Arthas Adlı Üyenin Nedir Yazıları - Antoloji.com

  • manken

    06.06.2004 - 14:15

    Model iç yapısı ve dış yapısı ile insanlara örnek teşkil eden bir kavramdır. Oturması kalması gülen gözlerin ışığı etrafa verecekleri enerji ve örf, adet gelenek, görenekleriyle toplumsal açıdan örnek teşkil etmeleri gerekmektedir. İşte böylece meseleyi oluşturan modelin tanımı da ortaya çıkmış oluyor. Bu gün Türkiye’de bir çok genç bay ve bayan manken olmak istiyor. Aslında bir nevi de çaba gösterip istedikleri yerlere geliyorlar. Ama en önemlisi her meslekte olduğu gibi iş hayatında kalıcı olabilmektir. Kalıcı olmanın yolu başlarken emek sarf edilen her noktayı mesleğin neresinde olursan ol o noktadan vazgeçmemek kaidesinde saklıdır.

  • renkler

    06.06.2004 - 14:11

    4. Birleşik karışımının temel üç rengi

    İnsan gözü 400-500 nm civarindaki dalga boylarını mavi, 500-600 nm civarındakileri yeşil ve 600-700 nm civarındakileri kırmızı olarak algılar. Bilgisayar dünyasında bunlar üç temel renk; RGB olarak tanınır.

    Doğadaki tüm renkler yalnızca bu üç dalga boyunun farklı yoğunluklarda kullanılmasıyla elde edilebilir. Üçünün %100 oranında karışımından beyaz ışık elde edilir. Her bir eleman %0 oranına indirgendiğinde ise ışıksızlık, karanlık yani siyah elde edilecektir.

    Üç RGB renginin farklı şekillerde ekleyerek değişik renkler elde etme sanatına birleşme karışımı denir. Bu teknik bilgisayar ekranında renk oluşturmak için kullanılır.


    5. Ayrışık karışımının temel üç rengi

    Beyaz ışık üç temel rengin %100 oranında karışımından elde edilir. Karışımdan kırmızı ayrıştırıldığı zaman siyan* (mavi ve yeşil karışımı bir renk) . Yeşil çıkartıldığında magenta**, mavi çıkartıldığındaysa sarı elde edilir.

    Beyaz ışıktan renklerin çıkartılmasıyla yeni renkler elde etme işlemine ayrışık karışım denir.

    Boya ve vernikler bu teknikle üretilir: boya veya pigment kırmızıyı emip, mavi ve yeşili yansıttığı zaman, siyan rengini görürüz. Yeşil emildiği ve kırmızı ve mavi yansıdığında, magenta; mavi emilip, yeşil ve kırmızı yansıdığındaysa sarı rengini görürüz. Siyan, magenta ve sarı, ayrışık karışım metodunda kullanılan üç temel renktir.
    Genellikle bu karışıma siyah da eklenerek, dört renklik CMYK modeli elde edilir.
    *siyan = cyan; mavi-yeşil karışımı
    magenta = mora yakın bir renk

    okuyucunun dikkatine! ! bir günde beşden fazla yazılmıyor onun için bu günlük bukadar ;)

  • renkler

    06.06.2004 - 14:09

    3 Direkt renk ve yansıyan renk
    İnsanlar iki çeşit rengi algılayabilirler. Işık yayan bir cismin rengi “direkt renk” ve aydınlatılmış bir cismin rengi “yansıyan renk” olarak adlandırılır.
    Işık yayan bir cisim, güneş gibi doğal veya bilgisayar ekranı, ampulden oluşturulan yapay olabilir.

    Yansıyan renk, aydınlatılmış bir cismin rengidir. Bu renk cismin yüzeyinden ve yüzeyinin iç kısmından yansıyan ışığın bir birleşimidir.

  • renkler

    06.06.2004 - 14:08

    2. Renk tayfı

    Telekomünikasyonda kullanılan radyo dalgaları gibi, ışık da elektromanyetik bir dalgadır. Işığın özellikleri, radyo dalgalarından gamma ışınlarına kadar gidebilen, elektromanyetik dalganın boyuna göre değişir. Büyüklükler yaklaşık 400nm –700 nm (1 nanometre, metrenin milyarda birine eşit, ışığın dalga boyunu ölçmekte kullanılan uzunluk birimidir) arasında değişen dalgalar aracılığıyla taşınan enerji, retinadaki alıcıları uyararak, renk uyarıları üretecektir. CIE (Commission Internationale de l’Eclairage) 380 nm ile 780 nm arasındaki dalga boylarını “görülebilir” olarak belirlemiştir. İnsanlar öğle ışığını “beyaz ışık” olarak algılarlar. Bu görülen ışığın 400 nm’den (mavi) 700 nm’ye (kırmızı) değişen kombinasyonlarıdır.
    Beyaz ışığın bir prizmadan geçtiği esnada, ışık kırılır ve gökkuşağının yedi rengine ayrılır. Bu ışık bir cisimle karşılaştığında, bir bölümü cismin üstüne yansır. Bizim nesnenin rengi olarak algıladığımız şey de işte bu yansımadır.

  • renkler

    06.06.2004 - 14:08

    Renk nedir?

    İnsan tarafından renklerin algılanması, ışığa, ışığın cisimler tarafından yansıtılışına ve öznenin göz yardımıyla beyne iletilmesi sayesinde gerçekleşir.
    Göz tarafından algılanan ışık, retinada sinirsel sinyallere dönüştürülüp, buradan optik sinir aracılığıyla beyine iletilir. Göz, üç temel birleştirici renk olan, kırmızı, yeşil ve maviye tepki verir ve beyin, diğer renkleri bu üç rengin farklı kombinasyonları olarak algılar. Renklerin algılanışı dış koşullara bağlı olarak değişir. Aynı renk güneş ışığında ve mum ışığında farklı algılanacaktır. Fakat, insanın görme duyusu ışığın kaynağına uyum sağlayarak, bizim her iki koşuldakinin de aynı renk olduğunu algılamamızı sağlar.

    Tad alma, duyma, dokunma ve diğer duyularımızda da olduğu gibi, renklerin algılanışı da kişiden kişiye değişir. Bir rengi sıcak, soğuk, ağır, hafif, yumuşak, kuvvetli, heyecan verici, rahatlatıcı, parlak veya sakin olarak algılayabiliriz. Ancak bu tanımlama, kişinin, kültür, dil, cinsiyet, yaş, ortam veya deneyimlerinden kaynaklanır. Kısacası diyebiliriz ki herhangi bir renk, iki ayrı insanda asla aynı duyguları uyandırmayacaktır. İnsanların gamma ışınına duyarlılıklarıyla da birbirlerinden ayırmak mümkündür.

    Bir nesnenin şekli de bu farklılıklardan birini oluşturmaktadır. Büyük bir ihtimalle, katalogtan seçtiği bir ürünün rengi, asıl rengi ile katalogdaki rengi arasında hiçbir ilgisi olmadığını farkeden kişi sayısı hiç de az değildir.

    Işık, aydınlattığı nesnenin algılanmasını sağlayan araç olarak da tanımlanır. Biz bir nesneyi ancak gözlerimiz nesnenin yansıttığı ışık tarafından uyarıldığı zaman görür ve bunu bir renk olarak algılarız.

  • renkler

    06.06.2004 - 14:06

    Renk; ışığın cisimlere çarptıktan sonra yansıyarak gözümüzde bıraktığı etkiye renk diyoruz. İnsanlarda renk duygusunun oluşması için bir cismin göze ışık göndermesinin yanında, gelen ışık karşısında normal çalışan bir göz ve beyinde kusursuz bir görme merkezi gerekir.

    Işığın göze gelmesi fiziksel, bu ışınlar karşısında gözde meydana gelen işlemler fizyolojik, ışınların gözde algılanması olayı psikolojik olaydır.

    Renklerin hepsinin bir araya gelmesiyle oluşan beyazlık ve siyahlık aslında renksizliktir. Çünkü beyaz ile siyah renk değil, renksizliktir. Siyah ile beyazın karışımından oluşan çeşitli değerdeki griler de nötr renklerdir.

  • piyano

    06.06.2004 - 13:58

    Piyanoyu akort etmek ne anlama gelir?

    Genellikle telli, yaylı ve vurmalı çalgıların sesini ayarlamaya akort etmek denir. Piyonayo akort etmek de sesini düzenlemk anlamına gelir. Akort kelimesi, Almanca akkord sözcüğünden dilimize geçmiştir.

