Spyware, bir kişi ya da kurumun bilgilerini, onların haberi olmadan toplama amaçlı her türlü teknolojiye verilen genel bir addır. İnternet üzerinde, spyware bir bilgisayara gizlice yerleşir ve kullanıcı bilgisayarının bilgilerini alır ve bu bilgisayara reklam ya da benzeri bilgiler yollar. Spyware bilgisayara bir yazılım virüsü olarak alınabileceği gibi, yeni bir programın yüklenmesinin de bir sonucu olabilir. Bilgisayar kullanıcısının bilgisi dahilinde bilgisayardan bilgi toplayan programlar, eğer kullanıcı hangi bilgilerin toplandığını ya da hangi bilgilerin paylaşıldığını biliyorsa spyware değildir.
Cookie (kurabiye) ‘ler, kullanıcıların bilgisayarından bilgi toplayan çok bilinen bir mekanizmadır. Bununla birlikte, cookie’ lerin varlığı kullanıcılardan genellikle gizlenmez, kullanıcılar da cookie’ lerin bilgi toplamasına izin vermeyebilir. Yine de, nedeni belirsiz bir şekilde bilgi toplayan cookie ‘ ler spyware olarak düşünülebilir.
Nâzım Hikmet'in yaralı ve ışık dolu yüreğiyle açtığı ateş söndürülemedi. Zindan karanlıkları, yıllarca süren özlemler, adına bile konulan yasaklar Nâzım Hikmet'i halkının yüreğinden söküp atamadı.
İnsanın, sevdanın, güzelliklerin, özgürlüğün türküsünü söyleyen Nâzım Hikmet ülkemizin ve halkımızın aydınlık savaşçısı olarak onurumuzu ve vicdanımızı temsil eden bir şair olarak yaşadı ve öldü.
1902-1963 yılları arasında yaşayan Nâzım Hikmet'in yaşadığı ve varolduğu topraklarda yaşamanın vereceği kıvanç bile bizim için değeri ölçülemez bir güzelliktir. Nâzım Hikmet'in şiirlerine sahip kuşaklar olarak dünyanın en şanslı insanları sayabiliriz kendimizi. Sekiz ciltte toplanan şiirleri, üç romanı, iki kitapta toplanan masalları, oyunları mektupları, yazılarıyla Nâzım Hikmet, Aziz Nesin'in dediği gibi 'Türkiye Şarkısı'dır.
Türkiye'nin siyasal-toplumsal yaşamıyla örtüşen Nâzım Hikmet'in yaşamı aynı zamanda demokratikleşme, özgürleşme, emeğin savunulması ve bağımsızlık kavgasının da tarihi gibidir. Bu anlamlı tarihi sahiplenmek ve Nâzım Hikmet'i gelecek yüzyıllara taşımak Türkiye'deki tüm özgürlük ve aydınlık savaşımcılarının zorunlu görevlerindendir.
Daha yaşarken böyle anılmaya başlar Necip Fazıl. Sanatının büyüklüğü itiraf edilmiş ve kendisine törenle “Şairler Sultanı” unvanı verilmiştir.
Attila İhan’ın deyişiyle “bizde heceyi yerine oturtan ilk şair” Necip Fazıl’dır. Şiirlerinde Türk halk şiiri geleneği ile Avrupai şiir anlayışını birleştirmiştir. Günümüz dilini kullandığı için de herkes tarafından anlaşılmıştır.
Daha çok şair kimliğiyle tanınan Necip Fazıl, hikaye, tiyatro, roman, hatıra ve hitabet gibi hemen her türde eserler vermiştir. Bugün tiyatrolarının pek çoğu sahnelenmiş, bazıları televizyon filmi olarak çekilmiştir.
Üstad, verdiği sayısız eser arasında, Kafa Kağıdı, O ve Ben, Cinnet Müstatili, Aynadaki Yalan, Bir Adam Yaratmak gibi eserlerinde kendini anlatmıştır. Kendini anlatırken, o dönemin aile ve toplum çevresini, yaşanan büyük değişimi de ortaya koymaktadır.
Çile’nin ıstıraplı şairi
Türkiye’de hiçbir şair, şiiri böyle anlamamış ve anlatmamıştır. Bütün şiirlerinin toplandığı “Çile” isimli kitabı, inancının destanıdır. İşte bu kitabının başına yazdığı şiir hakkındaki düşüncelerinde, şiiri “mutlak hakikati yani Allah’ı arama işi” diye tanımlar.
“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış.
Marifet bu gerisi, yalnız çelik çomakmış.”
Şiirlerinde, olması gereken Allah-kul ilişkisini, irtibatını en güzel ve en yalın ifadelerle vermiştir.
“Güzel Allah’ım senden ne gelecekse gelsin.
Sen ki, rahmetinle de, kahrınla da güzelsin…”
Gençlere peygamber aşkını ve edebini, O’nun ismi anılınca hürmetle salat u selam getirme borcunu öğretmeye çalışan Necip Fazıl, o ufuk Peygamber’e olan muhabbetini şu mısralarla anlatır:
“Düşünüyorum: O’ndan evvel zaman var mıydı?
Hakikatler, boşluğa bakan aynalar mıydı? ”
Düşünün, ben ne büyük rütbeye tutkuluyum!
Çünkü O’nun kulunun kölesinin kuluyum!
Şaire göre ölüm bile, O’nun ölümüyle güzelleşmiştir:
“Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber? ..”
Şairler sultanı Necip Fazıl kimdir?
Necip Fazıl 1904 yılında, İstanbul’da büyük bir konakta dünyaya gelir. Köklü bir aileye mensup olan Fazıl’ın babası, İstanbul’a gelen ilk otomobili satın alacak zenginliktedir. Kabına sığmayan zekası sebebiyle çok yaramaz bir çocukluk geçirir. Daha dört beş yaşındayken okuma yazmayı öğrenmiş olan küçük Fazıl’ı, babaannesi, yaramazlıklarından kurtulmak için 6 yaşında roman okumaya alıştırır. Bütün çocukluğu hastalıklarla geçer Necip Fazıl’ın. “On-on beş yaşıma kadar, bir çocuğun çekmesi mümkün ne kadar hastalık varsa hemen hepsini çektim.” der kendisi.
10 yaşına kadar mahalle mektebinden yatılı mektebe, Fransız mektebinden Amerikan kolejine kadar pek çok okul değiştirir. Bahriye Mektebi’nde, yazılarıyla, Yahya Kemal gibi tanınmış hocalarının dikkatini çeker ve daha o zamandan okulda el yazması haftalık dergiler çıkarmaya başlar. Geleceğin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ve Nazım Hikmet gibi meşhur isimler o günlerde okul arkadaşlarıdır.
18 yaşındayken edebiyat büyüklerinin yazdığı Yeni Mecmua isimli dergide şiirleri çıkmaya başlar. Bu arada, eğitimine Darulfünun Felsefe Bölümü’nde ve Yüksek Öğretmen Okulu’nda devam eder. Zamanın Milli Eğitim Bakanlığı tarafından felsefe eğitimi için Paris’e gönderilir. Ancak o, okulunu yarıda bırakarak geri döner. Bundan sonraki yıllarda çeşitli bankalarda memur olarak çalışır ve müfettişliğe kadar yükselir. Bu arada şiirleri çeşitli dergilerde yayınlanmakta ve edebiyat çevrelerinde büyük şair olarak kabul edilmektedir. O zamanlar şiirlerinde kendisini ve bitmez arayışını şöyle anlatır:
“Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar;
Ne kendisine yar, ne kimseye yar,
Bir rüya uğrunda ben diyar diyar,
Gölgemin peşinde yürür giderim…”
Hayatında dönüm noktası
1934, hocası Abdülhakim Arvasi ile tanıştığı, hayatının dönüm noktası sayılabilecek bir senedir. Böylece, içindeki hakikati arayış çilesi, yaşadığı serbest gençlik hayatı sonrasında, hedefini bulmuştur. Bundan sonra geçirdiği değişimi, şiirlerinde açık şekilde görmek mümkündür. Kendi ifadesiyle şiirini, hocasını tanıdığı zamana göre “ondan önce, onunla beraber ve ondan sonra” şeklinde sınıflandıracaktır. O zamana kadar yaşadığı yılları ve yaptıklarını mısralarıyla şöyle anlatır:
Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum.
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.
Çileli yıllar
Yaşadığı değişimle birlikte şiirinin mevzuları farklılaşır. Artık pek çok çevre tarafından dışlanmaya ve tepkiler almaya başlamıştır. Çıkardığı Büyükdoğu isimli dergi defalarca kapatılır ve kendisi sayısız mahkemelere çıkar. Uzun seneler hapis yatmış, yokluklar yaşamış olmasına rağmen, doğru bildiğini söylemekten ve yazmaktan asla geri durmamıştır.
Sayısız eserlerle, konferans ve derslerle insanları aydınlatan Necip Fazıl kadar sevilen başka bir şahsiyet olmamıştır. 1983 yılında vefatıyla İstanbul sokakları insan seliyle dolmuş, cenazesi ellerde taşınmıştır. Eyüp Mezarlığı’na defnedilmiş olan Necip Fazıl, hayatında olduğu gibi, hâlâ sevilmekte ve eserleri okunmaya devam etmektedir.
Necip Fazıl, hayatı boyunca mutlak hakikate yani Allah’a ulaşma hedefi için çırpınmıştır. Bizlere de bu arayışının hikâyesini, şiirleri ve eserleriyle miras bırakmıştır.
BARKOD BASMA YÖNTEMLERİ NELERDİR?
Barkod etiketlerini firmanızda basmanın da birden fazla yolu ve bu yolların da avantajlı veya dezavantajlı yanları vardır.
Lazer Yazıcıda
Barkod Yazıcıda
Lazer Yazıcıda
Lazer yazıcılardan da barkod basabilirsiniz. Lazer yazıcının servis ve yedek parça sorunu yoktur.
Barkod Yazıcıda
Barkod yazıcıda Termal ve Termal Transfer olmak üzere iki çeşit baskı tekniği vardır.
a Termal Baskı
Bu yöntemde baskı işlemi kağıdı ısıtarak yapılır. Bu yöntemde ısıya dayanıklı bir kağıt faks makinelerinde olduğu gibi ısıtılarak yakılır. Bu ısının etkisiyle kağıt siyah renge dönüşür ve böylece baskı işlemi yapılmış olur. Ancak bu yöntemle yapılan baskılarda çevresel faktörler önemli rol oynar. Bu baskı yöntemi kısa sürelidir. Çünkü güneşten, ısıdan, yoğun ışıktan etkilenirler ve bozulmaya uğrayabilirler. Fakat kısa süreli kullanımlar için idealdir.
Ribon masrafı yoktur, yakarak basar.
Termal etiket kullanılır. (Termal etiketler vellum etikete göre pahalıdır) .
Etiket ömrü kısadır. Kısa sürede tüketilecek etiketler için uygundur.
Yazıcının fiyatı direk termal yazıcıya göre daha ekonomiktir.
b Direk Termal (Termal Transfer) Baskı
Bu yöntemle yapılan baskılar daha uzun sürelidir. Bu yöntemde ribon denilen şeritler kullanılır. Termal baskıda ısıtılan kağıdın yerini burada ribon alır. Ribon ısıtılarak kağıt üzerine yapıştırılır. Daha sağlıklı ve dayanıklı bir yöntemdir. Güneş, ısı ve yoğun ışıktan doğrudan etkilenmez. Uzun ömürlüdür.
Ribon masrafı vardır.
Velium etikete veya plastik, dokuma gibi değişik etiketlere baskı yapabilir.
Etiket ömrü çok uzundur.
Yazıcı fiyatı termal barkod yazıcıya göre pahalıdır. Son zamanlarda pek çok direktermal yazıcı termal baskı da yapabilir. Yani bu tip yazıcı aldığınızda her iki türlü de basabilme şansınız var.
okuyucunun dikkatine! ! malesef bu günlük bukadar anlatabiliyorum çünkü beş den fazla yazılmıyor :)
BARKOD İLE NELER YAPABİLİRSİNİZ?
Barkod verinin hızlı ve doğru girilmesini sağlayan bir yöntem olduğundan dolayı barkod işlemlerinin yoğun olduğu ve bilgiye hızlı ve doğru bir şekilde ulaşılmasının ihtiyaç olduğu yerlerde kullanılabilir. Bu yöntemin kullanıldığı sistemler veri toplama sistemleri olarak adlandırılırlar. Barkod kullanılarak bir ürüne ait tüm hareketler izlenebilir. Bu sistemlerde barkod okuyucular, barkod yazıcılar ve taşınabilir data terminaller gibi bir çok iletişim aracı kullanılmaktadır.
Veri toplama sistemleri bir çok yerde kullanılabilir. Mağazalarda, endüstriyel ortamlarda, pazarlama ve satışlarda, işyerlerinde vb. gibi bir çok alanda ve yerde kullanılabilir. Örneğin barkodlu bir sistem kullanarak depo sayımlarınızı çok kolay ve rahat bir şekilde yapabilirsiniz.
BARKODUN YARARLARI
DOĞRULUK
En doğru bilgiyi almanızı sağlar, kullanıcı hatalarını ortadan kaldırır. Benzer ürünler veya benzer kodlara sahip ürünler arasındaki karışıklığı önler.
HIZ
Hızlı veri girişinin iki önemli faydası vardır.
1. İstenen bilgi manuel şekilde toplanacak bilginin çok çok üstünde bir hızla ve doğru bir şekilde toplanır.
2. Bu toplanan doğru bilgiler bilgisayar ortamında olduğu için yine çok hızlı bir şekilde bu bilgileri işleyebilecek, değerlendirebilecek kişilere veya ortama ulaşır.
Örneğin; bu bilgilerin doğru bir şekilde, bir kağıtta yazılı bilgiler olduğunu varsayın. O kağıdın içinden A marka deterjandan ne kadar satıldığını nasıl bulabilirsiniz? Evet, sayabilirsiniz. Son anda size A marka deterjan değilde tüm deterjan satışları sorulursa ne yaparsınız?
MALİYET
Doğruluğun artması ve veri giriş hızının yükselmesi ile işçilik maliyeti düşecek sistem daha ekonomik olacaktır.
KULLANIŞLILIK
Barkod ürünleri yani okuyucular, yazıcılar vs. tüm OT/VT ürünlerinin kullanımı, bilgisayara bağlaması ve işletmesi çok kolaydır. Bu sistem ile güvenilir, detaylı, hızlı datalar toplanır. Bu toplanan bilgiler ile sistem daha etkili yönetilebilir.
Örneğin
Hangi ürün ne kadar satılıyor?
Şu anda stokta eksikler neler?
Geçmiş satışlara bakarak hangi üründen ne kadar sipariş vermeli?
gibi sorulara kolayca cevap bulabilirsiniz.
DİKKAT!
Barkodla ilgili asla unutulmaması gereken bir konu vardır. Barkod uygulamasının başarılı olmasında toplanan dataları kabul eden, değerlendiren yazılımın büyük önemi vardır.
Barkod yazıcılar barkod basmak için kullanılan cihazlardır. Barkod yazıcılar termal ve direk termal baskı yapabilirler. Barkod yazıcılar ile basılan barkodlar daha dayanıklı ve uzun ömürlüdür. Daha hızlı baskı yapabilirler.
Piyasada çok değişik marka ve modelde barkod yazıcılar bulunmaktadır. Barkod yazıcılar modeline göre bilgisayara bağlı olarak veya bilgisayardan bağımsız olarak kullanılabilirler.
Bir etiket programı ile tasarım yapılarak barkod yazıcılardan baskı alınabilir.
Barkod okuyucular veri girişine hız, kolaylık ve doğruluk kazandırır.
Bir barkod, uygun okuyucu ile okutulduğunda, okuyucu siyah ve beyaz çizgileri elektrik sinyallerine dönüştürür. Okuyucunun kod çözücüleri de bu sinyalleri çözerek anlayabileceğimiz rakam veya karakterlere çevirir. Bu okuyucuların yaydığı ışın ve barkod çubuklarının oluşturduğu elektronik sinyaller yine bu okuyucular tarafından algılanarak bilgisayarlara rakam veya karakterler olarak aktarılır. Barkodtaki koyu çubuklar ışığı emer, boşluklar ise ışığı geri yansıtır. Böylece elektronik sinyaller oluşur. Barkod okuyucular değişik arabirimlere sahip olabilirler. Klavye, seri port veya usb bağlantılı olabilirler. Bunların yanında bir de radyo frekanslı çalışan barkod okuyucularda bulunmaktadır. Bunlar kablosuzdur ve okutulan barkodu kendi etkinlik alanı içerisinde anında bilgisayara aktarabilirler.
Barkod; değişik kalınlıktaki dik çizgi ve boşluklardan oluşan ve verinin otomatik olarak ve hatasız bir biçimde başka bir ortama aktarılması için kullanılan bir yöntemdir. Barkod, değişik kalınlıktaki çizgilerden ve bu çizgiler arasındaki boşluklardan oluşur.
Barkod ile stok kodu, seri numarası, personel kodu gibi bilgilerin gösterilmesi sağlanabilir. Bu bilgilerin bilgisayara klavye aracılığı ile girilmesi zaman alıcı ve yorucu olmaktadır. Ayrıca bu yöntem pek sağlıklı olmamaktadır. Çünkü veriler girilirken hata yapılma olasılığı fazladır. Bu hata oranını ve harcanan zamanı azaltmak için barkodlar ve barkod okuyucular kullanılır.
Barkod, ürünün kodu veya ürün ile ilgili açıklamalar içermemelidir. Barkod sadece o ürünüe ait bir referans numarası içermelidir. Bu referans numarası bilgisayara tanıtılır ve ürüne ait detaylı bilgiler bilgisayarda tutulur. Daha sonra bu referans numarası kullanılarak o ürüne ait bilgiye erişilir.
