Arthas Adlı Üyenin Nedir Yazıları - Antoloji.com

  • peri bacaları

    12.02.2006 - 16:03

    Kapadokya Genel Tarihçe

    Erozyonun oluşturduğu Peri Bacaları ve inanılmaz görüntülerle herkesi şaşırtan vadileri, insanların inanç uğruna oyarak inşa ettikleri ve günümüze kadar canlılığını koruyabilmiş freskleriyle kaya kiliseleri, canlarını kurtarabilmek amacıyla yerin metrelerce altını -kimi zaman sekiz kat- oyarak yeraltı yerleşim yerleri bugünkü Kapadokya'yı meydana getirir. İnsan ve doğa el ele vermiş ve dünyanın harikalarından birini ortaya çıkarmıştır.

    Roma İmparatorluğu döneminde yaşamış olan Strabon, Geographika adıyla yazmış olduğu kitabında Kapadokya'yı, doğuda Malatya, batıda Aksaray, güneyde Toros Dağları ve kuzeyde Doğu Karadeniz'e kadar uzanan b ir bölge olarak sınırlandırır. Bugün ise Kapadokya eşittir peribacaları, kaya kiliseleri, yeraltı şehirleri olduğu için bugünkü Kapadokya, bu oluşumların en yoğun olduğu Avanos, Ürgüp, Uçhisar, Göreme, Ortahisar, Gülşehir, Derinkuyu ile Aksaray yakınındaki Ihlara vadisi akla gelmektedir.

    Kapadokya bölgesinin jeolojik oluşumu Erciyes, Hasan, Melendiz, Göllüdağ ile daha birçok küçük volkanik dağların, Üst Miyosen çağda patlamaları ile başlamıştır. Bölgeye yayılan lavlar, göller, akarsular üzerinde 100-150 metreyi bulan değişik sertlikte tüf tabakasından oluşan yüksek bir plato meydana getirmişlerdir. Zamanla bu platonun, erozyonun etkisiyle inanılmaz derecede aşınması sonucu bugünkü vadiler ortaya çıkmış, peri bacası adı verilen üzerinde daha sert ve geniş bir kaya tabakasının bulunduğu konik şekiller oluşmuştur. Dünyanın birkaç bölgesinde de görülen Peri Bacaları, hiçbir yerde Kapadokya'da olduğu kadar yoğun bir şekilde bulunmamaktadır. Tabiatın bu cömertliğinden yararlanan insanoğlu ise, oyulmaya çok elverişli olan bu kalın kaya kütlesini oyarak, günün şartlarına göre evler, manastırlar, kiliseler ve yeraltı sığınakları yapmışlardır. Özellikle Hıristiyanlığın Anadolu'da yayılmaya başlamasıyla birlikte, Kapadokya'nın jeolojik yapısının verdiği bu avantajla manastır ve kilise sayısı binlerle ifade edilen sayıya ulaşmış ve Hıristiyan keşişlerin merkezi durumuna gelmiştir.

    M.Ö. 2000'lerden başlayarak Hititler bölgeye yerleşmiş ve yerli halkla kaynaşarak Büyük Hitit İmparatorluğunu kurmuşlardır. Bu dönemde Kayseri yakınlarında bulunan Kültepe (Neşa,Kaniş) Asur Ticaret Kolonilerinin önemli bir ticaret merkezi durumundadır. M.Ö. 1200'lere kadar hüküm süren Hitit İmparatorluğunun yıkılmasından sonra Geç Hitit Devletleri kurulmuştur. Friglerin, Geç Hitit Devlerine son vermesinden sonra Kimmerlerin, Medlerin ve M.Ö. 547'den itibaren ise Perslerin hakimiyetinde kalmıştır. Persler Anadolu'yu Satraplık adı verilen bölgelere ayırarak yönetirler. Bu bölgelerden biri olan bugünkü Kapadokya bölgesine ise Pers dilinde “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına gelen Katpatuka adını verirler.

    Pers İmparatorluğu'nu yıkan Büyük İskender Katpatuka'da beklemediği bir direnişle karşılaşır. Bunun üzerine, komutanlarından biri olan Sabistas'ı bölgeyi denetim altına almakla görevlendirir. Buna karşı çıkan halk bir Pers asilzadesi olan I. Ariarathes'i (M.Ö. 332-352) kral ilan eder. Büyük İskender ile iyi ilişkiler kuran I. Ariarathes, Kapadokya Krallığının sınırlarını da genişletir. Büyük İskender'in ölümüne kadar barış içinde yaşayan Kapadokya Krallığı, yeniden bir savaş dönemine girer ve Pontus, Galat, Makedonya ve Romalılarla mücadele eder. M.S. 17 yılında Tiberius Roma İmparatorluğuna bağlayarak eyalet haline getirir. Batıya açılan yeni yolların yapılması, eyaletin merkezi durumundaki Kayseri'nin önemini artırmış, ticaretin Asur Ticaret Kolonilerindeki parlak dönemindeki canlılığına kavuşmuştur. Daha sonraki yıllarda İran'dan gelen Sasanilerin akınlarından korunmak için şehrin etrafı surlarla çevrilmiştir. Hıristiyanlığın yayılması sırasında, Kapadokya bölgesi bu bakımdan da önemini artırmış ve Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu tarafından resmi din olarak kabul edilince Kayseri Başpiskoposluk merkezi haline gelmiştir. IV. Yüzyılda Başpiskopos olan Aziz I. Basilius'un büyük çabalarıyla Hıristiyanlık bölgeye yerleşmiş ve kayalar içinde mistik bir manastır hayatı başlamıştır.

    Roma İmparatorluğu M.S. 395 yılında ikiye ayrılınca, Kapadokya doğal olarak Doğu Roma İmparatorluğunun sınırları içinde kalır. VII. Yüzyıl başlarında Bizanslılarla Sasaniler arasında yoğun savaşlar meydana gelmiş ve Sasaniler 6-7 yıl bölgeyi ellerinde tutmuşlardır. M.S. 651 yılında, Halife Osman Sasani Devletini yıktıktan sonra, Arap-Emevi akınlarına maruz kalır Kapadokya halkı. Bu karışıklık sırasında, bir süredir devam eden hıristiyan mezhep çatışmaları, özellikle İmparator III. Leon'un ikonaları yasaklamasıyla, doruk noktasına ulaşır ve İkonaklazm (726-843) denilen dönem başlar. İkonaklastik dönemde Kapadokya'ya büyük bir göç yaşanmış, ikona taraftarı olan Hıristiyanlar bölgeye gelip kayalara oyulmuş manastırlarda gizlenerek ibadetlerine ve faaliyetlerine devam etmişlerdir.

    1082 yılında Kayseri'nin Selçuklular tarafından fethedilmesini müteakip Kapadokya halkı huzurlu bir döneme girer. Selçuklu hakimiyetindeki Hıristiyanlar serbestçe ibadetlerini yaparlar ve kiliselerini inşa ederler. Ancak, 1308 yılında Moğol kökenli İlhanlılar Kayseri'yi ele geçirip, şehri yakıp yıkarlar. Bu durum çok sürmez ve Osmanlılar döneminde bölge artık rahat ve huzura kavuşur.

    ayrıntılı bilgi için bkz: http://www.bulentozmen.com/tr/kapadokya.htm

  • ay başı

    07.06.2004 - 20:08

    Adet nedir?
    Aslında yumurtlaması olan kadınlarda 28-30 günde bir kanamayla rahim içi zarının dışarı atılmasıdır. Eğer bir cinsel ilişki sonucu gebelik gelişirse, embriyo tüpler yoluyla rahme ulaşır. Rahim içinde özel olarak hazırlanmış dokuya tutunur ve gelişip büyümeye başlar. Bu doku, yani rahim içi zarı her ay hormonlarla kadifemsi bir değişim gösterir. Yaklaşık bir santim kadar kalınlaşır ve gebeliğe hazır hale gelir. Eğer yumurtlama olmazsa 28-30 günlük bir olgunluk döneminden sonra işlevini kaybeder ve dökülür.

    * Bir kadın ne zaman adet görmeye başlar? Normali nedir?
    Bir kadın ortalama 12 yaşından 50 yaşına kadar her ay bu süreci doğal olarak yaşar. Ortalama 28 günde bir adet görür. Ama 21 ile 35 gün kabul edilebilir bir adet düzenidir. Adet süresi ise 2-7 gün olmalıdır.

    * Atılan miktar ne kadar olmalıdır peki?
    Adet kanamaları normalde 2-3 gün sürer. Günde 2-3 pet kanama normaldir... Hacmi herkeste farklıdır, ölçmek de mümkün değildir. Ama 40 ml.'lik bir kan normaldir. Yani kan alınan tüpler 10 cc.'liktir. 3-4 tanesini dolduracak kadar kan olur.

    * Şiddetli kanamaların nedeni nedir?
    Polipler, miyomlar ya da rahimle ilgili başka bir problem olabilir. O yüzden kanaması 5-6 günden fazla süren kadınlar Acaba rahmimde bir problem mi var? ' diye bir hekime müracaat etmeli.

    * Peki ya kanama azsa... Bu bir hastalık belirtisi midir?
    Tabii. Kanamanın olmaması ya da 1.5 ayda bir olması da yumurtlama bozukluğunun bir işareti olabilir.

    * Bir genç kız ilk adetten sonra hemen düzenli bir şekilde adet görmeye başlar mı?
    Hayır. 12-13 yaşındaki bir ergenin vücudu, kilosu belli bir yere ulaşıncaya kadar düzensizlikler olabilir. İlk yıllarda 2 ayda, 3 ayda bir adet görülebilir. Bu düzenin oluşmasıyla beraber yumurtlama da başlamış demektir. Yani genç kız üreme dönemine ulaşmış demektir. Adet düzensizliğinde hekime gitmeyi gerektiren belirtiler aşırı tüylenmenin başlaması ve kanamanın çok seyrek olmasıdır. Eğer 35 gün geçtiği halde adet olunmuyorsa yumurtlama düzensizliği var demektir.

    Tüylenmede geriye dönüş yok ama...
    * Adet düzensizliğinde en sık görülen neden nedir?
    Genç kızların arasında hiç azımsanmayacak oranda polikistik over sorununa rastlanıyor. Adetler 2 ayda, 3 ayda bir oluyor. Ve bu hanımlar gittikçe tüyleniyor.

    * Nasıl?
    Erkeksi tüylenmeler oluyor. Yani kadının yüzünde, göğüslerinin arasında, kollarında tüyler artıyor... Bunlar erkeksi, siyah tüylerdir. Tek tük çıkanlar anormal bir gidişatın belirtisi değildir. Ama saçlarda açılma varsa, yüzde, kollarda, göğüs aralarında, sırtta, bacakların üst kısmında, göbekte, yani kadınlarda pek görmeye alışık olmadığımız yerlerde siyah ve çok miktarda tüy çıkmışsa bir soruna işaret eder.

    * Tüylenme neden olur?
    Yumurtlama bozukluğu olanlarda erkeklik hormonu daha fazla salgılanıyor. Ve sürekli erkeklik hormonuna maruz kalan kadında erkek tipi tüylenme başlıyor.

    * Diyelim tedaviye gelinmedi...
    Çok ciddi, kadını mağdur edecek şekilde tüylenme oluyor. Ama cinsel bölgelerde bir değişiklik ya da davranışsal bir bozukluk olmuyor.

    * Yani kurt kadın oluyoruz... Peki geri dönüş var mı?
    Maalesef geri dönüş olmuyor. Yeni tüylerin çıkması önleniyor. Çıkmış tüyler eğer kalınlaşmışsa ancak kozmetik olarak yani lazerle, epilasyonla halledilebiliyor... Biz yeni tüylerin çıkmamasını erkeklik hormonunun aşırı çalışmasını engelleyerek önlemiş oluyoruz.

  • ay başı

    07.06.2004 - 20:06

    'sizin için önemli olan her şey esastır ve önemlidir ve de gereklidir'

    ~Muayeneye gelirken lütfen aklınızdaki her şeyi bir kağıda yazınız! , çünkü orada unutabilirsiniz, aklınıza gelen sormak istediğiniz her şeyi ama her şeyi yazın,siz inanıyorsanız gereklidir!

    Ayıp olur mu? , doktor ne düşünür? , kızar mı? demeyiniz,bir ücret ödeyip karşılığını alıyorsunuz, çekinmenize gerek yok, sizin bedensel sağlığınız ve de ruhsal sağlığınız bizim için çok önemlidir.

    Eğer ki hasta ruhen tatmin olmazsa veya neyi olduğunu-problemi tam olarak anlamazsa verdiğimiz ilaçları düzgün kullanamaz veya kullansa da ruhen,aklen tatmin olmadığı için ilaçlardan gerekli verimi alamayız, bu yüzden muayene sonrası da sormak istediğiniz her şeyi; hastalığınız veya ilaç kullanımı, bulaşıcılık, veya cinsel yaşamınıza olan etkisi gibi her şeyi sorunuz, böyle yaparak hem bize hem kendinize faydalı olursunuz! !

    UFAK ÖNERİLER:
    - doktora geliyoruz diye ağda veya epilasyon gibi bizim için gereksiz ve de sağlıksız işlemlerle uğraşmayınız! (bakınız kadınlara öneriler:-Ağda, jilet gibi yöntemlerle temizlik sağlandığı düşünülebilir.Ancak alınarak açılan kıl kökleri genital (cinsel bölge) bölgenin kolayca mikrop kapmaya elverişli hale gelmesine neden olur.Ayrıca uzun yıllar yapılan ağdalar nedeniyle kıl dönmeleri ve dış dudaklarda şekil bozuklukları oluşmaktadır.Bu nedenle gereken yerlerde makas veya makinayla tüylerin kısaltılması genital bölge için en sağlıklı temizlik yöntemidir.)

    -muayene öncesi vajeninizi yıkayıp temizlerseniz biz sizin akıntınızı veya doğal vajen yapınızı göremeyiz,unutmayınız doktor hasta arasında ayıp yoktur.

    -her zaman muayene olabilirsiniz gerekirse adetliyken bile!

    -muayeneye gelirken eski reçete ve tahlilerinizi de getiriniz,kendi başınıza ilaç aldıysanız kutusunu getirmenizde faydalı olur.

    -gelmeden önce son adet tarihinizi ve adet düzeninizi de yazarsanız (mutlaka sorarız) hatırlamaya çalışmak zorunda kalmazsınız.

    -muayeneye gelirken rahat ve huzurlu olunuz,
    sizi seviyor ve saygı duyuyoruz,
    canınızın acımayacağını,karşınızdaki insanın size faydalı olmak için orada olduğunu,bunun karşılığını ödediğinizi,sizin mutluluk ve sağlığınızın ona mutluluk ve gurur verdiğini ve de onunda bir annesi,kız kardeşi, karısı veya kız arkadaşı olduğunu ve sizi anladığını biliniz ve inanınız!

    Geçenlerde bir doktor arkadaşımın muayenesine gittim, çocukluk arkadaşımdı ve konuşurken basit bir sıkıntımdan bahsettim,gel bakalım dedi ve o an hafif bir korku ve sıkıntı yaşadım,bir doktor olarak bende bunları yaşıyorum,hepimiz sağlığımız veya geleceğimiz söz konusu olunca heyecanlanır ve panikleriz,yaşadıklarınız ve hissettikleriniz tamamen doğaldır,
    hele hele bu konu intim bir konu ise,yıllarca yanlış olarak bunu konuşmanın ayıp olduğuna inandırılmışsak, hep böyle görüp büyütülmüş isek hissettikleriniz sizin değil sizi böyle yetiştirenlerin kabahatidir.

    Ve ilk kez jinekoloji (kadın-doğum) muayenesi olacak hanımlarımız ne ile karşılaşacaklarını bilmediklerinden daha fazla heyecan ve korku duyarlar. Bu korku ve heyecan yüzünden bir gece öncesinden uykusuz kalan ya da muayene olmayı sürekli erteleyen çok sayıda kadın vardır.İlk kez hamile olup kürtaj olacak genç hanımlarımızda kürtaj olmanın korkusunun yanı sıra doktor ne diyecek,ne düşünecek diye de bir korku vardır.(tekrar hatırlatıyoruz muayene ve kürtaj olmak için evli olmak gerekmez)

    Kadın olmak özeldir, bunu gururunu taşıyın ve yaşayın, kadın olmaktan ve kadınlık organlarınızdan utanmayınız.

    Muayene-kadın hastalıkları ve doğum muayenesi her kadının hayatında düzenli ve belirli aralıklarla olması gerekli bir muayenedir.Hepiniz en azından bir kere zorunluluk yüzünden jinekoloğa gittiniz veya gideceksiniz.
    Madem bunu yaşamak zorundasınız daha kolay olması için ruhen ve bedenen hazırlanın!