    Piyanoyu taşımak akordunu bozar mı?

    Bu piyanoyu nerden nereye taşıdığınıza bağlı olarak değişir. Eğer sadece bir odadan başka bir odaya ya da aynı odada başka bir yere taşıyorsanız bozulmaz. Ancak belli bir uzkalık sözkonusu ise, bir evden başka bir eve gibi o zaman böyle bir problem sözkonusu olabilir.

    Piyanomu hangi sıklıkla akort etmeliyim?

    Birçok piyano üreticisine göre yeni bir piyano ilk yılında dört kez ancak sonraki yıllarda ise yılda iki kez akort edilmelidir. Bu arada piyanonuzu sık kullanmıyorsanız bile onu akort edilmiş bir biçimde tutmak gerekir.

    Bir piyanonun ağırlığı nedir?

    Ortalama bir konsol ya da küçük piyano yaklaşık olarak yüzelli ile ikiyüzelli kilo arasında değişen bir ağırlığa sahiptir.

  • piyano

    06.06.2004 - 13:57

    Bir piyanoda kaç tuş vardır?

    Ortalama bir piyano 88 tuşa sahiptir. Bunların 36'sı siyahtır. Ancak 85 tuşa ya da 88 tuştan daha fazlasına sahip piyanoların var olduğu da bilinse de genel olarak bir piyanonun 88 tuşunun olduğu söylenebilir.

    Kaç çeşit piyano vardır?

    Piyanonun telleri ve ahenk tahtası dikey olanına konsol piyano, dik piyano ya da duvar piyanosu, yatay olanına ise kuyruklu piyano ya da kanatlı piyano denir. Kuyruklu piyanolar daha çok konserlerde kullanılır ve konsol piyanolardan daha pahalıdır.

  • piyano

    06.06.2004 - 13:52

    Piyano, klavyeli ve telli çalgılar grubunda yer alan en önemli müzik aletlerinden biridir. Piyanodaki sesler, tuşların tellere dokunan çekiçleri harekete geçirmesiyle çıkar. Seslerin tınısı, önünde tellerin gerili olduğu ahenk tahtası sayesinde güçlenir. Piyanoda bulunan iki pedal çalış sırasında sesi kuvvetlendirir ya da hafifletir.

    Çalgı yapımcıları, 15. yüzyılda, ilk klavyeli çalgı olan epinet'i, onu da geliştirerek klavsen'i buldular. 18. yüzyılın başlarına kadar klavseni kullandıktan sonra onun sesini tekdüzelikten kurtarmayı, istendiğinde güçlü, istendiğinde hafif tınılar veren bir çalgıya dönüştürmeyi tasarladılar. Bunu ilk gerçekleştiren İtalyan Bartolemeo Cristofori oldu. 1709'da Floransa'da yaptığı ve adına “Gravicembalo col piano e forte” dediği çalgı, ilk piyano; Cristofori de piyanonun bulucusu olarak kabul edilir. Bu gelişme daha sonrasında da devam ettirildi. Sürekli yapılan yenilik ve buluşlarla klavsenin yerini piyano aldı. İlk düz piyanoyu İrlandalı Sourtwell yapmıştır.

    Orgdan sonra ses alanı en geniş olan çalgı olan piyanoyu çalan müzisyenlere piyanist denir.

    Fazıl Say, Tuluyhan Uğurlu ve Süher Pekinel Kardeşler bilinen piyanistlerimizden sadece bazılarıdır.

  • kuyruklu yıldız

    06.06.2004 - 13:38

    Kuyruklu bir yıldız gibi...
    Yoksun...
    Yok…
    Yani hiç kalbin atmamış…
    Yani hiç nefes almamış…
    Yani hiç
    varolmamış gibi…
    Masal gibi…
    Bir varmış…
    Bir yokmuş…
    Varmış...

    Yokmuş...
    YOK….

    Gözlerimin seni ilk gördüğü andan, son gördüğü ana kadar
    olan zaman dilimini, beynimin en kalın duvarları arasına hapsettim. Sadece güzel
    şeyleri ayıklamadan, kendime saklamadan, fazlalıklarını budayıp eksikliklerini
    tamamlamadan.. Nasıl yaşandıysa öyle, işime geldiği gibi değil... olduğu gibi,
    yaşandığı gibi… Kim silebilir? Kim yok edebilir? Ölüm mü? ..

    Tanıştığımız ilk
    günleri hatırlıyorum... Kavurucu sıcaklar altında, genç insanların sağa sola
    savurduğu o elektriği... Gözlerdeki puslu bakışları... Arayışları,
    bekleyişleri... Kaçamak gülüşleri, anlık göz temaslarını... Kafamızın üstünde
    esen kavak yelleri bile o ateşi söndüremiyordu değil mi? .. Benden kaçışların...
    Kovalayışlarım... Bir yıldız kayması kadar kısa bakışların; yakalanınca yüzünde
    beliren pembelik... Başını nereye sokamayacağını bilemezdin; kalbini kime
    vereceğini bilemediğin gibi... Bana teslim olmak ister gibi ama bunu
    kabullenemeyişinin sözleri geliyor aklıma şimdi... “fazla yaklaşıp
    kovulmaktansa, uzakta durup çağrılmak daha iyidir.” Oysaki her bakışımın, her
    sözümün, her yürek atışımın seni çağırdığını bilseydin... Bildin ama zaman aldı,
    bildin ama gittin... Göz görür yürek severmiş... “Sen benim gözümle yüreğimle
    gördüğüm, sen benim gözümle yüreğimle sevdiğim olur musun? ! ” dedim. Oldun...
    Oldun ama zaman aldı... Oldun ama gittin...

    Ölüm ne kadar insafsız...
    Göğsümde keskin bir acının her türlü şiddetini yaşattı bana, varolmaktan
    yokolmak zamanına geçişin... Hala da yaşatıyor değişik şiddetlerde... Artık
    “sensiz” bir hayatın başladığı ilk saniye anladım, durmadan söylediğin o
    cümlenin anlamını... “Her zaman kıyametin arifesindeymiş gibi yaşamalı insan.”
    Ben yapamadım bunu... Şimdi hergün kıyametin ta kendisini yaşıyorum. Şimdi şimdi
    anlıyorum; en güzel anlarda bile içinde taşıdığın sıkıntıyı... En yüksek
    kahkahanın bile içinde sakladığın buruk tebessümü... Kendinden kaçışlarını,
    insanlardan –benden bile- saklanışlarını... Neden insanların, bana acıyarak
    baktıklarını... Neden kendini şeffaf ama geçilmez bir duvarın arkasında
    tuttuğunu... En muhteşem duyguların içinde bile, en acı verenlerinden birer
    damla bulunduruşunu... Neyin önünden kaçtın? Neyin arkasından kovaladın? Hepsini
    anladım; sen ölünce...

    “İnsan ölümlü bir mahluktur.”

    Neler düşündün,
    neler geçti aklından? Herkesin bildiği, benim aşktan kararmış gözümün görmediği
    bu “yokoluş” gerçeğini... Neden? ? ? Neyi istedin? .. Üzülmemi mi, Üzülmememi mi? ..
    “Acıların en acısı kendi kendimize çektirdiğimizdir! ”... İşte seni yokeden de
    buymuş, anladım... Sen beni de yanında sürükledin. Nereye gidersem gideyim,
    nerede olursam olayım, senin ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini
    biliyorum. Gözlerimi kapayıp, sadece bedenimi alıp, geleceğe yürüyemiyorum...
    Affet... Dünyanın hangi penceresinden bakarsam bakayım, hep aynı manzara... Hep
    sen... Nerdesin benim küçük mucizem? Hadi gelip kapıyı çalsana! .. Hadi kokunu
    burnuma, yüzünü elime dayasana...”