Örneğin; bir markette ürünün üzerinde bulunan barkod çizgileri ürünün fiyatı ve ürünün detayı hakkında bilgi içermez. O bir referans numarasıdır. Ürün, marketin bilgisayarına bu referans numarası ile tanıtılmıştır. Ürünle ilgili fiyat ve diğer bilgiler marketin bilgisayarına girilmiştir. Ürüne ait bilgi istendiğinde referans numarası bilgisayara gönderilir. Bilgisayarda ürün hakkındaki detaylı bilgiyi gönderir. Bu yöntemde ürünün fiyatı değiştiğinde sadece bilgisayardaki fiyatı değiştirmek yeterli olacaktır.
Barkod, barkod alfabesi (barcode symbology) denilen ve barkodun içerdiği çizgi ve boşlukların neye göre basılacağını belirleyen kurallara göre basılmaktadır. Barkodlar 0-9 arası rakamları, alfabedeki karakterleri ve bazı özel karakterleri (*, -, / vb.) içerebilirler. Bir çok barkod alfabesi vardır. Bu alfabelerden bazıları sadece rakamları içerirken bazılarıda hem rakamları hem de özel karakterleri içerirler. Buna göre değişik barkod standartları ortaya çıkmaktadır. Bugün dünyada kullanılan bir çok barkod çeşidi bulunmaktadır. Barkod tipleri için aşağıdaki bağlantıları kullanabilirsiniz.
Nizam-ı Cedid ordusu yerine kurulan askeri ordu. 1808 yılında Bayraktar Mustafa Paşa tarafından kurulmuştur. Avrupa standartlarına göre kurulan bu ordu Üsküdar'daki kışlalarda askeri eğitim ve öğretime başladı. Sekizinci ocak olarak tanımlandı ve tuğ ve sancak verilerek bağımsız bir ocak haline getirildi. 1808 yılında Yeniçerilerin isyanı ve Mustafa Paşa'nın öldürülmesiyle Sekban-ı Cedit ocağı ortadan kaldırıldı.
Sonuç
Monark kelebeklerinin yaşam ve göç süreci incelendiğinde, bunlardaki yaratılış delilleri kolayca gözlemlenebilir. Değişmez bir düzen, monarkın geçirdiği her evrede kusursuz biçimde tekrar eder. Pupa döneminden larvanın dağılmasına ve son derece estetik ve güzel görünümlü bir kelebek haline gelmesine kadar inanılmaz bir plan izlenir. Beslenmesindeki sadelik, seferlerindeki karmaşıklık, zor iklim şartlarına mükemmel uyumu, biçim ve renklerindeki sanat ve güzellik, bunların tümü genetik şifrelerinde bu bilgilerin inanılmaz bir biçimde programlandığının göstergesidir.
Bu küçük canlının yaşamındaki ve yapısındaki tüm bu harikalıklar, herşeyi bilen, sonsuz güç sahibi Allah'ın kusursuz ve örneksiz yaratma sanatının açık birer göstergesidir.
Monark kelebeğinin mucizevi gelişim aşamaları, canlının yaratılışında ne kadar planlı ve hassas bir tasarım olduğunu açıkca ortaya koymaktadır.
Pupa döneminden sonraki en son aşamada kelebek, kanatlarını karnından kanat damarlarına bir sıvı salgılayarak gerer-açar-uzatır ve 15 dakika içerisinde uçmaya hazır hale gelir. (resim 11) Bir kere kanatlar kurudu mu, ki bu yaklaşık olarak iki saat sürer, kelebek tamamiyle erişkin olmuş demektir. Artık tırtıldan tam anlamıyla farklı bir canlıya dönüşmüştür. (resim 12) Şimdi yalnızca altı bacağı ve dar siyah şeritle çerçevelenerek beyaz beneklerle döşenmiş dört güzel portakal rengi kanadı vardır. İki tarafa doğru kanat aralığı 10 cm kadardır. Bedeni 3 cm uzunluğunda, 0.4 cm genişliğinde ve 0.41 gram ağırlığındadır. İki tane birleşik gözü vardır, herbirinde 6.000 mercek bulunur. Bu mercekler gökkuşağındaki tüm renklere, hatta ultraviyole ışığına karşı bile duyarlıdır. Aynı zamanda Monark, iki gözünden gelen 72.000 elektrik sinir akımının şifresini çözebilecek bir beyne sahiptir.
Bu kadar kompleks bir sistemin evrim sonucu, tesadüflerle meydana gelmesi kesinlikle imkansızdır.
Göç
Güneydoğu Kanada'da yaşayan Monark kelebeklerinin göç öyküsü oldukça hayret vericidir.
Monark kelebekleri kış şartlarında binlerce kilometre uçarak, Kanada'dan güneydeki Meksika'nın Neovolcanic Dağları'ndaki belirli noktalara göç ederler. Monarklar daha önce hiç görmedikleri yerlere yaptıkları bu müthiş uçuştan 6 ay sonra Kanada'ya geri dönerler. Ancak bu uzun yolu tek bir nesilde değil, 4 ya da 5 nesilde tamamlarlar.
Monark kelebeklerinin güneye yaptıkları göç, 15 Temmuz'da dünyaya gelen nesil (4. nesil) tarafından gerçekleşir. Bunlar bir önceki nesil tarafından yumurta olarak yaprakların üstüne bırakılanlardır. Bu nesil bir ay sonra, 15 Ağustos'da olgun birer kelebek konumuna gelir. Bu neslin en önemli özelliği, gelişimlerini tamamlamalarına rağmen, üreme organlarının henüz gelişmiş olmamasıdır. Bu özelliğin onlara, kendilerini Yaratan tarafından verildiği açıktır. Zira soğuk günler gelmektedir, bu yüzden kelebeklerin yavrularının hayatta kalabilmesi için sıcak günlerin yani baharın gelmesi gerekmektedir.
Bu noktada, Monarkların ikinci mucizevi özelliği göze çarpar. Normal şartlarda tırtıl halinden kurtulup tam bir kelebek olduktan sonra ancak 6 hafta yaşarlar. Oysa ki, güneye yapılacak göçü sağlayacak 4. nesil diğer nesillerden yaklaşık 6 ay daha fazla yaşar, bu süre kimi zaman daha da uzar. Eğer bu neslin böyle bir özelliği olmasaydı, ilkbahar sıcakları gelmeden ve üreme organları gelişmeden öleceklerdi. Dolayısıyla, yumurtalarını bırakamadıkları için Monark kelebeklerinin soyu da tükenecekti.
Monark kelebekleri yolculuğa başlamadan evvel çiçek özü ile beslenerek normalden daha ağırlaşırlar, zira önlerinde yaklaşık 3000 km'lik bir yol vardır. Günde yaklaşık 45 km yol katederler. Bu yolculuk esnasında şüpesiz birçok defa fırtına ve şiddetli yağmurlar sonucunda savrularak yön değiştirirler, ancak hiçbir zaman kaybolmazlar ve hiç görmedikleri yerlere doğru yollarına devam ederler. Bu da Monark kelebeğinin bir diğer mucizevi özelliğidir.
8-10 hafta süren zorlu bir yolculuktan sonra Monarklar, Kasım-Aralık arasında ortalama 3000 metre yükseklikteki Meksika dağlarına kavuşurlar. Burada, ihtiyaç duydukları besine ve suya ulaşırlar. Hava sıcaklığı da yaşamaları için elverişlidir. Burada, Aralık ayından Mart ayına kadar 4 ay boyunca kış uykusuna yatarlar, böylece enerjilerini idareli kullanmış olurlar. Yaşamlarını vücutlarındaki yağ stoklarıyla sürdürürken yalnızca su içerler. Böylelikle, Monarklar narin yapılarına rağmen zor kış koşullarını geride bırakarak bizi şaşırtmaya devam ederler.
İlkbaharın gelmesiyle, Monarklar kendilerine bir bal özü ziyafeti çekerek, geri dönüş için enerji toplarlar. Böylece, 15 Mart'ta doğdukları yere dönüş yapmak üzere, kuzeye doğru yola çıkarlar.
Bu arada, yine üstün bir planlama göstergesi olarak Monarklar, üreme organlarının gelişmesiyle çiftleşecek konuma gelmişlerdir. Böylece, geri dönüş yolunda, 15 Mart-15 Nisan arası, dişi Monarklar 700'er yumurtayı uygun yerlere bırakmış ve 15 Mayıs'ta ölmüşlerdir. Bu yumurtalar, bir ay sonra, 15 Nisan-15 Mayıs arası olgun birer kelebeğe dönüşerek, senenin ilk neslini meydana getirecektir. İlk nesil dünyaya gelir gelmez, programlanmış bir makina gibi annelerinin kuzeye doğru başlattıkları göçü sürdüreceklerdir. Ve ikinci nesli meydana getirecek yumurtalarını 15 Nisan-15 Mayıs arasında bırakarak, 15 Haziran'da ölürler. İkinci nesil de kuzeye doğru olan bu göçü sürdürerek, 15 Mayıs-15 Haziran arası yumurtalarını bırakacak ve 15 Temmuz'da ölecektir. Üçüncü nesil Monarklar ise, 15 Haziran-15 Temmuz arası Kanada'ya ulaşırlar. Bu neslin dişileri de son yumurtalarını 15 Temmuz'a kadar bırakarak 15 Ağustos'da ölürler. Böylece, bir ay sonra 15 Ağustos'da dördüncü nesil olgun hale gelir ve 1 yıllık tur tamamlanmış olur. Dördüncü nesilin üreme organları henüz gelişmemiştir, ancak önlerinde güneye, Meksika'nın dağlarına göç edecek ve baharda yumurtalarını bırakacak kadar ömürleri vardır.
Monark kelebekleri bu müthiş turlarını, bir nesil daha ilave etmek gerekse bile tamamlarlar. Zira bu güzel yaratıklar, kendilerini Yaratan tarafından bir plan üzerine tasarlanmışlardır. Böyle mükemmel bir planın ve düzenin, elbetteki tesadüfi olarak evrim mekanizmalarıyla meydana gelmesi imkansızdır.
Yaşam
Monark kelebeğinin yaşam süresindeki dört gelişim evresi; yumurta, larva, pupa ve son olarak dünyadaki en güzel canlılardan birisinin ortaya çıktığı kelebek evresidir. Dişi kelebekler, pek çok canlı için zehirli olan sütleğenotu bitkisinin yaprakları arasına çok ufak, toplu iğne başı büyüklüğündeki yumurtayı bıraktıklarında yeni bir dönem başlatırlar. (resim 1) Tırtıl (larva dönemi) yumurtanın içinde gelişmeye başlar ve beslenmek için yumurtanın içindeki yumurta sarısı maddesini kullanır. Üç-beş günün ardından, tırtıl yumurtada bir delik açıp yaprak yüzeyine çıkar. (resim 2) Tırtıl genellikle yumurta kabuklarının çoğunu ardından da sütleğen otu yapraklarını yer.
Bu durumda tırtıl 2.5 mm uzunluğundadır ve 0.55 mg ağırlığındadır. (resim 3) Tırtılın siyah bir kafası, üç çift pençeli ön ayakları ve bedenine eşsiz işlevsel formunu veren, geriye doğru uzayıp genişleyen beş çift yardımcı ayağı vardır. Aynı zamanda ağzı, minesi ve ipek bezleri bulunur. Diğer kısımları ise, gelişmiş bir tırtılın karakteristik özelliklerini taşır.
Yaklaşık yirmi gün içersinde, kelebeğin ağırlığı 1.5 grama ulaşır, başka bir deyişle yumurtadan çıkıp, dünyaya geldiği ilk günden 2700 kat daha ağırdır. Dış derisinin tüylerini hızlı büyüme aşamasında döker. Yaklaşık 5 cm uzunluğuna ulaştığında vücudunda sarı, beyaz ve siyah çizgiler varken, beslenmeyi keser ve katı sert bir madde üzerine beyaz ipeksi, yumuşak bir kese örer, kendisini iki arka yardımcı bacakları ile bu ipek tabana bağlar. Daha sonra, başaşağı ve hareketsiz bir pozisyonda yaklaşık 12 saat boyunca asılı kalır. (resim 4)
Yaşam sürecindeki bu döneminin sonunda, tırtıl ani hareketlerle şiddetle sarsılmaya ve dış derisini yarmaya başlar. (resim 5) 16 bacağı ve baş kapsülü (6 mercekli gözle birlikte) 60 saniye içinde çıkarılıp atılır, bu sayede pupa (veya krizalit) doğmuş olur. (resim 6) Yaklaşık 2.5 cm uzunluğunda ve 1 cm çapındadır. Bu andan itibaren pupa yeşil bir renk kazanır. (resim 7) Üzerinde ve üst karnının yarısını çevreleyen bölümde 24 ayar altın benekleri vardır. Bu beneklere altın taç da denir. Pupanın geri kalan kısmında 12 tane metalik altın rengi benek daha bulunmaktadır. Bunların tümü kelebeğin normal gelişimi için gereklidir.
Tırtıl pupa aşamasına görme gücü olmadan girer, çünkü baş kapsülü altı basit gözü ile birlikte atılmıştır, bu nedenle artık yalnızca ışığı karanlıktan ayırt edebilir. Pupanın altın tacı altındaki iç kısmı ilk 16 saatte tırtılın midesi, bağırsakları ve pek çok iç organları parçalanarak yeşil renkli bir sıvıya dönüşür. (resim 8) Altın benekli alanın orta kısmı 2.5 cm çapında ve sarı bir madde ile çevrili kırmızı renkli kalptir. Bu kalp dakikada yaklaşık 40 ile 60 kez çarpar. Pupanın dış kısmı ilerde kelebeğin kanatlarına dönüşecek olan hücreleri barındırır. Şeffaf dış iskeletinden kanatların başlangıcının ana hatları görülebilir. (resim 9) Bu ince dış iskelet-kabuk gelecekteki kelebeğin hortumunu, ilk ve ikinci çift ayaklarını ve iki antenini gösteren genel bir modele sahiptir. (resim 10) Kelebeğin hortumu, tüp şeklinde emme organıdır, beslenmek için çiçeklerden tatlı nektar emmek için kullanılır.
MUCİZE KELEBEK MONARK
Dünyada en bilinen kelebek türlerinden biri portakal rengi kanatlı monark kelebeğidir. Bu güzel canlının diğer kelebekler arasında dikkat çekici bazı özellikleri vardır. Çünkü;
- çok daha uzun mesafeler aşar,
- daha uzun yaşar,
- yeryüzünde daha yaygındır,
- diğer tüm kelebeklerden daha güzel bir pupası vardır.
Fyodor Mikhailoviç Dostoyevski 30 Ekim 1821’de Moskova’da babasının bir doktor olarak görev yaptığı Yoksullar Hastanesi’ne ait bir apartmanda doğdu. 1837’de annesinin ölümünün ardından babasının yanından ayrılarak St. Petersburg’a taşındı ve orada Askeri Mühendislik Okulu’na kabul edildi. Bir sınıf arkadaşı onun için “sürekli kendisini ayrı tutardı, hiçbir zaman arkadaşlarının eğlencelerine katılmazdı, ve genellikle bir köşede elinde bir kitapla otururdu” diye anlatıyordu. Yurtluğunda düzensiz bir yaşama çekilmiş olan ve oğluna düzenli bir gelir sağlamayı reddeden babasının tutumu Dostoyevski’nin bu hastalıklı içe-kapanıklığını daha da ağırlaştırdı. Bir keresinde, Dostoyevski babasına ilgisizliği yüzünden hakaret dolu bir mektup gönderdi; ama baba Dostoyevski yanıt vermeye fırsat bulamadan serfleri tarafından öldürüldü. Ailesi içerisinde söylendiğine göre, daha sona ona bütün yaşamı boyunca acı çektiren sara nöbetlerinin ilkini bu dönemde geçirmişti.
Mühendislik Okulundaki sınavlarının ardından, Dostoyevski üsteğmenliğe getirildi. Ama 1844’de cebinde üzerine “sivil giysi alacak parası” bile olmayan Dostoyevski kendini yazın sanatına adamak için görevinden ayrıldı. 1846’da ilk romanı İnsancıklar’ın çıkışıyla, genç yazarlar arasında en büyük gelecek vaadedeni olarak görüldü. Eleştirmen Belinsky aracılığıyla “birçok önemli kişi” ile tanıştı ve “yazın dünyasında nasıl yaşanacağı konusunda kapsamlı bir ders” aldı. Ne var ki başarısı kısa sürdü. İnsancıklar’ı izleyen birkaç romanı kötü eleştiri aldı ve Dostoyevski, Belinski’nin salonundan uzak durmaya başladı, çünkü orada özellikle daha önceleri ona karşı “dosttan da öte” olmuş olan Turgenyev’in de katıldığı sürekli alaylara konu ediliyordu.
Ama bu sırada başka bir küme ile ilişkisini sürdürdü. Petrashevski’nin öncülüğündeki gençlerden oluşan bu kümedekiler, Fransız toplumcularını incelemek ve Rusya’daki toplumsal ve politik reformları tartışmak için biraraya gelmiş ilericilerdi. 1848’i izleyen tepki dalgasında “Petrashevski çevresi”nin üyeleri tutuklandı ve yalancı idam ile sonuçlanan bir soruşturmadan sonra Dostoyevski, Omsk’ta bir ceza kolonisine gönderildi. Hapisanede, “yeraltına gömülü bir insan” gibi yaşadığını yazdı. “Yakınımda içten bir konuşma yapabileceğim tek bir varlık” yoktu. “Soğuğa, açlığa ve hastalığa dayandım. Ağır işlerden sıkıntı çektim, ve salt iyi bir aileden geldiğim için bana diş bileyen mahkumların nefreti sürekli üzerimdeydi.” Bu acılı durum sarasını daha da ağırlaştırdı ama “kendi içime kaçış... meyvalarını verdi.” 1854’de cezasını tamamlamak için bir asker olarak Semipalitinsk’e gönderildi. Beş yıl sonra, arkadaşlarının yardımı aracılığıyla cezası kaldırıldı.
