etti. “Tekno gerilim”in babası namıyla tanınan yazarın Andromeda Strain, Kongo, Jurassic Park ve Timeline adlı romanlarının yanı sıra üç adet de Fine Patients, Travels ve Jasper Johns adlı edebiyat dışı yapıtları vardır.
    Yüz milyondan fazla satış yapmış olan eserleri otuz yabancı dile çevrilmiş ve bunlardan on iki tanesi sinemaya aktarılmıştır. Crichton ayrıca Acil Servis adlı televizyon dizisinin de yaratıcısıdır. Amerika’da aynı zamanda kitabı, filmi ve televizyon dizisi bir numara olmuş tek yazardır.
    Bilgisayarlara büyük ilgi duyan Crichton’un Film Track adında 1980’li yıllarda başlattığı sinema filmleri için bilgisayar programları üreten bir software firması vardır. Filmlerde bilgisayar programları kullanılmasında öncülük yaptığı için 1995 yılında Film Akademisi tarafından Görüntü Efektleri Oscarı’yla ödüllendirilmiştir.
    Westworld adlı filminde ilk kez bilgisayar uygulamalı özel efektler kullanılmıştır.
    “Acil Servis” dizisiyle Crichton, Emmy, Peabody ve Amerika Yazarlar Derneği Ödülü’nü kazanmıştır.

  • patricia cornwell

    02.06.2004 - 10:29

    SCARPETTA SERİSİ

    Otopsi - Postmortem
    Kanıt - Body of Evidence
    Ölüm Zinciri - All that Remains
    Morg Çıkmazı - Cruel and Unusual
    Ceset Çiftliği - The Body Farm (İnkılap Yayınevi)
    Yoksullar Mezarlığı - From Potters Field
    Cinayet Nedeni - Cause of Death
    Sapık Teşhir - Unnatural Exposure
    Başlangıç Noktası - Point of Origin
    Son İhtar - Black Notice
    The Last Precinct

    ANDY BRASIL SERİSİ
    Arı Kovanı - Hornet's Nest
    Ölüm Kavşağı - Southern Cross
    Isle of Dogs

  • patricia cornwell

    02.06.2004 - 10:28

    Ünlü yazar Patricia Cornwell, 'Romanlarımda canlandırdığım dünyada yaşamak benim için çok önemlidir,' diye açıklıyor. 'Canlandırdığım karakterin yapmasını ya da bilmesini istediğim her şeyi kendimde yaşamak ve bilmek isterim.' Çeşitli ödüller kazanmış, Charlotte Observer gazetesinin eski polis muhabiri, Dr. Kay Scarpetta'yı tanıttığı Otopsi adlı ilk romanını kaleme almadan önce altı yıl, Virginia eyaletinde adli tabib şefinin bürosunda gönüllü polis memuru olarak çalışmıştır. Tüm dünyada olağanüstü beğeni kazanan Otopsi yazarına bir yıl içinde beş büyük polisiye roman ödülü getirmiştir. Atlantik'in iki yakasında ilk romana bu kadar çok ödül ilk kez verilmiştir. Bunu izleyen dokuz Scarpetta romanı tüm dünyada en çok satan kitaplar listesinin ilk sıralarında yer almıştır. Yazarın Food to Die For ve Scarpetta's Winter Table adlı eserleri de dünya listelerinde boy göstermektedir. Kuzey Carolina, Davidson Koleji'nden mezun olan Cornwell'in, polislerin dünyasını ve çalışma yöntemlerini dile getiren üç eseri daha vardır. Ayrıca A Time for Remembering adlı eseri gezici bir vaizin karısı olan Ruth Graham'ın biyografisidir. Patricia Cornwell Connecticut Greenwich'de yaşamakta ve adli tıp araştırmaları, hayvanları koruma, kurbanlara yardım gibi çeşitli kuruluşlara destek vermektedir.

  • wilbur smith

    02.06.2004 - 10:26

    COURTNEY SERİSİ
    Bencil - When the Lion Feeds - 1964
    Fırtına - The Sound of Thunder - 1966
    Bir Serçe Düştü - A Sparrow Falls - 1977
    Alev Kıyıları - The Burning Shore - 1985
    Hükmedenler - Power of the Sword - 1986
    Gazap - Rage - 1987
    Şimdi Ölmek Zamanı - A Time to Die - 1989
    Tuzak - Golden Fox - 1990
    Yırtıcı Kuş - Birds of Prey - 1997
    Muson Yağmurları - Monsoon - 1999
    Blue Horizon - 2003 (çıkacak)
    Önemli Not: Yırtıcı Kuş, Muson Yağmurları ve 2003'te çıkacak olan Blue Horizon kitap içeriği olarak Bencil'den öncesini anlatmaktadır.

