Karayolundaki yolculuklar sırasında yanan sigara izmaritleri dışarıya atılmamalı.
Ormanlık alanların ve kuru otların olduğu yerlere şişe ve cam kırıkları atılmamalı.
Orman içinde ve yakın çevresinde oturan vatandaşlarımız, temizlik amacıyla bile olsa ot ve çöp yakmamalı, tarla kenarındaki arık içlerindeki sazlıklar yakılmamalı.
Ormanlık alanlarda ateşli piknik yapılmamalı, zorunlu hallerde korunmalı ve izin verilen yerlerde ateş yakılmalı.
Her türlü anız ve bitki örtüsü ve her ne sebeple olursa olsun rüzgarlı havada orman alanlarına yakın yerlerde ateş yakılmamalı.
Çobanlar ve avcılar varlık nedenleri olan ormanları gözetmeli, bu konuda herkesten fazla dikkatli olmalı.
Orman içi ve civarındaki her türlü duman ve ateş belirtisi 177 numaralı Alo Yangın! hattının ücretsiz telefonu ile ilgililere bildirilmeli.'
Orman yangınlarına çok değişik açı getiren bir makele:
Orman Yangınları Ekolojik Faktör Olarak
(Prof. Dr. Yılmaz Muslu)
Televizyon ve gazete haberlerinden duyduğumuz kadarıyla geçtiğimiz yaz, binlerce hektar orman kül oldu. İlgililer, “ciğerlerimiz yanıyor” diyerek insanları bu konuda duyarlı olmaya çağırdılar. Bir kısmımız “biz zaten yanmışız” gibisinden arabesk jargonlarla bu feryadı duymamazlıktan gelirken, bir kısmımız da bu olağanüstü yeşilliklerin göz göre göre yanıp kavrulmasından samimi acılar duydu. Elinden gelenler, yapılabilecek ne varsa yapmaya çalıştılar. Orman yangınları elbette telafisi çok zor kayıplara yol açtı. Ama yaşanan her hadisede olduğu gibi bununda iyi ve kötü tarafları vardı. Bir ekolojik faktör olarak ele alındığında orman yangınlarının faydalı yönleri bulunabiliyordu.
Yaygın kanaatin aksine tabiatta yangınlar, insanın sebep olduğu tamamen sun’i bir faktör değildir. Ayrıca yangınların daima da insana zarar verdiği söylenemez. Yangınlar, birçok kara ekosistemlerinde önemli bir çevre faktörüdür ve insanın çevresini kontrol etmeye çalışmasından çok önce de tabiatta zaten önemli bir faktör olmuştur. Sınırlı olmakla beraber insanın yangınları kontrol altında tutması mümkündür ve bu sebeple de bu faktörün objektif bir zihniyetle iyi bir şekilde incelenmesi lüzumludur. Nisbeten basit olan bu çevre faktörünü kendi menfaatimiz için kullanmayı öğrenemezsek, yağış ve benzeri çok kompleks olayları kontrol etmeye çalışmamızın bir mânâsı yoktur.
Yangın, incelediğimiz diğer faktörler gibi, hem sınırlandırıcı, hem de ayarlayıcı bir faktördür. Sıcak veya kurak bölgelerle iklimin sıcak ve kurak geçmesi hallerinde önem kazanır. Bu bölgelerde mevsim mevsim veya peryodik olarak meydana gelen küçük yangınlar, diğerlerinin zararına bazı türlerin devamını sağlayan bir baskı unsuru olur. Böyle bölgelerdeki birçok tabii organizma toplumları varlıklarını ve zenginliklerini yangınlara borçludur.
Yangın ekonomik kıymeti olmayan bu bitki türünü silip süpürdüğü zaman çok gür bir çayır örtüsünün ortalığı kapladığı görülür. Bu halde çayır, sadece yangına karşı adapte olmuş bir canlı tipi olmayıp yangının olmaması halinde gelişip çoğalan çalı tipindeki çöl bitkilerine karşılık insan için çok daha kıymetli bir unsurdur. Eğer insan çalı toplumunu yangına karşı korursa, ekonomik olarak daha az arzu edilen bu bitki örtüsünü değiştirmek için, yangının yaptığı işi yapacak başka bir şey aramalıdır. Bu maksatla kimyasal maddeler etkili olabilir. Fakat bu maddeler, kontrollü yakmaya nazaran çok daha pahalıdır.
Bu sahada yapılması gereken şüphesiz daha çok iş vardır. Bununla beraber kurak veya sıcak bölgelerde, bakteri ve mantarların ayrıştıramayacağı kadar fazla miktarda bulunan kurumuş bitkisel malzeme yığınlarının, yani bitkisel döküntünün ihtiva ettiği mineral besin maddelerini açığa çıkarmak için yangın etkili bir rol oynamaktadır. Bu sebeple yangın geri devir mekanizmasını hızlandırarak, üretimi arttırabilir. Afrikadaki av hayvanları sürüleri ile California geyikleri, periyodik yangınlar sonunda, arazinin bir çayır örtüsü ile kaplanması sonucu hayatlarını çok daha kolaylıkla devam ettirip çoğalabilmektedirler. Bundan başka periyodik olarak meydana gelen küçük yangınlar, arazi üzerinde toplanmış bitkisel döküntü yığınını minimumda tutarak büyük yangınların çıkmasını önlemektedir.