    Yazdıklarını buldum... Üzgünüm benden
    istediklerini yapamam! ”Üzülme, bana kızma, acıma, hayatını mahvetme,
    güzellikleri hatırla, ölümü unut! ”... Sana, yaşanmış her şeyi bu kadar boş
    kıldıran nedir? Her zamanki gibi kendini ifade edemeyişin mi yoksa ölümü sindire
    sindire kabullenişin mi? .. Biliyorum ki yine, yazmak istediğin binlerce
    kelimenin arasından bunları seçişin, sadece ve sadece hayata vermek istemediğin
    hesaptan kaynaklanıyor... Ben seni, kendi aleminde, şu anda varolduğun yokluk
    halinde -benden istediğin gibi- mutlu mesut yaşamaya bırakamam! .. Merhaba ile
    elveda deyişinin arasındaki zaman diliminde sıkışıp kalmana izin veremem! .. Bu
    haksızlık! ! ! Benden çaldığın güzellikleri geri istiyorum! .. Benden çaldığın,
    kıyametin arifesindeymiş gibi yaşamam gereken her günü geri istiyorum! Ne
    kalleşçeydi bu gidiş... Bana balonlarımı verip eline iğnelerini aldın...

    Kuyruklu bir yıldız gibi geçtin hayatımdan... Pırıltılarını sağa sola
    savurarak, yüz yılda bir gelen ve bir daha görmek için bir ömrün yetmediği bir
    yıldız gibi... Kısa ama harika bir zaman dilimine beni de dahil ettin... Şimdi
    senin için üzülmememi ve unutmamı mı istiyorsun? Her zaman beni güldürürdün ama
    bir ölü olarak bunu hala yapabilmen çok ilginç... Neresinden bakarsan bak iğrenç
    haldeyim. Ben bu durumdan polyanna’nın bile bir mutluluk kırıntısı bulup
    çıkaracağını sanmıyorum... Tüm hayatı bir sis bulutu arasından seyrediyor,
    dinliyorum... Arasıra o bulutun içine girip güneşi bulmak istiyorum ama
    korkuyorum inan, ya o da beni bırakıp giderse? .. Hayata karşı kahramanca
    savaşamıyorum artık, gücüm yok! .. Bir kez kabullenebilsem senin yokolduğun
    gerçeğini… Yapamıyorum... Eksikler, yaşanmamışlar, her güzel şeyin arkasına
    saklanmış o iğrenç gerçek... Yapmaya tatmaya vakit bulamadığım her şey beni
    rahat bırakmıyor... Kızgınlığımın sebebi bu işte... Eğer karanlığa doğru yola
    çıkacağını bilseydim, her günü kıyametin arifesindeymiş gibi yaşardım ben! Kabul
    edemiyorum bu gerçeği...

    “insan ölümlü bir mahluktur.”

    Hücreler
    dokuları, dokular organları, organlar sistemleri, sistemler organizmayı
    oluşturur. Kalp atmıyor, ciğer solumuyorsa, insan ölüdür... Sen ölüsün...

    Yoksun...
    VARSIN...
    Yani kalbin atmasa da...
    Yani nefes almasan da...

    Yani masal gibi...
    Bir varmış bir yokmuş diye başlayan,
    Kötü başlasa da
    iyi biten,
    İnsanların dilinde, kitapların sayfalarında,
    dünya döndükçe,
    ağızdan ağıza...
    unutulmayan masallar gibi...
    kuyruklu bir yıldız
    gibi...
    yüz yılda bir gelip pırıltılarını savuran
    kısa anlık mutluluklar
    yaşatıp,
    kaybolup karanlığa giden...
    uzaklara ışıklarını saçan
    ve benim
    bir daha göremeyeceğimi bildiğim halde
    beklediğim özlediğim...
    o bir avuç
    pırıltıya ömrümü harcadığım bir yıldız gibi...
    KUYRUKLU BİR YILDIZ GİBİ...

  • bizans

    06.06.2004 - 13:09

    Bizans ordusunun Müslüman olan komutani George

    Hz. Peygamber s.a.s'in vefatindan sonra, Islam Devleti'nin idâresini Hz.Ebû Bekir r.a. yüklendi.

    Hz. Peygamber s.a.s'in vefatiyla beraber, Islam'in gerçeklerini anlayamamis olan birtakim Müslümanlar, irtidât ettiler; yâni Islam esaslarina inanmadiklarini ilân ettiler. Islâm'da mürtedin, yâni dinden çikanin cezasi ölüm oldugundan, Halife Hz.Ebû Bekir r.a., bu insanlarin üzerine ordular göndererek, onlara gereken cezayi verdi.

    Bu arada birtakim Müslümanlar da söyle dediler:

    'Biz Islam'in dört sartini kabul ediyoruz: Kelime-i sehâde-ti söyleriz, namaz kilariz, oruç tutariz, hacca gideriz; fakat ze-kât vermeyiz'.

    Islam'in dört sartini yerine getirip, sadece bir tek sartini ifâ etmeyeceklerini söyleyen bu Müslümanlar üzerine de, Hz.Ebû Bekir r.a. cihâd ilân etti. Bu, son derece mühim bir karardi: Müslümanlara cihâd ilân etmek!

    Hz.Ömer r.a.; o sertligiyle, siddetiyle ün salmis olan insan, gelmis Hz.Ebû Bekir r.a.'a yalvariyor ve ona söyle diyor:

    'Sen, Resûlullah s.a.s'in, 'Ben insanlar lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah' deyinceye kadar onlarla savasmakla emrolundum. Kim bunu derse mali ve cani emniyette olur, hukuku ve hesabi Allah'a kalir' dedigini duydugun halde, nasil Müslümanlara, 'zekât vermiyorlar' diye savas açarsin'(1) . Hz.Ebû Bekir r.a. söyle cevap verdi:

    'Vallahi, namaz'la zekâtin arasini açanlarla savasacagim; çünkü zekât malin hakkidir'. Daha sonra Hz.Ömer r.a. söyle demistir:

    'Vallahi, Allah'in, Ebu Bekir'in gögsünü ferahlattigini gördüm ve anladim ki, o haklidir'(2)

    Hz.Ebû Bekir r.a., bu karari aldiktan sonra, Halid b. Velid'i, Islam'in bes sartindan herhangi birisini terkedenlerle savasmaya gönderdi (3) . Yâni Hz.Ebû Bekir r.a. Islamin bes sartindan bir tanesini dahi terk edeni Müslüman saymiyor ve onlara cihâd ilân ediyor. 'Islam bir bütündür' diyor; bir kismi terkedilince, o Islam'dan baska bir sey olur diye kabul ediyor ve Islâm'i bu sekilde anlayanlara savas açiyor.

    Halid b. Velid, Esed ogullari ve Gatafân'dan bu gibi insanlarla savasip büyük bir kismini öldürdü; geriye kalanlar da, ya esir oldular veya Islam'in bes sartina harfiyyen uyacaklanm söyleyerek Müslüman oldular. Ve anladilar ki, bu isin sakasi yok! Halîfe, Islam'in bir tek sartini terkedeni öldürüyor! ..

    Halid b. Velid, Medine'ye geri döndükten sonra, Halife Hz.Ebû Bekir r.a. onu ordusuyla beraber kuzey cephesinde bulunan Bizans üzerine gönderdi.

    Bizans üzerine sefer

    Hz.Peygamber s.a.s., Islam'm payidar olmasi ve insanligin kurtulmasi için, milâdi 7. yüzyilin iki emperyalist süper gücü olan Bizans ve Iran Imparatorluklarin çökmesi gerektigine isaret etmis ve daha hayatta iken, buralara savas açmistir. Bizans ve Iran: Bugünün Rusya ve Amerika'si, Avrupa'si ve Çin'i...

    Bizans köyleri, kasabalari, sehirleri, teker teker Islâm Devleti'nin egemenligine giriyor: Halid b. Velid'in elinde teslim oluyorlardi... Resulullah s.a.s'in duasi gerçeklesmis, Halid Allah'in kilici (Seyfullah) olmustu... Koca Bizans kaleleri, âdeta onun ki liciyla yerle bir oluyordu. Bunlar hikâye de degildi... Nitekim iki süper devletten Bizans, her gün biraz daha küçülüyor, topraklarini, vatandaslarini Islam adaletine, yâni Allah'in kanunlarina terkediyordu.

    Bu sekilde, tek gayeleri Allah'in kanunlarini her tarafa ha kim kilmaya matuf olan (4) Islam ordusu, bugünkü Ürdün sinirlari içerisinde bulunan ve o zamanlar Bizans'in elinde bulunan Yermuk'a varmisti.

    Islam ordusunda, 100'ü Bedir savasina istirak etmis olan (Bedrî) bin kadar sahabî vardi (5) .