    BALLANTYNE SERİSİ
    Şahin - A Falcon Flies - 1980
    Sürek Avı - Men of Men - 1981 (Kelebek Yayınevi)
    Meleklerin Gazabı - The Angels Weep - 1982
    Leopar Karanlıkta Avlanır - The Leopard Hunts in Darkness - 1984

    MISIR DİZİSİ
    Nehir Tanrısı - River God - 1993
    Yedinci Papirüs - The Seventh Scroll - 1995
    Büyücüler Kralı - Warlock - 2001

    DİĞER KİTAPLARI
    Maceracılar - The Dark of the Sun - 1965
    Lanetliler Körfezi - Shout at the Devil - 1968
    Altın Madeni - Gold Mine - 1970 (Kelebek Yayınevi)
    Elmas Avcıları - The Diamond Hunters - 1971 (Kelebek Yayınevi)
    Güneş Kuşu - The Sunbird - 1972 (Kelebek Yayınevi)
    Gökleri Süsleyen Kartal - Eagle in the Sky - 1974
    Şeytan Çığlığı - The Eye of the Tiger - 1975
    Deniz Kadar Aç - Hungry as the Sea - 1978
    Vahşi Adalet - Wild Justice - 1979
    Fillerin Şarkısı - Elephant Song - 1991

  • wilbur smith

    02.06.2004 - 10:25

    40 yıla yakın bir bestseller yazarlığı geçmişi olan Wilbur
    Smith bugüne kadar 28 roman yazmıştır. Kitapları 26 dile
    çevrilen yazarın satış rakamları milyonlarla ifade edilmektedir.
    29 yaşında ilk kitabını yazan Smith, 31 yaşında BENCİL (When The Lion Feeds) adlı romanı ile büyük bir başarı elde etmiştir.
    O günden beri bestseller listelerinin vazgeçilmez ismi haline
    gelmiştir.
    68 yaşındaki Wilbur Smith, doğup büyüdüğü Afrika'da kendi çiftliğinde yaşamaktadır.

  • johann wolfgang von goethe

    01.06.2004 - 19:54

    Ulusaldan evrensele
    Goethe, “şairi anlamak isteyen, onun ülkesine gitmelidir” demişti. Onunla aynı zaman diliminde yaşayan ve Fransız Aydınlanmasının mirasçısı olan Madame de Stael (1766- 1817) de “Werther’in Acıları”nı yorumlamasına bu noktadan, o dönem Almanya’sındaki insan yapısından başlıyor; “Almanlar acı duyguların ve melankolik imajların tasvirinde eşsizdirler. Tefekküre dayanan hayatları, onlarda güzele karşı bir çeşit coşkunluk, toplumsal yaşamdaki bozukluklara karşı bir nefret uyandırır. Hiç bir ülke yoktur ki orada yazarlar, tutkulu insan duygularını, ruh acılarını ve bu acılara katlanmayı kolaylaştıran felsefi olanakları Almanlar’dan daha iyi derinleştirsinler. Edebiyatın genel karakteri Kuzey memleketlerinin hepsinde aynıdır; ama Alman tarzının farklı hatları Almanya’nın siyasi ve dini durumundan gelir.

    “Almanların sahip oldukları en nefis eser Werther’dir ve onu diğer dillerdeki şaheserlere karşı çıkarabilirler. Roman olarak tanındığı için, birçok kişi onun bir şaheser olduğunu bilmezler. Halbuki ben, heyecan şaşkınlıklarına ait daha göze çarpan, daha gerçek bir tasvir; tabiatın bir girdabı olan ve bütün gerçeklerin, görmesini bilenin gözleri önünde ayan beyan serildiği felaket içinde, daha keskin bir görüş taşıyan bir kitap tanımıyorum. Werther’in karakteri, insanların büyük çoğunluğunun karakteri olamaz. O, kötü bir toplumsal düzenin sağlam düşüncelere sahip bir insana verebileceği zararları bütün yönleriyle ortaya koyar. Kahramanında aşk acısından başka bir acının varlığını da ortaya koyduğu, ruhunda küçümsenmenin şiddetli acısını ve bu küçümsemenin kaynağı olan sınıf gururuna karşı duyduğu derin nefreti de gösterdiği için eleştirilmiştir yazar. Oysa, Goethe, ince ve mağrur bir ruhun bütün duygularıyla acı çeken bir varlığı, insanı tek başına ümitsizliğin en son derecesine götüren o acılar kabusunu tasvir etmek istiyordu ve aklın bütünüyle bozulması ve ölümün bir zorunluluk olması için, toplumun yara içine zehirlerini dökmesi gerekirdi.”

    Hegel de “Estetik”inde Goethe’yi şu sözlerle över; “Böyle hakiki bir bireysel bütünlüğe ve canlı bağımsızlığa duyulan ilgi ve gereksinim, -zamanımızın gelişmiş uygar ve politik yaşamının koşullarını ve evrimi ne kadar arzu edilir bulursak bulalım- hiç bir zaman bizi terk etmeyecektir, edemez de. Bu anlamda, yeni çağın bu var olan koşulları içerisinde, şiirsel figürlerin kaybolmuş bağımsızlıklarını yeniden kazanma çabalarından dolayı Goethe’nin ve Schiller’in genç ruhlarına hayranlık duymalıyız.”

    Goethe’nin gerçekçiliği Shakespeare’e uzanır. Ona göre, Shakespeare’in trajedilerini “kendi benliğimizde ve özgür istemlerimizde yatan ne varsa tümü, bir bütünün amansız yol alışıyla çarpışır ve gizli bir noktanın çevresinde döner”. Suçkov ise, Goethe’yi; insan kişiliğinin ve birey psikolojinin, bu bütünün amansız yol alışını belirleyen karmaşayı ve bileşenleri açığa çıkarmadan çözülemeyeceğini kavradığı için över.