    Kadın-doğum doktoru muayenesinde canınız hiç bir şekilde acımaz,insan olarak ta size özen gösterilir,eğer muayene sırasında sizi rahatsız eden bir durum olursa ve bunu doktorunuza iletirseniz mutlaka bunu sizin için konforlu bir hale getirip devam edecektir.

    Jinekolojik muayenede nelerle karşılaşacağınızı bilirseniz muayeneden korkmazsınız.

    Önemli not: kişinin evli olup yada olmadığı kimseyi ilgilendirmez ve sorulmaz,sorulamaz,sadece cinsel yaşantısı yoksa bakire olduğunu belirtmesi gerekir, çünkü muayene yapılış şekli bakirelerde farklıdır.

    Muayene olmak için veya küretaj olabilmek için evli olmak gerekmez,bu sizin özel yaşantınızdır kimsenin bilmesi gerekmez.

    Ama Jinekolojik muayene sırasında doktorunuza diğer her şeyi açık ve saklamadan anlatmanız sizi tanımamız ve anlamamız için önemlidir. Hiç bir ön yargısız (acaba ne düşünür,beni nasıl görür gibi bir fikre kapılmadan) vereceğiniz bilgiler sizin sağlığınız ve tedaviniz için gereklidir.
    Bu bilgiler hiç kimseyle ve hatta özel durumlar dışında meslektaşları ile bile paylaşmadığı sırlardır. Bu bilgiler kanunen de gizli sayılır ve mahkeme kararı dışında kimse alamaz.Sizin adınızı vererek arayan,annesi ve kocası veya nişanlısı olduğunu söyleyip bilgi almak isteyen kişilere de böyle birini tanımadığımızı bildiririz.Geçmişte benzer durumlar oldu ve arayan kişiye böyle birini tanımıyoruz dedik ve akşam evde sen niye doktora gitmedin veya bak doktor seni tanımıyor gibi ufak yanlış anlaşılmalar yaşanmıştır.Hasta hakkında bilgi almak isteyen kişiler için önce muayene olan kişi beni-bizi arayıp ben...........,birazdan eşim veya erkek arkadaşım arayacak,ona durumumu anlatır mısınız demelidir,ancak o durumda bilgi verilir.

    Eğer ilk konuşmalar sırasında yanınızda bulunan kişinin veya kişilerin(anne,koca,sevgili) yüzünden bazı şeyleri söyleyemiyorsanız (mesela eski küretaj sayınız vesaire gibi) muayene odasında bunu doktorunuza bildiriniz,kesinlikle ikinizin arasında kalacaktır.

  • ay başı

    07.06.2004 - 20:04

    ADET DÜZENSİZLİKLERİ

    Öncelikle isterseniz menstürasyonun (adet kanaması) ne olduğundan ve niye olduğundan biraz bahsedelim:

    Rahim iç yüzeyinde her ay dölenmiş yumurtanın (gebeliğin) , gelip yapışmasına ve buradan beslenmesi için damarlanmasını sağlayacak bir tabaka oluşur ve eğer döllenme yoksa bu duvar görevini tamamlayıp yerini alttan gelen yeni dokuya bırakarak dökülür. Rahimden, dolayısıyla vücuttan dışarıya atılır. Her ay bu işlem aynı şekilde tekrarlanır biz bu sürece menstürel siklus (adet düzeni) , işlevini yitirerek yerini yeni oluşan yapıya bırakıp dışarıya atılan bu dokuya da mentürasyon kanaması (adet kanı) diyoruz.

    Her insanın vücudundaki her düzenin birbirinden farklı olduğu gibi adet düzeni de kişiden kişiye göre farklılık gösterir.

    Yılardan beri yapılan çalışmalar ve elde edilen veriler sonucunda;

    -İdeal sürenin 28 ± 7 gün olduğu yani bir kanamanın ilk gününden, sonraki kanamanın ilk gününe kadar geçen sürenin en az 21 en fazla 35 gün olmasını normal kabul etmekteyiz.

    -Ortalama menstürel kanama süresi de 5 ± 3 gün olarak kabul edilmektedir. Yani en az 2 gün, en fazla 8 gün süren adet kanaması normal sınırlar içindedir.

    Kanamanın miktarı da önemlidir, bir adet kanması boyunca kaybedilen kan miktarı ortalama 40 ml olup, en fazlası 80 ml en azı 20 ml dir.(basitce üç ile beş pet normal kabul edilmektedir)

    Bunların dışındaki kanamaları normal dışı kabul etmekteyiz ve bu anormal kanama dediğimiz kanamalar kadınlarımızın jinekolojik şikayetlerinin % 10 ila 15’ini oluşturmaktadır.

    Kanamanızın normalden çok veya az miktarda olması, daha sık veya daha uzun aralıklarla gelmesi, ara kanamaların olması yaşam kalitenizi bozacağı gibi, sinir sisteminizi de etkileyecektir. Hemen ekliyelim ilerideki sayfalarımızda adet sancıları ve adet öncesi gerginlik dediğimiz premenstural sendrom ve yapılması gerekenlerden bahsedeceğiz, çünkü bu da hanımlarımız için ciddi sıkıntılar oluşturmaktadır.

    Adet düzeni niçin bozulur ve neler bozar, normal dışı kanama, vücudun hem biz doktorlara hem de siz hanımlara bir işaretidir. Bu tip problemlerin çok basit nedenlerden oluşabileceği ve basit bir tedavi ile çözülebileceği gibi, altında yatan çok büyük problemlerden oluşabileceği gerçeği de göz ardı edilmemelidir. Problem ne kadar büyük olursa olsun erken teşhisin başarısı çok yüksektir. Onun için kanama bozukluklarımızı ihmal etmiyelim, en kısa sürede bir jinekoloğa baş vuralım, sorun basitse çözümlendirip hayat kalitemizi yükseltelim, eğer ciddi bir neden varsa vakit kaybetmeden tedavimizi olup zarar görmeden veya en az zararla çözüme ulaşalım.

    Neler adet düzenini bozabilir; yeni adet görmeye başlıyan genç kızlarımızda da ilk adet yılındaki kanamaları düzenli aralıklarla gelmeyebilir, biz gerekli muayeneyi yapıp altında herhangi bir başka neden yoksa hormonal düzen oturuncaya kadar beklenmesini tavsiye ederiz. Adetten kesilmek üzere olan hanımlarımızda da düzen bozulmaya başlar.

    Başka nedenler ne olabilir dersek;
    Gebelik
    Üzüntü
    Stress
    Hormonal problemler
    İyi huylu tümörler
    Kanserler
    Doğum kontrol hapı gibi hormon haplarının yanlış kullanımı
    Spiral
    Enfeksiyon
    Kan Hastalıkları
    Tiroid hastalıkları gibi bir çok neden adet düzenini bozabilir.
    Yapılması gereken nedir?
    En kısa sürede jinekoloğunuza gidip nedenini ve çözümünü öğrenmek olmalıdır.

  • miyop

    07.06.2004 - 19:54

    Cisimlerden gelen görüntünün görme noktasının tam üstünde kesişmesi gereken, daha çok göz küresinin boyunun normalden uzun olmasına bağlı olarak görüntünün görme noktasının önünde oluşmasıdır. Buna bağlı olarak retinada bulunan hücreler görüntüyü tam olarak algılayamaz ve beyne bulanık bir imaj gönderir ve net görme oluşmaz. Göz küresinin her 1 mm lik artı -3 dioptrilik miyopa sebep olur. Gözün boyunun uzaması vücut gelişiminin tamamlandığı 18 yaşına kadar devam edebilir. Göz boyunu belirleyen en önemli etmen aynı vücudun ciğer organlarının şeklinde belirlenmesindeki en büyük etmen olan genetik (Irsi) özelliklerdir.

    Miyop kişilerde nesneler uzaklaştıkça görüntü netliği bozulur. Bu bozukluğun düzeltilmesinde ilk adım kalın kenarlı eksi numaralı mercekleri gözün önüne yerleştirerek görüntüyü optik olarak tekrar görme noktası üzerine taşımaktır.

    Bu sayede görüntü görme noktası üzerine düşer ve net bir görüntü oluşur. Ancak bu mercekler görüntüleri küçültür. (Her dioptri için %2) ve fıçı şeklinde distorsiyona neden olurlar. Bu yüzden iki göz arasında 2 dioptriden fazla numara farkı olduğunda gözlük sebebiyle iki gözün retinasına yansıyan görüntüler arasında fazla miktarda büyüklük farkı oluşur ve beyin bunu tolere edemeyeceğinden baş ağrısı oluşur.


    Ayrıca “-” değerli gözlük mercekleri gözlerin içe doğru dönmesinin gerektiren okuma ya da yakına bakış anında tabanı içeride prizmalar gibi davranırlar. Yüksek miyoplarda kalın kenarlı mercekler estetik olarak da rahatsızlık verebilir.

  • astigmat

    07.06.2004 - 19:51

    .
    Astigmat nedir?


    Düzenli ve düzensiz olmak üzere iki ana gruba ayrılır. Gözün en kuvvetli ata merceği olan korneanın yuvarlak olması gerekirken oval ya da yamuk olması şeklinde özetlenebilir. Bu şekilde nesnelerin görüntüsü görme noktası üzerine düşer ancak bu görüntü oval ya da yamuk bir görüntüdedir. Aynı cismin bir kısmı net bir kısmı bulanık olarak görünür. Beynin düzeltme mekanizmaları bozuk olan kısımları düzeltirken net olanlar bulanıklaşır ve baş ağrısı gelişir. Astigmatizma baş ağrısının yaygın sebepleri arasındadır. Miyop ve hipermetrop ile beraber görülebilir. Daha fazla bilgi için buraya tıklayınız.

  • astigmat

    07.06.2004 - 19:49

    Düzenli ve düzensiz olarak iki ana gruba yarılır. Gözün en kuvvetli ata merceği olan korneanın yuvarlak olması gerekirken oval ya da yamuk olması şeklinde özetlenebilir.

    Bu şekilde nesnelerin görüntüsü görme noktası üzerine düşer, ancak bu görüntü oval ya da yamuk görüntüdedir. Aynı cismin bir kısmı net, bir kısmı bulanık olarak görünür. Beynin düzeltme mekanizmaları bozuk olan kısımları düzeltirken net olanlar bulanıklaşır ve baş ağrısı gelişir. Astigtamtizma baş ağrısının yaygın sebepleri arasındadır.

    Miyop ve hipermetrop ile birlikte görülebilir. Bir gözdeki astigmatı belirlemek için iki değer kullanılır; 1-Astigmatın yani yamukluğun büyüklüğü 2-Astigmatın yönü

    Büyüklük silindirik camlarla düzeltilir. Yönü ise astigmatın aksi olarak ifade edilir. Buraya kadar anlatılan astigmat çeşidi kendi içinde bir düzen içeren bir yamukluk olan düzenli astigmatizmayı anlatmaktadır. Burada yamulan sadece bir aksta olmaktadır. Buna düzenli astigmatizma adı verilir. Ancak gözün yapısal özelliği ya da sonradan geçirilen travma ve enfeksiyon gibi nedenlerle korneada düzensiz yamuklar gelişebilir.


    Düzenli astigmatın tedavisinde birinci kademe tedavisinde ters yönde yamukluk içeren silindirik mercekler kullanılır. Bu camlar gözden bir miktar uzak olduklarından görüntüyü bir miktar bozar.

    İkinci kademeyse kontakt lensler gelir. Ancak bu lenslerinde gözdeki yamukluğa uygun özel yapım lensler olması ve uygulama sorunları nedeniyle çok kolay

  • veba

    06.06.2004 - 16:54

    VEBA (PLAGUE)

    Etkeni Yersinia pertis`dir.
    Dış ortama dayanıklıdır.
    Vücut dışında ölür. Buzlukta ve karanlıkta kalan pire dışkısı içinde aylarca canlı kalır.
    Primer olarak kemirici hayvan hastalığıdır.
    Veba (Şehir Vebası ve Orman Vebası)
    Şehir Vebası, şehir fareleri ile yakından ilişkilidir.
    Fare (enfekte pire) insan Yersinia pestis alır.
    Bulaşma Yolları;
    Pirenin ısırması
    Enfekte hayvan ürünlerinin alınımı
    Direkt el ile temas
    Akciğer Vebası insandan insana bulaşır.
    Vebanın 3 klinik şekli vardır.
    Bubonik Veba (en fazla görülen)
    Akciğer Vebası
    Veba sepsisi (kana karışması)
    Vebaya karşı aşı yoktur.
    Birçok antibiyotik tedavisine karşılık verir.
    Streptomycin, tetracyline ve Chloramphenical… vb.

  • astroloji

    06.06.2004 - 16:41

    bu durumda burçları yani davranış biçimlerini şu şekilde sınıflandırabiliriz:

    Davranış Biçimi Niteliği
    Koç Ateşli, hevesli, enerjik ve hayat dolu Öncü ve inisyatif sahibi, stratejist
    Boğa pratik, maddi, şekil verici Sabit, kararlı ve inatçı, statükocu
    İkizler entellektüel, iletişimci, objektif Değişken, uyumlu ve dağıtan
    Yengeç Sezgisel, duyarlı, koruyucu ve sübjektif Öncü ve inisyatif sahibi, stratejist
    Aslan Ateşli, hevesli, enerjik ve hayat dolu Sabit, kararlı ve inatçı, statükocu
    Başak pratik, maddi, şekil verici Değişken, uyumlu ve dağıtan
    Terazi entellektüel, iletişimci, objektif Öncü ve inisyatif sahibi, stratejist
    Akrep Sezgisel, duyarlı, koruyucu ve sübjektif Sabit, kararlı ve inatçı, statükocu
    Yay Ateşli, hevesli, enerjik ve hayat dolu Değişken, uyumlu ve dağıtan
    Oğlak pratik, maddi, şekil verici Öncü ve inisyatif sahibi, stratejist
    Kova entellektüel, iletişimci, objektif Sabit, kararlı ve inatçı, statükocu
    Balık Sezgisel, duyarlı, koruyucu ve sübjektif Değişken, uyumlu ve dağıtan

    Şimdi yeniden ilk örneğimize geri dönersek ne tür bir Merkür’e sahip olduğumuzu görebiliriz. Bu Merkür sezgisel, duyarlı ve çok daha pasif bir Merkür olacaktır. Böyle bir Merkür’e sahip kişinin iletişimde yumuşak konuşan, çekingen ve kolayca etki altında kalan birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu Merkür duygularını rahatça ifade edebilir ama sübjektif olduğu için de objektif gerçekler karşısında bocalayarak ürkeklik gösterecektir. Bu Merkür’de matematik bir zeka yerine Yengeç burcundaki geçmişe yönelik güçlü bir duygusal hafıza olacaktır.
    Enerjiyi tanımladık, onun kendini nasıl ifade edebileceğini gördük peki bu enerjinin ya da benzin dolu arabanın nereye gittiğini nasıl görebiliriz? İşte arabanın bulunduğu yolu bize gezegenin bulunduğu ev söyleyecektir.

    Evler günlük yaşamın alanlarını açıklarlar. Evleri sahne olarak da görebiliriz. Bazı sahneler çok öznel bazılaıı duygu yüklü kimileri de çok kalabalık olabilir. Evlerin burçlara son derece paralel bir anlam kümesi içerdiğini de görebiliriz. Örneğin Koç ilk burç olarak kendini öne sürmeyi, öncü ruhu açıklarken 1. Ev yani diğer adıyla yükselen burç (ekliptiğin ufku kestiği nokta) kişiliğin öne sürülüş biçimini ve günlük yaşamda kullandığımız maskeyi bizim başlangıç referans noktamızı anlatacaktir. Yükselen burç önemli bir referans noktasıdır çünkü tüm diğer evlere düşen burçlar da bu referansa göre dizilmektedir. Yine örneğin 2. Burç Boğa pratikliği, maddi vurguları açıklarken 2. Ev paranın ve kişisel servetin, kişinin kendi kaynaklarına yaklaşımının ve kendine ne kadar değer verdiğinin de evi olacaktır. 3. Burç İkizler iletişim enerjisini anlatırken 3. Ev ilk iletişim alanlarını, yakın çevremizi, ilk okul hayatımızı, kısa yolculukları, iletişimin yoğun olarak yaşandığı okulları, postaneleri, otobüs duraklarını vb. gösterecektir.