St. Petersburg’a dönüşü üzerine Dostoyevski, Ölüler Evi ve Ezilenler’i yayınladı. Aynı dönemde ağabeyi Mikhail ile birlikte Zamanlar adında başarılı bir dergi kurdu. Ne var ki 1863’te bir yanlış anlama sonucunda hükümet tarafından kapatıldı. Dostoyevskilere yayınlarının adını değiştirerek Çığır adı altında yeniden çıkarma izni verildi, ama yeni yayın kamunun dikkatini çekmeyi başaramadı. 1846’da Mikhail öldü ve yaklaşık bir yıllık bir çabadan sonra Dostoyevski dergiyi yayımlamaya son verdi. Kendini borçların altında ve ağabeyinin ailesini geçindirme sorumluluğu karşısında buldu.
Çığır’ın başarısızlığı Dostoyevski’nin daha sonraki tüm çalışmasında izini bırakan bir kişisel bunalımla çakıştı. Sibirya’dayken akıllı ama ahlaksız bir okul öğretmeninin dul karısı olan Maria Dimitrievna Isaev ile evlenmişti. Evlilik ikisine de mutluluk getirmedi ve St. Petersburg’a döndükten kısa bir süre sonra Dostoyevski, Polino Suslova adında kösnül ve saldırgan bir kadınla yakın ilişkiye girdi. Polino Suslova onun çalışmasını ciddi bir şekilde etkilemiş ve kumara karşı sinirceli tutkusunu kışkırtmış gibi görünür. Polina ile birlikte Rusya’dan ayrı olduğu bir sırada Dostoyevski’nin karısı hastalandı ve ağabeyinin ölümünü üç ay önceleyen ölümü onu Yeraltından Notlar (1864) olarak bilinen itirafı yazmaya götürdü.
İzleyen yıllarda Dostoyevski sürekli sara, yoksulluk ve kumarbazlığına eşlik eden bir endişenin sıkıntısını çekti. Parasal yükümlülükleri yüzünden yayıncılarla yıkıcı sözleşmeler imzaladı ve onlar tarafından Suç ve Ceza (1866) ve Kumarbaz (1867) gibi yapıtları olağanüstü bir hızla yazmaya zorlandı. Bunlardan ikincisi üzerinde çalışırken Anna Grigorievna Snitkin adında bir sekreter tuttu ve aynı yıl onunla evlendi. Romancı olarak başarısı alacaklılarının bir bölümünü susturmasını sağladı, ama bu “diğerlerini o kadar kızdırdı ki” suçlamalardan kurtulmak için St. Petersburg’tan ayrılmak zorunda kaldı. “Her zaman yabancı bir ülkede bir yabancı” olacağı yakınmasına ve “yazma yeteneğini bütünüyle yitireceği” korkusuna karşın, yurtdışında yaşadığı dört yıl yaşamının en üretken yılları oldu. Cenova ve Vevey’de Budala’yı (1868-69): Dresden’de Ebedi Koca (1870) ve Ecinniler’i (1871) yazdı.
Sürgündeyken Dostoyevski “gazete gibi bir şey” çıkarmayı ve bu yolla kanıları konusunda “bir kez olsun son sözü söyleyebilmeyi” tasarlıyordu. Tasarısını 1876’da Bir Yazarın Günlüğü’nün basımıyla uygulamaya koyuldu. Bunda Zamanlar’da başlatmış olduğu ulusal ve demokratik Hıristiyanlık öğretisini genişletti. Bu etkinliğinin sonucunda bir gazeteci olarak sözü geçer biri oldu ve son yıllarını göreli olarak daha iyi bir ortamda geçirdi. 1877’de Büyük bir Günahkarın Yaşamı adında çok büyük bir diziyi oluşturmak için yayıma ara verdi. Bu “bütün yaşamım boyunca bana bilinçli ya da bilinçsiz olarak işkence etmiş olan” Tanrı’nın varlığı sorunuyla ilgili bir çalışmaydı. Bitirdiği çalışmanın biricik bölümü olan Karamazov Kardeşler 1880’de basıldı.
O yıl Rus Yazını Dostları Toplumu’nun Moskova’daki Puşkin anıtının açılışında konuşma yapması için onu çağırısıyla çağdaş ünü doruğa ulaştı. Konuşmayı bitirdiği anda, “batılı” düşünceleri uzun süre kişisel çatışma kaynağı olmuş olan Turgenyev bile “beni öpücüklere boğmak için yanıma geldi... ve yineleyerek büyük işler yaptığımı bildirdi” diyordu.
Dostoyevski sonraki yıl 28 Ocak’ta öldü. Cenazesi toplumsal bir gösteri için fırsat oldu.
20 Nisan 1889 yılında Branau kasabasında doğdu. İlk tahsilini doğduğu kasabada gördü. Orta tahsilini Viyana civarındaki Lintz şehrinin realschule'sinde yaptı. On üç yaşında babasını, on altı yaşında annesini kaybetti. Orta öğrenimini bitirince Viyana sanayi mektebine yazıldı. Kendi kendini eğitti. Viyana'da bir mimarın, sonra da nakkaşın yanında çalıştı. 1912'de Viyana'dan Münih'e geldi. 1914'de I. Dünya Savaşı çıkınca Hitler Bavyerada Alman ordusuna gönüllü olarak girdi. Sonra politikaya atıldı; Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'ne girdi.
1924'de hükümeti devirmek için teşebbüslerde bulundu fakat başarılı olamadı. Bunun üzerine 10 ay hapse mahkum edildi ve bu zaman içinde Kavgam adlı hatıralarını yazdı. 1925 Şubat'ında hapisten çıktı ve kısa adı Nazi Partisi olan, patisini yönetimini ele geçirdi. Parlamentoya 1928'de 12, 1930'da 107 milletvekili seçtirdi.
1933'te devlet başkanı Hindenburg Hitler'i başbakanlığa getirdi. Hindenburg'un 1934'te ölümü üzerine Hitler devlet başkanlığı ile başbakanlığı birleştirerek Almanya'nın diktatörü oldu. 1938'de Avusturya, 1939'da Çekoslovakya Almanya'ya katıldı. Hitler İtalya ile Almanya arasında bir anlaşma yapımasını sağladıktan sonra 1939 Eylül'ünde Polonya'ya saldırdı ve 2.Dünya Savaşı başladı. Hitler'in yönetimindeki Almanya, 1940'ta Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa'yı işgal etti. 1941'de daha önce yaptığı anlaşmayı bozarak SSCB' ye girdi.
Aynı yıl ABD, Fransa ve İngiltere'nin yanında savaşa girdi. 1943'te Almanya SSCB'de ve Kuzey Afrika'da gerilemeye başlayınca Hitler savunma kararı aldı. 1944'te generallerinden bazıları onu öldürmek istedilerse de başarısızlığa uğradılar. 1945 Nisanı sonunda, Almanya'nın yenilgisi kesinleşip ruslar Berlin'de ilerlerken son anlarda evlendiği Eva Braun ile beraber intihar etti.
YÜKSEKLİK KORKUSU
Her kitabıyla bizi yeniden şaşırtan, her seferinde bambaşka serüvenlerle, bambaşka dünyalarla buluşturan Paul Auster, bu kez de Saint Louis'in arka sokaklarında yetişen öksüz, bıçkın bir gençle, Walt'la tanıştırıyor bizi; ama sıradan bir genç değil bu, kendisine sahip çıkan bir Macar'la tanıştıktan sonra hayatı değişen, boşlukta durabilmeyi, hatta uçabilmeyi öğrenen bir genç. Her sayfasında okuduklarınıza inanmakla inanmamak arasında gidip geleceğiniz bu roman, birbirine bir baba-oğuldan da yakın olan iki kişinin serüveni olduğu kadar bir mucizenin de masalı.
Çeviren: İlknur Özdemir
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
KIRMIZI DEFTER
Paul Auster'ın çok özel, çok özgün kısacık bir yapıtı: On üç öykücükten oluşuyor, ama aynı anlayış içinde yazıldıkları için bu on üç öykücüğe New York Times gazetesinin Noel sabahı yayınlamak üzere ısmarladığı ve yayınladığı Auggie Wren'in Noel Öyküsü'nü de eklemeyi yararlı gördük. Ay Sarayı, Yalnızlığın Keşfi, Son Şeyler Ülkesinde, Şans Müziği, Leviathan ve Yükseklik Korkusu adlı romanlarıyla tanıdığınız Paul Auster (1947) , yalnızca yazdığı dilin değil, aynı zamanda dünyanın edebiyat ustalarından biri. Karşılaştığı tuhaf olayları, garip rastlantıları, gündelik yaşamın mucizeye dönüşen ayrıntılarını, gerçek olayları ve gerçekdışı olguları bir Kırmızı Defter'e kaydetmiş; her öykücük ileride bir romana dönüşebilecek çekirdek ve dokuya sahip. Paul Auster hiç `hocalık' taslamadan `gerçek'ten sanat yapıtına giden yolu gösteriyor, öykülerken kuramsız bir poetika geliştiriyor ve minyatür bir dünya kuruyor. Bu nedenle bir kılavuz saydığımız Kırmızı Defter'in, Paul Auster'in roman dünyası için bir giriş kapısı olduğunu düşünüyoruz.
Çeviren: Münir H. Göle
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
DUMAN / SURAT MOSMOR
Auster yaratıcı çalışmasını bu kez iki senaryoda kullanıyor: Ülkemizde de bir süre önce gösterilen Smoke ve Blue in the Face adlı filmlerin senaryolarında. Duman adıyla sunduğumuz Smoke'da bir romancı, bir sigara mağazası yöneticisi ve zenci bir yeniyetmenin öyküsü anlatılır. Beklenmedik bir anda yolları kesişen bu üç kişi, birbirlerinin hayatlarını izleri silinmez biçimde değiştirirler. Duman, güldüren, duygulandıran ve beklenmedik olaylarla, birbirinden çok farklı bu üç kişinin ortak bir insanlık paydasını nasıl bulduklarını araştırıyor.
Çeviren: Fatih Özgüven
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
CEBİ DELİK
Paul Auster'in yapıtlarında, çağdaş insanı en çıplak durumuyla görüyor, onunla aramızda özdeşlikler, benzerlikler kurabiliyoruz. Paul Auster’in yazdıklarının bu kadar beğenilmesinin, benimsenmesinin nedeni, belki de okuruyla arasındaki bu paylaşım. Bir Amerikalı yazar olmasına karşın, Amerikalı insanı değil, ‘insan’ı anlattığı için evrensel boyutta oluyor yazdıkları. Yazarın bunca benimsenmesinin bir başka nedeni de, kısa, yalın cümlelerden oluşan kıvrak ve duru anlatımının, psikolojik çözümlemelerde kapsamlı ve derin bir boyuta ulaşabilmesi. Kurmaca yazarının genel yaklaşımının dışına çıkan ve alabildiğine gerçekmiş duygusu vererek yazan Paul Auster, ‘olabilir’leri, ‘olması gerekli'leri değil, olanları, yaşadıklarını, tanık olduklarını aktarıy süslü edebiyattan uzak duruyor, yaşama hızını aktarabilmek için anlatımını yalınlaştırıp durulaştırıyor. Cebi Delik,< yazarı tanımak isteyenler için benzersiz bir fırsat: Yaşamöyküsünü içtenlikle, dobra dobra ve her zamanki akıcı, ustalıklı diliyle ortaya koymuş Paul Auster.
Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
TİMBUKTU
Romanının iki kahramanı var; biri evsiz-barksız, sarhoş, yarı-deli Willy, öbürü de kendi insanlığımız konusunda ondan pek çok şey öğreneceğimiz bir köpek: Kemik Bey. Bir köpeğin gözünden, onun düşüncelerine girerek dünyayı, yaşamı, insan ilişkilerini işleyen Paul Auster, kimi yerde eğlendirici, kimi yerde de trajik ve hüzünlü bir anlatımla ve her zamanki dil ustalığıyla, sözcüklere yüklediği enerjiyle, yalın ama yoğun yorumuyla bizi alışılmadık yollardan insanlığımızla yüzyüze getiriyor; yaşamlarımızın, ilkelerimizin kimi zaman nasıl da çürük ve dayanıksız temellere oturduğunu kanıtlarken, belleğimizin derinlerine gömdüğümüz eski ve kalıcı değerleri, günümüzün hızlı ve acımasız akışı içinde nasıl da unuttuğumuzu nostaljik yolculuklarla anımsatıyor. Willy ile Kemik Bey'in yaşamın son durağı olan Timbuktu'ya doğru çıktıkları yolculuğu, yaşam felsefesini yansıtan bir izlenim gibi kullanan Paul Auster, bütün romanlarında yaptığı gibi bu kitabına da katmış kendisini; dahası Willy'de olduğu kadar, Kemik Bey'de de ondan izler bulmak olası.
Çeviren: İlknur Özdemir
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
KÖŞEYE KISTIRMAK
Alışılmışın dışında, şaşırtıcı, sürükleyici, bildik kalıpları tersine çevirerek yazılmış bir polisiye. Yazarın yirmi yıl kadar önce, yazarlık yaşamının başlarında yazdığı ve o günlerde güçlükle yayınlattığı Köşeye Kıstırmak, bir önce Cebi Delik'le birlikte yeniden yayınlandı ve pek çok dile çevrildi. Paul Auster'den beklenecek şaşırtmacalarla dolu, psikolojik öğeler içeren bir dedektiflik romanı. Ünlü bir beysbol oyuncusu olan George Chapman, bir kaza sonucu sakat kalınca sporculuk yaşamı sona erer. Ancak, dünyaya küsmez. Politikaya atılır, senatörlüğe adaylığını koyar. Kusursuz bir kahramandır; zarif bir eşi, mutlu bir yaşamı vardır. Bir gün eski bir arkadaşının, dedektif Max Klein'ın kapısını çalar ve ölümle tehdit edildiğini söyler; kanıt olarak da, aldığı tehdit mektubunu gösterir. Max Klein'ın işi kabul etmesinin üzerinden iki gün geçmeden Chapman'ın öldüğü haberi gelir. Sanık ise ne Max Klein'a, ne de Chapman'a yabancıdır. Max Klein, araştırmalarını derinleştirdikçe, bu öldürme olayının sandığı kadar basit olmadığını anlayacaktır. Usta bir yazarın, bir söz büyücüsünün kaleminden çıkmış, sürükleyici bir polisiye, Köşeye Kıstırmak.
Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları
KİLİTLİ ODA - New York Üçlemesi 3
Bir çocukluk arkadaşı. Tek bir mektupla, geçmişten çıkıp gelmiş bir çocukluk arkadaşı, bir kabus gibi, bir lanet gibi üstüne çökerse insanın peşine düşüp izini kovalamaktan başka seçenek bırakmazsa insana böylece bütün hayatına hükmetmeye başlarsa ne yapar insan? Ondan kurtulmanın tek yolu onu bulmak olduğunda, ama attığı her adımda kendini daha da içinden çıkılmaz bir karmaşanın içinde bulduğunda, aklını kaybetme, çözülme noktasına geldiğinde ne yapar insan? Ötekine ulaşmak için, onun geçmişini deşmeye başlayıp, giderek daha derinlere indikçe orada bulacağı öteki midir, kendisi midir? Yoksa ne kendisi ne öteki midir?
Çeviren: Yusuf Eradam
Metis Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
AY SARAYI
Ay Sarayı, Paul Auster'ın çok beğenilen bir romanı. Romanın başkişisi olan Marco Stanley Fogg, artık kıpırdamamaya, çalışmamaya, yemek yememeye ve bütün bunların doğuracağı tehlikeleri göze almaya karar verir. Böylece, nereye kadar gidebileceğini bu süreç içinde neler olup biteceğini merak eder. 60'lı yılların çocuğu olan Fogg, yorulma nedir bilmeden geçmişinin anahtarlarını arar, yazgısının temel bilmecesinin yanıtlarını bulmaya çalışır. Manhattan'ın kanyonlarından Utah'ın çöllerine yolculuk yapan Fogg, şaşırtıcı ve zengin olaylarla ve kişiliklerle karşılaşır. Roman, insanların Ay'da ilk kez yürüdükleri yaz mevsiminde başlayıp zaman içinde ileri geri hareket ederek üç kuşağı kapsar. Rastlantı ve belleğin yönlendirdiği Ay Sarayı'nda trajedi ve kefaret ödeme, lirizm ve mizah iç içedir.
Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
SON ŞEYLER ÜLKESİNDE
Paul Austerin yarattığı Son Şeyler Ülkesi, geniş yığınların evsiz barksız yaşadıkları, hırsızlığın suç sayılmayacak kadar yaygınlaştığı, kendi canına kıymak ya da başkalarınca öldürmek yoluyla ölümün tek kurtuluş yolu durumuna geldiği kent. Anna Blume, bu adsız kente ağabeyini aramak için gelmiştir...
Çeviren: Armağan İlkin
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
ŞANS MÜZİĞİ
Şans Müziği, tüm Amerika kıtasına yayılan geniş bir alandan başlayıp Pennsylvania'daki bir çayırlıkta iki kişinin ördüğü duvarda noktalanıyor. O iki kişinin bu işe nasıl bulaştıkları, işin koşulları, tümüyle şansa bağlı bir gelişme. Ancak Paul Auster'ın dünyasında şans, kimi zaman kazaya, kimi zaman yazgıya, kimi zaman da iradeye benzeyen değişken ve güçlü bir öğe. Gerilimle coşkuyu aynı anda aktaran Şans Müziği, her türlü kötülüğe ve haksızlığa uğrarken, bunların karşısında bizim de yapabileceğimiz küçük, ama değerli şeylerin öyküsü.
Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
LEVIATHAN
Bu roman simgesel bir ad taşıyor: Leviathan (Tevrat'taki efsane ejderi) . Leviathan, bir kadının bulduğu bir adres defterinden kendisine bir kimlik seçmesiyle başlıyor. Ya da birden, hiç beklenmedik, sarsıcı bir ölümle. Ya da Aaron oturup en sevdiği arkadaşı Benjamin Sachs'ın öyküsünü anlatmaya başlayınca. Aaron, evliliğini kıskandığı, zekâsına hayran olduğu Sachs'ın öyküsünü anlatmak istiyor, çünkü Sachs'la ilgili soruşturmayı yürütenler onun için bir öykü uydurmadan önce kendisi doğruyu yakalamak istiyor. Belki bir kaza sonucu balkondan düşen ya da bilerek kendisi atlayan Sachs ortadan kaybolmuştur. Arada bir ortaya çıkarak deli saçması şeyler söyleyip sır olur. İlk kitaplarından bu yana bize rastlantı ile yazgının toslaştığı dünyalar yaratan, insanlardan uzak kahramanların ardısıra bizi gizemli, yürek burkucu yolculuklara çıkartan Paul Auster, bu yedinci romanında dostluk ve ihaneti, cinsel tutku ve yabancılaşmayı konu alıyor. Amerika'nın en özgün yazarlarından biri olan Paul Auster'dan bir polisiye gerilimine sahip ürpertici, ürpertici olduğu kadar eğlendirici, iç gıdıklayıcı ve içten içe yankılanan bir roman.
Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
YALNIZLIĞIN KEŞFİ
Yalnızlığın Keşfi adlı bu anı-romanın Görünmeyen Bir Adamın Portresi başlıklı bölümünde, yazar, babasının ölümünden sonraki duygularını ve anılarını anlatıyor; ikinci bölüm olan Anı Kitabı'nda ise mercek kendi babalık konumuna çevriliyor. Kendisinden ve gerçeklerden kaçan, varolmama' yı seçen babasının düz ve yavan kişiliği ile dünyayı sorgulayan ve onu kavramaya çalışan kendisi, romanın yaşamsal eksenini oluşturuyor. Yazar, baba-oğul söylencelerine yaptığı göndermelerle bu ilişkiyi yeniden irdelerken, yaşam, ölüm, bellek, dil üzerine de düşünmekte, öykülemenin ve yazmanın doğasındaki müthiş yalnızlığı bulgulamaktadır.
Çeviren: İlknur Özdemir
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
CAM KENT - New York Üçlemesi 1
'Her şey yanlış bir telefon numarasıyla başladı. Aranan kişi o değildi. Fakat aynı yanlışlık ertesi gece de yapıldı. Ve böylece oyun başladı. Kişi, aranan kendisi olmadığı halde, öyleymiş gibi davranırsa ne olur? Bu rastlantı onu nereye götürür? Rastlantıların onu götürdüğü yere sürüklenmeye neden razı olur? Bu soruların cevabı yok. Suda yayılan halkalar gibi birbirini izleyen olayların peşi sıra, kişinin ardına düştüğü şey, sonunda kendi hayatı, kendi geçmişi, içindeki ben, içindeki öteki olabilir.'
Çeviren:Yusuf Eradam
Metis Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
HAYALETLER - New York Üçlemesi 2
İzleyen kim? İzlenen kim? İzleyen öykü anlatıcısı mı? Anlattığı öykü kimin öyküsü? Kendi öyküsü mü, izlediği kişinin mi? Peşinde olduğu kişinin geçmişini araştırırken kendine, kendi geçmişine yönelmesi neden? Giderek izlediği kişinin hayatına gömülürken kendi hayatını keşfe çıkması; izleyen iken izlenen olması; bütün bunlar bir tuzak mı yoksa? Bilinçli olarak yapılan kötü bir şaka mı? Hayaletlerin aklını karıştırmak için ona oynadıkları bir oyun mu?
Çeviren: Fatih Özgüven
Metis Yayınları
3 Şubat 1947’ de New York’ ta doğdu. Büyükbabası Amerika’ ya gelen ilk nesil Yahudi göçmenlerindendi. Yazı yazmaya 12 yaşında başladı. Columbia Üniversitesi’nde Fransız, İngiliz ve İtalyan edebiyatı okudu. 1970’ te, bir petrol tankerinde altı ay gemici olarak çalıştı. 1971’ de biriktirdiği parayla Fransa’ ya gitti; dört yıl boyunca şiir yazıp Fransızca’ dan çeviriler yaptı.1975’ te New York’ a dönüp, dört ince cilt halinde şiirlerini yayımladı. Kendi deyişi ile ' şairlerden başka kimse okumadı '. 1977' de oğlu doğdu. 1979, Auster için bir dönüm noktası oldu. Bu tarihte yürümeyen bir evliliği, küçük bir oğlu, kıt bir geliri olan, maddi ve manevi açıdan tıkanmış yazarın babası öldü. Evliliği bitti, yalnız kaldı ve babasından kalan miras sayesinde kendini yazmaya adadı. 1981 yılında, kendisi gibi yazar olan, Norveç asıllı Siri Hustvedt'le evlendi.Denemelerini ve şiirlerini çeşitli yayın organlarında yayınladı. Yirminci yüzyıl Fransız şiiri üzerine önemli bir antoloji yayınladı. 1982’ de Babası Samuel Auster’ i konu aldığı yaşamöyküsel romanı Yalnızlığın Keşfi'ni adlı ilk kitabını yazdı. Bugünkü ününe, City of Glass 1985, (Cam Kent) Ghosts 1986
(Hayaletler) ve The Locked Room 1986 (Kilitli Oda) dan oluşan New York Üçlemesi ile kavuşan Auster’ ın eserleri 20 dile çevrilmiştir. New York üçlemesi, Ülkesi ABD’ den çok Avrupa’ da ses getirmişlerdir.
Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak temsilcilerinden Paul Auster, 1986-1990 yılları arasında Princeton Üniversitesi’nde çeviri dersleri de vermiştir. Romancılık, şairlik, çevirmenlik, deneme ve senaryo yazarlığı gibi çeşitli yönlere sahip bir yazar olan Auster, eşi ve iki çocuğuyla New York'ta, Brooklyn'de oturmaktadır.
İnsan rûhu çok geniş ve basîttir. mânevî âlemleri her ne kadar fizikî olarak görmüyorsak, seslerini işitmiyorsak ve onlarla temas kurmuyorsak da, rûhumuz çok ender de olsa, gizli veya açık bu âlemlerle yakınlık kurabilmektedir. Bazen rüya yoluyla, bazen fazlaca gelişen bir duygumuzun açtığı bir pencere yoluyla, zaman zaman bu âlemlere yakınlaştığımız olur. Meselâ bazen rüyamızda berzah âlemine yaklaşır, ölmüş dedemizi görür ve onunla konuşuruz. Rüyamızda bazen mîsal âlemiyle temas kurarız, bazen cinler âlemine yaklaşırız, bazen de vukûu yaklaşan bir olayı kader âleminden farklı sembollerle görürüz. Hayâlimiz tüm gördüklerine bir şekil ve bir sûret biçer ve bizim için tanıdık şekillerle bize gösterir. Yorumu da bize kalır.
Öte yandan, çok ender de olsa bazı insanların muhtemelen bir psikolojik rahatsızlık sebebiyle bazı duyguları, abartılı şekilde, yukarıda belirttiğimiz âlemlerden biriyle yakınlığını sürdürür. Bu yakınlığı, yaşadığı dünya âleminde yorumlamaya kalktığı zaman ise ortaya saçma sapan bir takım yorumlar çıkar. Geçmişte falanca yerde yaşamış olarak kendisini tanımlayan kimse, yukarıda bahsi geçen âlemlerden birisiyle fazlaca yakınlık kurmuş ve muhtemelen psikolojik dengesini bozmuş olduğundan isâbetsiz yorumlar yapmaktadır. Böyle kişiler ortaya çıkıp kendilerini ya başka bir insan bedeninde olduğunu, ya geçmişte de yaşadığını, ya da kendisini bir hayvan karakterinde hissettiğini söyleyebilmektedirler. Tedâvî olmaları gerekirken, yön değiştirip, reenkarnasyon meraklılarına malzeme olmaktadırlar. Medya da bunu kullanmaktadır.
Diğer yandan, hak dinlerde var olan, Peygamber Efendimiz’in (asm) haber verdiği ve Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin yorumladığı gerçek şudur: Salih (iyi) ruhlar ölünce kabirlerinde kalmazlar, gökleri ve yerleri gezerler. Bir kısmı Cennete mahsus yeşil kuşların içinde, bir kısmı şehâdet âlemi de denen bu yaşadığımız âlemdeki kuşçukların ve sineklerin içlerinde gezerler ve o kuşçukların duygularıyla dünyayı temâşâ ederler, izlerler, tefekkür ederler. Bir kısım Cennet ehli kimseler, berzâh âleminde iken “Tuyurun hudrun” denilen yeşil kuşların içinde Cennette gezerler.1 Demek sâlih ruhlar serbesttirler; kabirlerinde mahpus olmuyorlar, yıldızlarda, dünyada ve değişik yerlerde Allah’ın izniyle diledikleri gibi geziyorlar.2
Kanaatimize göre, ilkel dinlerdeki reenkarnasyon inancı, hemen her Peygamberle geçmişte insanlığa bildirilen “sâlih ruhların gezmesi” hakikatinin, yine insanlar eliyle deforme edilmiş, yani bozulmuş bir şeklidir. Mâlûm; babasız doğan Hazret-i İsa’ya “Allah’ın oğlu” diyecek kadar zaman zaman hoyratlaşan, akıldan, idrâktan, iz’andan ve insaftan uzaklaşan insan denen bu varlık sınıfı, hak dinlerin getirdiği gerçekleri bozmakta ve değiştirmekte çok maharet sergiledi. Hayatı seven, fakat sorumluluktan kaçan insanoğlu, sorumluluk getiren âhiret inancı yerine, sadece bir hayat ümidi veren reenkarnasyonu abartılı olarak benimsedi. Oysa âhiret inancı varken, reenkarnasyona sapmaya ne ihtiyaç var? Zaten âhirette hayat vardır!
Unutulmamalıdır ki, çürük ve batıl inançların tek çâresi sağlam inançlardır. İslâmiyet’in ter ü tâze âhirete îmân akîdesi tüm batıl inançları ve tüm reenkarnasyon anlayışlarını kökünden yıkacak güçtedir.
Nitekim Cenâb-ı Allah Kur’ân’da, “Biz ölüleri diriltiyoruz”3 demektedir. Bu diriliş rûhun kendi kişiliğinde ve müstakil hüviyetiyle dirilişinden başka bir şey değildir. Ne Kur’ân’da, ne de hadislerde reenkarnasyona haklılık verecek tek bir işâret yoktur.
Evet, öldükten sonra hayat vardır; fakat ilkel iddiâcıların dediği gibi “başka bedenlere göçüş” şeklinde değil; Kur’ân’ın îlân ettiği gibi “müstakil diriliş” biçimindedir.
Elektronik ve radyoculuğa meraklı olan kişilerin, kişisel bilgi, beceri ve deneyimlerini geliştirmek amacıyla yaptıkları haberleşmeye amatör telsizcilik denir. Elektronik alanında bir çok gelişmeye ön ayak olmuş amatör telsizcilerin bu çalışmalarını yapabilmeleri için gerekli alt yapıya sahip olmaları beklenmektedir. Bunun da ölçümü, amatör radyoculuk sınavı ve sınav sonucunda alınan lisanstır.
Amatör bantlarda yapılacak bir dinleme ile dünyanın bir çok bölgesinden amatör radyocuların örneğin cihaz testi, anten üretimi ve yeni teknojilerinin uygulanması konusunda deneyim ve görüş alışverişinde bulunduğuna tanık olunacaktır. Aynı şekilde, bu tür görüşmelerle başlayan arkadaşlıklar, dostluklar da geliştirilmesi, insanlar arasındaki anlaşma ve barışa da hizmet etmektedir. Normal koşullar altında bir araya gelebilmeleri zor ya da olanaksız gibi görünen insanlar, amatör radyo istasyonları aracılığıyla öncelikli olarak elektronik olmak üzere, çeşitli konularda uzun söyleşi yapma olanağına da sahiptir. Dünyanın bir ucundaki diğer amatör radyocunun adı, nasıl bir donanıma sahip olduğu, deneyimleri ve bunların ötesinde, yaşadığı kentteki hava durumu, o bölge insanı ve iklimi hakkında bilgi sahibi olmamıza yardımcı olmaktadır.
Ancak, amatör radyocuların görüşmelerini salt bu çerçeve ile sınırlamak da doğru olmayacaktır. Yine bantları karıştırdığımızda, hobileri konusunda söyleşenleri, çevre koruma konusunda sohbet edenleri de duymak olası. İlke olarak, başkasını rahatsız etmeyen ve yerel mevzuata aykırı düşmeyen konularda sohbet etmek mümkün. Ülkemizde 'C' sınıfı radyo amatörlerin 144 ve 433 MHz (2 metre ve 70 cm) bantlarında daha çok sohbet ettikleri söylenebilir. Özet olarak, geniş bir yayılma alanına sahip kısa dalga bantlarında çok uzun süren sohbetler, dar bantlarda özellikle çok büyük bir hoşgörüyle karşılanmayabilir, ama kimse de görüşmenizi kesmeniz için müdahale etmeyecektir.
Uluslararası bantlarda, diğer amatör radyocularla görüşebilmek için, özellikle SSB'de, temel bir İngilizce bilgisine sahip olunması kaçınılmaz bir koşul. Elbette ki, örneğin Almanya'da yaşayan bir Türk amatör radyo istasyonuyla görüşecekseniz, bu şart gibi görünmeyebilir. Varsayın ki, konuşma aralığında başka bir istasyon, Türkçe bilmeyen bir istasyon, size katılmak isteyecek, belki sizden sinyal raporu isteyecek. 'do not speak english' şeklinde yanıt vermeniz, uygun olmayacak, hiç yanıt vermemeniz ise oldukça uygunsuz olacaktır. Bu türden olumsuzlukları yaşamamak için, en azından temel İngilizce bilinmesi gerekiyor. Bu da olmazsa, uluslararası Q kodlarınu kullanabilmeniz sizi rahatlatacaktır.
Nasıl olsa SSB görüşmesi yapmayacağım, sadece 'maniple' yeni CW çalışacağım diyorsanız, kullanacağınız kısaltmaların arasında da temel İngilizce sözcükler olacaktır. İşte bu nedenlerden dolayıdır ki, amatör radyoculuk, kişilerin kendilerini sadece teknik alanda değil, yabancı dil bilgisi konusunda geliştirmelerine yardımcı olmaktadır.
Tv'nin zararları çok fazla olmakla birlikte, bazılarını sıralayalım:
1- Şiddet görüntüleriyle şiddet uygulamaya meyelan hasıl etme,
2- Gayri ahlâkî görüntülerin çocuğa ve aileye menfî tesirleri,
3- Seviyesiz eğlence kültürünün özendirilmesi,
4- Oluşturulan modellerdeki kişiler arası münasebetlerin sığ ve menfaat kaynaklı olması,
5- Kültürel değerlerin yozlaştırılması ve başka kültürlerin özendirilmesi,
6- Aile fertlerinin birbirleriyle olan münasebetini azaltması ve yalnızlığa sebep olması,
7- Mühim hâdiselere karşı sistemli bir hissizleşme,
8- Korku kültürünün yaygınlaştırılması ve bundan menfaat elde etme,
9- İnsanları çaresizliğe ve karamsarlığa iten konuların reyting malzemesi yapılması,
10- Çalışarak kazanma yerine, ‘Çalışmadan köşeyi dön! ’ anlayışının yerleştirilmesi,
11- Tüketim ve kazanç uğruna her türlü değerin çiğnenmesi,
12- İnsanlara yalancı cennetler oluşturularak, gerçeklerden koparılması.
Buna benzer daha birçok zararlı tesiri saymak mümkündür. Kişinin; şiddet ve gayri ahlâkî sahnelerin, sigaraya ve alkole özendirici, doğruluğu enayilik olarak tasvir eden görüntülerin tesiri altında kalmadığını söylemesi, kendini kandırmasından başka bir şey değildir.
Tv hakkındaki bu kadar aleyhteki ifadelerden sonra bu âlete düşman olma veya bu teknolojiyi toptan reddetme gibi bir durumun anlaşılmaması için, bu âletin hayırda ve insanı yüceltme yolunda da kullanılabileceğini söylememiz gerekir. Ancak bu yol daha zordur. Zaten bütün tahripler, yakıp yıkmalar, bozmalar hep kolay olmuştur. Faydalı, iyi, güzel ve hayırlı işler ise, muhakkak zor olacaktır. Kâinat kitabından tefekkür tabloları, tabiattan insanı düşündüren ve güzel mesajlar sunan belgeseller, tarihimizden ders çıkarılacak ve gençlerimizi eğitme maksadıyla hazırlanmış filmler, çocuklarımıza insan ve vatan sevgisini, çevre koruma hassasiyetini, güzel ahlâkı, mânevî ve millî değerlerimizi tanıtma adına hazırlanmış çizgi filmler sunma, tabii ki, zor, masraflı ve vakit alıcı işlerdir. Ancak nesillerimizin mankurtlaşmasını engellemek, onları tv'nin zararlı tesirlerinden kurtarmak ve kendi öz değerlerimize sahip çıkmak istiyorsak, bu âletin iyi yönde ve şuurlu kullanılması için de gayret bizlere düşmektedir.
spyware
02.06.2004 - 16:08Spyware, bir kişi ya da kurumun bilgilerini, onların haberi olmadan toplama amaçlı her türlü teknolojiye verilen genel bir addır. İnternet üzerinde, spyware bir bilgisayara gizlice yerleşir ve kullanıcı bilgisayarının bilgilerini alır ve bu bilgisayara reklam ya da benzeri bilgiler yollar. Spyware bilgisayara bir yazılım virüsü olarak alınabileceği gibi, yeni bir programın yüklenmesinin de bir sonucu olabilir. Bilgisayar kullanıcısının bilgisi dahilinde bilgisayardan bilgi toplayan programlar, eğer kullanıcı hangi bilgilerin toplandığını ya da hangi bilgilerin paylaşıldığını biliyorsa spyware değildir.