Vahşi orman yangınları büyük ve istenilmeyen yangınlar sınıfına girer. Burada hemen hemen bütün canlı topluluğu mahvolur. Dikkatsizlik sonunda insan bu tip kurbanlar verdiğinden, halkın orman yangınlarının önlenmesi hususunda eğitilmesi gerekir. Tabiatta insan, yangına sebep olmaktan şiddetle kaçınmalı, fakat yetişmiş (eğitilmiş) kişiler eliyle ilmî şekilde kullanılması halinde yangının faydalı bir alet olabileceğini de bilmelidir
Orman Yangınlarının düzenli kayıtları 1937 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır. Bu kayıtlar üzerinde yapılan istatistiki değerlendirmelerin sonuçları halen yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Yangın Harekat Merkezi tarafından bildirilen istatistiki analiz sonuçlarından elde edilmiş bazı bilgiler aşağıda verilmiştir;
- Orman Yangınlarının %96 sı insan eliyle çıkartılmaktadır.
- 1937 Yılından bu yana yıllık ortalama 23.962 hektar olmak üzere 1.533.598 hektar orman alanı yanmıştır.
- Her yıl ortalama 1.000 yangında 23.962 hektar ormanlık saha yanmakta ve yangın başına yitirilen alan 23.96 hektardır.
- Türkiyede meydana gelen Orman yangınları sonucu bugüne kadar değişik mesleklerden 63 kişi yaşamını yitirmiştir.
- Ülkemizde Orman Yangınlarının Adet olarak %38 'i ve Alan olarak %45'i Muğla, İzmir, Antalya Orman Bölge Müdürlüklerinde meydana gelmiştir.
- Orman Yangınlarında en büyük zarar az sayıda fakat büyük alanda cereyan eden yangınlar sonucu ortaya çıkmaktadır.
- Türkiyede meydana gelen orman yangınlarının Adet olarak %83 'ü, Alan olarak ise % 87 si Haziran - Ekim dönemini kapsayan 5 aylık periyot da meydana gelmektedir.
- Türkiyede meydana gelen orman yangınlarının % 88 'i gündüz, %12 si ise gece saatlerinde çıkmaktadır.
*Türkiyede son yıllarda meydana gelen büyük yangınlar:
Muğla - Marmaris - Çetibeli-23.09.1979 -13.260 Hektar.
Muğla - Marmaris - Çetibeli - 27.07.1996 - 7.090 Ha.
Çanakkale - İntepe -16.08.1985 - 6.000 Ha
Çanakkale - Eceabat - 25.07.1994 - 4.049 Ha.
Ağaçların toplu bulunduğu ormanlar üzerinde de efsaneler vardır ki, Ötüken ve Kadırgan ormanları burdandandır. Ötügen ormanı ile dağının Türk Kıtabelerinde de adı geçmektedir. Orhun abidelerinde de il Türk’lerin burada yerleştikleri yazılıdır. Türkler buradan ayrılmanın felaket olacağına inanırlardı. Çinli’ler de bunu bildikleri için Türkleri bu ormandan ayırmaya çok çalışmıştır. Ötügen ormanında geçen maceralar, savaşlar etrafında kahramanlık hikeyeleri de türemiştir. Ötügen ormanları Orhun ırmağı ile Selanga ırmağı arasındadır.
Cengiz dahi sözlerinde anamız Ötügen diyorsa da bu ötügen sözüile yer kast edildiği ileri sürülür.
İnli ve Budun ormanları da Türklerin ilk kutsal vatanları sayılmıştır.
Hitit’lerin Ezen-in-pi denilen meyve bayramları ormanda yapaılır, Tanrının heykeli tapınaktan alınarak ormana götürülürdü. Heykeli götüren alay Tarnui tapınağı önüne gelince, en büyük kahin onu karşılardı…
- Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur:
Çocuklar ana ve babalarından öğrendiklerini yapmaya özenirler.
- Ağaca çıksa pabucu yerde kalmaz:
Davranışlarına engel olacak hiçbir takıntısı yok.
- Ağaca dayanma kurur, adama (insana) dayanma ölür:
İnsan yapacağı işte başkalarına değil, kendine güvenmelidir.
- Ağacı kurt, insanı dert yer:
Kurt ağacı nasıl içten içe kemirirse dert de insanı içten içe yer bitirir.
- Ağaç olmak (argo söz) :
Bir yerde ve ayakta çok beklemek.
- Ağaç yaş iken eğilir:
Çocuklar küçük yaşta kolay eğitilir, büyük insan kolay kolay eğitilemez.
Birleşik Sözler:
ağaç arısı, ağaç balı, ağaç biti, ağaç çileği, ağaç delen, ağaç ebegümeci, ğaçkakan, ağaç kaplama, ağaç kavunu, ağaçkesen, ağaç kurbağası, ağaç kurdu, ağaç küpesi, ağaç mantarı, ağaç minesi, ağaç nemi, ağaç oyma, ağaç sakızı, ağaç sansarı, ağaç serçesi, ağaç yılanı
Türkler arasında ağaç kültüde geniş yer almaktadır. Başka milletlerde olduğu gibi, Türklerde de ağacı tanrı yahut tanrıdan aytılmış bir parça tanıyanlar çok olmuş, ağaçlar üzerinde dualar tertiplemişlerdir.
Altay Türkleri kayın ağaclarına taparlardı. Kayın ağacı başka ağaçlardan daha kutsal tanınmıştır. Adına kurbanlar da keserlerdi.
Bazı Türk boylarınca (Turçat) adında bir ağaç ve orman tanrıçası vardır.
Şamanlar hastaları iyi etmek için gayret ederken yanlarında kayın ağacı da bulundururlardı. Şaman davulunda da kayın ağacının resimleri vardır.
Şamanlara göre kayın ağacı; büyük tanrı Ülgen tarafından tanrıça Umayia gökten gönderildiği için dini törenlerde çok önem verilirdi.