    Iki ordu karsilasiyor

    Islam ordusuyla kâfir ordusu karsi karsiya gelmislerdi. Her iki tarafin ordu komutanlari, ordularinin savas düzenine sokuyor, son taktiklerini veriyorlardi.
    Her iki ordu bu sekilde karsi karsiya gelince, Bizans ordu komutani George ordusunun saflarindan ayrilarak, her iki ordu arasinda durdu ve Islam ordu komutani Halid'i istedi. Halid, yerine Ebû Ubeyde Ibnu'l-Cerrâh'i birakarak, atini George'ye dogru sürdü. Her iki komutan birbirlerine o kadar yaklastilar ki, atlarinin boyunlan birbirine degiyordu (6) .
    Iki davanin, ideolojinin, dünya görüsünün temsilcileri karsi karsiya gelmislerdi: Bir yanda Islam, öbür yanda Sirk ve Küfr! ..
    Her iki komutan birbirlerine aman verip konusmaya basladilar. George söyle dedi:

    - Yâ Halid, bana dogruyu söyle ve yalan söyleme! Çünkü hür olan yalan söylemez. Bana oyun oynamaya da kalkma, çünkü asîl olanlar, Allah rizasi için konusmak isteyene oyun yapmaz-
    lar. Allah'in sizin Peygamber'e gökten bir kiliç indirdigi ve Peygamber'in de onu sana verdigi, ve o kilici üzerlerine çekip savastigin her kavmi maglub ettigin dogru mu? Halid:
    - Hayir! dedi. George tekrar sordu:
    - O halde, niçin Seyfullah (Allah'in kilici) diye adlandinldin? Halid su cevabi verdi:

    - Allahu teala bize Peygamberini gönderdi. O bizi Islam'a davet etti. Biz ise, ondan nefret edip, ondan uzaklastik. Sonra bir kismimiz ona inanip, tabi oldu, bir kismimiz da onu yalanlayip uzaklasti. Ben, onu yalanlayip, ondan uzaklasan ve onunla savasanlar arasindaydim. Daha sonra Allah kalplerimize hidayet verdi ve ona inandik. O zaman bana, 'Sen, Allah'a baska güçleri ortak kosanlar -yâni O'na inandiklarini söyledikleri halde O'nun kanunlarina degil, kendi yaptiklari kanunlara tabi olanlar- üzerine çekilmis olan Allah kiliçlarindan bir kiliçsin! ' dedi ve muvaffak olmam için dua etti. Böylece bana 'Seyfullah' dendi. Ve ben, Allah'in yaninda baska güçler taniyan, onlara tabi olanlara karsi en siddetli savasan Müslümanlardan biriyim. George:

    - Dogru söylüyorsun, dedi ve devam etti:

    - Yâ Halid, beni neye davet ediyorsun? Halid söyle dedi:

    - Allah disinda, itaat edilecek hiç bir ilâh, yani güç, yâni put, yâni makam, yâni kisi tanimadigina; Muhammedin, O'nun hem kulu, hem de Peygamberi olduguna inanmak ve bunu herkese karsi açikca ilân edip sehâdet etmek; Peygamber vasitasiyla Allah'tan gelen kanunlari ikrar edip uymak! George söyle sordu:

    - Peki bu dediklerini kabul etmeyenlere ne yaparsimz? Halid su cevabi verdi:

    - Teslim olurlarsa, onlardan cizye alir, inançlarina karismayiz ve Islam Devletine tabi olurlar. George devam etti:

    - Cizye vermezlerse? Halid söyle dedi:

    - Onlara savas açacagimizi söyler ve onlarla savasiriz! George tekrar sordu:

    - Bugün dininizi kabul edip size katilanlarin Allah katinda mevkisi ne olur? Halid su cevabi verdi:

    - Allah'in bize farz kildigi gibi, mevkisi bizimkiyle ayri olur. Güçlü olanimiz, zayif olanimiz; önce Müslüman olanimiz; sonra Müslüman olanimiz, hepimizin mevkisi birdir. George yine sordu:

    - Yâ Halid, bugün sizin dininize girenin sevabi ile sizinki aynidir, demek mi istiyorsun? Halid:

    - Evet, hatta bizden de üstündür! George:

    - Nasil sizinle bir olur ki, siz ondan önce Müslüman oldunuz? Halid:

    -Biz bu dine girip, Peygamberimiz s.a.s.'e biat ettigimizde, o aramizda yasiyordu. Ona Allah'tan haberler geliyor, o da bize teblig ediyordu. Bize öyle deliller gösteriyordu ki, bizim gördüklerimizi görenlerin, duyduklanmizi duyanlarin Müslüman olup, biat etmeleri tabii bir seydi. Size gelince; siz bizim gördüklerimizi görmediniz, duyduklanmizi duymadimz ve onda müsahe de ettigimiz harikalara sahit olmadiniz. Onun için, aranizdan, kim samimi bir niyet ve ihlâsla dinimize girse, o bizden üstün olur! George söyle dedi:

    - Billâhi bana dogru söyledin, yalan söylemedin ve beni kendi fikrine çekmek için bir sey söylemedin. Halid:

    - Billâhi sana dogru söyledim. Benim, ne senden ve ne de siz-en olan hiçbir kimseden korkum yok! Sana söylediklerimin dogru olduguna da Allah kefildir.

    Bizans komutani Müslüman oldu

    Bunun üzerine George,, 'dogru söyledin' dedikten sonra, kalkanini ters çevirdi ve Halid'e yaklasarak, 'bana Islam'i ögret' dedi.

    Halid, George'yi karargâhina götürerek, üzerine bir tulum su döküp guslettirdi. Daha sonra da iki rekât namaz kildi.

    George'nin Müslümanlar tarafina geçmesini hücum sanan Bizans askerleri saldiriya geçti ve savas basladi.

    George Müslüman olmus, Halid'in yaninda, biraz önce komutani oldugu Bizans ordusuna karsi savasiyordu. Savas aksama kadar sürdü ve Islam ordusunun zaferiyle son buldu (7) .

    Savas meydaninda binlerce ölü ve sehit... Müslüman sehitleri ve kâfir ölüleri... Bir degillerdi tabii. Sehitler Allah için; ölüler ise Allah düsmani, yâni Islam nizamina düsmanlar için savasmisti. Ayni kefeye konamazdi bunlar! Kâfir ölüsüne nasil sehit, Müslümanla savasan kâfire nasil gazi denir? Müslüman sehitle, kâfir ölü, Müslüman gazi ile, savastan sag kurtulan kâfir askeri ayni ise, niçin savasiyorlar bunlar? .. dertleri ne bunlarin?

    Elbette ki biri Müslüman, digeri kâfir; Biri sehit, digeri ölü; biri gazi digeri kâfir firarisidir; 'Müsrikler hoslanmasalar da'.

    Allah'in, birbirmin ziddi olarak gösterdigi sehitle kâfir ölüsünü, hangi insan hangi hakla bir tutabilir?

    Farkli bir sehid

    Müslüman sehitleri arasinda, bir tanesi vardi ki, farkliydi öbürlerinden. Peygamber'i görmemis, Kur'an-i duymamisti o...

    Zekât nedir bilmiyor, Hac 'dan habersizdi o... Ayet okumamis, oruç tutmamisti o...

    Bu farkli sehidin adi George idi. Halid'e bakarak kildigi iki rekat namazdan baska namaz kilmadi. Adini bile Müslüman adina çevirmeye firsati olmadi. Bir tek sey bildi George: Kendini Allah davasina fedâ etmek...

    Buram buram sehadet kokuyordu George. Cennet görevlileri onu cennette agirlamak için yarisiyorlardi âdetâ...

    Allah'in kilici Halid, Müslüman olusu henüz bir günü doldurmamis olan bu sehide gipta ile bakiyor, Allah'in hikmet ve kudreti karsisinda, sevinç ve sükür gözyaslari döküyordu.

    George, 'kâlü belâ'dan beri, Allah davasi için sehid olmus, en güzel insanlar arasina giriyordu... Ne mutlu ona ve onun gibi olanlara! ..

    Dipnotlar:

    (1) Suyûti Tarihul-Hulefa, Misir, 1964, s. 74-75

    (2) Ay. es. s.75.

    (3) Ay. yer.

    (4) Bk. Kuran-i Kerim. Bakara sûresi, 193

    (5) Taberi Tarihul-Umemi ve'l-Mulûk, Beyrut, 1962, III. 397

    (6) Taberi, a.g.e III. 398.