    Goethe’nin Alman edebiyatına etkisi çok önemlidir. İlk dönemlerde, ona karşı çıkan ya da onu izleyenler biçiminde ayrılmalar olmuşsa da, bu duruşların belirlenmesi yine Goethe’yi referans alır. 1900’lerden sonra ise bütün dünya için tartışmasızdır edebiyattaki yeri. Üzerine yapılan akademik çalışmalar bile başlı başına bir kütüphane oluşturan Goethe ve eserleri hakkında, yazılacak kısa bir yazının doyurucu olması; “Tarquatto Tasso”yu, Faust’u, William Meister ve “oluşum romanı”nı, okumadan Goethe’nin tanınması elbette mümkün değil ama okunması da mutlaka gerekiyor...! Sevinelim ki, bu büyük yazarın çok iyi çevirileri var Türkçe’de.

  • johann wolfgang von goethe

    01.06.2004 - 19:54

    Goethe’nin Üç Dönemi
    Goethe’nin sanat yaşamı üç evrede değerlendirilir. Üniversite yıllarından 1775’e kadar süren gençlik döneminin ilk yıllarında, sanat dünyasında yapmacıklı aşkları ve eğlenceli hayatı işleyen bir akım egemendi. İlk şiirlerini bu akımın etkisiyle yazmıştır. Ancak ne bu hayat, ne de bu sanat anlayışı ona uygun değildi. Zaten, bir süre kendisini kaptırdığı o günlerin eleştirisini, bir kaç yıl sonra yazdığı “Suça Katılanlar” oyununda bulmak mümkündür. Yine de, kendisi hayattayken en çok etki uyandıran roman “Genç Werther’in Acıları”, bir gençlik dönemi ürünüdür.

    1775’de Weimar’a gidişi ile başlayıp Schiller’le arkadaşlığı ile 1805’e kadar uzayan yıllarda ise klasik sanat anlayışına ulaşmıştır Goethe. Özellikle, roman alanında “William Meister’in Çıraklık Yılları” ve şiirde “Baladlar”, en önemli eserleridir. Yazarlığının bu “Klasik” döneminde, daha çok tiyatro oyunları yazdığı söylenebilir.

    Fransız Devrimindeki şiddet ürkütmüştü Goethe’yi ve bu toplumsal patlamaya sırtını dönmüştü. Ancak, “insanı eğitmenin, insan ruhunda yatan bencilliği ve uyumsuzluğu yok etmenin yollarından biri olarak tam klasik modellere dayanan güzel, dolayısıyla ahlaksal sanatı tercih ettiği zaman, aslında, Aydınlanma ideallerine bağlılığını sürdürmekte, insan doğasının ve toplumun kusursuz hale getirilebileceği fikrine olan hümanist inancı ortaya koymaktadır.”

    1805’den sonraki “geç dönemi”nde ise, bir yandan “William Meister”in ikinci bölümünü ve “Gönül Bağlarını” tamamlamış, bir yandan da İranlı şair Hafızi’nin gazellerinin biçiminden etkilenen “Divan-ı Şarki”yi yazmıştır. Ama hepsinden önemlisi, 1770’den beri tasarlayıp geliştirdiği “Faust”a son şeklini vermesidir. Bugün Goethe’nin en tanınan ve sanatının doruğu olarak kabul edilen eseri kuşkusuz “Faust”tur.

    “Genç Werther’in Acıları”
    Bu romanı yazdığında 25 yaşındaydı Goethe. Hani, “bir kitap okudum, hayatım değişti” lafı gibi, “bir kitap yazmış ve hayatı değişmiştir”; üstelik okuyucularının hayatlarını da değiştirerek. Gerçekten de, romanın piyasaya çıkmasının ardından hem pek çok intihar vakası ile karşılaşılmış, hem de Almanya sokakları bir “Werther salgınına” uğrayarak, ortalığı mavi ceket, sarı pantolon giyen duygulu gençler istila etmiştir.

    Hikaye, Werther’in mektuplaştığı arkadaşı Willhelm’in eliyle, mektuplar biçiminde anlatılır, zaman zaman, Willhelm sonradan öğrendiklerini de ekler(bu kısımlar bir sahne canlandırması tarzındadır): Büyük kentin yarattığı ruhsal çöküntüden doğaya kaçarak Wahlheim’e yerleşen aydın bir geçtir Werther. Orada tanıştığı soylu bir ailenin güzel kızı Lotte’ye aşık olur. Lotte de kayıtsız değildir bu aşka ama Albert’le nişanlıdır ve verilen sözler, ahlaki değerler önemlidir. Lotte Albert ile evlenir. Werther ise bir aile dostu olarak yer alır yanlarında. Ne var ki aşk ve dostluk arasındaki sınır çizgisi zayıftır. Sınırı geçmekten korkan Lotte, bir daha görüşmemeleri gerektiğini bildirir genç adama. Werther’in bu acıya dayanması ise imkansızdır. Lotte’ye bir mektup yazar; “Bak Lotte! bana ölümün sarhoşluğunu tarttıracak olan o soğuk ve korkunç kadehi elime alıyorum. Onu bana sen uzatıyorsun, ben de alırken hiç duraklamıyorum. hayatımın bütün istekleri ve ümitleri yerine geldi. Ölümün çelikten kapısını vurmak öylesine titretici ve çetin ki” diyen Werther, “Silahlar dolu. Saat on ikiyi vuruyor. Alınyazısı bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda Lotte! Elveda” sözleriyle son verir mektubuna ve yaşamına...