Abakan Türkleri de dört kutsal kayın ağacının yanında dini törenlerini yaparlardı. Bu törenler yapılacağı zaman bir tepeye çıkılır, kökleri parçalanmadan yerden çıkarılmış kayın ağaçları tören yerine dikilir, kurban kesildikten sonra aorada bulununlar ateş yakarak kurban etlerini kızarttıktan sonra bunları kayın apğacının kabuklarından yapılmış kaplara koyarlar, başına toplanarak yerlerdi. Bundan sonra ağaçlar etrafında yine dönerler, tören sona ererdi.
Şaman dualarında kayın ağacı için: (Altın yapraklı, yetmiş yapraklı mubarek kayın ağacı) gibi tabirler geçer.
Bir inanaşa göre de kayın ağacının altmış kökü vardır.
Çam (Fusuk) ve arduıç ağaçları da Türklerde kutsaldı. Altay türkleri’ince kozmik alemin yaradılışında Kara Han yarattığı bir adaya dokuz dallı bir çam ağacı dikmişti. Bu, dünya üzerinde ilk çammış. Bu çam tanrıyı temsil ederdi. Kırgızlar akça kavağı, yakut ve Ostiyak’lar da kara çamı kutsal kabul ederlerdi. Ardıç dalları ile kadınlar ateşlerini yakar, kötü ruhlar bu ağacın yanık kokusundan hoşlanmazlardı.
Ağaçların başka özellikleri ve vasıfları da vardı: Konuşan ağaçlar, koruyucu ağaçlar, şeytan ağaçlar, evlenme ağaçları, doğum ağaçları ve ölüm ağaçları gibi…
Bir efsanede Oğuz Han bir gün ava gittiği zaman, uzakta bir gölün oratasındaki ağacın dibinde bir kızın oturduğunu gödü, bunu aldı diye geçer..
Başka bir efsanede de Hulin dağının üstünde de iki ağaç vardı ki; bu ağaçlara nur inmiş, bundan sonra gövdelerinde şişkinlik olmuş, bundan beş çocuk doğmuştu ki en küçükleri Buğu Tekin’dir.
Bir başka hikeyede, Tukyu’lardan, Totuluşa öldükten sonra, oğuları içlerinden birini bablarının yerine seçmek üzere ağaç altında toplanmışlar. Ağaca en çok sıçrayaçak olanı seçeçeklerdi. Bunların en küçüğü olan Assena hepsinden çok sıçradı, seçilerek A-Hein-Şe adını almıştı.
Başka milletlerin ağaç kültünde görülen hurma, zeytin, defne ve öd ağaçları, sonraları dini gelenekler etkisi ile Türkler arasında çok az yer almıştır.
Ağaçların büyük oluşunun kudret ifade etmekteki rolü Türk mitolojisinde de görülürse de, İskandinav mitolojisindeki kökleri yerin en derin noktasında, dalları da göklerin en yüksek tabakasında ulaşan Hifdasil adındaki ağaç gibi çok mubaladalısına Türk mitolojisinde rastlanmadığı gibi hintlilerin Ashvatha dedikleri cehennemde bulunan ateş ağacı gibileri de görülmedi…
“Önden gönderme” Kur’an-ı Kerim’de pek çok Ayet-i Kerime’lerde, pek çok Sure içerisinde geçer. “Onların önden gönderdiği ya da Mü’minlerin önden gönderdiği” gibi. Önden gönderdiğimiz elbette mal olmaz. Yiyip içtiğimiz, kullanıp bıraktığımız, yaşadığımız evin, malın, mülkümüz dünya içindir. Bizim kullanabileceğimiz kısa bir süre için yani belirli bir ölçüdedir. Bu nedenle, eğer biz insanlar dünya malına tamah edersek, eğer yiyip içmeye, giyip kuşanmaya tamah edersek alabileceğimiz nasibi kısıtlıdır, dünyasaldır.
Güzel bir soru sorulmuştu bir sohbtte “Neden insanoğlu birgün başkasına kalacak mal için böylesine didinir? ” diye. Bu çok konuşuldu. Birgün başkalarının olacak, kendimizden ayrılacak mal için, mülk için, dünya için, neden nefsimize bu derece hizmet ediyouz? Oysa nasibimiz, alacağımız zaten kısıtlıdır. Tabaklar dolusu sofra donatsak midenin alalcağı kapasite bellidir. Bir şehrin dörtte üçüne sahip olsak, onu kullanma süresi öleceğimizden kısıtlıdır. Ondan sonra başkalarına ait olacaktır. O halde kısıtlı olmayan, kendisi için fayda sağlayan nedir diye düşünürsek, bu bizim manevi değerlerimizdir. Bunlar ki manevi alemin mülküdür. İşte biz, dünya mülkü değil, manevi alemin mülkünü talep etmiş olsursak, bu dünyada dünya için değil, bu dünyada ahiret için çalışırırız. Bu Hadis-i Şerif bunu çok açık bir şekilde anlatıyor. O halde hep bu dünyada kalacaklar için değil, önden gödereceklerimiz için çalışalım.
Bingöl depremi gibi nice doğal felaketler olsun, insanlar olarak şunu anlamlıyız ki başımıza felaketler bile gelse hala bazı şeyleri anlamıyoruz.
Maddeye olan bağlılığımızdan oluşan bu duyarsızlık, kendi ellerimizle hazırladığımız ekolojik felaketlere doğru götürüyor bizi.
Tepemizde dünyayı beş saniye de yok edecek güçte Meteor taşları dolaşırken kendi sonumuzu hazırlamak için uğraştığımız sonlar şunu göstermektedir ki.. Biza doğru gelen bir kıyamet varken biz kendi kıyametimize doğru koşuyoruz.
Artık bu konuda sayfa sayfa bilimsel açıklamalar yapsamda olay sonunda insanın kendisiyle barışmasına kadar gittiğinden olay ruhanidir.