Cookie (kurabiye) ‘ler, kullanıcıların bilgisayarından bilgi toplayan çok bilinen bir mekanizmadır. Bununla birlikte, cookie’ lerin varlığı kullanıcılardan genellikle gizlenmez, kullanıcılar da cookie’ lerin bilgi toplamasına izin vermeyebilir. Yine de, nedeni belirsiz bir şekilde bilgi toplayan cookie ‘ ler spyware olarak düşünülebilir.
nazım hikmet
02.06.2004 - 13:44Nâzım Hikmet'in yaralı ve ışık dolu yüreğiyle açtığı ateş söndürülemedi. Zindan karanlıkları, yıllarca süren özlemler, adına bile konulan yasaklar Nâzım Hikmet'i halkının yüreğinden söküp atamadı.
O, yıllarca yasaklarla yaşadı ülkesinde.
Dünyayı kucaklayan şiirleri beyinlerden defterlere, defterlerden yüreklere taşındı.
İnsanın, sevdanın, güzelliklerin, özgürlüğün türküsünü söyleyen Nâzım Hikmet ülkemizin ve halkımızın aydınlık savaşçısı olarak onurumuzu ve vicdanımızı temsil eden bir şair olarak yaşadı ve öldü.
1902-1963 yılları arasında yaşayan Nâzım Hikmet'in yaşadığı ve varolduğu topraklarda yaşamanın vereceği kıvanç bile bizim için değeri ölçülemez bir güzelliktir. Nâzım Hikmet'in şiirlerine sahip kuşaklar olarak dünyanın en şanslı insanları sayabiliriz kendimizi. Sekiz ciltte toplanan şiirleri, üç romanı, iki kitapta toplanan masalları, oyunları mektupları, yazılarıyla Nâzım Hikmet, Aziz Nesin'in dediği gibi 'Türkiye Şarkısı'dır.
Türkiye'nin siyasal-toplumsal yaşamıyla örtüşen Nâzım Hikmet'in yaşamı aynı zamanda demokratikleşme, özgürleşme, emeğin savunulması ve bağımsızlık kavgasının da tarihi gibidir. Bu anlamlı tarihi sahiplenmek ve Nâzım Hikmet'i gelecek yüzyıllara taşımak Türkiye'deki tüm özgürlük ve aydınlık savaşımcılarının zorunlu görevlerindendir.
necip fazıl kısakürek
02.06.2004 - 13:42Daha yaşarken böyle anılmaya başlar Necip Fazıl. Sanatının büyüklüğü itiraf edilmiş ve kendisine törenle “Şairler Sultanı” unvanı verilmiştir.
Attila İhan’ın deyişiyle “bizde heceyi yerine oturtan ilk şair” Necip Fazıl’dır. Şiirlerinde Türk halk şiiri geleneği ile Avrupai şiir anlayışını birleştirmiştir. Günümüz dilini kullandığı için de herkes tarafından anlaşılmıştır.
Daha çok şair kimliğiyle tanınan Necip Fazıl, hikaye, tiyatro, roman, hatıra ve hitabet gibi hemen her türde eserler vermiştir. Bugün tiyatrolarının pek çoğu sahnelenmiş, bazıları televizyon filmi olarak çekilmiştir.
Üstad, verdiği sayısız eser arasında, Kafa Kağıdı, O ve Ben, Cinnet Müstatili, Aynadaki Yalan, Bir Adam Yaratmak gibi eserlerinde kendini anlatmıştır. Kendini anlatırken, o dönemin aile ve toplum çevresini, yaşanan büyük değişimi de ortaya koymaktadır.
Çile’nin ıstıraplı şairi
Türkiye’de hiçbir şair, şiiri böyle anlamamış ve anlatmamıştır. Bütün şiirlerinin toplandığı “Çile” isimli kitabı, inancının destanıdır. İşte bu kitabının başına yazdığı şiir hakkındaki düşüncelerinde, şiiri “mutlak hakikati yani Allah’ı arama işi” diye tanımlar.
“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış.
Marifet bu gerisi, yalnız çelik çomakmış.”
Şiirlerinde, olması gereken Allah-kul ilişkisini, irtibatını en güzel ve en yalın ifadelerle vermiştir.
“Güzel Allah’ım senden ne gelecekse gelsin.
Sen ki, rahmetinle de, kahrınla da güzelsin…”
Gençlere peygamber aşkını ve edebini, O’nun ismi anılınca hürmetle salat u selam getirme borcunu öğretmeye çalışan Necip Fazıl, o ufuk Peygamber’e olan muhabbetini şu mısralarla anlatır:
“Düşünüyorum: O’ndan evvel zaman var mıydı?
Hakikatler, boşluğa bakan aynalar mıydı? ”
Düşünün, ben ne büyük rütbeye tutkuluyum!
Çünkü O’nun kulunun kölesinin kuluyum!
Şaire göre ölüm bile, O’nun ölümüyle güzelleşmiştir:
“Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber? ..”
Şairler sultanı Necip Fazıl kimdir?
Necip Fazıl 1904 yılında, İstanbul’da büyük bir konakta dünyaya gelir. Köklü bir aileye mensup olan Fazıl’ın babası, İstanbul’a gelen ilk otomobili satın alacak zenginliktedir. Kabına sığmayan zekası sebebiyle çok yaramaz bir çocukluk geçirir. Daha dört beş yaşındayken okuma yazmayı öğrenmiş olan küçük Fazıl’ı, babaannesi, yaramazlıklarından kurtulmak için 6 yaşında roman okumaya alıştırır. Bütün çocukluğu hastalıklarla geçer Necip Fazıl’ın. “On-on beş yaşıma kadar, bir çocuğun çekmesi mümkün ne kadar hastalık varsa hemen hepsini çektim.” der kendisi.
10 yaşına kadar mahalle mektebinden yatılı mektebe, Fransız mektebinden Amerikan kolejine kadar pek çok okul değiştirir. Bahriye Mektebi’nde, yazılarıyla, Yahya Kemal gibi tanınmış hocalarının dikkatini çeker ve daha o zamandan okulda el yazması haftalık dergiler çıkarmaya başlar. Geleceğin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ve Nazım Hikmet gibi meşhur isimler o günlerde okul arkadaşlarıdır.
18 yaşındayken edebiyat büyüklerinin yazdığı Yeni Mecmua isimli dergide şiirleri çıkmaya başlar. Bu arada, eğitimine Darulfünun Felsefe Bölümü’nde ve Yüksek Öğretmen Okulu’nda devam eder. Zamanın Milli Eğitim Bakanlığı tarafından felsefe eğitimi için Paris’e gönderilir. Ancak o, okulunu yarıda bırakarak geri döner. Bundan sonraki yıllarda çeşitli bankalarda memur olarak çalışır ve müfettişliğe kadar yükselir. Bu arada şiirleri çeşitli dergilerde yayınlanmakta ve edebiyat çevrelerinde büyük şair olarak kabul edilmektedir. O zamanlar şiirlerinde kendisini ve bitmez arayışını şöyle anlatır:
“Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar;
Ne kendisine yar, ne kimseye yar,
Bir rüya uğrunda ben diyar diyar,
Gölgemin peşinde yürür giderim…”
Hayatında dönüm noktası
1934, hocası Abdülhakim Arvasi ile tanıştığı, hayatının dönüm noktası sayılabilecek bir senedir. Böylece, içindeki hakikati arayış çilesi, yaşadığı serbest gençlik hayatı sonrasında, hedefini bulmuştur. Bundan sonra geçirdiği değişimi, şiirlerinde açık şekilde görmek mümkündür. Kendi ifadesiyle şiirini, hocasını tanıdığı zamana göre “ondan önce, onunla beraber ve ondan sonra” şeklinde sınıflandıracaktır. O zamana kadar yaşadığı yılları ve yaptıklarını mısralarıyla şöyle anlatır:
Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum.
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.
Çileli yıllar
Yaşadığı değişimle birlikte şiirinin mevzuları farklılaşır. Artık pek çok çevre tarafından dışlanmaya ve tepkiler almaya başlamıştır. Çıkardığı Büyükdoğu isimli dergi defalarca kapatılır ve kendisi sayısız mahkemelere çıkar. Uzun seneler hapis yatmış, yokluklar yaşamış olmasına rağmen, doğru bildiğini söylemekten ve yazmaktan asla geri durmamıştır.
Sayısız eserlerle, konferans ve derslerle insanları aydınlatan Necip Fazıl kadar sevilen başka bir şahsiyet olmamıştır. 1983 yılında vefatıyla İstanbul sokakları insan seliyle dolmuş, cenazesi ellerde taşınmıştır. Eyüp Mezarlığı’na defnedilmiş olan Necip Fazıl, hayatında olduğu gibi, hâlâ sevilmekte ve eserleri okunmaya devam etmektedir.
Necip Fazıl, hayatı boyunca mutlak hakikate yani Allah’a ulaşma hedefi için çırpınmıştır. Bizlere de bu arayışının hikâyesini, şiirleri ve eserleriyle miras bırakmıştır.
barkod
02.06.2004 - 13:26BARKOD BASMA YÖNTEMLERİ NELERDİR?
Barkod etiketlerini firmanızda basmanın da birden fazla yolu ve bu yolların da avantajlı veya dezavantajlı yanları vardır.
Lazer Yazıcıda
Barkod Yazıcıda
Lazer Yazıcıda
Lazer yazıcılardan da barkod basabilirsiniz. Lazer yazıcının servis ve yedek parça sorunu yoktur.
Barkod Yazıcıda
Barkod yazıcıda Termal ve Termal Transfer olmak üzere iki çeşit baskı tekniği vardır.
a Termal Baskı
Bu yöntemde baskı işlemi kağıdı ısıtarak yapılır. Bu yöntemde ısıya dayanıklı bir kağıt faks makinelerinde olduğu gibi ısıtılarak yakılır. Bu ısının etkisiyle kağıt siyah renge dönüşür ve böylece baskı işlemi yapılmış olur. Ancak bu yöntemle yapılan baskılarda çevresel faktörler önemli rol oynar. Bu baskı yöntemi kısa sürelidir. Çünkü güneşten, ısıdan, yoğun ışıktan etkilenirler ve bozulmaya uğrayabilirler. Fakat kısa süreli kullanımlar için idealdir.
Ribon masrafı yoktur, yakarak basar.
Termal etiket kullanılır. (Termal etiketler vellum etikete göre pahalıdır) .
Etiket ömrü kısadır. Kısa sürede tüketilecek etiketler için uygundur.
Yazıcının fiyatı direk termal yazıcıya göre daha ekonomiktir.
b Direk Termal (Termal Transfer) Baskı
Bu yöntemle yapılan baskılar daha uzun sürelidir. Bu yöntemde ribon denilen şeritler kullanılır. Termal baskıda ısıtılan kağıdın yerini burada ribon alır. Ribon ısıtılarak kağıt üzerine yapıştırılır. Daha sağlıklı ve dayanıklı bir yöntemdir. Güneş, ısı ve yoğun ışıktan doğrudan etkilenmez. Uzun ömürlüdür.
Ribon masrafı vardır.
Velium etikete veya plastik, dokuma gibi değişik etiketlere baskı yapabilir.
Etiket ömrü çok uzundur.
Yazıcı fiyatı termal barkod yazıcıya göre pahalıdır. Son zamanlarda pek çok direktermal yazıcı termal baskı da yapabilir. Yani bu tip yazıcı aldığınızda her iki türlü de basabilme şansınız var.
okuyucunun dikkatine! ! malesef bu günlük bukadar anlatabiliyorum çünkü beş den fazla yazılmıyor :)
barkod
02.06.2004 - 13:24BARKOD İLE NELER YAPABİLİRSİNİZ?
Barkod verinin hızlı ve doğru girilmesini sağlayan bir yöntem olduğundan dolayı barkod işlemlerinin yoğun olduğu ve bilgiye hızlı ve doğru bir şekilde ulaşılmasının ihtiyaç olduğu yerlerde kullanılabilir. Bu yöntemin kullanıldığı sistemler veri toplama sistemleri olarak adlandırılırlar. Barkod kullanılarak bir ürüne ait tüm hareketler izlenebilir. Bu sistemlerde barkod okuyucular, barkod yazıcılar ve taşınabilir data terminaller gibi bir çok iletişim aracı kullanılmaktadır.
Veri toplama sistemleri bir çok yerde kullanılabilir. Mağazalarda, endüstriyel ortamlarda, pazarlama ve satışlarda, işyerlerinde vb. gibi bir çok alanda ve yerde kullanılabilir. Örneğin barkodlu bir sistem kullanarak depo sayımlarınızı çok kolay ve rahat bir şekilde yapabilirsiniz.
BARKODUN YARARLARI
DOĞRULUK
En doğru bilgiyi almanızı sağlar, kullanıcı hatalarını ortadan kaldırır. Benzer ürünler veya benzer kodlara sahip ürünler arasındaki karışıklığı önler.
HIZ
Hızlı veri girişinin iki önemli faydası vardır.
1. İstenen bilgi manuel şekilde toplanacak bilginin çok çok üstünde bir hızla ve doğru bir şekilde toplanır.
2. Bu toplanan doğru bilgiler bilgisayar ortamında olduğu için yine çok hızlı bir şekilde bu bilgileri işleyebilecek, değerlendirebilecek kişilere veya ortama ulaşır.
Örneğin; bu bilgilerin doğru bir şekilde, bir kağıtta yazılı bilgiler olduğunu varsayın. O kağıdın içinden A marka deterjandan ne kadar satıldığını nasıl bulabilirsiniz? Evet, sayabilirsiniz. Son anda size A marka deterjan değilde tüm deterjan satışları sorulursa ne yaparsınız?
MALİYET
Doğruluğun artması ve veri giriş hızının yükselmesi ile işçilik maliyeti düşecek sistem daha ekonomik olacaktır.
KULLANIŞLILIK
Barkod ürünleri yani okuyucular, yazıcılar vs. tüm OT/VT ürünlerinin kullanımı, bilgisayara bağlaması ve işletmesi çok kolaydır. Bu sistem ile güvenilir, detaylı, hızlı datalar toplanır. Bu toplanan bilgiler ile sistem daha etkili yönetilebilir.
Örneğin
Hangi ürün ne kadar satılıyor?
Şu anda stokta eksikler neler?
Geçmiş satışlara bakarak hangi üründen ne kadar sipariş vermeli?
gibi sorulara kolayca cevap bulabilirsiniz.
DİKKAT!
Barkodla ilgili asla unutulmaması gereken bir konu vardır. Barkod uygulamasının başarılı olmasında toplanan dataları kabul eden, değerlendiren yazılımın büyük önemi vardır.
barkod
02.06.2004 - 13:23Barkod Yazıcı nedir? Ne işe yarar?
Barkod yazıcılar barkod basmak için kullanılan cihazlardır. Barkod yazıcılar termal ve direk termal baskı yapabilirler. Barkod yazıcılar ile basılan barkodlar daha dayanıklı ve uzun ömürlüdür. Daha hızlı baskı yapabilirler.
Piyasada çok değişik marka ve modelde barkod yazıcılar bulunmaktadır. Barkod yazıcılar modeline göre bilgisayara bağlı olarak veya bilgisayardan bağımsız olarak kullanılabilirler.
Bir etiket programı ile tasarım yapılarak barkod yazıcılardan baskı alınabilir.
barkod
02.06.2004 - 13:18Barkod Okuyucu nedir? Ne işe yarar?
Barkod okuyucular veri girişine hız, kolaylık ve doğruluk kazandırır.
Bir barkod, uygun okuyucu ile okutulduğunda, okuyucu siyah ve beyaz çizgileri elektrik sinyallerine dönüştürür. Okuyucunun kod çözücüleri de bu sinyalleri çözerek anlayabileceğimiz rakam veya karakterlere çevirir. Bu okuyucuların yaydığı ışın ve barkod çubuklarının oluşturduğu elektronik sinyaller yine bu okuyucular tarafından algılanarak bilgisayarlara rakam veya karakterler olarak aktarılır. Barkodtaki koyu çubuklar ışığı emer, boşluklar ise ışığı geri yansıtır. Böylece elektronik sinyaller oluşur. Barkod okuyucular değişik arabirimlere sahip olabilirler. Klavye, seri port veya usb bağlantılı olabilirler. Bunların yanında bir de radyo frekanslı çalışan barkod okuyucularda bulunmaktadır. Bunlar kablosuzdur ve okutulan barkodu kendi etkinlik alanı içerisinde anında bilgisayara aktarabilirler.
barkod
02.06.2004 - 13:18Barkod; değişik kalınlıktaki dik çizgi ve boşluklardan oluşan ve verinin otomatik olarak ve hatasız bir biçimde başka bir ortama aktarılması için kullanılan bir yöntemdir. Barkod, değişik kalınlıktaki çizgilerden ve bu çizgiler arasındaki boşluklardan oluşur.
Barkod ile stok kodu, seri numarası, personel kodu gibi bilgilerin gösterilmesi sağlanabilir. Bu bilgilerin bilgisayara klavye aracılığı ile girilmesi zaman alıcı ve yorucu olmaktadır. Ayrıca bu yöntem pek sağlıklı olmamaktadır. Çünkü veriler girilirken hata yapılma olasılığı fazladır. Bu hata oranını ve harcanan zamanı azaltmak için barkodlar ve barkod okuyucular kullanılır.
Barkod, ürünün kodu veya ürün ile ilgili açıklamalar içermemelidir. Barkod sadece o ürünüe ait bir referans numarası içermelidir. Bu referans numarası bilgisayara tanıtılır ve ürüne ait detaylı bilgiler bilgisayarda tutulur. Daha sonra bu referans numarası kullanılarak o ürüne ait bilgiye erişilir.