    Tıpkı şiirleri gibi, Werther’de de kendi yaşamından bir parça vardır Goethe’nin. 1772 yılında hukuk stajını yaparken, bir arkadaşının nişanlısına aşık olduğu için yaşadığı duygu ve ahlak çatışmasından esinlenmiştir bu romanını yazarken. Sondaki intihar vakası ise, o sıralarda gazetelere yansıyan bir haberin verdiği ilhamla olmuştur. Onun başardığı, tekil yaşanmışlıkları, genel toplumsal bir bunalımın eşliğinde anlatabilmesindedir. Ve elbette, Goethe’nin şiirsel, tasvirlerle dolu zengin dili/üslubu, hikayenin büyüsünü benzersiz biçimde derinleştirir.

    Werther, “Sturm und Drang” (coşumculuk) akımının bütün izlerini taşıyan bir metin. Güçlü duygularla hareket etme, doğaya, çocuklara, pastoral bir hayata duyulan özlem, toplumsal kurumlara yönelik eleştiri hemen fark ediliyor. ancak bütün bunlar yalnızca estetik bir tercihten kaynaklanmıyor; o yıllar Almanya’sının -Avrupa olarak genelleyebiliriz de- bireyi köşeye sıkıştıran koşullarını yansıtıyor! Dikkat edilirse, “doğa tercihi” romantizmin ve İngiliz Gotiğinin de çok önemli bir motifi olmuştur. İnsanda derin izler bırakan şey, bir edebi metinde yazarın hayal ürünü olarak anlattıkları değil, o metinde -somut gerçekliği- yansıtan duygu ve düşüncelerdir. Werther’in yarattığı coşkunluk da, özellikle Almanya’da, anlatılanların Alman ulusal kimliği ile çakışmasından kaynaklanmıştır. Onu yaratan değil, varolanı tasvir edendir Goethe! Goethe, kişisel olanla toplumsal olan arasındaki kopmanın kaçınılmazlığını ve bunun toplumsal nedenlerini, insanın manevi yaşamı ile coşku dünyasını benzersiz bir lirizm ve çözümsel bir sezgiyle ortaya koymuştur bu romanında. Goethe’nin Werther’i, bireysel tutku, toplumsal zorunluluk ve bu tür bireysel tutkuların genel temsili anlamı arasındaki doğrudan ilişkiyi çok açık biçimde gösterir.

  • johann wolfgang von goethe

    01.06.2004 - 19:52

    Alman edebiyatının ve klasizmin en büyük yazarlarından olan Goethe, 28 ağustos 1749’da Frankfurt’da doğdu. Varlıklı bir aileden gelen babası tarafından Aydınlanma düşüncesinin ideallerine göre yetiştirildi. Küçük yaşta Fransızca, Latince ve Eski Yunanca öğrendi, güzel sanatlar ve tiyatroyu tanıdı. 1765’de hukuk eğitimine başladı ancak hastalanıp evine döndü. Din ve mistisizmle tanışması bu dönemdedir. İyileşince, hukuk eğitimini Strasbourg’da tamamladı. Dil üzerine araştırmalar yapan Herder’le dostluk kurdu. Parlak bir gençti Goethe. 1775’de Weimar Dükü tarafından elçilik danışmanlığına atandı ve 1782’de “von” unvanını aldı.

    1786’da Roma’ya giderek güzel sanatlar alanında incelemeler yaptı. Sicilya’da ise -ilginçtir- botanikle ilgilendi. Almanya’ya dönüşünden sonra evlendi Goethe. Doğan beş çocuğundan sadece birisini yaşatabildiler. Bu sıralarda Jena kentinde ikamet ediyordu ve Schiller’le de burada tanıştı. Yaklaşık on yıl süren dostlukları sırasında, iki yazar olumlu anlamda birbirini her yönden etkilediler. Siyasi karışıklar ve toplumsal patlamalara, 1805’de Schiller’in ölümü de eklenince çok sarsılan Goethe, Jena’dan ayrıldı. Yaşı da hayli ilerlemişti, köşesine çekildi; yazdı, durmadan yazdı ve hayatının en üretken dönemini geçirdi. 22 Mart 1832’de Weimar’da öldü.

  • bilgisayar

    01.06.2004 - 19:29

    İlk Bilgisayarlar

    Bilgisayardan, PC, Kişisel Bilgisayar, IBM-uyumlu bilgisayar diye söz edildiğini, kimi zaman 386,486, Pentium adlarıyla adlandırıldığını duymuş olmalısınız. Biraz daha ileri giderek, ISA, EISA, PCI bilgisayarlardan da söz edildiğine rastlamışsınızdır. Biraz daha teknik konulara meraklı olanlar, AT, XT, Ps/2 gibi terimlere de aşina olmalılar.