İnsanlığa davet deyin ya da Allah'ın peygamberlerle yaptığı davet deyin, birleşilen nokta BARIŞTIR. İnsanın içinde kendisiyle, aile içinde, aynı vatanın halkları içinde, dünya halkları arasında olan ve evrene yansıyacak barış ve huzur birleşilen nokta değil mirdir?
Bireyin sonu ölüm, milletlerin sonu yıkılma, dünyanın sonu hangi sondan tutarsanız tutun eninde sonunda her yaratılanın kıyameti olan hayatta madde insanı nereye kadar götürecek...
Yanımıza yaptıklarımzıdan başka bir şey almıyacağımıza göre... Son bir felaketle bitecekse hayat, sonradan hayat yok desdeniz bile inananın kaybedeceği bir şey yoktur...
Benim gördüğüm en büyük felaketse kavramların çartptırlmasıdır, Atık özgürlük özgürlük değil barış barış değil... Katil hakimden daha masum, öğrenci öğretmeninden daha daha bilgili, evlatlar büyüklerinden dana büyük, zalimler mazlumlardan daha masum olduğu çağımızda kıyametin habercisi deccal insan değil kavramdır. Çünkü ancak iyi niyetlerle düzeltebileceğimiz dünyada kavramlar bozulduğundan ya da değiştirildiğinden felaketlere karşı çıplak kraldan başka bir şey değiliz.
Bir sürü masum yerleşimler yok edildi. Kadın, erkek, çoluk, çocuk şiddetli soğuklarda vatanlarından kovuldular,
Pakistan sınırında perişan yaşıyorlar. Onların ne günahı vardı?
Haçlı seferlerinin intikamı gibi gelen hiç bir delile dayanmayan, spekulasyonlarla vahşice savaş açılan bu halkın ödediği diyet İBRETTİR
Solcusunun, sağacısının, dindarının, dindarsızın bile karşı çıktığı bu katliam sadece müslümanlara bir çağrı değil tüm insanların kulaklarında ekolanması gereken bir çığlıktır...
Prof.Nüzhet Dalfez
İTÜ Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi
Küresel ısınmayla ilgili kamuoyunun oluşması Türkiye’de hemen hemen sıfır düzeyinde. Ancak epeyce bir süredir Batı ülkeleri bu konuyu günlük politikalarının bir parçası haline getirdi. Peki bilim adamlarından ilk uyarılar ne zaman gelmeye başladı?
Dalfez: Meselenin ilk tanımlanması 19. yüzyıla gider. Atmosferdeki ilk karbondioksitin bir kızılötesi ışınım yuttuğu, atmosferin ısıl dengesinde önemli bir oynadığının düşünülmesi geçen yüzyılın ortalarında ortaya çıktı. Yeryüzünün iklimini belirleyen en önemli şey, sera etkisidir. Sera etkisi her zaman olan bir şey. Biz sera etkisinden yeni bir olay olarak söz etmiyoruz. Sera etkisinin artışından söz ediyoruz. Bu etkiyi doğuran atmosfer bilemişindekilerden birincisi su buharı. Fakat ikincisi yani en önemlisi karbondioksit. Sonra metan, daha sonra klorofloro metanlar, sonra nitrojenoksid...
1960’ların başlarında bilgisayarlarla atmosferin modellerini yapabilir hale geldik. Sonra 1958’de ilk jeofizik yılı bağlamında başlayan atmosferdeki karbondioksit ölçümleri,1970’lerde gözle görünür sonuçlarını vermeye başladı. Orada gördük ki atmosferdeki karbondioksit miktarı giderek artıyor. İşte o yıllarda artık bunun bilimi ciddi olarak yapılmaya başlandı.1970’li yıllarda bilgisayarda modelleme daha da gelişti.1980’lerin sonuna gelindiğinde çok farklı bilgisayar modellerinden çıkan sonuç şuydu: Atmosferdeki karbondioksit ve diğer sera gazlarının miktarını artırırsanız bunun iklim üzerinde sonuçları olacak. Bunlardan biri küresel olarak yeryüzü sıcaklıklarının artacağı.
Stratosferi kastediyorsunuz değil mi?
Dalfez: Hayır. Söylemeniz ilginç oldu. Aslında sera etkisi arttığı zaman stratosfer soğur, alt tabakalar ısınır. Çünkü üst tabakalarda ışınım uzaya kaçar, ama alt tabakalara doğru da ışınım gönderir. Böylece troposfer yani alt tabaka ısınır. Dolayısıyla yeryüzü de ısınır. Yani sonuçta bir ısınma var. İkinci olarak da daha fazla yağmur yağar yani daha fazla buharlaşma olur. İlk olarak küresel ölçekte söylenen şeyler giderek bölgesel ölçeklere taşınmaya başladı. Bugün artık ortaya çıkan bazı gerçekler var:
1- Biz atmosferdeki karbondioksiti fosil yakıt yakarak artırıyoruz.
2- Çok iyi bilmedğimiz mekanizmalardan dolayı atmosferdeki metan gazı da artıyor.
3- Kloroflorokarbon dediğimiz gazlarda da artış var. Ama neysi ki bu azaltılmaya başlanıyor.
4- Nitrojenoksit azotlu gübre kullanımıyla artıyor.
Fakat oyunu belirleyen esas çocuk karbondioksit. Fosil yakıt yakarak atmosfere attığınız CO2’nin hemen hemen yarısı atmosferde kalıyor. Diğer yarısını okyanuslar bir şekilde yutuyor. Okyanus nereye kadar bu yutma işlemine devam eder, bu bilimin bugün net yanıt veremediği bir soru. Atmosfere CO2 atılması bugünkü uygarlığımızın temeli.