    Örneğimizde duyarlı iletişim Aslan burcunun evinde yani 5.evdedir. O halde bu duyarlı zihinsel yapı üstündeki çekingenliği atmak durumunda ve kendini göstermeye çalışacaktır. Belki bir Aslan gibi kükremeyecektır ama örneğin çocuklara (5. Ev çocuklar onlar da bizim yaratıcılığımızın bir ürünüdür) masal anlatmayı seven, yaratıcı bir hayalgücü gösteren, şiirler yazan bir karaktere bürünecektir.

    Aşağıda gezegenlere ait temel fonksiyonları yani enerji kümelerini bulabilirsiniz:

    Güneş Yaratıcı, bilinçli, kumanda edici, maskulen, otorite kuran, amaç düşkünü, ifade dolu, aktif, otoriter, dominant, güç arayan enerji
    Ay Duygusal ihtiyaçlar, subjektif, mutluluk ve hemen tatmin arayan, çocukuğa ve eve ait, hayal gücü ve irrasyonellik arayan güç
    Merkür Zihinsel iletişim, objektif, rasyonel, uyumlu ve kıvrak zihinsel süreçler
    Venüs Sosyal iletişim, bir araya gelme, değerlerimiz, sevdiklerimiz, zevklerimiz, kooperatif, barışçıl ama tembel pasif çekimler
    Mars Fiziksel enerji, maskulen, kendini koruyan ya da saldıran, hayvansal olabilen, kas gücü, doğrudan kullanılan aktif enerji
    Jüpiter Genişlemek, olgunlaşmak isteyen gerek maddi gerekse ruhsal yönden öğrenme ve olgunlaşma, yeni deneyinler arayan enerji
    Satürn Kısıtlayan, disipline eden, sorumluluk arayan, öğreten, maddi ve şekle sokucu, korku yaratan, fobik self kontrol getiren enerji
    Uranüs Bireyciliği öne koyan, aniden değiştiren, başkaldıran, asi ve buluşçu, elektrik dolu, saptıran ve ilerici dehasal kollektif enerji
    Neptün Rafine edici, hassaslaştıran, ruhsallığa önem veren, son derece dağıtıcı, organize olmayan, şiirsel ama irrasyonel dehasal kollektif enerji
    Pluto Varolan biçimi aşarak değiştirerek güç arayan, yoğun, aşırıya kaçan, yokeden, sert ve acımasız olabilen çoğu zaman kollektif biçimde ortaya çıkan dehasal enerji

  • astroloji

    06.06.2004 - 16:40

    İster bilimsel metotlarla inceleyin isterseniz pür sezgilerle, Astroloji bir semboller yığınıdır. Bu sembollere aslında hiç de yabancı olmadığınızı göreceksiniz çünkü bu değerler günlük yaşamda paylaştığımız değerlerin kümesidir. Bu anlam kümeleri insanın kollektif tarihsel belleğinin ürünleri olarak da görülebilir. (İsviçreli psikolog, Kollektif bilinçaltı ve arketipler evrenini ortaya koyan Carl Jung Astroloji’de Jungian Astroloji adı verilen psikolojik astroloji yaklaşımına neden olmuştur)

    Astroloji bir dildir ve bu dili konuşabilmeniz için onun kurduğu cümleleri anlamınız gerekir. Gökharitasına baktığınızda tonlarca bilgi, birbiri ile çatışan ögelerle karşılaşabilirsiniz, bu son derece doğaldır çünkü insan psişesi yani ruhsal hayatı biribiri ile iletişim içerisinde sonra derece değişik boyultar taşımaktadır. Bir astrolog olarak yaratıcı olmak bu ögeleri bir araya getirerek ortaya koyacağınız derinlikte yatar.

    Bir idli öğrenmek ilk bakışta karmaşık hatta korkutucu derecede zor gibi görülebilir ama bu dile ait temel gramer kuralları çalışılırsa yavaş yavaş Astrolojice konuşmaya başlayabilirsiniz.

    Şimdi karşınıza çıkabilecek örnek bir Astrolojice söz getirelim:
    Merkür Yengeç’te 5. Evde

    Bu anlatım insan psişesi içerisinde kendi içinde belirli bir anlam kümesidir. Bunun yorumunu kitaplara bakarak çıkarabilirsiniz ama herharitanın kendine has olduğunu unutmamalısınız başka bir deyişle kitaplardan alacağınız bilgiler aslında sadece ham işlenmemiş ve hala elden geçirilmesi gereken bilgilerdir.

    Burada 3 ayrı ama birbiri ile organik bir bağ içerisinde olan sistem vardır. En basit astrolojik bilgi parçasında bir gezegen bir burçta ve aynı zamanda bir evdedir. Bu birleşimin yaratıcı çıkış noktaları, zayıflıkları ve gerilim alıntada kaldığı zamanlara ait reaksiyonları olacaktır.

    Gezegenler bize insan psişesindeki yaşamsal fonksyonları çok kısa olarak sahip olduğumuz enerjileri anlatırlar. Bu enerjilerin sadece insani değil aynı zamanda hayvani de olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

    Örneğin Merkür burada kişinin zihinsel algılama sürecini, zihinsel iletişimi, rasyonel kavrayışı ve sinirsel yapısını tanımlanmaktadır. Bu temeldeki fonksiyon ve enerjinin ta kendisidir ama bu enerjinin nasıl bir renk alacağı ve nasıl bir şekle gireceği içinde bulunduğa burca bağlı olacaktır. O halde gezegenler enerjiyi burçlar ise bu enerjinin nasıl bir ortamda olduğunu yani onu çevreleyen kabı göstermektedir. Örneğin bu enerjiyi bir litre benzine benzetirseniz bu bir litre benzini hangi tip arabaya koyduğunuz önem taşıyacaktır. Burada araba burç gibidir. Her kombinasyonun doğal bir akışı ve zorlandığı noktaları, diğer ögelerle çatışma ya da uyuşumları (açılar) söz konusu olabilir. Başka bir deyişle burçlar içlerine aldıkları gezegenlerin enerjilerini şekillendireceklerdir. Bu durumda iletişim arayan, oynak, hareketli Merkür ilkesi yani fonksiyonu su elementinden Yengeç’te gevşeyecek, çözülecek duyarlılık kazanacaktır. Bu Merkür’den kükreyen bir ses duyamayız ama örneğin Merkür Aslan’da olsaydı bu çok mümkün olacaktır. O halde Yengeç’teki Merkür bulunduğu burcun doğasını yansıtmaya başlayacak, kendini başarılı ya da başarısız bu yolla ifade etmeye çalışacaktır.

    Gezegenler fonksiyonları gösterirken, burçlar bize temel davranış biçimlerini anlatırlar. Burçlar insan yaşamında ve evrende görülen tüm anlam kümelerini içine alacaklardır.
    Örneğin dikkatli,titiz, kılı kırk yaran, sinirli bir görünüm Başak davranış biçimidir. Sabırsız, impulsif ve saf çocuksu bir davranış biçimi Koç’a aittir. Bildiğiniz gibi Astroloji’de bu davranış biçimleri belirli kategoriler altında paketlenip kolayca taşınabilirler. Biz bunlara elementler ve nitelikler demekteyiz.
    Elementlerde dörtlü bir ayırım söz konusudur. (12/4, her üç burç bir elementtendir) Zodyak’taki sınıflamaya bakarsanız ilk önce ateşli bir davranış gözünüze çarpar. İlk gelen Koç, Aslan ve Yay ateşin enerjik, sıcak, hareket halinde ve sürekli bir yaşam enerjisi yayan hevesini ama aynı zamanda yakıp yıkıcılığını da yansıtırlar.

    Doğal akış içerisinde hemen arkadan gelen Boğa Koç’un enerjisini pratik alana taşımak ister. Toprak elementi burçlar maddi, somutluk yanlısı, güvene önem veren, şekil verici ama aynı zamanda daha ağırkanlı ve donuk olabilirler. Başak ve Oğlak da bu gruptadır.

    Sırada maddi hayata geçen enerjinin başkalarına ifade edilmesi, etrafla kontakt halinde sunulması gelmektedir. Bu enerjiyi hava elementinden burçlar yansıtırlar. İkizler bu enerjinin en primitif halidir. İkizler sürekli hareket eden, meraklı, maymun iştahlı ve son derece kıvrak, eğilip bükülen bir enerji sunacaktır. Terazi ve Kova’da da hava elementinin rasyonel, daha soğuk ama iletişime açık yani objektif özellikleri görülecektir.

    Bunun tam tersine su elementi objektif değil son derece subjektif yani kişiye özgü nitelikleri açıklar. Şimdi sıra zihinsel düzeyde ifade edilen olayın psişik düzeyde, yani duygusal boyutta ifadesine, adeta sindirilmesine gelmiştir. İlk su elementi burç Yengeç bu sindirme işini çok güzel yapacaktır. Yengeç’le birlikte Akrep ve Balık burçları sezgisel, duygusal derinlik taşıyan, adeta mantık dışı, koruyucu ama kimi zamanda çürütücü özellikler taşıyacaktır.

    Burçlar kuşağındaki ikinci sınıflama üçlü ayırımdır. (12/4, her nitelikte 4 burç vardır) Bu üçlü ayırıma nitelikler diyoruz. Nitelikler sahip olunan enerjinin diğer bir boyutunu, bu enerjinin hangi yönde ifade edildiğini açıklar. Nedir bu yönler? Enerjinin önce bir çıkış yapması gerekir. Bu en doğal akıştır. Bu analojiden hareket edersek ilk nitelik öncü olacaktır. Öncü adı üstünde liderlik vasıfı gösteren, sürekli yeni bir proje üreten, stratejiye önem veren burçlardır. Koç ateşin yani fiziksel enerjinin öncüsü, Yengeç duygusal enerjinin öncüsü, hava zihinisel enerjinin öncüsü, Oğlak da pratik, somuta geçiş sağlayan enerjinin öncüsü konumundadır.Öne fırlayan enerji şimdi olgunlaşmak, sıkışmak ve iyice şekil almak yani katı hale gelmek durumundadır. İşte sabit nitelik bu sıkışmayı, konsantrasyon gücünü, kararlılığı ve aşırı durumda statükoya düşkünlüğü ve inatçılığı anlatırlar. Boğa maddenin katı hali gibidir. (Toprak) Aslan’da yaratıcı enerji somut bir hal alır. (Ateş) Akrep’te duygular yoğunlaşır, derinlik kazanır. (Su) Kova ise düşüncelerin ve fikirlerin sağlamlığını ve aşırı durumlarda kayıtsızlığını gösterir.

    Sıkışan enerji nereye yönelir? Ya patlayacak ya da dağılmaya uğrayacaktır. İşte bu görevi değişken nitelikteki burçlar yapar. Değişken nitelik enerjinin dağılan halini anlatırlar. Çözülme, dağılma ve dağıtma başlamıştır taa ki yen bir yön bulana kadar. Bu bakımdan değişken nitelik uyum, esneklik ve boyun eğişi de gösterecektir. İkizler dağılan zihni, Başak esneyen ve dağılan maddeyi, Yay dağılan enerjiyi ve Balık ise tümüyle evrenle birleşmeye çalışan duygusallığı anlatır ve enerji çarkına son noktayı koyar.

  • çelik

    06.06.2004 - 16:33

    Çelikler genel olarak aşağıdaki şekilde sınıflandırılmaktadır;

    Karbon ve alaşımlı çelik olarak bileşimlerine göre,
    Üretim yöntemlerine göre
    Son üretim yöntemine göre
    Ürün şekline göre
    Kullanım yerleri, üretim programları ve deoksidasyon durumlarına göre


    Çeliklerin temel özellikleri aşağıdaki gibi özetlenebilir;

    Çeliklerin büyük çoğunluğu ısıl işlemlere karşı duyarlıdır. Kimyasal bileşimin yanı sıra uygulanan ısıl işlemler sonucunda istenen sertlik, mekanik ve fiziksel özellik, elektriksel özellik, korozyona ve yüksek sıcaklığa dayanım özelliklerine tam olarak kavuşturulabilir.
    Çelikler yapılarının gerektirdiği sıcaklıklara kadar ısıtıldıklarında şekillenme özelliğine kavuşur. (Haddeleme, Presleme, Dövme)
    Ayrıca kimyasal bileşim ve iç yapı olarak uygun olan çelikler haddeleme, presleme gibi yöntemlerle soğuk olarak da şekillendirilebilir.
    Talaş kaldırıcı tezgahlarda işlenerek, istenilen şekil ve yüzey düzgünlüğüne getirilebilir.
    Kimyasal bileşim olarak uygun olan çelikler kaynak işlemi ile birleştirilebilir.
    Çeliklerin büyük bir bölümü çeşitli yöntemler ile metal ile kaplanmaya, emaye yapılmaya, boyanmaya ve plastik maddeler ile kaplanmaya elverişlidir.

  • çelik

    06.06.2004 - 16:33

    ÇELİK, bir Demir (Fe) Karbon (C) alaşımıdır. C’dan başka farklı oranlarda alaşım elementleri ve empürite elementler bulunur. Çeliğe farklı özellikler kazandıran içerdiği elementlerin kimyasal bileşimi ve çeliğin iç yapısıdır. Çeliğe değişik oranlarda alaşım elementleri katılabileceği gibi, çeşitli işlemler (ıslah, normalizasyon vs.) ile iç yapı da kontrol edilerek kullanım amacına göre değişik özelliklerde çelik elde edilir.

    Manganez (Mn) , Fosfor (P) , Kükürt (S) ve Silisyum (Si) üretim sırasında hammaddeden kaynaklanan elementler olup, çelik bünyesinde belirli oranlarda bulunur. Diğer elementler ise (Cr, Ni vs.) ferro-alyajlar halinde istenilen miktarlarda çelik bünyesine ilave edilir.

    Çelik demir cevherinden veya hurdadan geri dönüşüm ile iki şekilde üretilmektedir. Sıvı çelik üretildikten sonra döküm ile ingot olarak veya sürekli döküm yöntemi ile kütük veya blum olarak şekillendirilir.

    Vasıflı Çelikler alaşımsız, düşük alaşımlı ve alaşımlı çelikler olup, kitlesel olarak üretilen çeliklerden bazı noktalarda ayrılmaktadır. Bu noktalar;

    Üretim yöntemi,
    Üretim araçları,
    Alt limitlerde bulunan S, P ve diğer empüritelerin ile çözünmüş gaz miktarları.

  • reiki

    06.06.2004 - 16:27

    Önerdiğiniz kitaplar var mı?

    'Reiki ile Sağlıklı Yaşam' H.Günther, B.Müller
    'Işığın Elleri' Barbara Ann Brennan
    'Reiki The Healing Touch' William Rand
    'The Spirit of Reiki' Rand, Petter, Lübeck
    'Reiki Fire' Frank Arjava Petter
    'The Legacy of Dr.Usui' Frank Arjava Petter
    'The Original Reiki Handbook of Mikao Usui' Frank Arjava Petter
    'Reiki for a New Millenium' William Rand
    'Spiritual Healing - Scientific Validation' Daniel J. Benor
    'Energy Medicine' Donna Eden

    'Düşünce Gücüyle Tedavi' Louise Hay
    'Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri' Louise Hay

    okuyucunun dikkatine! ! malesef bu gün sadece bukadar anlatabiliyorum cünkü beşden fazla yazılmıyor ;)

  • reiki

    06.06.2004 - 16:23

    Daha önce de böyle bir şey var mıydı, yoksa Reiki yeni ortaya çıkmış bir yöntem mi?

    Reiki bizim kültürümüzde de bulunan, ellerle şifa enerjisi aktarılan yöntemlere çok benziyor. Hepimizin ailesinin büyüklerinde eli şifalı, dua ile iyileştiren veya nefesi kuvvetli kişiler var. Bizim kuşağımız onların kullandığı yöntemlerle yakından tanışmamış olsa da, öyküleri aktarılmış bizlere. Dünyanın her kıtasında, her ülkesinde böyle doğal yollarla sağlık geleneği var. Reiki, unutulan geleneklerin yeniden hatırlanması ve zaten içimizde bulunan iyileşme yeteneğinin güçlendirilmesi demek. Japonya'da 1920'li yıllarda Mikao Usui adındaki bir Budist rahibin uzun bir meditasyon sonucu yaşadığı bir deneyimle, dünya yeniden evrensel yaşam enerjisini daha yoğun kullanabilmeyi ve aktarabilmeyi öğreniyor.

    'Evrensel Enerji'yi biraz daha açarak anlatabilir misiniz?