    1980'lerden bu yana kişisel bilgisayarları ya anakartının genel mimarisi, ya da anaişlemcinin modeline göre türlere ayırmak gelenek oldu. Şimdi PC dünyasına biraz daha yakından bakabiliriz:

    IBM-PC

    Bilgisayar çılgınlığını başlatan bu cihaz, 1981 yılında piyasaya sürüldüğünde, hangi tür mağazalarda satılabileceği bile belli değildi. İki adet 5.25 inçlik floppy disket sürücüsü olan IBM PC'nin sabit diski yoktu. Ana işlemcisi Intel 8086 idi; beş adet kart yuvası vardı. Bir süre sonra IBM bu modele sabit disk koydu; ama RAM çipi denilen bilgisayarın hafızasını oluşturan çipi anakartla birleşik olduğu için arttırılması mümkün değildi. Elinizde böyle bir antika bilgisayar varsa, yenilemek güncelleştirmekten vazgeçin; olduğu gibi saklayın. Bir süre sonra antikacılara ya da bilgisayar-teknoloji müzelerine satabilirsiniz.

    IBM XT

    IBM firmasının 10 megabyte sabit disk koyduğu ilk kişisel bilgisayarı olan XT'nin CPU'su da ilk PC'ye göre daha hızlı Intel 8088'di. Kart yuvası sayısı 8'e çıkartılmıştı. 8-bit tabir edilen standartta kart kabul eden bu bilgisayarın da bugün layık olduğu tek yer müze!

    IBM AT

    1985'te piyasaya sürülen ve bugünkü şekliyle PC'nin gerçek büyükannesi olan AT, Intel 80286 CPU üzerine inşa edilmişti. Orijinal PC'ye göre beş kere daha hızlıydı ve 16-bit standardında kart kabul ediyordu. IBM firması, bu bilgisayarla, ISA denen anakart mimarisini bütün endüstrinin yararlanabileceği şekilde kullanıma açtı. ISA bütün bilgisayar endüstrisi için standart mimari anlamına geliyordu; nitekim öyle de oldu. Bir anda yüzlerce şirket, AT ile uyumlu cihazlar imal etmeye başladı. Modemlerin, tarayıcı ve diğer harici cihazların bilgisayara bağlanmasında kullanılan ara-birim kartlarının bir anda mağazaları doldurması, bu standardın gerçekten bütün endüstri tarafından kabul edilmesiyle mümkün oldu. Ancak AT bilgisayarların anakart hızı bugünkülere oranla son derece düşük olduğu için böyle bir bilgisayarın yeni kartlarla güncelleştirilmesi, yeni kartlara verilecek paranın çöpe atılması olur. IBM-AT bilgisayarın anakart büyüklüğü, günümüzdeki modern kartlarla aynı olduğuna göre, kasasının boş kutu olarak değerlendirilip, içindeki herşeyi değiştirmek mümkündür. Ancak orijinal AT'nin güç birimine ayırdığı yer çok küçük olduğu için, yenilemek için göstereceğiniz zahmet, boş kutu masrafından sağlayacağınız tasarrufa değmeyecektir.

    PCjr ve PS/2

    ISA standardının kabulü ile IBM dışındaki firmaların IBM-uyumlu denilen bilgisayar imalatı da hızlandı. IBM'in ilk AT bilgisayarları oldukça pahalı idi. Diğer firmaların IBM-uyumlu bilgisayarları ise çok daha ucuzdu. IBM, 1986 ve 1987 yıllarında çıkarttığı PCjr modeli ile diğer firmalara kaptırmaya başladığı ev-bilgisayarı pazarını geri almaya çalıştı. PS/2 ise, IBM başka firmalar tarafından benzerinin yapılmasına izin vermediği bir mimari ile yapılıyordu. IBM bu mimariye MCA (Micro Channel mimarisi) adını veriyordu. ISA'dan farklı, günümüzdeki Tak-Çalıştır türü kartlar gibi, MCA bilgisayarları için yapılacak kartların ayarlarının kullanıcı tarafından değil, bilgisayar tarafından otomatik yapılacak olmasıydı. Ne var ki, bu strateji tutmadı. PCjr, çok az yetenekli oluşu; PS/2 ise herhangi bir mağazadan satın alınabilecek ISA kartları kabul etmediği ve MCA kartları diğerlerine oranla üç-dört kat daha pahalı olduğu için PS/2 bilgisayarları birkaç kişi ve firmanın antikaları arasında yer aldı. IBM, daha sonra fazla duyurmadan, PS/2 bilgisayarların ISA modellerini de çıkarttı. Eğer böyle bir bilgisayara sahipseniz, anakart yeri yeni anakartları alacağı ve güç birimine ayrılan köşe oldukça geniş olduğu için her şeyi yenilemek şartıyla, boş kutusu olarak kullanabilirsiniz. Ancak dökme-metal şasesi yüzünden yerinden kaldırması zor olan PS/2, kullanıcıya hayatı bayağı zorlaştırabilir.

    386, 486 ve PENTIUM

    Ve geldik günümüzün modern bilgisayarlarına. 1987'den itibaren Intel firması her iki yılda bir ana-işlem çipini daha hızlı ve daha çok işlem yapabilen modellerle geliştirmeye başladı. 486'yı 586 izledi. Bu sırada diğer firmalarda CPU üretmeye ve kendi çiplerine Intel-benzeri isimler vermeye başlamışlardı. Intel firması, rakamdan oluşan marka ve mamul adlarının telif hakkını korumanın güç, hatta imkansız olduğunu acı şekilde öğrenince, 586 çipine 'beş kelimesinin Latincesinden (Penta) türetme Pentium adını verdi. (Pentium adı o kadar tuttu ki, Intel 686 ve 786 olması gereken çiplerine Pentium II ve Pentium III adını verdi.)