Sanayi toplumlarının sonucu...
Dalfez: Tabii ki. Saniyi Devrimi’nin başından beri atmosferdeki CO2 oranı 250 ppm. (metreküpteki parçacık sayısı) düzeyinden bugünkü 350-360 ppm. düzeyine vardı. Yalnız sera etkisi arttı iklim değişti sonucunu çıkarmak çok kolay bir iş değil. Ama aletsel kayıtlara baktığınızda, ki bunlar en fazla yüz yıl önceye gidiyor, küresel ölçekte aşağı yukarı 0,5 C derece kadar bir sıcaklık artışı görülüyor.
Son yüz yıl için mi söylüyorsunuz?
Dalfez: Evet son bir yüz yılda diyelim. Bölgesel ölçekte baktığınızda bu ısınmayı görmek çok zor. Belki gündüz gece sıcaklık farklarında yakalanıyor bu. Örneğin biz Türkiye için yaptığımız çalışmalarda böyle bir artışı bariz bir biçimde yakalayamadık. Bir de atmosferde tabii bir sürü şey oynuyor zaten, değişiklik gösteriyor. Bakın mevsimlerde iklim değişir. İnsanoğlu hiç etki etmese bile 100-200-300 yıllık ölçeklerde dünyanın iklimine baktığınızda doğal bir değişiklik görürsünüz. Bunu biliyorsunuz, sizin bu iklim sistemine ekstradan bir şeyler yaptığınızın da farkındasınız, sonra bu karışık ortamda ne yaptım da bu oldunun sonucunu bulmaya çalışıyorsunuz. O melodinin nasıl bir şey olduğunu yakalıyorsunuz, evet ama arkada bir sürü gürültü var.
Bu ne kadar bir netlik kazanmış durumda? Yani elli bin yıl önce bir soğuk dönemin içine girdiğimiz söyleniyor..
Dalfez: Her ölçekte dünyanın iklimi değişkenlik gösteriyor. İki milyar yıl öncesiyle bugünü karşılaştırdığınızda başka bir tablo var, yüz milyon yıl önceyle karşılaştırdığınızda başka var. Böyle olunca bir değişikliği yakalamak zor. Ama tabii izler de var. Yani katili yakalayamıyoruz ama çevrede ciddi kan izleri var. Yerin iklimiyle ilgili birtakım hızlı gelişmeler görüyoruz. Yerin iklimi bir sürü alt sistemin birbirleriyle etkileşmeleri sonucu oluşan bir şey. Atmosferin bileşimi de tarih boyunca değişmiş. Bizim derdimiz atmosferin bileşiminin değişiyor olması değil, değişimin dünyanın tarihinde görülmedik bir hızda olması.
Böyle bir veri kesin olarak var ama...
Dalfez: Tabii, bizim bildiğimiz tarihte atmosferde asla bu hızda bir değişim olmamış. Tabii şunları söylemek gerekiyor; İnsanlar ormanları mahvetmiş, canlıların çeşitliliğini de yoketmiş, İnsan sayısı da artınca giderek marjinal alanlar yerleşime açılmış. Yer sistemleri üzerinde nüfus baskısı diye bir şey var. Bu çok önemli bir şey.
Peki sorun fosil yakıtsa...
Dalfez: Bana sorarsanız fosil yakıt kullanan uygarlıktan insanlar kolaylıkla vazgeçmeyecek. Bu konuda Rio Sözleşmesi var, başka bazı sözleşmeler de gündeme geldi ancak ülkeler pek aynı fikirde buluşamadı. Bulaşmaları da mümkün değil. Şimdiye kadar fosil yakıt tüketerek sanayileşmiş kuzey ülkeleri var. Sanayileşmek için fosil yakıt tüketimini artıran güney ülkeleri var. Tırnak içinde tabii bu kuzey ve güney sözcükleri. Örneğin Çin muazzam kömür yataklarına sahip. Çin’e 'Yok kardeşim bu fosil yakıtlar atmosfere karbondioksit salar yapma' diyemezsin. Bu noktada kuzeyden güneye teknoloji transferi olayı geliyor. Bu olmadan kirlenmenin çoğalmasını önlemek mümkün değil. Kirlenmenin oranının giderek azaltılması çok zor bir hedef.
Sizce doğa ne zaman insanları kesin önlem almaya zorlayacak?
Dalfez: Keşke böyle bir zaman kesinliği olsa. Yani şöyle bir şey. İklim değişmesi bir depreme ya da ozon tabakasının delinmesine de benzemiyor. Çok daha uzun zaman içinde ortaya çıkan, kanser gibi bir şey. İklimin kendisinin doğal bir değişkenliği var. Bu yüzden örneğin kalkıp İstanbul’da üç dört yıldır temmuz ayları çok sıcak geçiyor, 'İşte sera etkisi başladı' dememiz çok zor bir şey. Belki de kendiliğinden olan bir trend bu. Bilmiyoruz tabii. Belki böyle sıcak yıllara, sıcak aylara 200-300 yılda bir rastlanabiliyor. Elimizdeki bölgesel kayıtlar en fazla yüz yıl geriye gidiyor oysa ki. Diyebileceğimiz belki şu; 1990’lı yıllarda son yüz yıldaki en sıcak yazlar yaşanmış. Ama iklim dalgalanmalarından dolayı geçmişte böyle şeyler olup olmadığını bilmemiz olanaksız.