    Reiki, yani 'Evrensel Yaşam Enerjisi' dünyada hep var olmuş ve olacak bir şey. Tüm varlıklar bu enerjiden oluşuyor, bu enerjiyle besleniyor. Her gün yediklerimiz, içtiklerimiz enerjiye dönüşüyor. Kalori hesabı yaparken aslında bedenimizin gereksindiği enerjinin hesabını yapıyoruz. Uykuda enerji depoluyor, hareket ederek enerji harcıyoruz. Enerjimiz düşük olduğunda yorgun, hatta hasta oluyoruz, enerjimiz yüksek olduğunda canlı, 'enerjik' ve mutlu oluyoruz. Bütün bunları yaparken bizim de, en derinde, enerjiden oluştuğumuzu pek düşünmüyoruz. Aslında madde ve enerji sürekli birbirine dönüşüyor, evrendeki her şey hareket halindeki ve yapısının büyük oranla enerjiden ibaret olduğu atomlardan oluşuyor. Aldığımız her nefes enerji dolu. Reiki uygularken de bu enerji ellerden geçiyor ve gerek madde bedenimizdeki, gerekse onu besleyen enerji kanallarımızdaki tıkanıklıkları açarak tüm sistemimizin doğrudan enerjiyle beslenmesini sağlıyor.

  • reiki

    06.06.2004 - 16:23

    Reiki nedir?

    Reiki, yüce kaynaktan gelen, canlandırıcı, şifa verici doğal bir enerjidir. Ortaya çıktığı ülkenin dilinde, Japonca'da anlamı 'Evrensel Yaşam Gücü Enerjisi'dir. Aslında okunuşu Leiki'dir, ama batıda yıllardır 'Reiki' söylenegelmiş olduğu için biz de bu şekilde kullanıyoruz. En temel şekliyle Reiki, bu enerjiye açılmış, uyumlanmış bir kişi tarafından ellerin bedene yaklaştırılması veya üzerine konulması ile aktarılıyor. Özetle Reiki, çeşitli pek çok rahatsızlıkta yararı kanıtlanmış bir tamamlayıcı tıp yöntemi olarak tüm dünyada kabul görmüş bir enerji çalışmasıdır.

  • sigara

    06.06.2004 - 16:19

    Sigaranın Gençlik Üzerindeki Etkileri
    ----------


    Sigaranın gençler üzerinde kısa vadede yaptığı etkiler, genellikle solunum yollarında yoğunlaşmaktadır. Ergenlik çağındaki sigara bağımlılarında ortaya çıkan nefes darlığı önemli bir problemdir.
    Ayrıca, sigara diğer uyuşturuculara bir basamak olmaktadır. Sigara kullanan gençlerin büyük bir kısmı içki de içmeye başlamaktadırlar. Sigara içmeyen gençlere göre sekiz kat daha fazla uyuşturucu kullanma riski taşımaktadırlar. Sigara içen gençlerde davranış bozukluğu da görülmektedir, bunlar; kavgacılık, belli bir çeteye girme yada dikkatsiz ve tedbirsiz cinsel ilişkiler olarak ortaya çıkmaktadır. Sigaraya alışan gençler, başka bir uyuşturucu kullanmasa bile, sigara bağımlısı yetişkinler haline gelmekte ve sağlıklarını tehdit eden kimyasal maddelere bir ömür boyu maruz kalmaktadırlar.

    Sigara içen kişilerin akciğerleri görevlerini tam olarak yapamazlar. Sigaraya ne kadar erken başlanırsa, akciğerler o kadar çabuk fonksiyon kaybına uğrayacaktır, akciğer kanseri riski de aynı oranda artacaktır. Kişi sigara içmeye ne kadar devam ederse, kansere yakalanma riski o kadar artar.

    Yetişkinlerde sigara kullanımı, kalp hastalıklarına ve felce yol açmaktadır ama bu durum gençlerde zaman zaman görülmektedir.

    Sigara enerjisinin ve sağlığının zirvesinde olan bir genç insanın fiziksel kondisyonunu giderek düşürecektir. Spor yapan bir genç, nefes nefese kalıp, giderek hareketsizleşecektir.

    Sigara Üreticilerinin Raporları

    Gençlik Stratejileri

    'Şimdiye kadar, bizim markamızın kullanılıyor olmasından hiçbir rahatsızlık duymadık. Bizim reklamımız için hiç de kötü değil.'

    Brown & Williamson Sigara Firmasının avukatı Addison Yeaman'ın, sigara şekerleri üreten bir fabrikaya yazdığı 1946 tarihli mektuptan.

    'Bizim işimizin temel hedefi lise öğrencileridir.'

    Lorilard Raporu

    'Araştırmalara göre, gençler sigara markası seçimlerini daha çocukluklarında, beş yaşından itibaren beliriliyorlar... Genç sigara kullanıcılarının bağımlılığı hakkındaki araştırmalar, onların ilk başta bağımlı olmayacaklarını düşündüklerini, ancak pişman olduklarında ise çoktan bağımlı olduklarını gösteriyor.'

    Brown &Wilkinson Araştırma Raporu

    'Ergenlik çağındaki çocukların tatlı sevdikleri bilinen bir gerçektir. Bu durumda sigaralara bal konulması düşünülebilir.'

    1975 RJ Reynolds Raporu

    'Camel büyümesini garantiye almak için, yeniliklere açık olan ve geleceğin sigara işini temsil eden, 14-24 yaş grubunu hedeflemelidir.

    R. J. Reynolds'un 1977-1986 Pazarlama Hedefleri Raporu:

    'Araştırmalar, 14-18 yaş grubunun giderek artan bir oranda sigara içtiğini göstermektedir. RJ Reynolds bu pazarı iyi değerlendirmeli ve bu gruba yönelik yeni bir ürün piyasaya sürmelidir, böylece endüstrideki payımız uzun bir süre büyüyecektir.'

    Imperial Tobacco Şirketinin Raporu 18 Ekim 1977:

    'Ergenlik çağındaki çocuklar, özgürlüklerini bir sembolle ortaya koyma eğilimindedirler, sigara yetişkinlikle özdeşleştiği için ve yetişkinler sigarayı çocuklara yasakladığı için, en önemli semboldür.'

    'Sigaraya yeni başlayanların bugün hissettikleri, endüstrinin geleceği için bir göstergedir, araştırmanın bu bölümüne çok dikkat edilmesi gereklidir. Proje 16 sigara alışkanlığının oluşumuyla ilgili her şeyi öğrenmeyi hedeflemektedir. Lise öğrencilerinin sigara için bugün düşündükleri gelecekteki tütün kullanımları için bir öngörüdür.'

    'Özellikle 12-13 yaş grubunun bu konu hakkındaki görüşlerine önem verilmelidir.'

    'Ergenlik çağındakilere yönelik reklamlar yapılmalıdır, bu reklamlar yapaylıktan uzak ve dürüstçe yapılmalıdır.'

    Philip Morris'in Richmond'daki Pazarlama Müdürü Robert B. Seligman'a Araştırmacı Myron E. Johnston tarafından yollanan rapor, 1981:

    'Bugün 13-19 yaş arasında olanlar, yarın için potansiyel ve sürekli müşteri olacaklardır ve sigara tiryakilerinin çok büyük bir yüzdesi bu yaşlarda sigaraya başlamaktadırlar. Kırmızı Marlboro'nun başarısı büyük ölçüde bu yaş grubundaki müşterilerine bağlıdır. Kırmızı Marlboro büyüme çabası içinde olan çocukların büyüklük göstergesi haline gelmiştir. 13-19 yaş grubunun sigara içeme alışkanlığı Philip Morris için çok önemlidir.'

    Philip Morris'in Richmond'daki Pazarlama Müdürü Robert B. Seligman'a Araştırmacı Myron E. Johnston tarafından yollanan rapor, 1981:

    'Artık 13-19 yaş arası sigara kullanıcılarına eskisi kadar güvenmemeliyiz. Çünkü, bu gruptaki büyük pazarımız, okullardaki sigara kullanımının azalmasıyla pay kaybetmekte.'

    okuyucunun dikkatine! ! malesef bu günlük bukadar anlatıcam cünkü 5 den fazla yazılmıyor ;)

  • sigara

    06.06.2004 - 16:18

    Sigaranın Vücuda Zararları Nelerdir?
    ----------


    Genel olarak bulunduğunuz ortamlarda kötü ve ağır koku yayılır.
    Cildiniz bozulacağından cilt karalığı ve yaşlı gösterme belirtileri başlar.
    Dişleriniz kirli ve pis görünümlü olmakla beraber, dişeti hastalıkları baş gösterecektir.
    Ağız ve yutakta tat alma eksikliği başlar ve kanser riski artar.
    Gırtlak ve nefes borusunda iltihaplanma, ses tellerinin zarar göstermesinden başka kansere yakalanma ihtimali fazlalaşır.
    Kalp ve damarların görmüş olduğu zarar ve tahribattan dolayı kalp krizi damar tıkanıklığı, tansiyon yükselmesi gibi sakıncalar ortaya çıkar.
    Beyinde felç, ileri yaşta bunama (Alzheimer) görülür. Her nefeste 50bin hücrenin ölümüne sebep olur.
    Gözlerde katarakt ve ileri yaşta körlük meydana gelir.
    Burunda koku alma duygusu azalır.
    Akciğerlerde kansere yakalanma, Bronşit ve amfizem gibi rahatsızlıklar meydana gelir.
    Mide ve yemek borusunda karama, ülser ve kanser oluşumunu fazlalaşır.
    Pankreas kanseri riski artar.
    Rahim ve yumurtalıkta kısırlık, çocuk düşürme, sakat ve eksik doğum, erken menopoz, rahim kanseri gibi tehlikeler oluşur.
    Testisler ve cinsel organlarda iktidarsızlık, ereksiyonda azalma, döllenme yetersizliği, kalıtımsal bozukluklar meydana gelir.
    İdrar kesesinde mesane kanseri meydana gelir.
    Ellerde, parmaklarda sararma, tırnaklarda, zayıflama görülür.
    Kemik ve iskeletlerde kemik erimesi meydana gelir.
    Kol ve bacak damarlarında çeşitli hastalıklar oluşur.
    Kılcal damarlar, el ve ayaklardan başlayarak, kol ve bacaklara kadar tıkanıp bu organların kesilmesine (Burger hastalığı) kadar varan hastalıklar oluşur.
    Vücutta, yorgunluk, uykusuzluk, ruhsal gerilim, stres, performans düşüklüğü, reflekslerde azalma oluşur.
    Anne ve baba mirası olarak; Sigara içen babaların, çocuklarında kanseri önleyen gençliği yok olmaktadır. Hamileliğinde sigara içen hanımların bebekleri %10-15 eksik kilolu doğdukları gibi zeka eksiklikleri de görülür.

    Sigaranın İçindeki Zehirler
    ----------


    Bunlar kanserojen maddelerdir ve en tehlikelileri arsenik, benzin, kadmiyum, hidrojen siyanid, toluene, amonyak ve propilen glikoldur. Örneğin; siyanid kesinlikle öldürücü bir zehirdir. Genel olarak bilinen maddelerden bir kaçı;

    Polonyum - 210 (kanserojen) ,
    Radon (radyosyon) ,
    Metanol (füzeyakıtı) ,
    Toluen (tiner) ,
    Kadmiyum (akü metali) ,
    Bütan (tüpgaz) ,
    DDT (böcek öldürücü) ,
    Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri) ,
    Aseton (oje sökücü) ,
    Naftalin (güve kovucu) ,
    Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri) ,
    Arsenik (fare zehiri) ,
    Amonyak (tuvalet temizleyicisi) ,
    Karbon (eksoz Monoksit gazı) ,
    Nikotin
    ve 3.885 toksik madde.

    Sonuç olarak ciğerlerimizde oluşan Katran (asfalt) .

  • sigara

    06.06.2004 - 16:15

    Sigara Üreticilerinin Raporları
    ----------


    1961 yılında BAT (İngiliz Amerikan Tütün Şirketi) Bilim Adamı Sir Charles Ellis tarafından sigara tiryakilerine yapılan açıklama:
    'Sigara içmeyi sağlayan şeyleri anlamak için öncelikle bağımlılığın ne olduğunu bilmemiz gerekir.'

    13 Şubat 1961, BAT raporu, 'Sigara İçmenin Etkileri ve Battelle Kontratı için İleri bir Araştırma Yapılması için Öneri', Sir Charles Ellis, Araştırmanın Yöneticisi.

    'Şunu hatırlatmamın iyi olacağını düşünüyorum ki, nikotin ihtiyacının genetik özellikleriyle ilgili araştırma sonuca ulaşmak üzeredir'.

    Brown & Williamson Araştırmacısı R.B. Griffith'in 1963 yılı raporu:

    'Nikotin bağımlılık yapmaktadır. Biz nikotin satıcıları olarak, bağımlılık yapan bir uyuşturucu satıyoruz...'

    Brown & Williamson Raporu, 17 Temmuz 1963

    'Eğer, nikotin kullanımı kronik tiryakilere yasaklanırsa bile, hipotalamus'un kortikotropin salgılaması çok azalacağından dolayı bu kişiler zayıf bir endokrin sistemine sahip olacaklardır. Böyle zayıf düşmüş bir vücut, sürekli sigara içerek, psikolojik dengesini sağlamaya çalışır. Bu bilinçsiz istek, bireyin nikotin bağımlılığını açıklamaktadır.'

    19 Şubat 1969 Philip Morris araştırmacısı Dr. Helmut Wakeham:

    'Sigara bir ürün değildir, bir ambalajdır. Ürün nikotindir... Bir nefes sigarayı bir nikotin kamyonu gibi düşünmeliyiz.'

    1970'lerin başı, Philip Morris firmasından William L. Dunn'ın kısa notu:

    'Biz tütün endüstrisi değil nikotin endüstrisi işindeyiz.'

    BAT Firması genel başkanının şirket yöneticileriyle yaptığı bir toplantı tutanaklarından, 1971:

    'Nikotin bağımlılığı, pH dengesinin düzenlemesiyle kolaylıkla sağlanabilir.'

    1973 R.J. Reynolds'un bilim araştırmacısının 'RJ Reynolds markasının gençliğe yönelik pazarında daha fazla satışa ulaşması için'yaptığı araştırmayla ilgili notu:

    'Carolyn Levy'e bu araştırmayı sürdürmesi için onay verdim... Araştırmaya devam edeceğiz. Eğer, nikotinin sonuçları morfin ve kafein sonuçlarıyla benzerlik gösteriyorsa, araştırmayı gömmek istiyoruz. Bu nottan sadece iki kopya var, bir tanesi ekteki, diğeri de bendeki.'

    1977 Philip Morris Raporundan:

    'Çok az tüketici, nikotinin bir zehir olduğunun yada ne kadar bağımlılık yaptığından haberdar değil.'


    Pasif içicilik ve Aktif Zarar Görme
    ----------

    Sigara dumanının zararları saymakla bitmez ve sadece sigara içenler için değil içmeyenler için de çok zararlıdır. Sigara, puro ya da pipo içen bir kişinin yanında duran kişi hem yanan tütününün hem de sigara içen kişinin dışarı verdiği dumanı solur ve oldukça büyük bir zarar görür.
    Her yıl binlerce pasif içici, sigara dumanın verdiği zararlardan dolayı hastalanarak, hayatını kaybetmektedir.

    Zehirli Duman

    Pasif içiciler, sigara içen kişilerin yanında durarak 3.700 çeşit kimyasal gazdan zarar görmektedirler. Bunların büyük bir kısmı zehirlidir, geriye kalan kısmı da kanserojen benzopyrene ve formaldehyde gazlarıdır.

    Sigara dumanına ne kadar çok maruz kalırsanız, kalp krizi geçirme ve akciğer kanseri olma riskiniz o oranda artar.

    Risk Altındaki Bebekler ve Çocuklar

    Ne yazık ki, çocuklar için risk çok daha ciddidir. Çünkü, akciğerleri henüz gelişmektedir ve onlar yetişkinlerden daha fazla ve hızlı nefes alıp veririler. Sigara dumanına maruz bırakılarak, pasif içici durumuna düşürülen çocuklarda, kulak ve boğaz enfeksiyonları, bronşit ve zatürree sıklıkla görülen hastalıklardır.

  • sigara

    06.06.2004 - 16:14

    Sigara İle İlgili İstatistikler..
    ----------


    Türkiye'de Sigara Tüketimi

    1990-1995 YILLARI

    İki yabancı markalı sigara fabrikası faaliyete geçti. Açılışında bütün devlet erkanı oradaydı. Bütün “billboard”lar, gazeteler, dergiler, satış noktaları neredeyse her yer sigara reklamı ile donatıldı. Bine varan araç, on bini aşan personelle dağıtım ağı kuruldu. Tüketimi körüklemek için bedava sigaralar dağıtıldı.Başta bayiler olmak üzere her yere promosyonlar yağdırıldı. Tıp fakültesi mezuniyet balosunu Marlboro düzenledi. Üniversitelerin özel günlerinin değişmez sponsoru sigara idi. “Camel Trophy” - “Marlboro Adventure” gibi organizasyonlar sürekli gündemde tutuldu. Bir çok gazeteci- televizyoncu tanıtım için başta Amerika olmak üzere seyahatlere götürüldü. Çıkarılmak istenen kanun veto edildi, sonra gündeme bile alınmayıp, bir dönem görüşülemeden kadük oldu.