Örneğin; bir markette ürünün üzerinde bulunan barkod çizgileri ürünün fiyatı ve ürünün detayı hakkında bilgi içermez. O bir referans numarasıdır. Ürün, marketin bilgisayarına bu referans numarası ile tanıtılmıştır. Ürünle ilgili fiyat ve diğer bilgiler marketin bilgisayarına girilmiştir. Ürüne ait bilgi istendiğinde referans numarası bilgisayara gönderilir. Bilgisayarda ürün hakkındaki detaylı bilgiyi gönderir. Bu yöntemde ürünün fiyatı değiştiğinde sadece bilgisayardaki fiyatı değiştirmek yeterli olacaktır.
Barkod, barkod alfabesi (barcode symbology) denilen ve barkodun içerdiği çizgi ve boşlukların neye göre basılacağını belirleyen kurallara göre basılmaktadır. Barkodlar 0-9 arası rakamları, alfabedeki karakterleri ve bazı özel karakterleri (*, -, / vb.) içerebilirler. Bir çok barkod alfabesi vardır. Bu alfabelerden bazıları sadece rakamları içerirken bazılarıda hem rakamları hem de özel karakterleri içerirler. Buna göre değişik barkod standartları ortaya çıkmaktadır. Bugün dünyada kullanılan bir çok barkod çeşidi bulunmaktadır. Barkod tipleri için aşağıdaki bağlantıları kullanabilirsiniz.
sekban-ı cedid
02.06.2004 - 13:16Nizam-ı Cedid ordusu yerine kurulan askeri ordu. 1808 yılında Bayraktar Mustafa Paşa tarafından kurulmuştur. Avrupa standartlarına göre kurulan bu ordu Üsküdar'daki kışlalarda askeri eğitim ve öğretime başladı. Sekizinci ocak olarak tanımlandı ve tuğ ve sancak verilerek bağımsız bir ocak haline getirildi. 1808 yılında Yeniçerilerin isyanı ve Mustafa Paşa'nın öldürülmesiyle Sekban-ı Cedit ocağı ortadan kaldırıldı.
kelebek
02.06.2004 - 13:12Sonuç
Monark kelebeklerinin yaşam ve göç süreci incelendiğinde, bunlardaki yaratılış delilleri kolayca gözlemlenebilir. Değişmez bir düzen, monarkın geçirdiği her evrede kusursuz biçimde tekrar eder. Pupa döneminden larvanın dağılmasına ve son derece estetik ve güzel görünümlü bir kelebek haline gelmesine kadar inanılmaz bir plan izlenir. Beslenmesindeki sadelik, seferlerindeki karmaşıklık, zor iklim şartlarına mükemmel uyumu, biçim ve renklerindeki sanat ve güzellik, bunların tümü genetik şifrelerinde bu bilgilerin inanılmaz bir biçimde programlandığının göstergesidir.
Bu küçük canlının yaşamındaki ve yapısındaki tüm bu harikalıklar, herşeyi bilen, sonsuz güç sahibi Allah'ın kusursuz ve örneksiz yaratma sanatının açık birer göstergesidir.
kelebek
02.06.2004 - 13:10Monark kelebeğinin mucizevi gelişim aşamaları, canlının yaratılışında ne kadar planlı ve hassas bir tasarım olduğunu açıkca ortaya koymaktadır.
Pupa döneminden sonraki en son aşamada kelebek, kanatlarını karnından kanat damarlarına bir sıvı salgılayarak gerer-açar-uzatır ve 15 dakika içerisinde uçmaya hazır hale gelir. (resim 11) Bir kere kanatlar kurudu mu, ki bu yaklaşık olarak iki saat sürer, kelebek tamamiyle erişkin olmuş demektir. Artık tırtıldan tam anlamıyla farklı bir canlıya dönüşmüştür. (resim 12) Şimdi yalnızca altı bacağı ve dar siyah şeritle çerçevelenerek beyaz beneklerle döşenmiş dört güzel portakal rengi kanadı vardır. İki tarafa doğru kanat aralığı 10 cm kadardır. Bedeni 3 cm uzunluğunda, 0.4 cm genişliğinde ve 0.41 gram ağırlığındadır. İki tane birleşik gözü vardır, herbirinde 6.000 mercek bulunur. Bu mercekler gökkuşağındaki tüm renklere, hatta ultraviyole ışığına karşı bile duyarlıdır. Aynı zamanda Monark, iki gözünden gelen 72.000 elektrik sinir akımının şifresini çözebilecek bir beyne sahiptir.
Bu kadar kompleks bir sistemin evrim sonucu, tesadüflerle meydana gelmesi kesinlikle imkansızdır.
Göç
Güneydoğu Kanada'da yaşayan Monark kelebeklerinin göç öyküsü oldukça hayret vericidir.
Monark kelebekleri kış şartlarında binlerce kilometre uçarak, Kanada'dan güneydeki Meksika'nın Neovolcanic Dağları'ndaki belirli noktalara göç ederler. Monarklar daha önce hiç görmedikleri yerlere yaptıkları bu müthiş uçuştan 6 ay sonra Kanada'ya geri dönerler. Ancak bu uzun yolu tek bir nesilde değil, 4 ya da 5 nesilde tamamlarlar.
Monark kelebeklerinin güneye yaptıkları göç, 15 Temmuz'da dünyaya gelen nesil (4. nesil) tarafından gerçekleşir. Bunlar bir önceki nesil tarafından yumurta olarak yaprakların üstüne bırakılanlardır. Bu nesil bir ay sonra, 15 Ağustos'da olgun birer kelebek konumuna gelir. Bu neslin en önemli özelliği, gelişimlerini tamamlamalarına rağmen, üreme organlarının henüz gelişmiş olmamasıdır. Bu özelliğin onlara, kendilerini Yaratan tarafından verildiği açıktır. Zira soğuk günler gelmektedir, bu yüzden kelebeklerin yavrularının hayatta kalabilmesi için sıcak günlerin yani baharın gelmesi gerekmektedir.
Bu noktada, Monarkların ikinci mucizevi özelliği göze çarpar. Normal şartlarda tırtıl halinden kurtulup tam bir kelebek olduktan sonra ancak 6 hafta yaşarlar. Oysa ki, güneye yapılacak göçü sağlayacak 4. nesil diğer nesillerden yaklaşık 6 ay daha fazla yaşar, bu süre kimi zaman daha da uzar. Eğer bu neslin böyle bir özelliği olmasaydı, ilkbahar sıcakları gelmeden ve üreme organları gelişmeden öleceklerdi. Dolayısıyla, yumurtalarını bırakamadıkları için Monark kelebeklerinin soyu da tükenecekti.
Monark kelebekleri yolculuğa başlamadan evvel çiçek özü ile beslenerek normalden daha ağırlaşırlar, zira önlerinde yaklaşık 3000 km'lik bir yol vardır. Günde yaklaşık 45 km yol katederler. Bu yolculuk esnasında şüpesiz birçok defa fırtına ve şiddetli yağmurlar sonucunda savrularak yön değiştirirler, ancak hiçbir zaman kaybolmazlar ve hiç görmedikleri yerlere doğru yollarına devam ederler. Bu da Monark kelebeğinin bir diğer mucizevi özelliğidir.
8-10 hafta süren zorlu bir yolculuktan sonra Monarklar, Kasım-Aralık arasında ortalama 3000 metre yükseklikteki Meksika dağlarına kavuşurlar. Burada, ihtiyaç duydukları besine ve suya ulaşırlar. Hava sıcaklığı da yaşamaları için elverişlidir. Burada, Aralık ayından Mart ayına kadar 4 ay boyunca kış uykusuna yatarlar, böylece enerjilerini idareli kullanmış olurlar. Yaşamlarını vücutlarındaki yağ stoklarıyla sürdürürken yalnızca su içerler. Böylelikle, Monarklar narin yapılarına rağmen zor kış koşullarını geride bırakarak bizi şaşırtmaya devam ederler.
İlkbaharın gelmesiyle, Monarklar kendilerine bir bal özü ziyafeti çekerek, geri dönüş için enerji toplarlar. Böylece, 15 Mart'ta doğdukları yere dönüş yapmak üzere, kuzeye doğru yola çıkarlar.
Bu arada, yine üstün bir planlama göstergesi olarak Monarklar, üreme organlarının gelişmesiyle çiftleşecek konuma gelmişlerdir. Böylece, geri dönüş yolunda, 15 Mart-15 Nisan arası, dişi Monarklar 700'er yumurtayı uygun yerlere bırakmış ve 15 Mayıs'ta ölmüşlerdir. Bu yumurtalar, bir ay sonra, 15 Nisan-15 Mayıs arası olgun birer kelebeğe dönüşerek, senenin ilk neslini meydana getirecektir. İlk nesil dünyaya gelir gelmez, programlanmış bir makina gibi annelerinin kuzeye doğru başlattıkları göçü sürdüreceklerdir. Ve ikinci nesli meydana getirecek yumurtalarını 15 Nisan-15 Mayıs arasında bırakarak, 15 Haziran'da ölürler. İkinci nesil de kuzeye doğru olan bu göçü sürdürerek, 15 Mayıs-15 Haziran arası yumurtalarını bırakacak ve 15 Temmuz'da ölecektir. Üçüncü nesil Monarklar ise, 15 Haziran-15 Temmuz arası Kanada'ya ulaşırlar. Bu neslin dişileri de son yumurtalarını 15 Temmuz'a kadar bırakarak 15 Ağustos'da ölürler. Böylece, bir ay sonra 15 Ağustos'da dördüncü nesil olgun hale gelir ve 1 yıllık tur tamamlanmış olur. Dördüncü nesilin üreme organları henüz gelişmemiştir, ancak önlerinde güneye, Meksika'nın dağlarına göç edecek ve baharda yumurtalarını bırakacak kadar ömürleri vardır.
Monark kelebekleri bu müthiş turlarını, bir nesil daha ilave etmek gerekse bile tamamlarlar. Zira bu güzel yaratıklar, kendilerini Yaratan tarafından bir plan üzerine tasarlanmışlardır. Böyle mükemmel bir planın ve düzenin, elbetteki tesadüfi olarak evrim mekanizmalarıyla meydana gelmesi imkansızdır.
kelebek
02.06.2004 - 13:09Yaşam
Monark kelebeğinin yaşam süresindeki dört gelişim evresi; yumurta, larva, pupa ve son olarak dünyadaki en güzel canlılardan birisinin ortaya çıktığı kelebek evresidir. Dişi kelebekler, pek çok canlı için zehirli olan sütleğenotu bitkisinin yaprakları arasına çok ufak, toplu iğne başı büyüklüğündeki yumurtayı bıraktıklarında yeni bir dönem başlatırlar. (resim 1) Tırtıl (larva dönemi) yumurtanın içinde gelişmeye başlar ve beslenmek için yumurtanın içindeki yumurta sarısı maddesini kullanır. Üç-beş günün ardından, tırtıl yumurtada bir delik açıp yaprak yüzeyine çıkar. (resim 2) Tırtıl genellikle yumurta kabuklarının çoğunu ardından da sütleğen otu yapraklarını yer.
Bu durumda tırtıl 2.5 mm uzunluğundadır ve 0.55 mg ağırlığındadır. (resim 3) Tırtılın siyah bir kafası, üç çift pençeli ön ayakları ve bedenine eşsiz işlevsel formunu veren, geriye doğru uzayıp genişleyen beş çift yardımcı ayağı vardır. Aynı zamanda ağzı, minesi ve ipek bezleri bulunur. Diğer kısımları ise, gelişmiş bir tırtılın karakteristik özelliklerini taşır.
Yaklaşık yirmi gün içersinde, kelebeğin ağırlığı 1.5 grama ulaşır, başka bir deyişle yumurtadan çıkıp, dünyaya geldiği ilk günden 2700 kat daha ağırdır. Dış derisinin tüylerini hızlı büyüme aşamasında döker. Yaklaşık 5 cm uzunluğuna ulaştığında vücudunda sarı, beyaz ve siyah çizgiler varken, beslenmeyi keser ve katı sert bir madde üzerine beyaz ipeksi, yumuşak bir kese örer, kendisini iki arka yardımcı bacakları ile bu ipek tabana bağlar. Daha sonra, başaşağı ve hareketsiz bir pozisyonda yaklaşık 12 saat boyunca asılı kalır. (resim 4)
Yaşam sürecindeki bu döneminin sonunda, tırtıl ani hareketlerle şiddetle sarsılmaya ve dış derisini yarmaya başlar. (resim 5) 16 bacağı ve baş kapsülü (6 mercekli gözle birlikte) 60 saniye içinde çıkarılıp atılır, bu sayede pupa (veya krizalit) doğmuş olur. (resim 6) Yaklaşık 2.5 cm uzunluğunda ve 1 cm çapındadır. Bu andan itibaren pupa yeşil bir renk kazanır. (resim 7) Üzerinde ve üst karnının yarısını çevreleyen bölümde 24 ayar altın benekleri vardır. Bu beneklere altın taç da denir. Pupanın geri kalan kısmında 12 tane metalik altın rengi benek daha bulunmaktadır. Bunların tümü kelebeğin normal gelişimi için gereklidir.
Tırtıl pupa aşamasına görme gücü olmadan girer, çünkü baş kapsülü altı basit gözü ile birlikte atılmıştır, bu nedenle artık yalnızca ışığı karanlıktan ayırt edebilir. Pupanın altın tacı altındaki iç kısmı ilk 16 saatte tırtılın midesi, bağırsakları ve pek çok iç organları parçalanarak yeşil renkli bir sıvıya dönüşür. (resim 8) Altın benekli alanın orta kısmı 2.5 cm çapında ve sarı bir madde ile çevrili kırmızı renkli kalptir. Bu kalp dakikada yaklaşık 40 ile 60 kez çarpar. Pupanın dış kısmı ilerde kelebeğin kanatlarına dönüşecek olan hücreleri barındırır. Şeffaf dış iskeletinden kanatların başlangıcının ana hatları görülebilir. (resim 9) Bu ince dış iskelet-kabuk gelecekteki kelebeğin hortumunu, ilk ve ikinci çift ayaklarını ve iki antenini gösteren genel bir modele sahiptir. (resim 10) Kelebeğin hortumu, tüp şeklinde emme organıdır, beslenmek için çiçeklerden tatlı nektar emmek için kullanılır.
kelebek
02.06.2004 - 13:09MUCİZE KELEBEK MONARK
Dünyada en bilinen kelebek türlerinden biri portakal rengi kanatlı monark kelebeğidir. Bu güzel canlının diğer kelebekler arasında dikkat çekici bazı özellikleri vardır. Çünkü;
- çok daha uzun mesafeler aşar,
- daha uzun yaşar,
- yeryüzünde daha yaygındır,
- diğer tüm kelebeklerden daha güzel bir pupası vardır.
tbmm
02.06.2004 - 13:01milletin özgür iradesiyle seçtiği yöneticiler bütünü
dostoyevski
02.06.2004 - 12:55Fyodor Mikhailoviç Dostoyevski 30 Ekim 1821’de Moskova’da babasının bir doktor olarak görev yaptığı Yoksullar Hastanesi’ne ait bir apartmanda doğdu. 1837’de annesinin ölümünün ardından babasının yanından ayrılarak St. Petersburg’a taşındı ve orada Askeri Mühendislik Okulu’na kabul edildi. Bir sınıf arkadaşı onun için “sürekli kendisini ayrı tutardı, hiçbir zaman arkadaşlarının eğlencelerine katılmazdı, ve genellikle bir köşede elinde bir kitapla otururdu” diye anlatıyordu. Yurtluğunda düzensiz bir yaşama çekilmiş olan ve oğluna düzenli bir gelir sağlamayı reddeden babasının tutumu Dostoyevski’nin bu hastalıklı içe-kapanıklığını daha da ağırlaştırdı. Bir keresinde, Dostoyevski babasına ilgisizliği yüzünden hakaret dolu bir mektup gönderdi; ama baba Dostoyevski yanıt vermeye fırsat bulamadan serfleri tarafından öldürüldü. Ailesi içerisinde söylendiğine göre, daha sona ona bütün yaşamı boyunca acı çektiren sara nöbetlerinin ilkini bu dönemde geçirmişti.
Mühendislik Okulundaki sınavlarının ardından, Dostoyevski üsteğmenliğe getirildi. Ama 1844’de cebinde üzerine “sivil giysi alacak parası” bile olmayan Dostoyevski kendini yazın sanatına adamak için görevinden ayrıldı. 1846’da ilk romanı İnsancıklar’ın çıkışıyla, genç yazarlar arasında en büyük gelecek vaadedeni olarak görüldü. Eleştirmen Belinsky aracılığıyla “birçok önemli kişi” ile tanıştı ve “yazın dünyasında nasıl yaşanacağı konusunda kapsamlı bir ders” aldı. Ne var ki başarısı kısa sürdü. İnsancıklar’ı izleyen birkaç romanı kötü eleştiri aldı ve Dostoyevski, Belinski’nin salonundan uzak durmaya başladı, çünkü orada özellikle daha önceleri ona karşı “dosttan da öte” olmuş olan Turgenyev’in de katıldığı sürekli alaylara konu ediliyordu.
Ama bu sırada başka bir küme ile ilişkisini sürdürdü. Petrashevski’nin öncülüğündeki gençlerden oluşan bu kümedekiler, Fransız toplumcularını incelemek ve Rusya’daki toplumsal ve politik reformları tartışmak için biraraya gelmiş ilericilerdi. 1848’i izleyen tepki dalgasında “Petrashevski çevresi”nin üyeleri tutuklandı ve yalancı idam ile sonuçlanan bir soruşturmadan sonra Dostoyevski, Omsk’ta bir ceza kolonisine gönderildi. Hapisanede, “yeraltına gömülü bir insan” gibi yaşadığını yazdı. “Yakınımda içten bir konuşma yapabileceğim tek bir varlık” yoktu. “Soğuğa, açlığa ve hastalığa dayandım. Ağır işlerden sıkıntı çektim, ve salt iyi bir aileden geldiğim için bana diş bileyen mahkumların nefreti sürekli üzerimdeydi.” Bu acılı durum sarasını daha da ağırlaştırdı ama “kendi içime kaçış... meyvalarını verdi.” 1854’de cezasını tamamlamak için bir asker olarak Semipalitinsk’e gönderildi. Beş yıl sonra, arkadaşlarının yardımı aracılığıyla cezası kaldırıldı.