İlginç bir şey söyleyeceğim. Bulunduğunuz bölgede eski ağaçlar varsa onların halka kalınlıklarından sistematik bir şekilde ağacın hassas olduğu şeyi, kurak bir bölgede ise su durumunu, suyun bol olduğu fakat sıcaklığın değiştiği bir bölgedeyse bunları ağaç halka kalınlıklarından çıkarmanız mümkün. Amerika’daki Lamont Doherty Earth Observatory adlı grupla beraber biz Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü, Türkiye İklim Tarihi için Doğu Karadeniz Bölgesi’nde bir çalışmamız var. Bu konuda şimdiye kadar yapılmış hiçbir ciddi çalışma yok benim bildiğim kadarıyla.
Hedefiniz nedir?
Dalfez: Elimizde toplanmış genel bilgileri Türkiye için biraz daha incelteceğiz. Bu toprakların başına geçmişte neler geldiğini bilmek zorundayız ki gelecek konusunda birtakım kestirimlerde bulunabilelim. Geçmiş bugün gelecek ilişkisi çok önemlidir. Örneğin yaptığımız matematik modellerin ne kadar geçerli olduğunu sınamak için bu ilişkiler bilinmeli. Sonra bulutluluk çalışmaları yapabilmek tamamen böyle bir ilişkiye ait verilerin elinizde olmasına bağlı.
Aslında bizim Anadolu’nun çevre tarihini çıkarmamız lazım. Son bir milyon veya yüz bin yılda özellikle de üç dört bin yılda insane çevre ilişkisi nasıl olmuş, bunu çıkarmamız lazım. Burada arkeoloji çok önemli bir rol oynuyor. Son üç dört yüz yıla ağaç halkalarından gidebilmek mümkün oluyor. Ama son bin yıla ancak tarihi kayıtlardan gidilebiliyor. Biz tarihçi arkadaşları heyecanlandıramadık bu konuda. Tarihi kayıtlarda çevreyle ilgili birtakım bilgileri bulmak mümkün. Avrupalı tarihçiler bu işi yapmış. Osmanlı ve Bizans tarihçilerini bu konuyla ilgilendirmek lazım. Biz bu çalışmada Fırat Dicle havzasına ağırlık vermeyi düşünüyoruz. Doğu Karadeniz Bölgesi çok ilginç bir bölge. Dünyadaki doğabilimcilerin çok ilgisini çekiyor. Çünkü dünyada tek tük bulunan ılıman yağmur ormanlarına sahip. Orada sıcaklıkla ilgili birtakım bilgiler elde etmeyi umuyoruz ağaç halkalarından.
Küresel ısınma konusunda Türkiye’nin kendi çapında alması gereken bazı önlemler yok mu?
Dalfez: Bana göre dünyada sera gazlarının emülsiyonlarını azaltıcı önlemler kolay kolay gerçekleşmeyecek. En azından elli yıl bu böyle olacak. Eğer bunun sonucunda bilim tamamen yanılmıyorsa giderek insane kaynaklı bir iklim değişmesinin etkilerini daha fazla hissediyor olacağız. Evet Türkiye bu alanda dünyara yapılan çalışmaları izlemek durumunda. Biz İTÜ’de gerek meteorolji bölümü gerek Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü’nde bölgesel iklim çalışmalarını başlattık. Süper bilgisayar aldık. Simülasyon için çok büyük katkıda bulunacak bize. Namuslu konuşmak gerekirse Türkiye araştırma dünyası bu konuyla çok yoğun bir şekilde ilgilenmedi.
Devlet konuya ilgi gösteriyor mu?
Dalfez: Devlet konuyla hiçbir şekilde ilgilenmiyor. Onun gündeminde böyle bir şey yok. İki şey var, küresel ölçekte olacak değişmeler Türkiye ve bölgesine nasıl yansıyacak, bunu bilmemiz lazım. Bu olacak. İkincisi...
Olacak derken mesela üniversitelerarası bir programınız var mı?
Dalfez: Yok, ama biz elimizden geleni yapıyoruz. Ama Türkiye’de devlet bizden 'Yahu kardeşim böyle bir şey oluyor dünyada, siz bu konuda ne yapıyorsunuz, ne yapmanız lazım' demedi şimdiye kadar. Ama üniversitedeki arkadaşlar bu konulara vakıf olarak yetişti. Benim ABD’de yaptığım doktora tezim bu alanda, sera gazlarıyla ilgili.
Siz devleti uyarma adına bir şeyler yapıyor musunuz peki? Çevre Bakanlığı ile bir ilişkiniz var mı?
Dalfez: Devleti uyarma adına bir şey yapma konusunda çok beceriksiziz. Çevre Bakanlığı adında bir bakanlık olduğuna ben inanmıyorum. En iyi biçimde donatın bu bakanlığı, her şeyini tamamlayın ama bu bakanlık hükümet içinde Yalova Kaymakamı durumunda kalıyorsa bir etkisi olmaz. Ama zaten şu anda Çevre Bakanlığı’nın ne kendi teknik personeli ne de üniversitelerle olan ilişkisi bu yönde bir liderlik yapmasına izin vermiyor.
Çevre sorunlarının bakanlıkla hallolması pek mümkün değil galiba, özerk bir kurum gerekiyor...