    Patlama Yapan Sigara Tüketimi

    * 1993 yılında yıllık tüketim 4.7 milyar paket / 22 Trilyon TL
    * 1994 yılında yıllık tüketim 5.4 milyar paket / 61 Trilyon TL
    * 1995 yılında yıllık tüketim 5.7 milyar paket / 95 Trilyon TL

    Sosyal Sonuçlar

    * 5 yılda (11-19 yaş arası) 5 milyon genç sigaraya başladı.
    * Sigara içme yaşı 11’lere indi.
    * Sigara, son derece prestij kazandı, bilinç altlarına yerleşti.
    * Sigara içmek doğal bir davranış oldu. Hiçbir kapalı yerde, sigara içen hiçbir kimseyi uyaramazdınız.
    * Savaşılması imkansız görünen sosyal ve ekonomik bir dev imajı oluşturuldu.

    SİGARA ÜLKEMİZİN 1 NUMARALI SORUNUDUR! ! !

    Türkiye'de Sigaradan Ölümler

    Peki sigaradan daha öncelikli sorun var mı? Bir toplumsal sorunu neye göre sıralamalıyız. Şüphesiz ölçümüz insan hayatı ve sağlığına verdiği zarar ölçü olarak alındığında: Hiçbir şey, sigara kadar ülkemizde insanlarımıza zarar vermemektedir. Ölçümüz insan hayatıdır.

    Her yıl ülkemizde 100.000 insanımızı erken yaşlarda sigaraya kurban vermekteyiz eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 20 yılda bu sayı 250.000'e çıkacak.

    Her yıl ülkemizde 100 bin kişinin ölmesi karşısında kılı kıpırdamayanlar var. Her yıl 100 bin kişi ne anlama geliyor?

    Her gün 1 uçak düşüyor ve 300 kişi ölüyor.
    Her yıl yüz bin nüfuslu bir şehrimize bir atom bombası atılıyor
    Her gün içi dolu 6 otobüs uçuruma yuvarlanıyor kimse sağ kalmıyor.

    Sigarayı Daha Başka Nasıl Tanıyabiliriz?
    Ülkemizde en çok ölüme sebep veren diğer toplumsal sorunlarla karşılaştıracak olursak, sigarayı daha iyi tanıyabiliriz. Ülkemizde sonucu ölüm olan toplumsal belli başlı diğer sorunlarla karşılaştırılacak olunursa:

    Bilinen terör yılda 2-3 bin insanımızın
    Trafik terörü yılda 6-7 bin insanımızın
    Sigara terörü yılda 100 bin insanımızın hayatına mal olmaktadır.

    Sigaranın yol açtığı ölümler; trafik, terör, iş kazaları vb. tüm ölümlerin toplamından beş kat daha fazladır.
    SİGARA SADECE ÜLKEMİZİN SORUNU DEĞİLDİR..

    Dünyada Sigaradan Ölümler

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyada en büyük sağlık sorunun sigara olduğunu ilan etmiştir.
    Dünyada her yıl 4 milyon insan sigaradan hayatını kaybediyor. Eğer, gerekli önlemler alınmazsa bu sayı, önümüzdeki 20 yılda 10 milyona çıkacak.

  • sigara

    06.06.2004 - 16:13

    Tütünün Tarihçesi
    ----------


    19. Yüzyıldan Önce Tütün Kullanımı
    1492'den önce: Amerika kıtasının yerlileri tedavi ve dini amaçlarla tütün üretimi yapıyorlardı.

    1492: Kristof Kolomb Amerika'yı keşfetti. Avrupa'ya döndüğünde yanında bu kıtada daha önce hiç görülmemiş olan tütün tohumları ve yaprakları vardı. Kolomb'un mürettebatından Rodrigo Jerez tütün içerken görüldü ve şeytan tarafından ele geçirildiği iddia edilerek hapis cezasına çarptırıldı.

    1535: Montreal Adasına ulaşan Jacques Cartier oradaki yerli halkın kendisine tütün sunmasından sonra günlüğüne 'vücutlarını, ağızları ve burunları sanki birer bacaymışlar gibi tütene kadar, dumanla dolduruyorlar', 'biz de onları taklit ettik, ancak duman biber gibi acıydı ve ağzımızı yaktı' diye yazmıştı.

    1556: Fransa ilk defa tütünle tanıştı ve Jean Nicot kısa zamanda tütün içmeyi popüler hale getirdi (19. Yüzyıl bilim adamları 'nikotin' olarak tanınan kimyasal maddeye onun adını verdiler) . 1565 yılına gelindiğinde, tüm Avrupa'ya yayılan tütün alışkanlığı, ünlü İngiliz aristokratı ve şairi Sir Walter Raleigh'nin tütün içmeye başlamasıyla, İngiltere'ye de girdi.

    1610: Japonya'da tütün üretimi ve içimi yasaklandı.

    1612: Amerika'da Virginia'da ilk defa ticari tütün ekimi yapıldı ve başarıya ulaştı. Amerikalı tütün ekicisi John Rolfe daha sonra ünlü Kızılderili kızı Pocahontas'la evlendi. On yıl içinde, tütün Virginia eyaletinin en önemli ihraç maddesi haline geldi. Tütün ekimi için köle iş gücü kullanılmaya başlandı.

    1618: Virginia 20.000 libre tütün üretti.

    1622: Virginia, bir Kızılderili saldırısında kolonisinin üçte birini kaybetmesine rağmen 60.000 libre tütün üretti.

    1627: Virginia, 500.000 libre tütün üretti.

    1629: Virginia tütün üretimini üç katına çıkararak 1.500.000 libre tütün üretti.

    1634: Maryland kuruldu. Maryland'de de tütün üretimine başlandı. Rus Çarı tütün içimini tüm Rusya'da yasakladı. Tütün içerken yakalananların ceza olarak burnu kesiliyor, suçun tekrarı halinde ölüme mahkum ediliyorlardı.

    1660: Tütün üreticisi olan Virginia ve Marland kolonilerinde kölelik başladı. Sayıları azalan beyaz uşaklar yerini kölelere bıraktı. Köle fiyatları tütün fiyatlarına göre belirlenmeye başlandı.

    1676: New France Kolonisinde sokakta tütün içmek ve tütün taşımak yasaklandı. Bir süre için, perakende satışta yasaklandı ancak halkın kendileri için tütün yetiştirmeye başlamasıyla, Kanada'nın tütün endüstrisi düşüş gösterdi.

    1732: Virginia'nın en zengin tütün üreticisi Robert King öldü. Öldüğünde 300.000 dönüm arazisi ve 700 kölesi vardı.

    1739: Fransa, Kanada'dan tütün ithal etmeye başladı.

    1761: İngiliz doktor John Hill, 'Cautions Against the Immodetrate Use of Snuff' (Aşırı Enfiye Kullanımına Dikkat) isimli ve tarihte bilinen ilk tütün-kanser araştırması olan raporunu yayınladı.

    1775: Virginia ve Maryland'in tütün üretimi 100 milyon libreye ulaştı.

    19. Yüzyıl

    1800: ABD'nin köle nüfusunun yarısından fazlası Virginia ve Maryland'deydi. Bu iki eyaletteki toplam zenci köle sayısı 395.000'di.

    1800'lerin başı: Puro tüketimi, enfiye tüketimiyle rekabet etmeye başladı. Tütün çiğneme ve pipo kullanımı ortaya çıktı.

    1854: 1856 yılında sona eren Kırım Savaşı başladı. İngiliz ve Fransız askerleri Türk tütünüyle tanışıp, onu Avrupa'ya götürdüler.

    1878: Kanada'nın Ontorio bölgesinin rahibi Albert Sims 'The Sin of Tobacco Smoking and Chewing Together With an Effective Cure for These Habbits' (Tütün İçme ve Çiğneme Günahı ve Bu Alışkanlıkları Bırakmak İçin Etkili Tedavi) isimli kitabını yayınladı.

    1881: ABD'de, John Bonsack ilk sigara yapan makinenin patentini aldı. Böylece ABD, günde 120.000 sigara üretmeye başladı. Bir makine 48 kişinin yaptığı işi yapıyordu. Üretim maliyeti düştü ve güvenli kibritin de icadıyla, sigara tüketimi bir anda patladı.

    1889: Saint John Hastanesi sigaranın zararlarını ve gırtlak kanserine neden olduğunu anlatan bir kitap yayınladı.

    1891: Kanada'nın British Colombia eyaletinde, 15 yaşından küçüklerin tütün içmesi yasaklandı.

    1895: Sadece Kanada'da 66 milyon adet sigara satıldı.

    20. Yüzyıl

    1903: Kanada, İngiltere ve Amerika'da sigaranın zararları ciddi bir şekilde ele alınmaya başlandı, Kanada'da sigaranın yasaklanması için meclise kanun tasarısı verildi.

    1914: Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla, sigarayı yasaklama hareketi sekteye uğradı hatta tüm dünyada, cephedeki askerlere tütün yollama kampanyaları başladı.

    1920'ler: Tüm dünyada sigara kullanımı hat safhaya ulaştı, bir yılda tüketilen sigara sayısı milyarları buldu.

    1930: Almanya'nın Köln Üniversite'si bilim adamları sigara ve kanser arasındaki ilişkiyi istatistiksel olarak ortaya çıkardı.

    1934: İlk mentollü sigara üretildi.

    1938: John Hopkins Üniversitesi doktorlarından Raymond Pearl sigara içenlerin, sigara içmeyenlere oranla daha genç yaşta öldüklerini belirtti.

    1939: Almanya Polonya'yı işgal etti ve İkinci Dünya Savaşı başladı. Cephedeki askerlere sigara taşınmaya başlandı.

    Bu sırada Alman bilim adamları sigara ve kanser arasındaki ilişkiyi daha derinlemesine inceleyen yeni bir istatistiksel rapor yayınladı.

    1943: Dünya yetişkin nüfusunun yaklaşık %60-%80'nin sigara içiyordu.

    1944: Amerikan Kanser Derneği, sigaranın sağlığa zararlı olabileceğini belirtti. Akciğer kanseri ve sigara arasındaki ilişkinin henüz kesinlik kazanmadığını ama gene de dikkatli olunması gerektiği hakkında halkı uyardı.

    1947: Kanadalı doktor Norman Delarue akciğer kanseri hastalarının %90'ının sigara tiryakisi olduğunu gösteren bir araştırma yayınladı.

  • endorfin

    06.06.2004 - 16:10

    Beyin dokularında bulunan ve morfin kadar güçlü ağrı kesici özelliği olan bir grup proteinin ortak adıdır. Endorfinlerin beyindeki “haz merkezleri” ile ilgili olduğunu gösteren güçlü kanıtlar vardır. Bu maddelerin etki mekanizmasının ve beyindeki endorfin alıcılarının saptanması, uyuşturucu bağımlılığının ve kronik ağrıların tedavisinde büyük önem taşır.

    (Kaynak: Ana Britannica, Cilt 8, sayfa 185)

  • hukuk

    06.06.2004 - 16:07

    2. Devletin ve Hukukun Tarihsel Gelişimlerine İlşkin Birkaç Not:

    2.1. Devlet ve Hukukun Kaynağı: Toplumlaşmayla birlikte, tarımsal 'artı ürün' veya 'ekonomik artık'ın paylaşımı ve topluluğun kendisini koruma ve yönetme gereği, askerlik, rahiplik, zenaatkârlik, tüccarlık, yöneticilik vd. mesleklerin ortaya çıkmasını ve böylece yöneten-yönetilen ayrımını yaratmıştır. Bu süreç aynı zamanda ahlâkın, örf ve âdetlerin de ortaya çıkış ve yayılış sürecidir. Fakat bunlar, birlikte yaşamanın gereklerini sağlama ve güvenceye alma konularında yeterli değillerdir. Birlikte yaşama kurallarını belirlemek ve bu kuralları uygulayacak bir yaptırımcı güç tesis etmek gerekiyordu. Devlet ve hukuk böyle ortaya çıktılar. Şunu da görüyoruz ki, diğer işleyişleri,yanında devletin sürekli kalan bir işlevi, hukuk üretmek olmuştur. Bu devlet, ister.bir küçük site, ister bir imparatorluk olsun, kendi varoluşunu, büyük ölçüde; hukuk üreten ve ürettiği hukuku uygulamaya sokan kurum olmasında bulmuştur. Hukuk üretilirkeıi ahlâk (özellikle dinsel ahlâk) , örf ve âdet- ler yanında ekonomik üstünlüğü elinde bulunduranların çıkarları da bu üretim-işinde yönlendirici olmuştur. Bu demektir ki, bir yaşam görüşü, bir inanç veya ideolojiden bağımsız; nötr bir hukuk üretimine tarih tanık olmamıştır. Zaten yazılı hukukun, kodifikasyonun bilinen ilk örneği olan Hammurabi kodeksi; . bu belirtilenleri yeterince doğrulamaktadır.. Çağlara göre devlet ve hukukun gelişimlerine bakıldığında, eksik ve kaba değinmeler düzeyinde kalsa.bile, şunların altı çizilebilir:

    2.2. Ilkçağ: İlk site devletlerinde hukuk dinsel ahlâk hâlinde karşımıza çıkıyor. Ne var ki, hukuk bu devletlerde genellikle din kaynaklı bir görünüme sahip olmakla birlikte, burada dinsel ahlâk yerleşmiş çıkarların yasalarca korunmasının kılıfı olma işlevini de yüklenmiş görünmektedir. Üretimde en üst düzeye ulaşmış olmak, soşyal adaleti sağlamaya yetmemiştir ve gelir paylaşımı hep siyasete egemen olânların iradesine bağlı kalmıştır. Din, gelir paylaşımındaki adaletsizliğin örtülmesinde de sık sık kullanılmıştır. Romalı Patriçiler pek de dindar kimseler değillerdi. Fakat yoksul Pleplerin dindar olmaları ve dindar kalmalarını sağlamak için sürekli gayret sarfetmişlerdir. Ayrıca a nı Patriçiler, Milâttan sonraki ilk yüzyıllarda, kendi çıkarlarına dokunmayan her dine hoşgörülü davranmışlar, Hıristiyanlığı da din olduğu için değil, ihtilâlci bir halk hareketine dönüşme potansiyeli taşıdığı için ezmeye çalışmışlardır. Fakat Patriçi-Plep kavgasının en önemli sonucu, Roma'da tarihin gördüğü en önemli hukuklardan birinin üretilmesine yol açması olmuştur. Hukuk, yani Roma Hukuku, dinsel/ahlâksal referanslı olmaktan çıkmış; çıkar sahipleri olarak iki grubun, Patriçi ve Pleplerin pazarlıkları sonucu oluşan laik bir nitelik kazanmıştır. Ve yurttaş olarak insanla devlet arasındaki ilişkiler, ilk kez Roma'da yazılı olarak ve net bir biçimde düzenlenmiştir. Roma cumhuriyetten imparatorluğa, yâni çok etnisiteli bir yönetim şekline geçince; ister istemez çok hukuklu bir düzeni benimsemiştir. Fakat Roma hukuku, bir çeşit üst-hukuk olarak, imparatorluğun en ücra köşesinde bile geçerliliğini korumuştur.

    Batı Roma'nın yıkılışı ve ortaya çıkan boşluğu Kilise'nin doldurmaya girişmesi sonucu, hukuk üretme bir süre devletlerden Kilise'ye geçmiş oldu. Doğu Roma'da, Bizans'ta ise, Justinianus, Hıristiyan ve Stoa ahlâklarından izler taşıyan Corpus Juris'i (Justinianus Kodu) gerçekleştirdi. Çok daha sonraları Osmanlılar da, kendi hukuklarını üretirlerken, İslâm'dan olduğu kadar, artık yaklaşık bin yıllık bir geleneği olan Justinianus Kodu'ndan da yararlanmayı ihmal etmediler. Fatih Sultan Mehmet ve Kânunî Sultan Süleyman'ın ünlü, kânunnâmeleri, tıpkı Roma'da olduğu gibi,. çok hukukluluğun üstünde bir çeşit üst-hukuk işlevi gördüler.