    İntel Ailesinin Gelişimi

    Intel firmasının 386 çipi ile geliştirdiği bilgi işlem yöntemi, daha sonraki bütün çiplerinde aynen uygulanmıştır.Bir başka deyişle 486 ve Pentium çipleri sadece daha gelişmiş 386'dır. Bugün sadece '386-çipi' diye adlandırılan ISA mimarisinde inşa edilmiş bilgisayarlar, hafıza ve sabit disk alanına göre modern işletim sistemlerinin bir sürümü ile çalışırlar. Bu tür bilgisayarlarda CPU, RAM ve Sabit Disk imkanlarına göre Windows 3.1, Windows 3.11, Windows 95...2000,Windows NT işletim sistemini görebilirsiniz. 'Açık sistem' veya GNU gurubu denilen işletim sistemleri (Linux gibi) 386-tipi bilgisayarlarda yeni Windows sürümlerine göre daha rahat çalışır.

    Intel 386 veya Intel 486 (ve bunların dengi olan AMD ve Cyrix çipleri) bulunan bilgisayarlar, ISA ve bunun geliştirilmişi olan EISA mimariye sahiptir; yani çarşıdan alacağınız herhangi bir ara-birim kartını takabilirsiniz. Fakat Intel, ISA'nın ve EISA'nın en büyük zorluğu olan, takılan kartın ince ayarlarının kullanıcı tarafından yapılması zorunluluğunu ortadan kaldıran ve adına kısaca PCI dediği yeni bilgisayar mimarisi geliştirdi. PCI mimarisinin en büyük özelliği bu mimariye uygun kartlar katıldığında kartın bilgisayarla uyumlu hale getirilmesi için hiçbir ayarının yapılması zorunluğu (ve çoğu zaman imkanı) olmamasıdır. Bu tür bir kartı ISA ve EISA bilgisayara takamazsınız, ama PCI mimarisindeki anakartlarda genellikle birkaç ISA, hatta EISA kart yuvası bulunabilir.

    Çeşitli anakart firmaları, 386 çipinden CPU'yu takılıp çıkartılabilen tarzda yapıyorlar. Ayrıca 386-tipi ile bilgisayarın hafıza çiplerinin de değiştirilmesi ve artırılması mümkün hale geldi. Bu tür bir anakarta sahipseniz, büyük bir ihtimalle bilgisayarınızın CPU, RAM ve benzeri birçok unsurunu yenileyebilirsiniz.


    Intel Firması 1968 yılında hafıza tümdevreleri yapmak üzere kuruldu. Üretecekleri bir hesap makinesi için CPU tümdevresi isteyen, hesap makinesi üreten bir firmanın talebi; ve yine üretecekleri bir terminal için yine özel bir tümdevre isteyen, diğer bir firmanın isteklerini karşılamak için, Intel firması 4004 (1971) ve 8008 (1972) CPU'larını yapmıştır.

    Mikroişlemciler ve mikrobilgisayarların sınıflandırılmasında en temel bir ölçü, mikroişlemcinin tümdevre-üzerinde işlem yaptığı en uzun verinin bit sayısı, yani kelime uzunluğudur (word length) . 4-bit işlemci olan 4004 ve 8-bit işlemci olan 8008'den başlayarak, mikroişlemciler ve mikrobilgisayarlar için, 4-bit, 8-bit, 16-bit, 32-bit, 64-bit gibi veri uzunluk standartları doğmuştur.

    Intel, bu ilk müşterilerden başkasının, 4004 ve 8008 tümdevrelerine ilgi göstereceklerini tahmin etmediği için, üretim hattını düşük kapasitede tutmuştu. Fakat tahminlerinin aksine, bu tümdevrelere çok büyük bir ilgi oldu. Bunun sonucu ve aynı zamanda 8008'in 16K'lık hafıza limitini aşmak amacıyla, Intel firması 1974 yılında genel-amaçlı 8080 CPU'sunu üretti. Birden bu tümdevreye büyük bir talep oldu ve kısa bir süre içinde 8080, 8-bit mikroişlemci endüstri standardı oldu. Intel, iki yıl sonra 1976'da, gelişmiş bir 8080 işlemcisi olan 8085'i piyasaya sürdü.

    Intel 1978 yılında ilk 16-bit mikroişlemci olan 8086'yı üretti. 8086 daha önceki 8080/8085 ürününe bazı yönlerle benzemesine karşın, iki işlemci ailesi birbiri ile uyumlu değildi. Bir yıl sonra 1979'da üretilen, 8086'nın 8-bit veri yoluna sahip sürümü olan 8088, 1981 yılında üretilen IBM PC mikrobilgisayarlarının ilk işlemcisi olmuştur. Kısa sürede endüstrinin 16-bit mikroişlemci standardı olan 8086/8088, günümüze kadar uzanan pek çok değişik ürünüyle, x86 ailesi diye adlandırılan mikroişlemci ailesinin çekirdeği (core) oldu.

  • bilgisayar

    01.06.2004 - 19:28

    Yüzyılımızın belki en önemli buluşu olan bilgisayarlar, artık günlük yaşantımızın her aşamasına girmeye başladı. Bu cihazlar önceleri belirli amaçlar için kullanılabilmesine karşılık, zaman içinde boyutlarının küçülmesi ve ucuzlaması sonucunda her alanda kullanılır olmuştur.