    (7) Savasin ayrintilari için bk. Taberi a.g.e III. 398-401

    Kaynak: Prof. Ihsan Süreyya Sirma, Tarih suuru, Seha yayinlari

  • aids (h.i.v.)

    06.06.2004 - 12:48

    HIV ile ilgili Uyarı İşaretleri

    Bazı HIV virüsü belirtileri şunlardır:

    Öksürme, ishal, kilo kaybı, gece terlemesi, yorgunluk hissi

    İlginç renkli veya kokulu bir vajina akıntısı

    Yinelenen veya kalıcı vajina enfeksiyonları

    Vajinada veya vajina çevresindeki yara veya acı

    Adet dönemlerinde ani bir değişim

    Adet dönemleri arasında karın ağrısı

    Seks sırasındaki olağandışı acı veya ağrı

    Dilinizde veya ağzınızın içinde beyaz noktalar veya yaralar

    HIV Testi Yaptırma

    Aşağıdaki durumlar sizin için geçerliyse HIV testi yaptırmalısınız:

    İğneleri paylaşıyorsanız

    Eşiniz ilaç kullanmışsa veya kullanıyorsa

    Vücudunuzda herhangi bir HIV belirtisi varsa

    Prezervatif kullanmadan seks yaptıysanız da test yaptırmalısınız. Test yaptırmak basit ve kolaydır. Test sonucunda virüs taşıyıp taşımadığınızı öğrenebilirsiniz. Ancak, virüsün bağışıklık sisteminize ne kadar zarar verdiğini öğrenemezsiniz.

    Nasıl Test Yaptırabilirim

    Bazı yerlerde, adınızı vermeniz gerekmez, testin sonuçları yalnızca size bildirilecektir.

    Diğer yerlerde, sonuçlar sağlık yetkilinize veya danışmanınıza da bildirilir. Ancak, sağlık yetkilileri genellikle siz izin vermedikçe sonuçları başkasına vermezler.

    Tedavi Olma

    HIV için herhangi bir tedavi bulunmamaktadır. HIV virüsü taşıyan binlerce kişide yapılan çalışmalar, kombinasyon tedavisinin, insanların daha iyi hissetmesine ve daha uzun yaşamasına yardımcı olabildiğini göstermiştir.

    Bir doktorla, hemşireyle veya danışmanla konuşun. Tedavi seçenekleri hakkında size daha fazla bilgi verebilir.

    Gereken Cevapları Alma

    Bugün, birçok yerde AIDS testi yaptırabilir ve AIDS konusundaki sorularınıza yanıt alabilirsiniz:

    Sağlık bakanlığına bağlı birimlerde veya yerel sağlık kuruluşlarında

    Devlet kliniklerinde

    Özel doktorlarda

    Özel laboratuarlarda

    Birçok devlet kliniğinde test işlemi ücretsiz olarak veya çok az bir ücretle gerçekleştirilmektedir. Ayrıca, doktorunuz da HIV testi yapabilir ve sonuçları verebilir. Evde test yaptığınız takdirde sonuçlar için danışabileceğiniz yerler bulunmaktadır.

    Hamile olan veya hamile kalmayı planlayan kadınlar için daha fazla bilgi verilebilir.

  • aids (h.i.v.)

    06.06.2004 - 12:48

    HIV Virüsü Kadınlara Nasıl Bulaşır?

    HIV virüsü iki temel yolla bulaşır.

    1. Seks

    HIV vücudunuza HIV virüsü taşıyan birisinin kanı, spermi veya vajinal akıntıları yoluyla bulaşır. Bu durum, vajinal, anal veya oral seks sırasında gerçekleşebilir.

    Lateksten yapılmış bir prezervatif kullanarak HIV virüsünden korunabilirsiniz. Doğum kontrol hapları ve lateks olmayan prezervatifler, sizi HIV virüsünden koruyamaz.

    HIV virüsü hem bir erkekten hem de bir kadından bulaşabilir. Herhangi bir cinsel hastalığınız varsa HIV virüsünün size bulaşma ihtimali daha yüksektir.

  • aids (h.i.v.)

    06.06.2004 - 12:47

    AIDS, HIV virüsü bağışıklık sisteminizi zayıf hale getirdikten sonra ortaya çıkan hastalıktır. AIDS, Acquired Immunodeficiency Syndrome (Edinilmiş Bağışıklık Yetersizliği Sendromu) kelimelerinin kısaltmasıdır.

    AIDS hastası insanlar, bağışıklık sistemi güçlü olan insanları etkilemeyen mikroplar nedeniyle kötü enfeksiyonlara yakalanırlar.

    AIDS hastası olmadan yıllar önce HIV virüsü almış olabilirsiniz.

  • virüs

    06.06.2004 - 12:43

    'bilgisayar için ' virüs nedir?

    Virüs, herhangi bir bilgisayara değişik yollarla girebilen ve bu bilgisayarlarda istenmeyen sonuç ve zararlara yol açan programlara verilen genel bir isimdir. Bu programların kullandığımız, bilgisayarlarda çalıştırdığımız diğer programlardan temelde bir farkı yoktur. Bu nedenle, işletim sisteminin desteklediği bütün işleri yapabilirler. Virüsleri özel kılan, girdiği sistemlere kendilerini, kullanıcının farkında olmadan veya iradesi dışında çalıştırılacağı şekilde yerleştirmesi ve sistemlere zarar vermesidir. Bir virüs kullanıcı tarafından çalıştırılmadan veya kendisini programlayan kişi tarafından önceden belirlenmiş durum oluşmadan aktif hale gelmez. Bazı virüsler ise aktif hale geldikleri halde, belli bir süre istenmeyen etkilerini göstermezler. Virüsler genel olarak etkilerini diğer çalışan programlara 'bulaşarak', onlarda çeşitli değişiklikler yaparak gösterirler. Virüslerin bir diğer özelliği ise kendilerini çoğaltmaları ve hafızada değişik yerlere kaydetmeleridir. Virüsler, disketler, ağ paylaşımı, Internet (e-mail, dosya indirme, vs) yollarıyla yayılır. Virüslerin etkileri sadece rahatsızlık veren küçük problemler olabildiği gibi (ekranınıza rahatsızlık veren mesajlar çıkararak çalışmanızı bölmesi/engellemesi vb.) bilgisayarınızın hafızasını ve/veya disk alanını kullanarak bu kaynaklara verimli olarak erişiminizi engellemeleri ya da kullandığınız dosyaların içeriklerini bozmaları/silmeleri gibi oldukça zararlı etkileri de olabilir. Bunun dışında, kullandığınız bilgisayar programlarını bozabilir, çalışmalarını yavaşlatabilir, sabit diskinizin tamamını ya da önemli dosyaların olduğu kısımlarını silebilirler. Bazı virüsler ise kullanıcının bilgisayar konusundaki bilgisizliğini kullanarak yol açmadığı zararları vermiş gibi görünerek panik yaratırlar. Geçmişte bilgisayarlara çokça yayılmış, zararlara yol açmış, ancak günümüzde yayılmayan ve kendilerine anti-virüs yazılımlarınca korunma sağlanabilen ünlü virüslerden bazıları ise şunlardır

  • kaplan

    02.06.2004 - 17:12

    Kaplanların Ayırt Edici Özellikteki

    Postları Her kaplanın postundaki ve yanaklarındaki çizgiler ile kaşları, insanların parmak izleri gibidir. Nasıl parmak izi her kişide farklı şekillere sahipse ve ayırt edici oluyorsa aynı şekilde kaplanlardaki çizgiler de sadece tek bir tanesine özeldir.

    Bilim ve Teknik Dergisi, Şubat 1985, s. 33

  • kıbrıs

    02.06.2004 - 17:08

    Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethinden sonra kendisine Doğu Akdeniz hâkimiyeti yolu açılan Osmanlı Devleti'nin Girit ve Kıbrıs Adaları'nı da alması askerî ve siyasî bir zorunluluk halini almıştı.

  • nato

    02.06.2004 - 16:55

    NATO NEDİR, TÜRKİYE İLE YUNANİSTAN'IN NATO'DAKİ KONUMU NEDİR?

    İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Kuzey Atlantik bölgesindeki memleketlerin müşterek güvenini sağlamak üzere görüşmeler yapıldı. Sonunda 17 Mart 1948'de Brüksel'de beş devlet arasında 'Beşli Pakt' imzalandı. Daha sonra birleşik savunma sisteminin genişletilmesi için diğer devletlerin başvurması üzerine 4 Nisan 1949'da 'Kuzey Atlantik Antlaşması' imzalandı.
    Bu antlaşmayı imzalayan devletler şunlardır: Birleşik Amerika Devletleri, Büyük Britanya, Fransa, Kanada, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İtalya, Potekiz, Norveç, Danimarka ve İzlanda.

    Böylece İtalya ve Portekiz gibi Kuzey Atlantik bölgesiyle ilgisi olmayan devletler de pakta alındılar. Bu nedenle Türk ve Yunan Hükümetleri de Atlantik Paktına girmek istediğiler ve isteklerini pakta dahil devletlere bildirdiler.

    Türkiye ve Yunanistan'ın 1952'de, Batı Almanya'nın 1955'te ve İspanya'nın 1982 yılında NATO'ya katılması ile NATO üyelerinin sayısı 16'ya çıkmıştır.

    NATO'nun kuruluşu ile Sovyetlerin Avrupa'daki yayılması durdurulmuştur.

    Antlaşmanın başında, imza atan ülkelerin, milletlerin, demokrasi ilkeleri ve kişi hürriyetleri ve hukuk üstünlüğüne dayanan hürriyetlerini ve ortak savunmaları ile barış ve güvenliklerini korumak için birleşmiş oldukları belirtilmiştir:

    'Taraflardan bir veya birkaçına, Avrupa'da yahut Kuzey Amerika'da yapılacak herhangi bir tecavüz, pakta dahil bütün devletlere birden yapılmış sayılacak, her devlet, tecavüze uğrayanların yardımına koşacaktır'.

    NATO'nun ilk merkez karargahı Paris yakınında kurulmuş, sonradan Brüksel'e alınmıştır. NATO'nun Güney-doğu Komutanlığının karargahı ise İzmir'dedir.

    KAYNAK:
    Armaoğlu, Prof. Dr. Fahir-; 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım Yayınevi, Genişletilmiş 12. Baskı, Ankara, s. 447-449.

  • insan

    02.06.2004 - 16:44

    insan

    Doğadaki diğer biyolojik canlılarda olduğu gibi varolduğu yaşam serüveninde bir çok evrimsel süreçten geçmiştir insan… Ayakları üzerinde durabilmiş, maddeye şekil verip tasarımlar yapabilmiş, elleri ile üretebilmiş ve tüm bunların sonucunda kendini bir bütün olarak ifade edebilecek sanatı ve kültürünü oluşturmuştur. Belki de bu şekilde yaşamı anlamayı, kendini duyumsayabilmeyi öğrenebilmiştir. Ama asıl önemlisi, kendini bir varlık olarak algılama becerisini gösterebilen bilinen tek varlık olmuştur. Sancılı bir süreçtir bu…Eski Hint kültüründe, insan bütün canlılarla kendini bir algılar. Bu düşünüşe göre doğada canlılar birbirlerine bağlı olarak bir aradadır. Klasik Yunanda ise insanın düşünce ve duyguları ile diğer canlılardan ilk kez ayrıldığı görülmektedir; İnsana özgü olan akıl ile insan kendisini diğer varlıkların önüne çıkarır ve bir noktada tanrılıkla bağlanır (Logos) . Descartes’ da insan aklı ile tanrısallık bir arada algılanır. Dünyanın varlığından tanrıya giden yol bırakılıp, Tanrılıkta kökünü bulan, bilen aklın ışığından dünyanın çıktığı şeklinde bir sonuçlanmaya varılır. İbni Sina’dan Spinoza’ya ve Hegel’e kadar gelen panteizm, insan tini ile Tanrısal tinin özdeşliğini ana öğretilerden biri haline getirmiştir. Artık insanın tinsel farklılığı irdelenmektedir. Leibniz bunu daha da ileri götürmüştür. Ona göre insan kendinde bir tür küçük tanrıdır.

    Tarih boyunca kendi üzerindeki bilincinin gelişip artmasıyla insan artık kendisinin kim olduğu, bu evren içerisinde yerinin ne olduğu sorularını da sormaya başlamıştır. Scheler’e göre insanın bu sorgulamaları onu birçok sonuca götürmüş, bu sonuçların etkileri de kendisini insanlık tarihi olarak ortaya koymuş olduğundan, tarihte ortaya çıkan insanlıkla ilgili ide’leri beş farklı ana madde üzerinde toplamıştır;

    Scheler, özellikle Yahudi ve Hıristiyan geleneğine bağlı olan çevrelerin, dinsel inancın insan üzerindeki ide’si ile algılanan insan düşüncesini dile getirir. Tanımlanan bu ilk ide, Tanrı tarafından yaratılan bir çift insan tasarımının (Adem- Havva) insanlık üzerinde kendisi hakkında bıraktığı etkidir. Bu düşünceye göre, insan daha doğuştan günahkardır. Çünkü aklı ve özgür iradesiyle işlediği günah sonucu Tanrı tarafından cennetten kovulmuştur. İnsanın aklı sayesinde ulaştığı Tanrı kavramı, yine bu aklın, Tanrıyla ama temelde kendisiyle çatışması olarak belki de insanlığın yarattığı ilk mitos biçiminde ortaya çıkmış olması gerçekten çok ilginçtir.

    İnsanlık üzerinde en çok kabul gören ikinci ide “Homo sapiens” ide’sidir. Yunanlıların ulaştığı bu düşünce, insanın bir “akıl varlığı” olduğudur. Bu düşünce ilk olarak Anaksogoras tarafından dile getirilmiş, Platon ve Aristoteles tarafından da felsefi biçimde açıklanmaya çalışılmıştır. Aristoteles’e göre “Anima rationalis” ide’si yani aklın yolundan giderek bilgi ağacını tanıma ve cennetten kovulma düşüncesi sonraları Hıristiyan felsefesinde de insan özünün “Anima rationalis” ide’si ile tanımlanmasını doğurmuş, bilgi ile günah bir arada algılanır hale gelmiştir. Homo sapiens ide’si insanı hayvandan ayıran bir özelliktir. Akıl aracılığı ile insan varolanı olduğu gibi tanımaya, Tanrıyı, evreni ve kendini bilmeye elverişli hale gelebilmiştir. Aristoteles’ten Kant’a homo sapiens ide’sini kabul eden hemen bütün filozoflar için insan Tanrıca bir etmendir. İşte bu etmen, kaosu kozmos’a çeviren şey ile ilkece aynıdır. Bu durum ise “aklın değişmezliği” tartışmalarına neden olmuştur. Hegel tarafından yadsınmış olan aklın değişmezliği ona göre eksik bir bakış açısıdır. Hegel tarihi aklın ürünlerinin bir toplamı olarak değil, insanlık tininin bir biçimlenmesi olarak görür. Tarih ona göre, Tanrılığın insanın ideler dünyasında anlaşılması ve kendi kendisinin farkına varılmasının meydana getirdiği sürecin adıdır.

    İnsan üzerindeki üçüncü ide, naturalist, pozitivist, ve daha sonra pragmatist öğretilerin kabul ettiği “homo faber” ide’sidir. Bu düşünceye göre insan temelde hayvanlardan çok da farklı olmayan bir “içgüdü varlığı”dır. Bacon, Hume, Spencer gibi pozitivistlerin insan anlayışları, onun içgüdü varlığı olduğu yönündedir. Çalışan, konuşan, alet yapan, aklını ve mantığını ancak uğraşları ile kuran bir varlıktır insan. Özde düşünen değil yapabilen, şekil veren, üretebilendir.

    İnsan için ortaya atılan dördüncü ide ise, onun tarih içerisindeki soysuzlaşmasına değinir. Bu görüş, evrimleşme sürecini tamamlayamayan insanın bu eksikliğini giderebilmek üzere varolmak için üretmek zorunda olduğu aletleri kullanma gereksiniminden bahseder. Evrimsel olarak genetik yapılanmasını doğa ile uyumlu hale getiremeyen insan yok olması gereken bir canlı türüdür. Ancak bu yok oluşu o kendi tinsel yapısı ve aklı ile aşmıştır

    İnsan üzerine günümüz felsefesinde ortaya konan beşinci ide Scheler’e göre kendisini öylesine mağrur ve baş döndürücü bir yüksekliğe koymuştur ki artık insan, üst insan kimliği ile karşılaştırıldığında “utanç verici” bir varlıktır. Üst insan tek sorumlu olan bir efendidir. Yaratıcıdır. Tarihin kendisinde anlam bulduğu yegane varlıktır. Özde ortaya konan bu ateizm kavramı, insanın bir kişi olması için teist Tanrı kavramının varolmaması gerekliliği esasına dayanır. Hartman’a göre insanın dışında bir varlığın geleceği belirlemesi özgür ve kendinden sorumlu bir varlık olarak insanı ortadan kaldırır.