    Batı Ortaçağında Kilise-devlet çatışması, hukuk üretiminde kimin söz sahibi olacağı konusundaki çatışmayı da içerir. Dünyevî (secular) hukuku temsil eden kral veya imparator ile dinsel (reügional) hukuku sâvunan papalar arasındaki çekişme,.bin yıldan uzun bir süre hukuk üretiminde belirleyici olmuştur. Bu aynı zamanda dinsel ahlâk ve laik ahlâk savunucuları arasındaki çekişmeyi içerir.

    2.3. Yeniçağ: Burjuvazinin 15. yüzyıldan itibaren eskiye orânlâ çok.hızlı bir gelişme ve güçlenme gösterdiği bilinir. Güçlenen bu yeni sınıfa artık mahallî pazarlar yetmiyordu. Daha büyük pazarlar ancak bir kralın yönetimindeki bir birlikle yani 'ulus' adı verilen bir birlikle mümkündü. Ulus, pazarın genişliği ve güvenliği bakımından şarttı ve bu, beraberinde, bir ortak kültüre; 'ulusal kültür'e geçişi de gerekli kılıyordu. Devlet, artık ulusun hukuksal ifadesi ve somutlaşmasıydı ve ulus için hukuk üreten ve bunu güvenceye alan kurumdu; öyle olması gerekiyordu. Bununla birlikte, devletin hukuk üretmesinde burjuvazinin etkin gücünün belirleyici olduğu da kendiliğinden anlaşılır. Ulus-devlet bir burjuva tasarımı olmayı bugün de sürdürüyor. Sanayileşme ve emperyalizm, Avrupa'nın kendi kurallarını bütün dünyaya kabul ettirmesi ihtiyacını da bu arada doğuruyor. Bu da artık dinsel kâynaklı olamayacak ve her türlü tekil hukuk düzenleri için bir üstbelirleyici olacak:olan yeni bir doğal hukuk anlayışının üretimine yol açmıştır. 'Evrensel insan hakları' konseptinin tarihsel arka planında yatan motifler bunlardır. 'Evrensel insan hakları' konseptini bu Batı-merkezci sosyo-ekonomik ve siyasal motivasyon bağlamından bağımsız olarak ele almak, ya safdillik ya da cehalet göstergesidir. 18. yüzyılda daha da güçlenmiş olan burjuvazi, iktidarı artık kralın da elinden âlmak istemiştir. Aydınlanma felsefesi ve liberalizm akımı; hukuk üretme îşini yine devlete bırakmakla birlikte, artık devlet anlayışında bir değişiklik meydana gelmiş bulunuyordu. Devlete, devlet olmanın en önemli işlevi olarak, artık, insanların özgürlüklerini ve doğuştan olduğu ileri sürülen haklarını göz önünde tutmak ve korumak zorunda olan bir 'hukuk devleti' olma işlevi, bir bekçi devlet olma görevi yüklenmiştir (4 Temmuz 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, 1787 Amerikan Anayasası) : Yani hukuk, bireyi devlete karşı taraf kabul etmektedir ki, bu, ifadesini sivil toplum-devlet ayrımında bulmuştur. Artık devlet, hukuku yapan, fakat yaptığı hukukla kendisini de sınırlandıran devlet olmalıydı. 1789 Fransız Devrimi'nin etkilerinin günümüze kadar,geldiğini biliyoruz. Bu devrimin hukuk- devlet ilişkisi açısından en önemli sonucu şu olmuştur: Hak ve özgürlükler devlet tarafından verilmez, tanınır { hukuk devleti) . Ne var ki, devlet, gücü kendinde olan, toplum üstü bir varlık değildir. Devletin arkasında da daima bir egemen güç veya bir egemen güçler koalisyonu, bir siyasal otorite bulu- nur. Dolayısıyla kâğıt üzerinde tanınan hak ve özgürlüklerin en ölçüde yaşâma geçirilmiş olduğu, eğemen güçlere karşı verilen hak ve özgürlük mücadelelerinin başarı oranına bağlıdır. Bu nedenle, 'hukuk'tan söz edildiği her durumda, önce 'devlet'e bakmak gerekir. '

    3. Hukuktan Önce Hukuku Yapan Devlete Bakmak: Her zamân egemen güçlerin güdümünde olmuş olan devletin 'Şunları yapmayacağım, kendimi şunlarla sınırlandıracağım, hukuk devleti olacağım' demesi hiç de yeterli olmamıştır. Yasalar önünde eşitlik, yoksula anlamlı gelmemiştir. Mesken dokunulmazlığı ve mülkiyet hakkı, evsiz barksız, mülksüz insanlar için hiçbir önem taşımamıştır. Sanayileşme ve kapitalistleşmeyle birlikte üretimde en üst düzeye ulaşmak, üretmek ve durmadan üretmek, sosyal adaleti sağlama- ya yetmemiştir. Kısacası hukuk devleti, yoksulluk ve sosyo-ekonomik eşit- sizliklerin giderilmesinde etkili olamamıştır ve olamazdı da: 1830 ve 1848 ihtilâlleri bunun böyle olduğunu açıkça göstermiştir. Bunların etkisiyle 'sos- yal devlet' fikri doğmuştur. 'Sosyal devlet', liberalizmin 'hukuk devleti'nin farkında olmadığı, tanımadığı haklardan; eğitim alma, çalışma, sağlıklı yaşa- ma, iş ve meslek sahibi olma, uygun bir yaşam standardına ulaşma vd. haklardan söz eder. Yoksulluk ve~işsizlik bireyin kendi sorunu değildir, bunlar kişisel sorunlar sayılamazlar, bunlardan devlet sorumludur.

    C- GÜNÜZMÜZDE AHLAK_HUKUK ELEŞTİRİSİ: Bir Liberalizm Eleştirisi.Tekrarlamalıyım: Ekonomik çıkarlardan, ahlâksal inançlardan, siyasal tercih ve güç dengelerinden bağımsız ve hele bunları önceleyen bir hukuk düzeni yoktur, olmamıştır. Son iki yüzyıllık Batı,tarihi, daha önceki yüzyıllara, hatta binyıllara oranla, bir fenomenin çok daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Bugün de 'hukuk devleti' ve 'sosyal devlet' kavramlarını tartışmaya devam etmemizin tarihsel arka planında, Batı'ya özgü liberal ekonomi, liberal ahlâk ve liberal siyasetin ve bunlar doğrultusunda üretilmiş olan 'liberal hukuk devleti' konseptinin yetersizliği yatmaktadır. Bu nedenle, bildirinin sonuç bölümü niteliğindeki bu bölümde, liberalizmin birkaç yönünü vurgulamak ve ahlâk felsefesi (etik) ve hukuk felsefesi arasındaki ilişkiyi bu çerçevede değerlendirmek istiyorum.

    l. Liberalizmin İki Yüzü: Özellikle son yıllardaki yazılarımda liberalizmle ilgili olarak altını sürekli çizmeye gayret ettiğim birkaç hususu burada da belirtmem gerekiyor. Liberalizmin iki yüzü vardır ve bu iki yüz birbiriyle bağdaşmaz. Bu yüzlerden birisi 'siyasal liberalizm' teriminde ifadesini bulurken, diğeri 'ekonomik liberalizm' olarak anılır. Siyasal liberalizmle birlikte düşünülmesi gerektiği ileri sürülen 'hukuksal liberalizm'in ise, insan hakları ve demokrasi temelinde 'hukuksal eşitlik' fikrine dayandığı belirtilir. Siyasal liberalizm, her ne kadar hukuksal liberalizme dayanır görünse de, uygulamâda o, liberalizmin öbür yüzü olan ekonomik liberalizm zemininde yükselir. Ekonomik liberalizm, insanların beden ve yetenek yönünden eşit olmadıklarını, insanlar arasında zekâ ve beceri farklılıkları olduğunu, yetenekli ve beceriklilerin bu yetenek ve becerilerini özgürce sergilemeleri, serbestçe mülk ve kapital sahibi olup yatırım yapmaları gerektiğini, toplumların da esasen bunların 'özgür girişimcilik'leri sayesinde gelişebildiklerini öğretir. Liberalizmin hukuksal planda kalan ve fakat reelleşemeyen, sözde eşitlikçi ve ekonomik planda kalan ve fakat reel olan eşitsizlikçi yüzleri arasındaki gerilim, aslında asla giderilemez, yumuşatılamaz türden bir gerilimdir: Ekonomide sınıfları, aşırı gelir dengesizliğini, bir sosyal sınıfın diğer sosyal sınıf karşısında üstünlüğünü, insanlar arasındaki eşitsizliğin doğal sonucu olarak gören natüralist tavırlı bu liberalizm, hukuk alanında 'hukuksal liberalizm' doğrultusunda bir formel eşitliği gözetmeye (hiç olmazsa görünüşte) ne kadar gayret ederse etsin, kendisinin sebep olduğu ekonomik ve sosyal eşitsizliklerden kaynaklanan toplumsal sorunların ve huzursuzlukların üstesinden gelememiştir, gelemez. O böyle bir gayreti, ancak, bu sorun ve huzursuzlukların kendi egemenliğini tehdit etmesi karşısında ve sınırlı bir şekilde göstermiş, ekonomik ve sosyal iyileştirmelere bu tehdidin büyüklüğü oranında kerhen başvurmuştur. Tarih bize, bu tehdidin azalması oranında liberalizmin pervâsızlaştığını, hatta özellikle ekonomide (kapitalist ekonomi) vahşîleştiğini öğretiyor. Zaten tarihsel olarak bakıldığında, liberal demokratik hukuk devleti, üstüne ne kadar 'evrensel insan hakları' türünden cilâlar çekilmiş olursa olsun, uygulamada, burjuvazinin ekonomik konumunu güçlendirmek, mülkiyeti güvence altına alıp onu süreklileştirmek gibi bir işlev yüklenmiştir. Bu nedenle hukuksal liberalizm, teoride eşitlik fikrine dayansa da, uygulamada ekonomik liberalizmin ürünü olan eşitsizlikçi kapitalist sosyo-ekonomik düzenin bir örtüsü, bir cilâsı olmaktan kurtulamaz: Çünkü hukuksal liberalizmin; ekonomik liberalizmin 'özel mülkiyet' ve 'özel girişimcilik' kavramları üzerinde inşa edilmiş,eşitsizlikçi yapısını değiştirecek bir gücü yoktur. Dolayısıyla onun eşitlikçiliği, uygulamada, sadece yasalar önünde bir formel eşitlik sağlamaktan öteye geçemez ve o bile pek işlemez: Hukuksal eşitlik ekonomik ve sosyal eşitlikle tamamlanmadıği yani bir sosyal hukuk devleti amaç edinilmediği sürece; liberal hukuk devleti, kurucu kapitalist düzene hizmet etmeye devam eder. Ve bugüne kadar liberal hukuk devletinin bir sosyal hukuk devletine dönüşmemiş olduğu da belirtilmelidir.

    Günümüzde evrenselci bir söylem içerisinde sunulan liberal hukuk devleti konsepti, kapitalizmin eşitsizlikçi ruhuna ve hegemonyasına hiç dokunulmadan, bunlara hiç değinilmeden, dünya çapında yaygınlaştırılmak isteniyor. 'Globalleşme' sloganı altında; günümüzde, Batı kapitalizminin kendisini hukuksal ve tabii daha da önemlisi, ekonomik anlamda dünyaya tek seçenek olarak kabul ettirme girişimine tanık oluyoruz. Bu nedenle nötralite ve olgusallık izlenimi bırakan 'globalleşme' teriminin, onun bir öznesinin bulunduğunu, bu öznenin Batı kapitalizmi olduğunu hatırlayarak, 'globalleştirme' olarak anlamak ye kullanmak gerekir. Ben liberal demokratik hukuk devleti konseptinin böyle bir yayılmacılık için araçlaştırıldığını, onun, Batı kapitalizminin kendi varlığını idame ve dünyaya hükmetmek amacına hizmet eden bir işlev yüklendiğini düşünüyorum.

    2. Hukuka Ahlâk, Ekonomi ve Siyasetin İzinden Bakmak: Hukuk, ekonomik çıkar, ahlâksal ve siyasal ilke ve tercihler doğrultusunda üretilen ve şekillenen bir şeydir. Günümüzde liberal hukuk bunun en açık kanıtıdır. Çıkar ve tercihler her dönemde çeşitli ve hatta karşıt şekillerde görünürler. Dolayısıyla hukuk üretiminde de her dönemde farklı çıkar ve anlayışlar belirleyicidir. Hukukun, tarih boyuncâ,, bir temel norm veya temel normlar dizisine dayandırılmak istendiği açıktır. Ne var ki, bu temel norm veya temel normlar dizisi, devlete yön veren güçlerin aslî eğilimlerinin ve tercihlerinin belirlediği de açıktır. Bu aslî eğilim ve tercihler toplamına 'ideoloji' denmesinde bir sakınca yoktur. Bu aslî eğilim ve tercihlerin, özellikle 18. yüzyıldan bu yanâ Batı'da 'evrensellik' kisvesi altında ifade ediliyor olması, onların belli güçlerin, yani toplumların ve uluslarârası toplumun egemenlerinin tikel kalan kendi tercih ve eğilimleri olduklarını ve bu yüzden evrenselleşememiş hâlde kaldıklarını, bu tarihsel realiteyi değiştiremez. Bir, ahlâkca, ekonomide; siyasette olduğu gibi, hukukta da bir evrenselliğin olmadığı, başka ve özellikle rakip eğilim ve tercihler olduğu sürece de evrensel olamayacağı anlamına gelir. 'Evrensel' adı altında sunulmuş ve yürürlüğe konulmaya çalışılmış olan tüm ahlâklar, hukuklar, ekonomik düzenler ve siyaset anlayışları, tarihselliğe, bu demektir ki geçiçiliğe ve tekilliğe yazgılıdırlar. Onlardan herhangi birinin bugün egemen ve yaygın pozisyonda olması, evrensel olduğu ve evrensel kalacağı anlamına asla gelmez. Liberal 'hukuk devleti' için de bu böyledir. Günümüzün en önemli sosyal sorunları, bana göre, özgürlüğü eşitliğin önüne koyan özgürlükçü (liberalist) ahlâk ve liberal hukuk devleti konsepti karşısında eşitliği özgürlüğün önüne koyan eşitlikçi ahlâk ve 'sosyal hukuk devleti' konseptinin zayıflamış veya zayıflatılmış olmasıyla bağıntılıdır.,Bildirimde, ahlâkın hukuku öncelediğini, 'hukuk'tan söz edildiğinde aynı zamanda ekonomi ve siyasetten de söz etmenin kaçınılmazlığını, hangi hukuku benimseyeceğimizi ahlâksal, ekonomik ve siyasal tercih ve eğilimlerimizin belirlediğini göstermeye gayret ettim. Ben liberalizmin eşitsizlikçi ekonomi ve siyaset anlayışının, globalleştirme dayatmasının, dünyada ve bizde giderek artan olumsuzluklara yol açacağını gözlüyor ve bu görünümüyle liberalizme dünyada ve bizde karşı çıkılmasının önce ahlâksal, daha sonra ekonomik, hukuksal ve siyasal bir gereklilik olduğunu düşünüyorum.

    Ahlâk felsefesi (etik) ile hukuk felsefesinin temel kavram ve sorunlarının,. herhangi bir ahlâk ve herhangi bir hukuk anlayışından bağımsız olarak tanımlanıp irdelenmesinin ve tartışılmasının mümkün olmadığı, özellikle son 250 yıldır bu kavram ve sorunların liberal ve liberal olmayan anlayışlar ve tabii ki ideolojiler çerçevesinde tartışılmakta olduğu açıkça görülmelidir. Liberalizmin bu konu ve sorunları (üstelik küçümseyici bir tavırla) ideolojiler üstü bir zeminde tartışmak gerektiği hususundaki iddiasını da, liberalizm savunucularının bir ideolojik taktiği olarak değerlendirmek gerektiğini, hatta bunun bir tuzak olduğunu ve bizim ülkemiz gibi ülkelerin düşünen insanlarının bu tuzaktan sakınmak zorunda olduklarını vurgulamak istiyorum.

    kaynak
    http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp? PG=667

  • hukuk

    06.06.2004 - 16:05

    1.2. Hukuk: Hukuku,

    (ı) amaçsal/normatif,

    (ıı) işlevsel, olmak üzere iki yönden tanımlamak mümkündür.

    (ı) Amaçsal/normatif yönüyle hukuk; toplumsal düzenin sağlanması amacı doğrultusunda, bireylerin birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerini düzenleyen bir normlar bütünü olarak karşımıza çıkar: Bu normlar bütünü de; çoğunlukla ve özellikle Batı hukuk geleneğinde, kendisine kaynâklık eden bir üst-hukuk olarak 'doğal hukuk' zeminine bağlıdır.