    Bilgisayar tarihçesine bir göz atarsak, bilgisayar fikrinin çok eskilere dayanmadığını görürüz. Daha 1830'larda Charles Babbage(1792-1871) fark makinasını ve ardından analitik makinayı yapmasıyla hesaplama işlerinin elektro mekanik araçlara yaptırılması ve sonuçların elde edilmesi görüşü doğmuştu. Charles Babbage yaptığı bu makinalar ile başarılı sonuçlar elde edememesine rağmen, bilgisayarların temelinin onun tarafından atıldığı kabul edilmektedir.

    1850 yılında George Boole kendi adıyla anılan ve sadece 1 ve 0 rakamlarının kullanıldığı Boole Cebiri sistemini bularak, bilgisayarların gelişimi üzerinde önemli rol oynamıştır.

    1890'da Herman Hollerith tarafından, delikli kartlarla bilgilerin yüklenebildiği ve bu bilgiler üzerinde toplama işlemlerinin yapılabildiği bir elektro mekanik araç geliştirdi. Bu hesaplayıcı ABD'nin 1890 nüfus sayımında başarılı biçimde kullanıldı.

    İlk analog bilgisayar 1931 yılında Vannevar Bush tarafından gerçekleştirildi. Buna karşılık, ilk sayısal bilgisayarı George Stibiz 1939'da New York'taki Bell Laboratuvarında üretti. Stibiz ikili sistemi bu makinaya uygulayarak komplex sayılarla aritmetik işlemler yapılmasını sağladı.

    Bilgisayarlar konusunda en önemli ve hızlı gelişmelerin 2. Dünya Savaşından sonra başladığı görülüyor. Haward Aitken IBM ile işbirliği yapmak suretiyle 1944'de MARK I'i tamamladı. Bu bilgisayar küçük kapasiteli olmasına rağmen o günün koşullarında büyük bir başarı olarak kabul edildi. MARK I'e bilgiler delikli kartlarla veriliyor ve sonuçlar yine delikli kartlarla alınıyordu.

    Bir grup bilim adamı tarafından 1945'de ENIAC isimli bir bilgisayar yapıldı. ENIAC askeri amaçlar için geliştirildi. Radyo lambaları kullanılıyordu ve MARK I'e göre oranla oldukça hızlıydı. Bu bilgisayar ile elektronik bilgisayara geçiş başlamış ve mekanik donanım yerini elektronik devrelere bırakmıştır.

    Ticari amaçlarla kullanılabilen ve seri halde üretimi yapılan ilk bilgisayar UNIVAC I oldu. Bu bilgisayarın giriş-çıkış birimleri manyetik bant idi ve bir yazıcıya sahipti. Aynı yıllarda IBM 701 bilgisayarı piyasaya çıktı. Bu bilgisayarın vakum tüplü ve basit biçimde programlanabilen bir yapısı bulunuyordu. IBM firması 1958'den itibaren bilgisayarda vakum tüpleri yerine diot ve transistörleri kullanmaya başladı. Buna bağlı olarak daha küçük, hafif ve daha az ısınan bilgisayarlar pazarlandı. Ayrıca bilgi depolama ortamları olarak disk ve tamburlar kullanılmaya başlandı.

    1964 yılından itibaren transistörlerin yerini bütünleşik devrelerin alması bilgisayar alanındaki gelişmelere ivme kazandırmış; daha hızlı, güvenilir ve maliyeti daha ucuz bilgisayarlar üretilmeye başlanmıştır. 1970 yılından itibaren geniş çapta bütünleşik devrelerin kullanılmaya başlanmasının bilgisayar devrimine yeni boyutlar kattığı görülmüştür. Özellikle 1993 yılından itibaren geniş bellekli ve hızlı bilgisayarlar yanısıra güçlü programlama dilleri ve işletim sistemlerinin ortaya çıktığı dikkatleri çekmektedir. Artık eski bilgisayarlarda kullanılan çekirdek bellek yerine daha ucuz manyetik iç bellekler kullanılmakta ve bilgisayar maliyetleri gün geçtikçe düşmektedir.

  • dede korkut

    01.06.2004 - 19:15

    Dede Korkut, Oğuz boylarının destanlaşmış hikayelerim derli toplu bir biçimde aktaran bir anlatıcıdır. Dede Korkut'un anlattığı hikayeler ancak XV. yüzyılda yazıya geçirilebilmiştir.
    Türk edebiyatının ilk ürünlerinden olan Dede Korkut Hikayeleri, Türk boylarının Kafkasya ve Azerbaycan yörelerindeki yerleşme, yurt kurma uğraşlarım ve akınlarım konu alır.
    Oğuz boylarının çeşitli kahramanlık öyküleri, akıncıların töreleri ve gelenekleri doğal çevre içinde hikaye edilmektedir.
    Dede Korkut hikayeleri yer yer şiir biçiminde yer yer düzyazı biçiminde yazıya geçirilmiştir.
    Bu eşsiz değerdeki yazılar Almanya'nın Dresden Kitaplığında bulunmuş ve Türkçe’ye ilk kez Kilisli Rifat Bilge tarafından kazandırılmıştır.
    Mahir Ünlü ve Seyit Kemal Karalioğlu, Dede Korkut adlı incelemelerinde tam metin ve konuya ilişkin ayrıntılı bilgiler vermektedirler.