Dalfez: Mümkün değil tabii. Neyse, üniversitelere düşen görevleri şimdiye kadar iyi yaptığımızı söylemiyorum ama bir ucundan tutmaya çalışıyoruz. Boruyu parçalara bölmek zorundayız. Bir, dünyada küresel iklim değişirse bu bölgemize nasıl yansır? İki, iklim değişirse bu ülkenin hangi etkinlikleri nasıl etkilenir? Yani tarım, su kaynakları, ulaşım, ormanlar, meralar nasıl etkilenir? Bu konuda bildiğim hiçbir sistematik çalışma yok. Evet insane kaynağımızda falan sorun var ama devletten ciddi bir istek gelse mesela biz üniversiteler olarak daha fazla maddi kaynak bulabiliriz diye düşünüyorum. İnsan kaynağına gelince, Türkiye’de doğa bilimlerinde insane yetişmiyor. Sevgili Çetin Altan’ın bir lafı vardır, 'Ne zaman Türkiye’de köylü kadınlar piyano çalacak o zaman bir şeyler olacak' diye. Ben de, ne zaman ki Türkiye’de varoşlardaki çocuklar bir şekilde böcek, çiçek koleksiyonu yapmaya başlayacak, o zaman doğa bilimleri gelişecek diyorum. Doğa sevgisi farklı bir şey. Baksanız herkes doğayı seviyor. Komşu kızı Nebahat’ı sevdiği gibi. Bir kere Nebahat’ı sevdiğin gibi doğayı sevemezsin kardeşim. Gerçek doğa sevgisi demek, doğayı anlamaya, keşfetmeye çalışmak, onunla ilgili bilgilerini artırmak demek.
Mesela Türkiye’de bilgisayar destekli eğitim çılgınlığı var. Niye? Diyorlar ki biz iyi öğretmen bulamıyoruz. Onların yerine bilgisayarları ikame edelim. Bu en kibar tabiriyle aptal bir yaklaşım. Açıkça salaklık. Çünkü eğitimciden vazgeçebilecek bir eğitim modeli şimdiye kadar yaratılamadı. Bilgisayar bu işin çözümü değil. Çocuklara sanal olarak yaptıracaklarınız dışında bir şey olmaz bilgisayarla. Çocukları doğaya çıkarıp ağaçla, kuşla yüzyüze getirecek biyoloji öğretmenine ihtiyacınız var. Laboratuvarda öğrencilere deney yaptıracak kimya öğretmenine ihtiyaç var. Ben eğitimdeki en önemli girdinin insane olduğuna inanıyorum. Eline bir büyüteç vererek çocukları doğaya çıkaracağınız iyi bir biyoloji öğretmeninin yaratacağı etkiyi bence hiçbir bilgisayarla beceremezsiniz. Eğer bunu yapamazsa Türkiye hiçbir yere varamaz.
Metan Gazı Patlamalarıyla, Okyanusların Kaynaması, Fokurdaması gibi adlarla anılan büyük felaketle 2050'ye doğru nufusun 250 milyona ineceğini savunan bilim adamları başımıza gelecek felaketlerin birisine yenisini ekliyorlar.
Bu konuyla ilgili aşağıdaki yazıyı okuyun lütfen. Bu konuda daha çok bilgi buldukça aktarmaya çalışacağım:
KÖRFEZ DEPREMİNİN FARKLI BİR TAHLİLİ
17 Ağustos günü meydana gelen ve binlerce insanımızın ölümü, üç ana yerleşim yerinin ise neredeyse tamamen yıkılması ile sonuçlanan deprem, birçok yönü ile hala gündemdeki yerini koruyor.
Depremin duyulduğu ilk saatlerden itibaren en yakın daireden başlamak üzere, ülkenin ve dünyanın en uzak köşelerine kadar bütün insanlarin önce kurtarma, daha sonra gıda, ihtiyaç ve diğer yardım çabaları belkide depremin acısını kabul edilebilir kılan deprem kadar önemli bir olaydır.Bu satırların yazarı da hiç olmazsa birkaç gün oralara gidip acıları paylaşma gayretinde bulunmuştur.
Yaşanan tüm acılarla birlikte, ilk günden itibaren depremin büyüklüğü, şiddeti, önceden belirlenip, belirlenemeyeceği hususları da tartışılmaya başlamıştır.Afetin yer bilimleri yönünden teknik boyutları ve sosyal yapı üzerindeki etkileri konuşulmaya devam ederken depremi yaşayan bir arkadaşımın anlattıklarından hareketle ve ileride yapılacak çalışmalara belki katkısı olur düşüncesiyle olayın farklı bir teknik boyutunu ele alma ihtiyacı duyulmuştur.
Depremi Kocaelinde körfeze birkaç yüz metre mesafede bir otelin üçüncü katında yaşayan bir arkadaşımın anlattıklarına göre (genel anlatımlarda bu doğrultudadır) depremin ilk on saniyesinde alttan gelen darbelerle bina ve içindeki herşeyin yaklaşık 2 metre yükselip düşmesi şeklinde oluşan etki ile düşey olarak sayısız darbeler oluşmuştur.Bu esnada insanlar beyinlerinde olağanüstü büyük bir şelale şiddetinde su sesiyle şaşkındır.Takibeden 20 saniye sürede düşey darbelerin yerini sağa ve sola yatay hareket ve devamını ise denizde dalgalar üzerinde kalmış bir sandal gibi sallanma hareketleri almıştır.Takibeden artçı depremlerin neredeyse tamamı üçüncü safhaya dahildir.
Depremden önceki gün gözlenen bazı olayların da burada anılmasında fayda vardır.16 ağustos günü, körfez bölgesinde çok sayıda küçük canlının (deniz anası, yengeç, balık vb.) sahile cansız olarak vurduğu yaygın olarak anlatılmaktadır. Yine aynı gün marmara denizi sahillerinde, denizin dalgalanmaksızın aniden kabararak kumsalda güneşlenen insanlara kadar ulaştığının gözlendiği hikaye edilmektedir.