    (ıı) İşlevsel yönüyle hukuk; kendilerine uyulmadığı takdirde devletin koyduğu yasalara (pozitif hukuk yasaları) dayalı olarak yine devletin zorlayıcı eliyle gerçekleştirilen yaptırımlara yol açan, düzenleyici kurallar topluluğu (pozitif hukuk kuralları) olarak da anlaşılabilir.

    Yukarıda ahlâkı 'birey'e dayalı olarak tanımlamanın sakıncalarına değindim. Bununla ilgili olarak;

    (ı) ahlâksal yaşamda bireyselliğin ancak sınırlı bir seçim ve tercih alanı için geçerli olabileceğini;

    (ıı) bu seçim ve tercihlere bağlı eylemin, kişi amaçlamamış olsa bile, en nihayet toplumsal bir etkisi ve sonucu olacağını;

    (ııı) ahlâkın, oluşumu itibariyle esasen 'toplumsal' olduğunu ve kaldığını; belirttim. Şimdi, 'kamu hukuku' ve 'özel hukuk' ayrımı yapmak gelenek olmakla birlikte, hukuk alanındâ da, 'özel hukuk'un ancak 'kamu hukuku' çerçevesi içerisinde bireyin tercih ve seçimine bırakılmış hususlara ilişkin bir hukuk olabileceğini belitmeliyim. Sonuç olarak hukuk da, varoluşunu, ancak tarihsel/toplumsal bir çevrede, kamusallık alanında bulabilir.

    1.3. Ahlâk ve Hukukun Ortak ve Farklı Yönleri: Yukarıdaki genel belirlemeler, ahlâk ve hukuk arasındaki bazı önemli ortaklıkları ve ikisini birbirinden ayıran temel ayrımı da bize gösterebilir. Bazı ortaklıkları şöyle sıralamamız mümkün görünüyor:

    (ı) bir kez her ikisi de ancak, insanların birlikte yaşamalarındaki zorunluluğun bir sonucu olarak oluşan toplumsal yaşam içerisinde varoluş bulabilirler. Ahlâk ve hukuk, herşeyden önce, herkesin istediğini yaptığı yerde ortayâ çıkacak olan kaosu önlemek gibi bir prâtik zorunluluğun ürünleridir;

    (ıı) her ikisi de bir kurallar bütünü olarak karşımıza çıkarlar;

    (ııı) her ikisi de dayandıkları ilkelerin niteliği bakımından normatiftirler; bu demektirki bir 'olması gereken' tasarımından hareketle oluşur veya oluşturulurlar;

    (ıv) birer toplumsal fenomen olarak, her ikisi de tarih içerisinde değişebilirlik özelliği taşırlar. Ahlâk ve hukuk, çağdan çağa,, kültürden kültüre değişikliğe uğradıkları gibi, aynı çağ veya kültür içerisinde de değişikliğe uğrarlar.

    Bu nedenle ahlâk ve hukuktan birer toplumsal/tarihsel fenomen olarak söz etmek gerektiğinde, onları çoğul olarak kullanmak, 'ahlâklâr' ve 'hukuklar'dan söz etmek uygun olur. İki alan arasındaki temel ayrım da şöyle belirtilebilir: Ahlâk kuralları kişilerin ve grupların ortak yaşayışlarında benimsenmiş ve örf, âdet, teâmül, gelenek, görenek yoluyla olduğu kadar, bunlara göre sınırlı kalsa da, bireysel irade, seçim ve tercih yoluyla da kurumlaşmış olan kurallardır. Bu kurallara aykırı davranışlar, ancak ayıplama ve kınama, gruptan dışlama gibi tepkilere yol açabilir. Buna karşılık hukuk kuralları kişilerin birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerini genel olarak düzenlerler ve bu kurallara aykırı davranışlar, devletin yaptırımına ve zor kullanımına yol açar. Hukukun olduğu yerde devlet (veya bazı komünal topluluklarda olduğu gibi, devletin işlevini ikâme eden bir yaptırımcı grup) vardır. Hukuk kurallarını ahlâk kurallarından ayıran en önemli yön, hukuk kurallarının devlet (veya yaptırımcı grup) gücüyle sağlanmış bir yaptırımının bulunmasıdır.

    2. 'Ahlâk Felsefesi (Etik) ' ve 'Hukuk Felsefesi': Yukarıdaki 'ahlâk' ve 'hukuk' tanım ve betimlerine koşutluk içerisinde, 'ahlâk felsefesi (etik) ' ve 'hukuk felsefesi' kavramlarını tanımlayıp betimlemeye geçebilirim.

    2.1. Ahlâk Felsefesi (Etik) : Herhangi bir ahlâk, kendi 'iyi'sinin ve kendi 'kötü'sünün ne olduğunu, normatif ve postüla niteliğindeki temel öncül veya öncüller hâlinde belirler ve 'özgürlük', 'eşitlik', 'ödev', 'sorumluluk', 'yükümlülük', 'gereklilik'; 'erdem' vd. kavramları, normatif olarak düşünülmüş bu postülalara göre tanımlar. Ve en nihayet 'doğruluk' (ahlâksal doğruluk) da, postülatif/normatif olarak benimsenen 'iyi' ile bu 'iyi' gözetilerek yapılan eylemler (ahlâksal eylemler) arasındaki tutarlılık,olarak görüIür. Bu, ahlâklar çokluğu kadar 'doğruluk' (ahlâksal doğruluk) olması demektir. İşte, ahlâk felsefesi (etik) , ahlâklar çokluğu içerisinde karşımıza hep çıkan bu temel kavramlar üzerine bir yeniden irdeleme, çözümleme, eleştirme ve bu kavramların anlamlarını yeniden belirleme, çeşitli ahlâkları, ahlâk tiplerini gösterme, bunların özelliklerini, benzerlik ve farklılıklarını ortaya koyma girişimidir. Bu yönüyle ahlâk felsefesine meta-etik adını verenler de vardır.

    Ne var ki, daha çok yüzyılımız Anglosakşon felsefesinde karşılaştığımız bu 'meta-etik' terimi, çeşitli ahlâkların nötr, tarafsız ve nesnel bir bakışla ele alınabileceği, onların birer olgu hâlinde incelenebileceği varsayımına, pozitivizmin bu temel sayıltısına itibar edenlerin kullandıkları bir terimdir. Oysa böyle bir 'meta-etik'in imkânsızlığını savunanlar, ahlâklar çokluğunun farkındâ olunsun veya olunmasın, yine ancak herhangi bir ahlâk içerisinden görülebileceğini ileri sürenler (özellikle relativistler ve tarihselciler) vardır. Bu nedenle bir 'ahlâk felsefesi (etik) ,' hem çeşitli ahlâkları inceleyen hem normatif olması dolayısıyla kendisi bir ahlâk olan veya bir ahlak öneren, bu demektir ki aynı anda iki zemin üzerinde hareket eden bir disiplindir.

    2.2. Hukuk Felsefesi: En yaygın biçimsel tanımıyla hukuk felsefesi, insan ilişkilerini karşılıklı haklar ve yükümlülükler açısından ele alan felsefe disiplinidir. 'Hak' ve 'adalet' kavramlarını çözümleyen, çeşitli hukuk şistemlerinin irdelemesini, çözümlemesini ve eleştirisini yapan, hukukun özü- nü, otoritesini, toplumdaki rol ve işlevini görüp göstermeye çalışan tutumuyla olgusal olduğuna inanılan bir zeminde hareket eden 'hukuk felsefesi', aynı zamanda tüm tekil hukukların, hukuk düzenlerinin üzerinde 'evrensel hukuk normları' arayan tutumuyla normatif kalır. Öyle ki, 'hukuk felsefesi' ile 'hukuk' (tekil hukuklar, hukuk sistemleri) arasında, tıpkı 'âhlâk felsefesi (etik) ' ile 'ahlâk' arasındaki ayrımda olduğu gibi, giderilemez türden bir bulanıklık vardır. Bu bulanıklık, daha 'hukuk felsefesinin başlıca sorunlarında hemen kendisini gösterir:

    1. Hukuk nedir? ,

    2. Hukukla ahlâk arasında nasıl bir ilişki vardır? ,

    3. Toplumsal ve ekonomik koşullar hukuku nasıl etkiler?

    4. Yasalara 'iyi' ve 'kötü' diye değer biçme imkânı veren değişmez ilkeler ve normlar (doğal hukuk) var mıdır?

    İlk üç soru, hukuk felsefesinin olgucu, irdeleyici, çözümleyici tutumunun anlaşılmasına elverirler. Fakat özellikle dördüncü ve son soru, hukuk felsefesinde, incelenen hukuklar çokluğunda zaten içerilmiş olan normatifliğin üzerine en üst düzeyde normlar, 'doğal hukuk normları' veya “evrensel hukuk normları' denilen normlar koymak isteyen bir yön, yani sonuçta kendisini de en üst derecede normatif kılan bir yön olduğunu görmemizi sağlar. Böylece hukuk felsefesi, tıpkı ahlâk felsefesi (etik) gibi, iki zemin üzerinde hareket eder.

    Bu demektir ki, hukuk felsefesi;

    (ı) pratikte bir hukuklar çokluğu hâlinde karşımıza çıkan hukuk fenomenini ve özellikle mevcut ve yürürlükteki hukuk kurallarını yani pozitif hukuk kurallarını tanımlayıcı, irdeleyici, çözümleyici bir tutumla ele alırken;

    (ıı) öbür yandan bu pozitif hukuk kurallarının en üst ve değişmez olduklarına inanılan veya zaten öyle oldukları düşünülen ilkeler, evrensel hukuk ilkeleri denilen il- keler bakımından bir değerlendirmesini yapar ve tekil hukukların sınanmasını ve denetlenmesini sağlayacak evrensel ölçütler bulmaya, tüm insanlar için ortak bir ü'~t-hukuk geliştirmeye çalışır Özellikle bu ikinci ve en üst derecede normatif yönüyle hukuk felsefesi, evrensel olduğuna inanılan temel kural ve normlara dayalı olarak 'eşitlik', 'özgürlük' ve özellikle 'adalet', 'hak', kavramlarını tanımlamaya çalışır. Bu nedenle normatif hukuk felsefesi, çoğunlukla doğal hukuk öğretilerinin alanı olarak da karşımıza çıkar.

    Bu betimlemeler, normatif yönüyle hukuk felsefesini herhangi bir hukuktan ayırma güçlüğünü yeniden karşımıza çıkarıyor. Nasıl ki ahlâk felsefesi (özellikle Anglosaksonların 'meta-etik'i) , salt betimleyici ve çözümleyici kalamıyor ve açık veya örtük, normatif olmak gereğini duyuyorsa; hukuk felsefesi de, salt betimleyici ve çözümleyici kalamamakta, kendisi norm arayan ve üreten bir tutumla çalışmak gereği duymaktadır.

    3. Ahlâk Hukuku, Ahlâk Felsefesi (Etik) Hııkuk Felsefesini Önceler

    3.1. Hukuktan Önce Ahlâk vardı: İnsan toplulukları, toplumlaşma aşamasına geçtiklerinden bu yana, her dönemde herhangi bir ahlâka sahip olmuşlardır. Buna karşılık devlet ve hukuk, ahlâka göre geç ortaya çıkmış fenomenlerdir. Devletsiz ve hukuksuz toplumlar olmuştur; fakat~ahlâksız (bir ahlâka sahip olmayan) toplum olmamıştır. Tarihsel olarak, ahlâk hukuku önceler. Ahlâk felsefesi (etik) de, felsefe tarihinden bildiğimiz üzere, tarihsel ~ olarak hukuk felsefesini öncelemiştir. Bu tarihsel öncelik yanında, bir mantıksal öncelikten de söz etmek gerekir. Hukuk felsefesi, hemen her zaman, en temel öncüllerini ahlâk felsefesinden almıştır, almak zorundadır. Bir hukuk normu, her durumda ve öncelikle bir ahlâksallık taşır. Örneğin Kant'a göre herhangi bir hukuk en nihayet, ifade edilmiş olsun olmasın, postüla niteliğindeki, ahlâksal öncüllere dayanır. Ve üstelik Kant, bilindiği üzere, sadece 'hukuk'tan değil, 'hukuk etiği”nden söz etmenin doğru olacağını belirtir (I. Kant, Hukuk Öğretisinin Metafızik İlkeleri, 1797, b.24; a.26) . Felsefe tarihi içindeki yeri bakımından da hukuk felsefesi; geçmişleri binyılları bulan felsefe disiplinleri yanında, ancak geçen yüzyıldan bu yana adından söz edilen, çok yeni bir disiplindir. Gerçi hukuk fenomeni ve hukuk sorunları, hiç.şüphesiz felsefe tarihinin erken dönemlerinden beri felsefe içerisinde ele alınmışlardı; fakat buradan hareketle 'hukuk felsefesi' adıyla bir felsefe disiplininin oluşumuna ancak Yeniçağ felsefesinde ve özellikte 19..yüzyılda tanık oluyoruz. Ve bir genç disiplin içerisinde zaman zaman, gençliğe özgü bir ataklığın belirtisi olarak, hukuku etiğin üstüne koyma veya onu hiç olmazsâ etikten bağımsız kılma çabalarına bile rastlanmıştır. Oysa yine Kant'a bakacak olursak, bu gibi çabalar bile, açık veya örtük, bilinçli veya bilinçsiz, etik postülalara dayanmaktan başka bir şey yapamamışlardır (I. Kant; yukarıda anılan eser; b.32) .

    3.2. Hukuk Felsefesinin Diğer- Disiplinler! e Bağı: Hukuk fenomenini ve normatif hukuk sistemlerini ele alan yönüyle hukuk felsefesi ahlâk felsefesinden bağımsız olamayacağı gibi, ekonomi öğretilerinden, devlet ve siyaset felsefelerinden de bağımsız olamaz. Çünkü hukuk, her dönemde, ekonomi, devlet ve siyasetle iç içe ortaya çıkan bir fenomendir. Hukuk felsefesi ekonomi öğretilerinin, devlet ve siyaset felsefelerinin katkı ve sonuçlarından yararlandığı ve yararlanmak zorunda olduğu için, örneğin mantık ve ontoloji gibi asal ve bağımsız bir felsefe disiplini değildir, olamaz. Çünkü 'hukuksal' olan, aynı zamanda 'ahlâksal' ve 'siyasal'dır da. Buna bağlı olarak, hiçbir hukuk düzeni, ekonomik ve siyasal düzenden bağımsız bir varlık kazanamaz. Hukuk normları aynı zamanda ekonomik, ahlâksal ve siyasal normlardır ve bir yaşam görüşü ve ideolojiden bağımsız olarak ortaya konulamazlar.

    B- HUKUKA ÜRÜN OLARAK BAKMAK

    Şimdi, yukarıdaki son belirlemeleri pekiştirecek ve iddiaları destekleyecek tarihsel örnekler üzerinde durmak gerekecektir. Bunun için önce hukuk, ekonomi, ahlâk, devlet ve siyasette oı~tak kavramlar olarak geçen dört temel kavramın, 'eşitlik', 'özgürlük', 'adalet' ve 'hak' kavramlarının, eksik ve yetersiz de. olsa kısa tanımlarını vermek, daha sonra bunların ve özellikle bunların içerisinde 'eşitlik' ve 'özgürlükğün tarihsel düzlemde ne ifade ettiklerine değinmek gerekecektir. Çünkü 'hak' ve 'adalet' kavramları, ancak 'eşitlik' ve 'özgürlük' kavramlarıyla ilinti içerisinde tanımlanabilirler.