  • ötenazi

    01.06.2004 - 19:07

    Ötenazi sırasında
    Gözler kapanmaz,

    Hayvandan bir takım sesler çıkabilir,

    Kas seğirmeleri görülebilir,

    Nefes alıp verme durduktan sonra kalp kısa bir süre için atımlarına devam edebilir,

    İdrar kesesi, hatta bağırsaklar boşalabilir,

    Son nefes (agonal solunum da denir) daha çok kasların spazmından oluşur. Hayvan bunu bilincinde değildir.

    Evet karara doğru yaklaşıyoruz.
    Biliyorum çok sevdiğiniz kedinizin ölümüne karar vermek çok ama çok zor bir karar. Belki içinizi rahatlatır, bazen ben de hayvan sahipleriyle oturup ağlarım. Vereceğiniz karar yanlış bir karar olmayacaktır. Bu işin doğrusu ya da yanlışı yok. Onun yaşamasına devam etmesi de, en az veteriner hekim tarafından uyutulması kadar doğru olabilir. Tüm bu bilgileri göz önünde bulundurarak, kedinizi kucağınıza alın ve aşağıdaki soruların yanıtını bulmaya çalışın. Kalbiniz size en doğru yolu gösterecektir.
    Kedimin şu an hayat kalitesi nedir?

    Kedim hala oynayabiliyor mu? Yiyecek kabul ediyor mu? Yeterince yiyecek içecek alabiliyor mu? Bana karşı hala sevgi dolu mu?

    Kedim ailemin bir parçası mı? Yoksa çoğu zamanını yalnız mı geçiriyor?

    Kedim yorgun ve hayattan elini eteğini çekmiş mi gözüküyor?

    Kendi kendine idrarını ve dışkısını yapabiliyor mu?

    Acı çekiyor mu? Ağrısı ilaçlarla kontrol atına alınabiliyor mu?

    Kedimin daha iyi ve daha mutlu hissetmesi için yapabileceğim başka bir şey var mı?

    Başka bir tedavi seçeneği mümkün mü?

    Eğer bir davranış problemi beni bu kararı almaya zorladıysa, bir hayvan davranışı uzmanından yardım alabilir miyim?

    Kedimi hala seviyor muyum yoksa hayatımda yarattığı değişiklik yüzünden ona kızgınlık veya öfke mi duyuyorum?

    Kedim ondan uzaklaştığımı mı hissediyor?

    Hayatım nasıl ve onun yüzünden nasıl değişecek?

    Ötenazi işlemi sırasında onun yanında bulunmak istiyor muyum?

    İşlemi izlemek bana çok acı vereceği için ötenaziden önce mi kedimle vedalaşmalıyım?

    İşlem bitene kadar bekleme odasında kalmalı mıyım?

    Yalnız mı olmalıyım yoksa birisinden benle gelmesini istemem daha mı doğru olur?

    Uyutulduktan sonra kedimi almak istiyor muyum? Veteriner hekimim bu konuda başka bir alternatif sunabilir mi?

    Başka bir hayvan alıp, kabullenebilir miyim yoksa bunun için zamana mı ihtiyacım var?

  • ötenazi

    01.06.2004 - 19:05

    Bir veteriner hekim aşağıdaki şartların gerektirdiği durumlar sonucunda ötenazi kararına varabilir:
    Tedavi olamayacak kadar hasta ya da acı çeken,

    Davranış problemleri olan,

    Tehlikeli derecede saldırgan,

    Yaşlılık nedeniyle hayati fonksiyonlarını getiremeyen,

    İnsanlar için tehlikeli, tedavisi mümkün olmayan bir hastalık taşıyan (kuduz gibi) hayvanlara, hayvan sahibinin onayı ve imzası alındıktan sonra ötenazi yapılabilir.

    Bazı kaynaklarda yarış kaybetme, gösteride başarısız olma, sahibi tarafından daha fazla bakılamayacak hayvanların, hatta tüfekten korkan, avı tutup getiremeyen, avı izleyemeyen av köpeklerinin de veteriner hekim tarafından ötenaziyle hayatlarına son verilebileceği bildirilmekte. Gerçi bu meslek etiği (ahlakı da diyebiliriz) ile ilgili bir bakış açısı ama bence ötenaziyle de olsa bir hayvanın hayatına son verebilmek için çözümsüz bir problem olması gerekir. Neticede ötenaziye karar vermek hem hekimi, hem de hayvan sahibini zorlayan bir karardır. Bu yüzden çok da geçerli bir sebep olmaksızın bir hayvanın hayatına son vermek bence ötenazi değil imha etmek olabilir. Evde bakılamayacak bir hayvana bakacak başka birini bulmak ya da av köpeği olarak görevini yerine getiremeyecek hayvanı başka bir amaçla kullanmak imkansız çözümler değildir. Yine gösteri amacıyla kullanılan bir hayvanın görevini ifa edememesi onun yaşamaması gerektiği anlamına gelmez. Bunları konunun sonunda uzun uzun tartışacağız.

  • ötenazi

    01.06.2004 - 19:05

    Ötenazi, bir canlının özel eğitim almış kişiler tarafından acısız bir biçimde öldürülmesi anlamına gelir. Veteriner hekimlikte genelde tedavisi imkansız bir hastalık sonucunda yaşama kalitesi eski haline getirilemeyen hayvanlara ötenazi uygulanır.

Toplam 191 mesaj bulundu