    İnsanın insan hakkında düşünce tarihinde söylediği yığınla söz ve ürettiği çok sayıda düşünceden sonra vardığı nokta aslında bir yere varamamış olmasının yarattığı içsel çelişkidir. Tarih boyunca insanın aklı ve tinsel yapısıyla ulaştığı Tanrı kavramı, yine aynı akıl tarafından yok edilebilmektedir. Ama asıl paradoksu oluşturan, Tanrıyı reddedebilen insanın, evrende kendisini farklı bir yere koyarken ve insanı tanımlarken, Tanrıyı algılamasını sağlayan tinsel özelliğini her şeye rağmen ortaya koyma çabasıdır. Dolayısıyla aslında insanoğlu bilir ki, Tanrıyı anlamak insana özgüdür ve insanca bir eylemdir. Özetle, bu bir çıkmaz sokaktır. Bu durum ise yaşadığımız çağda, kendi ürettiği en büyük soruya yanıt bulduğunu kabul eden insanı başka açmazlara götürür. İşte böylesi bir durumda da sorulması gereken temel soru, düşünen insanın felsefi “uyanış” ını reddeden çözümlerin oluşturduğu problemlerin neler olabileceğidir?

    Bir yanda, Tanrıyı sorgulayarak ondan bir şekilde uzaklaşmayı becermiş insan gerçeği vardır. Tanrıyı anlamayı düşünsel boyutta artık gerekli bulmayan insan, varoluşunu anlamak, kendini bilmek adına girdiği bu savaştan vazgeçerek ve tinsel yapısından tekrar koparak bir anlamda insanlığından uzaklaşmakta mıdır? Evet…yanıtlanması zor bir sorudur bu. Ancak insan olma bilinci ve kişi olma sorumluluğu insanı tam anlamıyla tüketmiştir. Belki de bu yüzden vazgeçmiştir günümüz insanı. Yenilmiştir. 19. yüzyıl sonrası ortaya çıkan bilimselci anlayışın faydacı bir bakış açısıyla bütünleşerek değerlendirme ölçütü haline gelmesi başka hangi nedenlerden dolayıdır? Tanrıya insanlaşması için gereksinimi olan insanın onu reddedemeyip göz ardı etme çabasıdır bu. Artık gerçek, sadece denenebilir ve tekrar edilebilir doğruların kendisidir.

    Öte yanda ise, sanki başka bir dünyada aynı süreç, tanrıyı değil kurallarını yaşamak adına koşulsuz ve sorgusuz bir inancı önermektedir. Çünkü yine yanıtın bulunduğu kabul edilmiştir. Ancak sorunun yanıtını kim vermiştir? soruyu soran akıl mı? Yoksa aklın bulduğu Tanrı mı? Neden artık insanın tinselliği bir yerden sonra gereksiz yada yetersiz bulunabilmektedir? Sanırım yanıtımız ne olursa olsun, bu düşüncenin, sonuçları açısından yine benzer bir şekilde, insanı, sorgulamama noktasına getirebilmesi oldukça düşündürücüdür.

    Günümüz dünyasında felsefi eğitim konusunda niçin eksik kalınmıştır? Neden ısrarla felsefi düşünceden bilinçli bir şekilde uzaklaşılmakta, bahis konusu edilmemektedir? Öyle görünüyor ki bu durum günümüz dünyasını belirleyen değerlerle, anlayışlarla ve görme açılarıyla ilgilidir. Artık “insan olma bilincinin” rafa kaldırıldığı 21. yüzyılın başlarında “humanitas” idealinin üst bir noktası olarak insan hakları düşüncesine ulaşabilmiş olan insanın, bu hakların ihlalinin önüne neden geçemediği de kanımca son derece açıktır. Felsefi bilginin temeli olarak bağımsız ve yaratıcı düşünmenin zayıfladığı, kendini dar çevresinden soyutlayarak bir bütün olarak algılayabildiği “theoria” yönünü yitirdiği, bilginin, bütünlüğü olmayan ve birbirinden kopuk uzmanlıklarla sınırlandırıldığı dünyamızda insanın kendini anlama çabası, faydacı anlayışından dolayı son derece gereksiz bulunmaktadır. İşte bu yüzden toplum bilimcilerin ısrarla sorgulamaya ve anlamlandırmaya çalıştığı insanın etik anlayışı yok olma sürecine girmiştir. İşte bu yüzden günümüz Türkiye’sinde temel eğitimin üzerinde böylesine hesaplar yapılmakta, “kişi” olabilecek kuşakların, yönetenlerin faydacı anlayıştan kaynaklanan çıkarları uğruna, sorgulayamayan “sürü insan”lar haline gelebilmesi için elden gelen her çaba sarf edilmektedir. Ve işte bu yüzden, tüm teknolojik avantajlarına rağmen günümüz insanı için “İNSAN OLMA SORUNU” ve “İNSAN NEDİR? ” sorusu daha önemli hale gelmiş, onun insanlaşması için temel gerekliliğin yanıtın kendisinde değil sorulan sorunun oluşturduğu eylemde, yani “ARAMAK” ta olduğu inanıyorum ki daha da belirginleşmiştir.

  • tavşan

    02.06.2004 - 16:37

    Sıçrayan tavşanın gövdesi ve kuyruğu aynı uzunlukta olup, boyu 50 cm.dir. Tehlike anında kangurular gibi zıplayarak kaçar ve her sıçrayışta 2 m. gider.

    Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı:212, Temmuz 1985, s.13

  • timsah

    02.06.2004 - 16:35

    YAVRU TİMSAHLAR

    Bazı timsah türleri yuvalarını toprağın üzerine yaparlar. Bu yuvalarda malzeme olarak kimi zaman yaprakları kimi zaman dalları, kimi zamansa çamuru kullanırlar. Bu malzemeleri topladıktan sonra anne timsah yaklaşık 2 m. genişliğinde, 1 m. yüksekliğinde bir yığının içerisine yumurtalarını yerleştirir, sonra da üzerlerini kapatır. Yapraklar ve dallar çürüdükçe yumurtaları sıcak tutabilmek için onlara yeterli ısıyı sağlar. Anne timsahlar genellikle yumurtaları koruyabilmek için yuvanın yakınında kalırlar. Annelerinin koruması altında olan yavru timsahların, burunlarının ucunda yumurtalarının kabuklarını kırabilmelerine yardımcı olacak sivri uçlu dişleri vardır. Yumurtadan çıkar çıkmaz, bu diş hemen dökülür.

    Zoobooks, Eylül 1995, s.13

  • timsah

    02.06.2004 - 16:34

    TİMSAHLARIN YUVALARI

    Sürüngenlerin sadece yumurtalarını bir yere bıraktığı ve yavruların kendi kendilerine kuluçkadan çıktıkları zannedilebilir. Oysa bu doğru değildir. Örneğin anne timsahlar, yumurtalarından çıkmadan önceki ve daha sonraki birkaç aylık süre boyunca yavrularına çok fazla koruma sağlarlar. Bütün timsahlar farklı türlerde yuvalar yaparlar, fakat amaçları aynıdır; yavrularını yumurtadan çıkana kadar güvenlikli bir yerde tutabilmek… Timsahlar genellikle yerde derin bir oyuk açarak yuva yaparlar. Yaklaşık 50 yumurtayı dikkatli bir şekilde iki ya da üç tabakanın üzerine yerleştirirler. Daha sonra yumurtaları sıcak tutabilmek için üzerlerini kumla örterler. Yer, çok ısınmaya başladığında dişi timsah yuvaya su sıçratmaya ya da serinliği sağlayabilmek için yuvanın üstüne çimen yerleştirmeye başlar. Ayrıca anne timsah gerektiğinde yavruların yumurtaların kabuğunu kırabilmelerine yardımcı olabilmek için dişlerini kullanır.