St. Petersburg’a dönüşü üzerine Dostoyevski, Ölüler Evi ve Ezilenler’i yayınladı. Aynı dönemde ağabeyi Mikhail ile birlikte Zamanlar adında başarılı bir dergi kurdu. Ne var ki 1863’te bir yanlış anlama sonucunda hükümet tarafından kapatıldı. Dostoyevskilere yayınlarının adını değiştirerek Çığır adı altında yeniden çıkarma izni verildi, ama yeni yayın kamunun dikkatini çekmeyi başaramadı. 1846’da Mikhail öldü ve yaklaşık bir yıllık bir çabadan sonra Dostoyevski dergiyi yayımlamaya son verdi. Kendini borçların altında ve ağabeyinin ailesini geçindirme sorumluluğu karşısında buldu.
Çığır’ın başarısızlığı Dostoyevski’nin daha sonraki tüm çalışmasında izini bırakan bir kişisel bunalımla çakıştı. Sibirya’dayken akıllı ama ahlaksız bir okul öğretmeninin dul karısı olan Maria Dimitrievna Isaev ile evlenmişti. Evlilik ikisine de mutluluk getirmedi ve St. Petersburg’a döndükten kısa bir süre sonra Dostoyevski, Polino Suslova adında kösnül ve saldırgan bir kadınla yakın ilişkiye girdi. Polino Suslova onun çalışmasını ciddi bir şekilde etkilemiş ve kumara karşı sinirceli tutkusunu kışkırtmış gibi görünür. Polina ile birlikte Rusya’dan ayrı olduğu bir sırada Dostoyevski’nin karısı hastalandı ve ağabeyinin ölümünü üç ay önceleyen ölümü onu Yeraltından Notlar (1864) olarak bilinen itirafı yazmaya götürdü.
İzleyen yıllarda Dostoyevski sürekli sara, yoksulluk ve kumarbazlığına eşlik eden bir endişenin sıkıntısını çekti. Parasal yükümlülükleri yüzünden yayıncılarla yıkıcı sözleşmeler imzaladı ve onlar tarafından Suç ve Ceza (1866) ve Kumarbaz (1867) gibi yapıtları olağanüstü bir hızla yazmaya zorlandı. Bunlardan ikincisi üzerinde çalışırken Anna Grigorievna Snitkin adında bir sekreter tuttu ve aynı yıl onunla evlendi. Romancı olarak başarısı alacaklılarının bir bölümünü susturmasını sağladı, ama bu “diğerlerini o kadar kızdırdı ki” suçlamalardan kurtulmak için St. Petersburg’tan ayrılmak zorunda kaldı. “Her zaman yabancı bir ülkede bir yabancı” olacağı yakınmasına ve “yazma yeteneğini bütünüyle yitireceği” korkusuna karşın, yurtdışında yaşadığı dört yıl yaşamının en üretken yılları oldu. Cenova ve Vevey’de Budala’yı (1868-69): Dresden’de Ebedi Koca (1870) ve Ecinniler’i (1871) yazdı.
Sürgündeyken Dostoyevski “gazete gibi bir şey” çıkarmayı ve bu yolla kanıları konusunda “bir kez olsun son sözü söyleyebilmeyi” tasarlıyordu. Tasarısını 1876’da Bir Yazarın Günlüğü’nün basımıyla uygulamaya koyuldu. Bunda Zamanlar’da başlatmış olduğu ulusal ve demokratik Hıristiyanlık öğretisini genişletti. Bu etkinliğinin sonucunda bir gazeteci olarak sözü geçer biri oldu ve son yıllarını göreli olarak daha iyi bir ortamda geçirdi. 1877’de Büyük bir Günahkarın Yaşamı adında çok büyük bir diziyi oluşturmak için yayıma ara verdi. Bu “bütün yaşamım boyunca bana bilinçli ya da bilinçsiz olarak işkence etmiş olan” Tanrı’nın varlığı sorunuyla ilgili bir çalışmaydı. Bitirdiği çalışmanın biricik bölümü olan Karamazov Kardeşler 1880’de basıldı.
O yıl Rus Yazını Dostları Toplumu’nun Moskova’daki Puşkin anıtının açılışında konuşma yapması için onu çağırısıyla çağdaş ünü doruğa ulaştı. Konuşmayı bitirdiği anda, “batılı” düşünceleri uzun süre kişisel çatışma kaynağı olmuş olan Turgenyev bile “beni öpücüklere boğmak için yanıma geldi... ve yineleyerek büyük işler yaptığımı bildirdi” diyordu.
Dostoyevski sonraki yıl 28 Ocak’ta öldü. Cenazesi toplumsal bir gösteri için fırsat oldu.
adolf hitler
02.06.2004 - 12:5220 Nisan 1889 yılında Branau kasabasında doğdu. İlk tahsilini doğduğu kasabada gördü. Orta tahsilini Viyana civarındaki Lintz şehrinin realschule'sinde yaptı. On üç yaşında babasını, on altı yaşında annesini kaybetti. Orta öğrenimini bitirince Viyana sanayi mektebine yazıldı. Kendi kendini eğitti. Viyana'da bir mimarın, sonra da nakkaşın yanında çalıştı. 1912'de Viyana'dan Münih'e geldi. 1914'de I. Dünya Savaşı çıkınca Hitler Bavyerada Alman ordusuna gönüllü olarak girdi. Sonra politikaya atıldı; Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'ne girdi.
1924'de hükümeti devirmek için teşebbüslerde bulundu fakat başarılı olamadı. Bunun üzerine 10 ay hapse mahkum edildi ve bu zaman içinde Kavgam adlı hatıralarını yazdı. 1925 Şubat'ında hapisten çıktı ve kısa adı Nazi Partisi olan, patisini yönetimini ele geçirdi. Parlamentoya 1928'de 12, 1930'da 107 milletvekili seçtirdi.
1933'te devlet başkanı Hindenburg Hitler'i başbakanlığa getirdi. Hindenburg'un 1934'te ölümü üzerine Hitler devlet başkanlığı ile başbakanlığı birleştirerek Almanya'nın diktatörü oldu. 1938'de Avusturya, 1939'da Çekoslovakya Almanya'ya katıldı. Hitler İtalya ile Almanya arasında bir anlaşma yapımasını sağladıktan sonra 1939 Eylül'ünde Polonya'ya saldırdı ve 2.Dünya Savaşı başladı. Hitler'in yönetimindeki Almanya, 1940'ta Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa'yı işgal etti. 1941'de daha önce yaptığı anlaşmayı bozarak SSCB' ye girdi.
Aynı yıl ABD, Fransa ve İngiltere'nin yanında savaşa girdi. 1943'te Almanya SSCB'de ve Kuzey Afrika'da gerilemeye başlayınca Hitler savunma kararı aldı. 1944'te generallerinden bazıları onu öldürmek istedilerse de başarısızlığa uğradılar. 1945 Nisanı sonunda, Almanya'nın yenilgisi kesinleşip ruslar Berlin'de ilerlerken son anlarda evlendiği Eva Braun ile beraber intihar etti.
paul auster
02.06.2004 - 12:28YÜKSEKLİK KORKUSU
Her kitabıyla bizi yeniden şaşırtan, her seferinde bambaşka serüvenlerle, bambaşka dünyalarla buluşturan Paul Auster, bu kez de Saint Louis'in arka sokaklarında yetişen öksüz, bıçkın bir gençle, Walt'la tanıştırıyor bizi; ama sıradan bir genç değil bu, kendisine sahip çıkan bir Macar'la tanıştıktan sonra hayatı değişen, boşlukta durabilmeyi, hatta uçabilmeyi öğrenen bir genç. Her sayfasında okuduklarınıza inanmakla inanmamak arasında gidip geleceğiniz bu roman, birbirine bir baba-oğuldan da yakın olan iki kişinin serüveni olduğu kadar bir mucizenin de masalı.
Çeviren: İlknur Özdemir
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
KIRMIZI DEFTER
Paul Auster'ın çok özel, çok özgün kısacık bir yapıtı: On üç öykücükten oluşuyor, ama aynı anlayış içinde yazıldıkları için bu on üç öykücüğe New York Times gazetesinin Noel sabahı yayınlamak üzere ısmarladığı ve yayınladığı Auggie Wren'in Noel Öyküsü'nü de eklemeyi yararlı gördük. Ay Sarayı, Yalnızlığın Keşfi, Son Şeyler Ülkesinde, Şans Müziği, Leviathan ve Yükseklik Korkusu adlı romanlarıyla tanıdığınız Paul Auster (1947) , yalnızca yazdığı dilin değil, aynı zamanda dünyanın edebiyat ustalarından biri. Karşılaştığı tuhaf olayları, garip rastlantıları, gündelik yaşamın mucizeye dönüşen ayrıntılarını, gerçek olayları ve gerçekdışı olguları bir Kırmızı Defter'e kaydetmiş; her öykücük ileride bir romana dönüşebilecek çekirdek ve dokuya sahip. Paul Auster hiç `hocalık' taslamadan `gerçek'ten sanat yapıtına giden yolu gösteriyor, öykülerken kuramsız bir poetika geliştiriyor ve minyatür bir dünya kuruyor. Bu nedenle bir kılavuz saydığımız Kırmızı Defter'in, Paul Auster'in roman dünyası için bir giriş kapısı olduğunu düşünüyoruz.
Çeviren: Münir H. Göle
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
DUMAN / SURAT MOSMOR
Auster yaratıcı çalışmasını bu kez iki senaryoda kullanıyor: Ülkemizde de bir süre önce gösterilen Smoke ve Blue in the Face adlı filmlerin senaryolarında. Duman adıyla sunduğumuz Smoke'da bir romancı, bir sigara mağazası yöneticisi ve zenci bir yeniyetmenin öyküsü anlatılır. Beklenmedik bir anda yolları kesişen bu üç kişi, birbirlerinin hayatlarını izleri silinmez biçimde değiştirirler. Duman, güldüren, duygulandıran ve beklenmedik olaylarla, birbirinden çok farklı bu üç kişinin ortak bir insanlık paydasını nasıl bulduklarını araştırıyor.
Çeviren: Fatih Özgüven
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
CEBİ DELİK
Paul Auster'in yapıtlarında, çağdaş insanı en çıplak durumuyla görüyor, onunla aramızda özdeşlikler, benzerlikler kurabiliyoruz. Paul Auster’in yazdıklarının bu kadar beğenilmesinin, benimsenmesinin nedeni, belki de okuruyla arasındaki bu paylaşım. Bir Amerikalı yazar olmasına karşın, Amerikalı insanı değil, ‘insan’ı anlattığı için evrensel boyutta oluyor yazdıkları. Yazarın bunca benimsenmesinin bir başka nedeni de, kısa, yalın cümlelerden oluşan kıvrak ve duru anlatımının, psikolojik çözümlemelerde kapsamlı ve derin bir boyuta ulaşabilmesi. Kurmaca yazarının genel yaklaşımının dışına çıkan ve alabildiğine gerçekmiş duygusu vererek yazan Paul Auster, ‘olabilir’leri, ‘olması gerekli'leri değil, olanları, yaşadıklarını, tanık olduklarını aktarıy süslü edebiyattan uzak duruyor, yaşama hızını aktarabilmek için anlatımını yalınlaştırıp durulaştırıyor. Cebi Delik,< yazarı tanımak isteyenler için benzersiz bir fırsat: Yaşamöyküsünü içtenlikle, dobra dobra ve her zamanki akıcı, ustalıklı diliyle ortaya koymuş Paul Auster.
Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
TİMBUKTU
Romanının iki kahramanı var; biri evsiz-barksız, sarhoş, yarı-deli Willy, öbürü de kendi insanlığımız konusunda ondan pek çok şey öğreneceğimiz bir köpek: Kemik Bey. Bir köpeğin gözünden, onun düşüncelerine girerek dünyayı, yaşamı, insan ilişkilerini işleyen Paul Auster, kimi yerde eğlendirici, kimi yerde de trajik ve hüzünlü bir anlatımla ve her zamanki dil ustalığıyla, sözcüklere yüklediği enerjiyle, yalın ama yoğun yorumuyla bizi alışılmadık yollardan insanlığımızla yüzyüze getiriyor; yaşamlarımızın, ilkelerimizin kimi zaman nasıl da çürük ve dayanıksız temellere oturduğunu kanıtlarken, belleğimizin derinlerine gömdüğümüz eski ve kalıcı değerleri, günümüzün hızlı ve acımasız akışı içinde nasıl da unuttuğumuzu nostaljik yolculuklarla anımsatıyor. Willy ile Kemik Bey'in yaşamın son durağı olan Timbuktu'ya doğru çıktıkları yolculuğu, yaşam felsefesini yansıtan bir izlenim gibi kullanan Paul Auster, bütün romanlarında yaptığı gibi bu kitabına da katmış kendisini; dahası Willy'de olduğu kadar, Kemik Bey'de de ondan izler bulmak olası.
Çeviren: İlknur Özdemir
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
KÖŞEYE KISTIRMAK
Alışılmışın dışında, şaşırtıcı, sürükleyici, bildik kalıpları tersine çevirerek yazılmış bir polisiye. Yazarın yirmi yıl kadar önce, yazarlık yaşamının başlarında yazdığı ve o günlerde güçlükle yayınlattığı Köşeye Kıstırmak, bir önce Cebi Delik'le birlikte yeniden yayınlandı ve pek çok dile çevrildi. Paul Auster'den beklenecek şaşırtmacalarla dolu, psikolojik öğeler içeren bir dedektiflik romanı. Ünlü bir beysbol oyuncusu olan George Chapman, bir kaza sonucu sakat kalınca sporculuk yaşamı sona erer. Ancak, dünyaya küsmez. Politikaya atılır, senatörlüğe adaylığını koyar. Kusursuz bir kahramandır; zarif bir eşi, mutlu bir yaşamı vardır. Bir gün eski bir arkadaşının, dedektif Max Klein'ın kapısını çalar ve ölümle tehdit edildiğini söyler; kanıt olarak da, aldığı tehdit mektubunu gösterir. Max Klein'ın işi kabul etmesinin üzerinden iki gün geçmeden Chapman'ın öldüğü haberi gelir. Sanık ise ne Max Klein'a, ne de Chapman'a yabancıdır. Max Klein, araştırmalarını derinleştirdikçe, bu öldürme olayının sandığı kadar basit olmadığını anlayacaktır. Usta bir yazarın, bir söz büyücüsünün kaleminden çıkmış, sürükleyici bir polisiye, Köşeye Kıstırmak.
Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları
paul auster
02.06.2004 - 12:27KİLİTLİ ODA - New York Üçlemesi 3
Bir çocukluk arkadaşı. Tek bir mektupla, geçmişten çıkıp gelmiş bir çocukluk arkadaşı, bir kabus gibi, bir lanet gibi üstüne çökerse insanın peşine düşüp izini kovalamaktan başka seçenek bırakmazsa insana böylece bütün hayatına hükmetmeye başlarsa ne yapar insan? Ondan kurtulmanın tek yolu onu bulmak olduğunda, ama attığı her adımda kendini daha da içinden çıkılmaz bir karmaşanın içinde bulduğunda, aklını kaybetme, çözülme noktasına geldiğinde ne yapar insan? Ötekine ulaşmak için, onun geçmişini deşmeye başlayıp, giderek daha derinlere indikçe orada bulacağı öteki midir, kendisi midir? Yoksa ne kendisi ne öteki midir?
Çeviren: Yusuf Eradam
Metis Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
AY SARAYI
Ay Sarayı, Paul Auster'ın çok beğenilen bir romanı. Romanın başkişisi olan Marco Stanley Fogg, artık kıpırdamamaya, çalışmamaya, yemek yememeye ve bütün bunların doğuracağı tehlikeleri göze almaya karar verir. Böylece, nereye kadar gidebileceğini bu süreç içinde neler olup biteceğini merak eder. 60'lı yılların çocuğu olan Fogg, yorulma nedir bilmeden geçmişinin anahtarlarını arar, yazgısının temel bilmecesinin yanıtlarını bulmaya çalışır. Manhattan'ın kanyonlarından Utah'ın çöllerine yolculuk yapan Fogg, şaşırtıcı ve zengin olaylarla ve kişiliklerle karşılaşır. Roman, insanların Ay'da ilk kez yürüdükleri yaz mevsiminde başlayıp zaman içinde ileri geri hareket ederek üç kuşağı kapsar. Rastlantı ve belleğin yönlendirdiği Ay Sarayı'nda trajedi ve kefaret ödeme, lirizm ve mizah iç içedir.
Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
SON ŞEYLER ÜLKESİNDE
Paul Austerin yarattığı Son Şeyler Ülkesi, geniş yığınların evsiz barksız yaşadıkları, hırsızlığın suç sayılmayacak kadar yaygınlaştığı, kendi canına kıymak ya da başkalarınca öldürmek yoluyla ölümün tek kurtuluş yolu durumuna geldiği kent. Anna Blume, bu adsız kente ağabeyini aramak için gelmiştir...
Çeviren: Armağan İlkin
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
ŞANS MÜZİĞİ
Şans Müziği, tüm Amerika kıtasına yayılan geniş bir alandan başlayıp Pennsylvania'daki bir çayırlıkta iki kişinin ördüğü duvarda noktalanıyor. O iki kişinin bu işe nasıl bulaştıkları, işin koşulları, tümüyle şansa bağlı bir gelişme. Ancak Paul Auster'ın dünyasında şans, kimi zaman kazaya, kimi zaman yazgıya, kimi zaman da iradeye benzeyen değişken ve güçlü bir öğe. Gerilimle coşkuyu aynı anda aktaran Şans Müziği, her türlü kötülüğe ve haksızlığa uğrarken, bunların karşısında bizim de yapabileceğimiz küçük, ama değerli şeylerin öyküsü.
Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
LEVIATHAN
Bu roman simgesel bir ad taşıyor: Leviathan (Tevrat'taki efsane ejderi) . Leviathan, bir kadının bulduğu bir adres defterinden kendisine bir kimlik seçmesiyle başlıyor. Ya da birden, hiç beklenmedik, sarsıcı bir ölümle. Ya da Aaron oturup en sevdiği arkadaşı Benjamin Sachs'ın öyküsünü anlatmaya başlayınca. Aaron, evliliğini kıskandığı, zekâsına hayran olduğu Sachs'ın öyküsünü anlatmak istiyor, çünkü Sachs'la ilgili soruşturmayı yürütenler onun için bir öykü uydurmadan önce kendisi doğruyu yakalamak istiyor. Belki bir kaza sonucu balkondan düşen ya da bilerek kendisi atlayan Sachs ortadan kaybolmuştur. Arada bir ortaya çıkarak deli saçması şeyler söyleyip sır olur. İlk kitaplarından bu yana bize rastlantı ile yazgının toslaştığı dünyalar yaratan, insanlardan uzak kahramanların ardısıra bizi gizemli, yürek burkucu yolculuklara çıkartan Paul Auster, bu yedinci romanında dostluk ve ihaneti, cinsel tutku ve yabancılaşmayı konu alıyor. Amerika'nın en özgün yazarlarından biri olan Paul Auster'dan bir polisiye gerilimine sahip ürpertici, ürpertici olduğu kadar eğlendirici, iç gıdıklayıcı ve içten içe yankılanan bir roman.
Çeviren: Seçkin Selvi
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
paul auster
02.06.2004 - 12:27kitapları
YALNIZLIĞIN KEŞFİ
Yalnızlığın Keşfi adlı bu anı-romanın Görünmeyen Bir Adamın Portresi başlıklı bölümünde, yazar, babasının ölümünden sonraki duygularını ve anılarını anlatıyor; ikinci bölüm olan Anı Kitabı'nda ise mercek kendi babalık konumuna çevriliyor. Kendisinden ve gerçeklerden kaçan, varolmama' yı seçen babasının düz ve yavan kişiliği ile dünyayı sorgulayan ve onu kavramaya çalışan kendisi, romanın yaşamsal eksenini oluşturuyor. Yazar, baba-oğul söylencelerine yaptığı göndermelerle bu ilişkiyi yeniden irdelerken, yaşam, ölüm, bellek, dil üzerine de düşünmekte, öykülemenin ve yazmanın doğasındaki müthiş yalnızlığı bulgulamaktadır.
Çeviren: İlknur Özdemir
Can Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
CAM KENT - New York Üçlemesi 1
'Her şey yanlış bir telefon numarasıyla başladı. Aranan kişi o değildi. Fakat aynı yanlışlık ertesi gece de yapıldı. Ve böylece oyun başladı. Kişi, aranan kendisi olmadığı halde, öyleymiş gibi davranırsa ne olur? Bu rastlantı onu nereye götürür? Rastlantıların onu götürdüğü yere sürüklenmeye neden razı olur? Bu soruların cevabı yok. Suda yayılan halkalar gibi birbirini izleyen olayların peşi sıra, kişinin ardına düştüğü şey, sonunda kendi hayatı, kendi geçmişi, içindeki ben, içindeki öteki olabilir.'
Çeviren:Yusuf Eradam
Metis Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com
HAYALETLER - New York Üçlemesi 2
İzleyen kim? İzlenen kim? İzleyen öykü anlatıcısı mı? Anlattığı öykü kimin öyküsü? Kendi öyküsü mü, izlediği kişinin mi? Peşinde olduğu kişinin geçmişini araştırırken kendine, kendi geçmişine yönelmesi neden? Giderek izlediği kişinin hayatına gömülürken kendi hayatını keşfe çıkması; izleyen iken izlenen olması; bütün bunlar bir tuzak mı yoksa? Bilinçli olarak yapılan kötü bir şaka mı? Hayaletlerin aklını karıştırmak için ona oynadıkları bir oyun mu?
Çeviren: Fatih Özgüven
Metis Yayınları
paul auster
02.06.2004 - 12:253 Şubat 1947’ de New York’ ta doğdu. Büyükbabası Amerika’ ya gelen ilk nesil Yahudi göçmenlerindendi. Yazı yazmaya 12 yaşında başladı. Columbia Üniversitesi’nde Fransız, İngiliz ve İtalyan edebiyatı okudu. 1970’ te, bir petrol tankerinde altı ay gemici olarak çalıştı. 1971’ de biriktirdiği parayla Fransa’ ya gitti; dört yıl boyunca şiir yazıp Fransızca’ dan çeviriler yaptı.1975’ te New York’ a dönüp, dört ince cilt halinde şiirlerini yayımladı. Kendi deyişi ile ' şairlerden başka kimse okumadı '. 1977' de oğlu doğdu. 1979, Auster için bir dönüm noktası oldu. Bu tarihte yürümeyen bir evliliği, küçük bir oğlu, kıt bir geliri olan, maddi ve manevi açıdan tıkanmış yazarın babası öldü. Evliliği bitti, yalnız kaldı ve babasından kalan miras sayesinde kendini yazmaya adadı. 1981 yılında, kendisi gibi yazar olan, Norveç asıllı Siri Hustvedt'le evlendi.Denemelerini ve şiirlerini çeşitli yayın organlarında yayınladı. Yirminci yüzyıl Fransız şiiri üzerine önemli bir antoloji yayınladı. 1982’ de Babası Samuel Auster’ i konu aldığı yaşamöyküsel romanı Yalnızlığın Keşfi'ni adlı ilk kitabını yazdı. Bugünkü ününe, City of Glass 1985, (Cam Kent) Ghosts 1986
(Hayaletler) ve The Locked Room 1986 (Kilitli Oda) dan oluşan New York Üçlemesi ile kavuşan Auster’ ın eserleri 20 dile çevrilmiştir. New York üçlemesi, Ülkesi ABD’ den çok Avrupa’ da ses getirmişlerdir.
Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak temsilcilerinden Paul Auster, 1986-1990 yılları arasında Princeton Üniversitesi’nde çeviri dersleri de vermiştir. Romancılık, şairlik, çevirmenlik, deneme ve senaryo yazarlığı gibi çeşitli yönlere sahip bir yazar olan Auster, eşi ve iki çocuğuyla New York'ta, Brooklyn'de oturmaktadır.
reenkarnasyon
02.06.2004 - 12:10İnsan rûhu çok geniş ve basîttir. mânevî âlemleri her ne kadar fizikî olarak görmüyorsak, seslerini işitmiyorsak ve onlarla temas kurmuyorsak da, rûhumuz çok ender de olsa, gizli veya açık bu âlemlerle yakınlık kurabilmektedir. Bazen rüya yoluyla, bazen fazlaca gelişen bir duygumuzun açtığı bir pencere yoluyla, zaman zaman bu âlemlere yakınlaştığımız olur. Meselâ bazen rüyamızda berzah âlemine yaklaşır, ölmüş dedemizi görür ve onunla konuşuruz. Rüyamızda bazen mîsal âlemiyle temas kurarız, bazen cinler âlemine yaklaşırız, bazen de vukûu yaklaşan bir olayı kader âleminden farklı sembollerle görürüz. Hayâlimiz tüm gördüklerine bir şekil ve bir sûret biçer ve bizim için tanıdık şekillerle bize gösterir. Yorumu da bize kalır.
Öte yandan, çok ender de olsa bazı insanların muhtemelen bir psikolojik rahatsızlık sebebiyle bazı duyguları, abartılı şekilde, yukarıda belirttiğimiz âlemlerden biriyle yakınlığını sürdürür. Bu yakınlığı, yaşadığı dünya âleminde yorumlamaya kalktığı zaman ise ortaya saçma sapan bir takım yorumlar çıkar. Geçmişte falanca yerde yaşamış olarak kendisini tanımlayan kimse, yukarıda bahsi geçen âlemlerden birisiyle fazlaca yakınlık kurmuş ve muhtemelen psikolojik dengesini bozmuş olduğundan isâbetsiz yorumlar yapmaktadır. Böyle kişiler ortaya çıkıp kendilerini ya başka bir insan bedeninde olduğunu, ya geçmişte de yaşadığını, ya da kendisini bir hayvan karakterinde hissettiğini söyleyebilmektedirler. Tedâvî olmaları gerekirken, yön değiştirip, reenkarnasyon meraklılarına malzeme olmaktadırlar. Medya da bunu kullanmaktadır.
Diğer yandan, hak dinlerde var olan, Peygamber Efendimiz’in (asm) haber verdiği ve Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin yorumladığı gerçek şudur: Salih (iyi) ruhlar ölünce kabirlerinde kalmazlar, gökleri ve yerleri gezerler. Bir kısmı Cennete mahsus yeşil kuşların içinde, bir kısmı şehâdet âlemi de denen bu yaşadığımız âlemdeki kuşçukların ve sineklerin içlerinde gezerler ve o kuşçukların duygularıyla dünyayı temâşâ ederler, izlerler, tefekkür ederler. Bir kısım Cennet ehli kimseler, berzâh âleminde iken “Tuyurun hudrun” denilen yeşil kuşların içinde Cennette gezerler.1 Demek sâlih ruhlar serbesttirler; kabirlerinde mahpus olmuyorlar, yıldızlarda, dünyada ve değişik yerlerde Allah’ın izniyle diledikleri gibi geziyorlar.2
Kanaatimize göre, ilkel dinlerdeki reenkarnasyon inancı, hemen her Peygamberle geçmişte insanlığa bildirilen “sâlih ruhların gezmesi” hakikatinin, yine insanlar eliyle deforme edilmiş, yani bozulmuş bir şeklidir. Mâlûm; babasız doğan Hazret-i İsa’ya “Allah’ın oğlu” diyecek kadar zaman zaman hoyratlaşan, akıldan, idrâktan, iz’andan ve insaftan uzaklaşan insan denen bu varlık sınıfı, hak dinlerin getirdiği gerçekleri bozmakta ve değiştirmekte çok maharet sergiledi. Hayatı seven, fakat sorumluluktan kaçan insanoğlu, sorumluluk getiren âhiret inancı yerine, sadece bir hayat ümidi veren reenkarnasyonu abartılı olarak benimsedi. Oysa âhiret inancı varken, reenkarnasyona sapmaya ne ihtiyaç var? Zaten âhirette hayat vardır!
Unutulmamalıdır ki, çürük ve batıl inançların tek çâresi sağlam inançlardır. İslâmiyet’in ter ü tâze âhirete îmân akîdesi tüm batıl inançları ve tüm reenkarnasyon anlayışlarını kökünden yıkacak güçtedir.
Nitekim Cenâb-ı Allah Kur’ân’da, “Biz ölüleri diriltiyoruz”3 demektedir. Bu diriliş rûhun kendi kişiliğinde ve müstakil hüviyetiyle dirilişinden başka bir şey değildir. Ne Kur’ân’da, ne de hadislerde reenkarnasyona haklılık verecek tek bir işâret yoktur.
Evet, öldükten sonra hayat vardır; fakat ilkel iddiâcıların dediği gibi “başka bedenlere göçüş” şeklinde değil; Kur’ân’ın îlân ettiği gibi “müstakil diriliş” biçimindedir.
radyo
02.06.2004 - 12:06Elektronik ve radyoculuğa meraklı olan kişilerin, kişisel bilgi, beceri ve deneyimlerini geliştirmek amacıyla yaptıkları haberleşmeye amatör telsizcilik denir. Elektronik alanında bir çok gelişmeye ön ayak olmuş amatör telsizcilerin bu çalışmalarını yapabilmeleri için gerekli alt yapıya sahip olmaları beklenmektedir. Bunun da ölçümü, amatör radyoculuk sınavı ve sınav sonucunda alınan lisanstır.
Amatör bantlarda yapılacak bir dinleme ile dünyanın bir çok bölgesinden amatör radyocuların örneğin cihaz testi, anten üretimi ve yeni teknojilerinin uygulanması konusunda deneyim ve görüş alışverişinde bulunduğuna tanık olunacaktır. Aynı şekilde, bu tür görüşmelerle başlayan arkadaşlıklar, dostluklar da geliştirilmesi, insanlar arasındaki anlaşma ve barışa da hizmet etmektedir. Normal koşullar altında bir araya gelebilmeleri zor ya da olanaksız gibi görünen insanlar, amatör radyo istasyonları aracılığıyla öncelikli olarak elektronik olmak üzere, çeşitli konularda uzun söyleşi yapma olanağına da sahiptir. Dünyanın bir ucundaki diğer amatör radyocunun adı, nasıl bir donanıma sahip olduğu, deneyimleri ve bunların ötesinde, yaşadığı kentteki hava durumu, o bölge insanı ve iklimi hakkında bilgi sahibi olmamıza yardımcı olmaktadır.
Ancak, amatör radyocuların görüşmelerini salt bu çerçeve ile sınırlamak da doğru olmayacaktır. Yine bantları karıştırdığımızda, hobileri konusunda söyleşenleri, çevre koruma konusunda sohbet edenleri de duymak olası. İlke olarak, başkasını rahatsız etmeyen ve yerel mevzuata aykırı düşmeyen konularda sohbet etmek mümkün. Ülkemizde 'C' sınıfı radyo amatörlerin 144 ve 433 MHz (2 metre ve 70 cm) bantlarında daha çok sohbet ettikleri söylenebilir. Özet olarak, geniş bir yayılma alanına sahip kısa dalga bantlarında çok uzun süren sohbetler, dar bantlarda özellikle çok büyük bir hoşgörüyle karşılanmayabilir, ama kimse de görüşmenizi kesmeniz için müdahale etmeyecektir.
Uluslararası bantlarda, diğer amatör radyocularla görüşebilmek için, özellikle SSB'de, temel bir İngilizce bilgisine sahip olunması kaçınılmaz bir koşul. Elbette ki, örneğin Almanya'da yaşayan bir Türk amatör radyo istasyonuyla görüşecekseniz, bu şart gibi görünmeyebilir. Varsayın ki, konuşma aralığında başka bir istasyon, Türkçe bilmeyen bir istasyon, size katılmak isteyecek, belki sizden sinyal raporu isteyecek. 'do not speak english' şeklinde yanıt vermeniz, uygun olmayacak, hiç yanıt vermemeniz ise oldukça uygunsuz olacaktır. Bu türden olumsuzlukları yaşamamak için, en azından temel İngilizce bilinmesi gerekiyor. Bu da olmazsa, uluslararası Q kodlarınu kullanabilmeniz sizi rahatlatacaktır.
Nasıl olsa SSB görüşmesi yapmayacağım, sadece 'maniple' yeni CW çalışacağım diyorsanız, kullanacağınız kısaltmaların arasında da temel İngilizce sözcükler olacaktır. İşte bu nedenlerden dolayıdır ki, amatör radyoculuk, kişilerin kendilerini sadece teknik alanda değil, yabancı dil bilgisi konusunda geliştirmelerine yardımcı olmaktadır.
televizyon
02.06.2004 - 11:58Kaynak: Sızıntı Dergisi, Şubat 2004 - Yazar: Hasan AYDINLI
televizyon
02.06.2004 - 11:56Tv'nin zararları çok fazla olmakla birlikte, bazılarını sıralayalım:
1- Şiddet görüntüleriyle şiddet uygulamaya meyelan hasıl etme,
2- Gayri ahlâkî görüntülerin çocuğa ve aileye menfî tesirleri,
3- Seviyesiz eğlence kültürünün özendirilmesi,
4- Oluşturulan modellerdeki kişiler arası münasebetlerin sığ ve menfaat kaynaklı olması,
5- Kültürel değerlerin yozlaştırılması ve başka kültürlerin özendirilmesi,
6- Aile fertlerinin birbirleriyle olan münasebetini azaltması ve yalnızlığa sebep olması,
7- Mühim hâdiselere karşı sistemli bir hissizleşme,
8- Korku kültürünün yaygınlaştırılması ve bundan menfaat elde etme,
9- İnsanları çaresizliğe ve karamsarlığa iten konuların reyting malzemesi yapılması,
10- Çalışarak kazanma yerine, ‘Çalışmadan köşeyi dön! ’ anlayışının yerleştirilmesi,
11- Tüketim ve kazanç uğruna her türlü değerin çiğnenmesi,
12- İnsanlara yalancı cennetler oluşturularak, gerçeklerden koparılması.
Buna benzer daha birçok zararlı tesiri saymak mümkündür. Kişinin; şiddet ve gayri ahlâkî sahnelerin, sigaraya ve alkole özendirici, doğruluğu enayilik olarak tasvir eden görüntülerin tesiri altında kalmadığını söylemesi, kendini kandırmasından başka bir şey değildir.
Tv hakkındaki bu kadar aleyhteki ifadelerden sonra bu âlete düşman olma veya bu teknolojiyi toptan reddetme gibi bir durumun anlaşılmaması için, bu âletin hayırda ve insanı yüceltme yolunda da kullanılabileceğini söylememiz gerekir. Ancak bu yol daha zordur. Zaten bütün tahripler, yakıp yıkmalar, bozmalar hep kolay olmuştur. Faydalı, iyi, güzel ve hayırlı işler ise, muhakkak zor olacaktır. Kâinat kitabından tefekkür tabloları, tabiattan insanı düşündüren ve güzel mesajlar sunan belgeseller, tarihimizden ders çıkarılacak ve gençlerimizi eğitme maksadıyla hazırlanmış filmler, çocuklarımıza insan ve vatan sevgisini, çevre koruma hassasiyetini, güzel ahlâkı, mânevî ve millî değerlerimizi tanıtma adına hazırlanmış çizgi filmler sunma, tabii ki, zor, masraflı ve vakit alıcı işlerdir. Ancak nesillerimizin mankurtlaşmasını engellemek, onları tv'nin zararlı tesirlerinden kurtarmak ve kendi öz değerlerimize sahip çıkmak istiyorsak, bu âletin iyi yönde ve şuurlu kullanılması için de gayret bizlere düşmektedir.
Toplam 191 mesaj bulundu