    I. Ekonomi, Ahlak, Devlet ve Siyaset Öğretilerini Buluşturan Kavramlar:

    l.l. Eşitlik: Çok formel ve yaygın bir tanımına göre, eşitlik, ahlâksal ve genellikle toplumsal bir ideal olarak, insanların birbirleriyle, aynı insan doğasına sahip olmak bakımından, aynı konum ve değerde olmaları hâlidir. İlke olarak eşitlik, insanların birbirleriyle eşdeğerde olduklarını, bundan dolayı insanlar arasında ayrım gözetilmemesi gerektiğini dile getirir. Ne var ki, bu eşitlik tanımı genel ve formel bir tanımdır. Buna karşılık özellikle ilke olarak eşitlık, tarih içerisinde değişik dönemlerde değişik anlam içerikleriyle karşımıza çıkar. Örneğin ilkçağın eşitlik tanımına göre, insanlar beden yönünden olmasa da, akıl (logos) yönünden eşittirler. Akıl, herkese eşit olarak 'dağıtılmıştır ve aklın yolu birdir. Bu demektir ki, hayvan olarak değil, fakat akıl sahibi varlık yani insan olarak, aklın herkese dağıtılmış olmasından (distıibutio rationis) dolayı, eşitiz. Ortaçağ bu eşitlik tanımını değiştirir. Ortaçağa göre hayvan olarak da, insan olarak da eşit değilizdir. Fakat Tanrı; insanları tinsel yön- den eşit görür. İnsanlar dünyevî yönden değil, fakat Tanrı'nın nezdinde eşittirler; Tanrı Mahkemesi (Eskaton) önünde, herkes aynı konum ve değerdedir. Yeniçağla birlikte yeni ve kapsamlı bir eşitlik tanımı ile karşılaşınz. Yeniçağda eşitliğin dört anlamı üzerinde durulur:

    (ı) ahlâksal (ve belirleyici) anlam: insan (Tanrı için bile) araç değil, amaç olmalıdır; o yalnızca insan ohnası dolayısıyla değerlidir ve bu değer tüm insanlar için aynıdır;

    (ıı) siyasal anlam: insanlar yöneticilerini eşit oy ilkesine göre seçerler;

    (ııi) hukuksal anlam: insanlar yasalar önünde eşittirler yani aynı değerdedirler

    (ıv) ekonomik anlam: insanlar maddî refahtan kendi yetenek ve ihtiyaçlarıyla orantılı olarak pay alırlar; varolan yoksulluğu en aza indirmek, ekonomik eşitlik ilkesi gereğidir.

    I.2.Özgürlük: Bilindiği üzere bu kavram; özellikle Yeniçağın başlarından günümüze, 'eşitlik' ile birlikte düşünülen ve dile getirilen bir kavramdır ye onun da ahlâksal, siyasal, hukuksal ve ekonomik anlamları vardır.

    (ı) . ahlâksal anlam: özgürlük, kişinin kendi kendisini belirlemesi, denetlemesi, yönlendirmesi ve düzenlemesi hâlidir. Buna göre ahlâksal yönden özgür olan insan, kendisini diş baskı, etki ya da zorlamklardan bağımsız olarak, kendi ideallerine, motiflerine ve isteklerine göre yönlendirilebilen insandır. Kişinin başkalarının buyruk ve isteklerine göre değil de, kendi isteklerine göre davranabilmesi, onun özgür olduğunu gösterir. Özgürlük, insanın kendi tercihlerine, akla dayalı kararlarına, iradesinin buyruklarına göre eyleyebilmesidir. Özgür insan varolan alternatif eylem tarzları arasında bir seçim yapabilme ve yaptığı seçimin gereğini yerine getirebilme gücüne sahip olan insandır. Kant a göre özgür insan, dış koşulların, psikolojik ve biyolojik yapısının belirlediği koşulları aşabilen, kendi ideallerine, isteklerine ve hedeflerine uygun davranabilen insandır. Aynı insan,. kararını özgürce. verdiği duygusunâ,. özgürlük duygusuna sahiptir.

    (ıı) siyasal anlam: kişinin yaşama ve mülkiyet haklarının, devlet karşısında önemi ve önceliği vardır (liberalizm): kişi, bireylerin ortalaşa sahip olduğu ekonomik refah, sosyal haklar ve güvencelerin varlığı ve bunların daha da actması oranında özgürdür (sosyalizm):

    (ııı) hukuksal anlam: birey, devletin bireylerin birbirleri ve devlet karşısındaki haklarını yasalarla güvence. altına aldığı ortamda hukuksal özgürlüğe sahiptir (liberal hukuk devleti): bireylerin kişisel hakları, onların ortaklaşa sahip oldukları haklar- dan, toplumsal barışı tehdit edecek, toplumun ortak çıkarlarını bazı bireylerin çıkarları lehine daraltacak şekilde fazla olamaz (sosyal hukuk devleti):

    (ıv) ekonomik anlam: bireyin ekonomik özgürlüğü, onun özgür girişimciliğiyle eşdeğerdir; ihtiyaçların en iyi şekilde karşılanacağı mekanizma, pazar, ekonomisidir (liberal ekonomi): bireyin özgür girişimciliği, toplumun ortak refahı ve gelir dağılımında denge ve eşitliğin sağlanması amacıyla sınırlandırılabilir, devlet bu denge ve eşitliği sağlamak amacıyla kendisi ekonomide faal rol üstlenebilir (karma ekonomi, sosyal planlama) .

    Görüldüğü üzere, Yeniçağdan bu yana özgürlüğün tanımında iki ana ideolojinin, liberalizm ve sosyalizmin etkili olduğu açıktır.

    1.3. Adalet: Yukarıdaki tanımlarından da anlaşılacağı üzere, 'eşitlik'.ve 'özgürlük' birer idealdirler; normatif yoldan tanımlanmışlardır. Bunların yaşama geçirilmeleri, uygulamaya konulmaları gerekir. İşte; adalet, bir toplum da başta eşitlik ve özgürlük olmak üzere, değerlerin, ilkelerin, ideallerin, erdemlerin cisimleşmiş; somutlaşmış, hayata geçirilmiş olması hâlidir. Adalet, herkesin, hak ettiği ödül veya cezayla karşılanması gerekliliğidir. Adalet, en yüce, nesnel ve mutlak olduğuna inanılan bir değerin anlatımı olarak, insanın eylemlerini ahlâksal açıdan değerlendirmede de en yüksek ölçüttür. Adalete, eşitliğin somut olarak gerçekleşmiş hâli olarak bakanlar da vardır. Ve bu görüşte.olanlar, ahlâk: ile hukuk arasındaki en doğru bağın da burada kurulabileceğini düşünürler. Buna göre hukuk, her şeyden önce bir ahlâksal ideal olan eşitliğin toplumsal yaşama geçirilmesinde dayanılması gereken normlar bütünüdür. Adaletin de dört anlamı vardır:

    (ı) ahlâksal anlam: adalet, ahlâksal planda, doğruluk, dürüstlük, tarafsızlık, uygun ve doğru muamele biçimlerinde karşımıza çıkar;

    (ıı) siyasal anlam: karşıt görüş ve çıkarları olan insanlar arasında hakka en uygun bir denge oluşturulmuş olması hâlidir.

    (ııı) hukuksal anlam: Bir kimsenin haklarıyla başkalarının (toplumun, halkın ve nihâyet devletin) hakları arasında bir uyum bulunması hâlidir (hukuksal adalet):

    (ıv) ekonomik anlam: maddî refahın,herkese ihtiyacına, değerine göre ve hak ettiği oranda dağıtılması hâlidir.(sosyal adalet) .

    1.4. Halk: Bireye, varolan yasalarla, evrensel beyannameler (İnsan Hakları Beyannamesi) veya en azından sözlü bir gelenekle tanınan belli şekillerde hareket etme özgürlüğü, yetkisi ya da imkânına 'hak' denebilir. Hak, insana Tanrı adına hareket ettiğine inanan ve toplumu buna inandıran kral ya da yasa, toplumsal bilinç veya gelenek gibi bir otorite kaynağı tarafından verilen, desteklenen, kutsanan yetki, özgürlük veya ayrıcalıktır: Böylece o, bireylere toplumsal ilişkiler ve ahlâk bakımından tanınan davranış özgürlüğü- nü bizatihi içerir. Dolayısıyla 'hak' diye bir şeyden, ancak toplumsallık ve ahlâksallık ortamında söz edilebilir. Hakkın da dört anlamı vardır:

    (ı) ahlâksal anlam: belli eylem ve faaliyetleri (başkalarına zarar vermeden) gerçekleştirme hakkı;

    (ıı) siyasal anlam: vatandaşlık, siyasal parti kurma, seçme, seçilme, partilere girme, siyasal iktidarı eleştirme, sansüre veya kovuşturmaya uğ- ramama hakları;

    (ııı) hukuksal anlam: hukuk sistemini ithamlara karşı savunma; başkalarını suçlama, başkaları karşısında korunma, yasaları değiştirme, yasalar önünde eşit muamele görem hakları;

    (ıv) ekonomik anlam: iş ve meslek sahibi olma; işsiz kalmama, mülk edinme, ticaret yapma hakları ('insan hakları' başlığı altında toplanan; yaşama, özgürlük, eşitlik, mutlu olma, çalışma, eğitim alma, sağlıklı yaşama, meslek sahibi olma, uygun bir yaşam standardına ulaşma, sansüre ve kovuşturmaya uğramama, mahremiyeti muhafaza, özel yaşamın korunması, konut dokunulmazlığı, haberleşme özgürlüğü, yerleşme ve seyahat özgürlüğü, diıi ve vicdan özgürlüğü, bilimsel, felsefî ve sanatsal faaliyette bulunmâ özgürlüğü vd. haklar; bu dört hak türünü de içerirler) .

  • hukuk

    06.06.2004 - 16:03

    Ahlak Hukuku Önceler

    GİRİŞ

    Hukuk Felsefesi ve Etik: Kavramlar, Sorunlar, Yaklaşımlar- konulu bu seminer, adının belli ettiği üzere, hukuk felsefesi ve etik arasındaki bağıntıları, öncelikle 'ahlâk', 'hukuk', 'ahlâk felsefesi (etik) ', 'hukuk felsefesi' kavramlarının tanımlanıp irdelenmesi ve bağıntıların bu irdeleme zemininde.kurulmasını amaçlıyor. Dolayısıyla burada iki felsefe alanının temel kavramlarının tânımlarına ağırlık veren bir seminer çalışmasının gerçekleşeceği; tartışmaların tanımlarda ve her iki alanın:kavramları arasındaki bağıntılarda yoğunlaşacağı bellidir.'Ben de bildirimin önemli bir kısmını önce bu kavramların tanımlanıp irdelenmesine, daha sonra bunlar arasındaki bağıntıları, tarihsel örneklere bâşvurarak, ahlâkın hukuku öncelediğine ilişkin tezim doğrultusunda kurmaya ayırdım. Öyle ki, bildirimin önemli bölümünü tanımlar ve kavramsal bağıntılar oluşturdu.

    Seminerin amacına uygun olacağı inancıyla, bildirimi üç bölüm hâlinde planlıyorum:

    A-İlk bölümde; 'ahlâk' ile 'hukuk' ve 'ahlâk felsefesi' ile 'hukuk felsefesi'terimlerinin anlamlarını, ahlâkın hukuku öncelediğine ilişkin tezimi pekiştirmek amacıyla irdelemeye ve buna bağlı olarak ahlâk ilkelerinin hukuk ilkelene göre teorik önceliğe sahip bulunduklarını göstermeye çalışacağım.

    B-İkinci bölümde; tezimi, hukuku ahlâk, siyaset ve ekonominin uzantısındâ bir tarihsel/kültürel ürün olarak görmemizi sağlayacak birkaç tarihsel örnek üzerinde durmak suretiyle, bu kez pratik/tarihsel planda pekiştirmeyi deneyeceğim

    C-Sonuç bölümü niteliğindeki üçüncü bölümde, son iki yüz yıldır Batı tarihinde önemli rol oynayan ve bizde de yansımalarını bulan liberal ahlâk, liberal hukuk; liberal ekonomi ve liberal siyaseti, ahlâkın (ve ayrıca ekonomi ve siyasetin de) hukuku öncelediğine en son ve en yaygın örnekler olarak, Türkiye'deki ekonomik ve siyasal uygulamalarla da koşutluk kurarak, birkaç yönden eleştirip değerlendirmeye çalışacağım.

    A- Tanımlar, Ortaklıklar ve Ayrımlar

    Önce, 'ahlâk' ve 'hukuk', daha sonra 'ahlâk felsefesi (etik) '. ve 'hukuk felsefesi' terimlerinden ne anladığımı kabaca belirtmeliyim:

    1.1. Ahlâk: Ahlâkın, 'iyi' olduğuna yaşama deneyimiyle veya refleksiyonla inanılan ya da irdelemeksizin benimsenmiş veya bir otorite tarafından dayatma yoluyla benimsetilmiş bir yaşam anlayışından, bir yaşam tarzından kaynaklanan kurallar ve bu kurallara uygun eylemler bütünü olduğu söylenir. (Bu durumda 'kötü'nün, bu kuralların ve bunlara uygun eylemlerin karşıtı kurallar ve eylemler olacağı bellidir.) Bu kuralların birbirleriyle tutarlılığı ve kendi aralarında hiyerarşik bir düzeni her zaman olmayabilir. Buna karşılık felsefeler ve dinler, kendi açılarından, bir ahlâksal tutarlılık ve bir kurallar hiyerarşisi peşinde koşmaktan geri kalmazlar. Zaten ahlâksal yaşamın felsefi veya dinsel yönden temellendirilmesindeki amacın, ahlâksal yaşamı belli felsefi ilkeler veya dogmalarla tutarlı bir kurallar hiyerarşisine göre düzenlemek olduğu bellidir. Ne var ki, bir toplum içerisinde ve belli bir tarihsel dönemde bireylerin veya bir toplumsal kesitin, hatta bütün olarak bir toplumun fiilen yaşadığı ahlâk veya ahlâkların böyle bir tutârlı ve hiyerarşik kurallar bütününe dayandıkları oldukça şüphelidir. Normatif bir kurallar bütünü olarak bir ahlâk öğretisi ile toplumsal/tarihsel bir fenomen, bilfiil yaşanan bir şey olarak ahlâk arasında tam bir örtüşme, ancak bir ideal olarak kalır. Öyle ki., bir fenomen ve yaşanan bir şey olarak ahlâk arasında tam bir örtüşme olmadığı, bizzat insanlık tarihinin bize öğrettiği bir husustur.

    Öbür yandan ister bireysel ister toplumsal bazda anlaşılsın; ahlâksal eylemi ahlâksal olmayan eylemden ayıran bazı ölçütler de tabiî ki vardır: Bunların başlıcaları;

    (ı) bizzat benimsenen veya töre, alışkanlık, dinsel görenek vd. yollarla benimsetilmiş bir kurala dayanarak.eylemek ('gereklilik', 'doğruluk', 'erdem') ,

    (ıı) başkalarını gözetmek ('ödev', 'eşitlik', 'özgecilik'):

    (ııı) eylem sırasında belli` seçenekler arasından birini veya birkaçını bilinçli olarak tercih etmek ('irade', 'özgürlük'):

    (ıv) eylemin doğuracağı sonucun tüm getiri ve götürülerini peşinen kabullenmek; üstlenmek ('sorumluluk'): olarak sıralanabilir.

    Anglosakson felsefe geleneğinde, ahlâkı birey temelinde tanımlama eğiliminin ağır bastığı bilinir. Bu gelenekte ahlâk, bireyin kendine göre yaşadıklarının, kendisine rehber ettiği ilkelerinin, kurallarının ve bu ilke ve kurallara uygun eylemlerinin bir bütünü sayılır. Ne var ki birey bir toplum içerisinde, bir tarihsel miras temelinde, bir öznelerarasılık ortamında var olabilir. Bu temelden kopuk ve bu ortamdan bağımsız, kendinden menkul (otokton) bir birey, fiktif bir şeydir; onun bir gerçekliği yoktur. Böyle görüldüğünde, ahlâk, her zaman, tekil insanın diğer insanlarla karşılıklı ilişkilerinde kaynağını bulur.

    Ahlâksal varoluş olarak insan, öncelikle toplumsal grup oluşturmasıyla ve bu grup içerisinde yaşamını sürdürmesiyle karakterize olur. Onun başkalarıyla birlikteliği zemininde gerçekleştirdiği bu grup yaşamının ürünleri olan ilkeler, kurallar, inançlar, bu grup yaşamının gerçekleştiği andan itibaren, aynı tekil insanı belirlemeye, ahlâksal seçim ve tercihlerinde onu yönlendirmeye başlar. Bununla birlikte bu grup yaşamı içerisinde tekil varoluş olarak insana, eylemleriyle ilgili olarak, dar veya geniş çapta seçimler yapma, tercihlerde bulunma, mevcudun sınırlarını aşma olanağı sağlayan bir alan da hep kalır. Tekil insanı ahlâksal yönden birey kılan en önemli yön, bu alanda mümkün olduğu kadar çok seçim ve tercihte bulunabilmesi, eylemlerini bu, seçim ve tercihlere göre yönlendirebilmesidir. Fakat bu alan ne kadar geniş olursa olsun; tekil insanı, tüm seçim ve tercihlerini sadece kendisinden hareketle, otokton bir halde gerçekleştiren bir 'salt birey' yapmaya yetmez. Böyle bir 'salt birey' yoktur, olamaz. Sonuç olarak ahlâk, varoluşunu, daima bir tarihsel/sosyal çevre içerisinde bulunmakta ve aynı zamanda bu çevrenin oluşumunda önemli bir etken olmakta bulur.

Toplam 191 mesaj bulundu