  • kıyas

    02.06.2004 - 16:19

    Aristoteles, muhakeme yöntemleri olarak hem diyalektiğin hem de biçimsel mantığın sistematik bir değerlendirmesini yapan ilk kişiydi. Biçimsel mantığın amacı, geçerli savları geçersiz savlardan ayırmak için bir çerçeve sunmaktı. Aristoteles bunu kıyaslar biçiminde yaptı. Gerçekte aynı tema üzerinde varyasyonlar olan farklı kıyas biçimleri vardır.

    Aristoteles Organon’unda, daha sonra Hegel’in yazılarında tam ifadesine kavuşacak olan diyalektik mantığın temelini oluşturan on kategoriyi anar: töz, nicelik, nitelik, bağıntı, yer, zaman, durum, iyelik, etkinlik, edilginlik. Aristoteles’in mantık üzerine çalışmasının bu yanı çoğunlukla gözardı edilmektedir. Örneğin, Bertrand Russell bu kategorileri anlamsız buluyordu. Ama Russell gibi mantıksal pozitivistler* (kendi dogmalarıyla çakışan parçalar ve kırıntılar dışında) pratikte tüm felsefe tarihini “anlamsız” bularak bir kenara attıkları için, bu bizi ne şaşırtmalı ne de pek fazla sıkıntıya sokmalıdır.

    Kıyas, mantıksal muhakemenin, çeşitli şekillerde ifade edilebilecek bir yöntemidir. Bizzat Aristoteles tarafından verilen tanım şöyleydi: “Belirli şeylerin ifade edilmiş olmasından, ifade edilmemiş başka bir şeyin zorunlu olarak çıktığı konuşma.” En basit tanım A. A. Luce tarafından verilmektedir: “Bir kıyas, Sonuç denilen önermenin, Öncül denen diğer iki önermeden zorunlu olarak çıktığı, bağlantılı bir önermeler üçlüsüdür.”[6]

    Ortaçağ uleması, dikkatini, Aristoteles’in Birinci ve İkinci Analitikler’de geliştirdiği bu biçimsel mantığa odaklamıştı. Aristoteles’in mantığı işte bu biçimde Ortaçağdan bugüne gelmiştir. Pratikte kıyas iki öncül ve bir sonuçtan oluşur. Sonucun öznesi ve yüklemi, her iki öncülde de bulunan, ama sonuçta bulunmayan bir üçüncü terimle (orta terim) birlikte, her biri öncüllerden birinde olmak üzere açığa çıkar. Sonucun yüklemi büyük terimdir; bunu içeren öncül büyük öncüldür; sonucun öznesi küçük terimdir; ve onu içeren öncül de küçük öncüldür. Örneğin,

    a) Tüm insanlar ölümlüdür. (Büyük öncül)

    b) Sezar bir insandır. (Küçük öncül)

    c) O halde Sezar ölümlüdür. (Sonuç)

    Buna olumlu kategorik önerme denir. Bu, her aşamanın bir öncekinden zorunlu olarak çıktığı, mantıki bir muhakeme zinciri izlenimi verir. Ama aslında durum öyle değildir, çünkü “Sezar” zaten “tüm insanlar”da içerilmektedir. Hegel gibi Kant da kıyası (onun tabiriyle, şu “sıkıcı öğretiyi”) aşağılıyordu. Ona göre kıyas, aldatıcı biçimde bir muhakeme görünüşü vermek için, sonuçların öncüllere zaten gizlice dahil edildiği “bir sahtekârlıktan öte bir şey değil”di.[7]

    Diğer bir kıyas türü, biçim olarak koşulludur (eğer... o halde) , örneğin: “Eğer bir hayvan kaplansa, o bir etoburdur.” Bu, olumlu kategorik önermenin söylediği şeyin (bütün kaplanlar etoburdur) aynısını söylemenin başka bir yoludur. Aynı şey olumsuz biçim için de geçerlidir: “Eğer o bir balıksa, bir memeli değildir” demek, “hiçbir balık memeli değildir” demenin yalnızca başka bir yoludur. Biçimsel fark, gerçekte tek bir adım bile ilerlemediğimiz olgusunu gizlemektedir.

    Bunun gösterdiği şey, gerçekte şeyler arasındaki iç bağlantılardır, ama gerçek dünyada “A” ve “B” belirli biçimlerde “C”ye (orta terim) ve öncüle bağlıdırlar, bu bakımdan onlar birbirlerine sonuçta bağlıdırlar. Büyük bir derinlik ve sezgiyle Hegel, kıyasın gösterdiği şeyin özelin evrenselle ilişkisi olduğunu göstermiştir. Bir başka deyişle, kıyasın kendisi karşıtların birliğinin, mükemmel çelişkinin ve gerçekte her şeyin bir “kıyas” olduğunun bir örneğidir.

    Kıyasın en parlak dönemi Ortaçağdaydı. O dönemin ulemasını oluşturanlar, tüm ömürlerini her türden karanlık teolojik sorunlara (meleklerin cinsiyeti gibi) ilişkin sonu gelmez tartışmalara adıyorlardı. Biçimsel mantığın labirentvari yapıları onların gerçekte derin bir tartışmaya gömüldükleri izlenimini veriyordu, oysa onlar aslında hiçbir şey tartışmıyorlardı. Bunun nedeni, biçimsel mantığın kendi doğasında yatmaktadır. Adının da çağrıştırdığı gibi, biçimsel mantık bütünüyle biçimle ilgilidir. İçerik sorunu onun semtine uğramaz. Biçimsel mantığın esas kusuru ve onun Aşil topuğu tam da budur.

    İnsan maneviyatının o büyük yeniden uyanışı olan Rönesansla birlikte Aristo mantığından duyulan hoşnutsuzluk yaygınlaştı. Aristoteles’e karşı büyüyen bir tepki oluştu. Bu, büyük düşünüre karşı gerçekte adilâne bir tutum olmamakla beraber, kilisenin onun felsefesinde değerli olan ne varsa gizlemiş ve yalnızca cansız bir karikatürü muhafaza etmiş olmasından kaynaklanıyordu. Aristoteles için kıyas, muhakemenin yalnızca bir parçasıydı, hem de en önemli olması gerekmeyen bir parçası. Aristoteles diyalektik üzerine de yazdı, ama bu yön unutuldu. Mantığın tüm canlılığı yok edildi ve Hegel’in ifadesiyle, “bir iskeletin cansız kemiklerine” dönüştürüldü.

    Bu cansız biçimciliğe karşı duyulan tepki, bilimsel araştırma ve deneye muazzam bir itilim veren ampirizm hareketinde yansımasını buldu. Ne var ki, düşüncenin biçimlerinden tümüyle vazgeçmek mümkün olmadığı için, ampirizm daha en başından kendi yok oluşunun tohumlarını taşıdı. Yetersiz ve yanlış muhakeme yöntemlerinin tek yaşayabilir alternatifi, yeterli ve doğru olanları geliştirmektir.

    Ortaçağın sonuyla birlikte kıyas her yerde gözden düştü, alay ve küfür konusu oldu. Rabelais, Petrarch ve Montaigne onu hep mahkûm ettiler. Ama yine de Reformasyonun taze rüzgârlarından nasibini almadan, özellikle Katolik ülkelerde, ite kaka yaşamına devam etti. 18. yüzyılın sonuyla birlikte mantık öyle kötü bir duruma düşmüştü ki, Kant, Saf Aklın Eleştirisi’nde eski düşünce biçimlerinin genel bir eleştirisine koyulma zorunluluğunu duydu.

    Biçimsel mantığı kapsamlı bir eleştirel analize tâbi tutan ilk kişi Hegel oldu. Hegel bununla, Kant’ın başlatmış olduğu işi tamamlıyordu. Ama Kant yalnızca geleneksel mantıkta içkin kusurları ve çelişkileri gösterirken, Hegel, biçimsel mantığın başetmekte güçsüz kaldığı hareketi ve çelişkiyi içeren, tamamen farklı, dinamik bir mantık yaklaşımı geliştirerek çok daha öteye gitti.

  • kıyas

    02.06.2004 - 16:18

    Mantıksal düşünce, yani genel olarak biçimsel düşünce” diyor Troçki, “daha genel bir kıyastan, bir dizi öncül aracılığıyla gerekli sonuca ilerleyen tümdenge­lim yöntemine dayanır. Bu kıyaslar zincirine, zincirleme kıyas denir.

Toplam 191 mesaj bulundu