Birbirinden farklı gibi görünen bu olaylar aslında mantıklı bir tahlile tabi tutulduğunda ardaşık olaylar zincirini oluşturabilir.Öncelikle deprem öncesi denizdeki küçük canlıların ölümü ve denizin kabarması, deniz içindeki fay hattından yoğun metan gazı çıkışının belirtileridir. Metan gazı suda az çözünen bir gazdır. Deniz dibindeki fay hattından sızmaya başlaması ile oluşturacağı artı hacimden ayrı olarak suda kabarcıklar halinde dağılması ile suyun yoğunluğunu azaltır ve kaldırma gücünü düşürür. Bu durumun yoğun yaşandığı yerlerde gemiler suya batabilir. Ayrıca metan gazının suda yoğun olarak dağılması su hacmini aşırı arttıracağından alttan gelen bir genleşme ile deniz yüzeyindeki yükselme ve sahilde taşmalara sebep olabilir. Bu olay aynı zamanda denizdeki canlıların oksijen yerine metan gazına maruziyetleri sebebi ile ölümüne neden olur.
Görüldüğü üzere bir gün önceki pek çok belirti aslında depremin gelişini haber vermektedir.Yani, Kainatın yaratıcısı, afetten önce tedbir almamız için bizi son olarak uyarmıştır. Ancak, ikazlar ibret alanlar ve yaratıcının kanunlarını doğru okuyanlar içindir.
Depremin oluş şekli de anlatılanlara ve tabiatta mevcut kanunlara göre anlaşılabilir olaydır.Deprem saatinde körfeze bakmakta olanlar denizin içinden bir alev topunun yükseldiğinden bahsetmektedirler. Fay hattından sızan metan gazının yoğunluk ve hızı saat
03.oo’ te son noktaya gelmiş ve metan gazı suyu yarıp su yüzeyinde hava ile, yani oksijen ile temas ederek olay başlamıştır.Zaten yer altından yüksek sıcaklıkta (tutuşma sıcaklığının çok üzerinde) gelen metan gazı oksijenle karşılaştığında deniz üzerinde anlatılan alev topu oluşmuştur.Aslında bu alev topu denizi yarıp fay hattındaki metan gazında devam etmiştir. Metan gazının yanması için havada hacim olarak %5-14 oranında olmalıdır.%5 den az olursa yanıcı (metan) az olduğundan, %14 den fazla olduğunda ise yakıcı (oksijen) az olduğundan parlama olmaz. Burada metan yoğunluğu fazladır.İlk metan gazının suyu yararak hava ile temas etmesi sonucu ilk parlama ve alev topu oluşmuş, bunun oluşturduğu kanaldan giren oksijenle zeminde fay çatlağında ikinci patlama olmuştur.Bu olay tıpkı nefes alıp verme gibi patlama, oksijen girişi, patlama sırası ile ilk on saniyede onlarca defa tekrar etmiş ve yeryüzündeki etkisi alttan gelen darbeler şeklinde olmuştur.
İlk on saniyede çıkan metan gazının yanması bitince patlamaların tesiri ile iyice açılan fay arasına deniz suyu büyük bir hızla akmıştır.Depremi yaşayanların duyduğu kıyamet şelalesi sesi bu olmalıdır.Zaten depremden sonra Marmara Denizi’nin özellikle İzmit Körfezi’nin suyunun tertemiz olması sebebiyle körfez suyunun hemen tamamının yer altına gittiği ve yerine okyanus suyunun geldiği kanaati yaygındır.Kendisi ile görüştüğümüz Karamürsel Ereğli’de deniz kenarında yaşayan araştırmacı yazar botanikçi Hüseyin Dursun Topraktan denizin bu durumunu bize detayı ile anlatmıştır.
Yine olayı görenlerin anlatımı ile deprem sonrası bölgeyi yoğun bir sis ve duman ile karanlık bir örtü kaplamıştır.Bu, yanan metan gazı dumanlarından kaynaklanabileceği gibi o anda buharlaşan çok miktarda deniz suyunun oluşturduğu buharında bun da katkısı olabilir.Hüseyin baba (Hüseyin Dursun Topraktan) ’ nın ifadesi ile Yaradan bizim kirlettiğimiz körfezi yeniden temizlemiştir.Burada oluşan reaksiyonlar belki de ozon oluşumu ile ozon tabakasını bile tamir etmiş olabilir. Olayın bu yönünün ayrıca araştırılması gerekir kanaatindeyiz.
Depremin ikinci 20 saniyelik safhası, patlama ile yerinden oynayan kara kütlelerinin yeniden yerine oturması faaliyeti ile sağa sola yatma ve dairesel hareket şeklinde oluşmuş ve son 15 saniyede ise artık durağanlaşma safhasında giderek yavaşlayan dalgalanma hareketleri ile yer kabuğu sukunet bulmuştur. Daha sonra meydana gelen artçı depremler yer kabuğundaki oynamış zeminlerin oturması ile oluşan daha küçük hareketler olabilir.
Tüm bu anlatılanlar, konunun spesifik uzmanı olmamamız sebebeiyle tamamen doğrudur iddiası ile yazılmış bilimsel bir sentez olmadığı gibi, bilimsellikten uzak bir hayal ürünü de değildir. Belki konunun uzmanlarına farklı bakış açısı getirecek bir yaklaşımdır.
Sonuç itibarı ile yaradan, yaradılışta koyduğu kanunlarla bizim kirlettiğimiz tabiata müdahale etmiş, genizlerini hapşırarak temizleyen bir dev edası ile körfezdeki, belki de bütün tabiattaki haddi aşan kirliliği temizlemiştir.
Gerek depremin oluşu, gerekse sonuçları hakkında günahkar kullar arayanların önce kendilerine bakmaları, kendi nefislerinde tahliller yapmaları herhalde daha doğrudur. Kendimizi bir kenara çıkararak başkalarını sorumlu tutmak kolaycılıktır. Taşan bardak; kaşık, kaşık suyla dolabilir, ama bir damla suyla taşar. Acaba taşan bu bardakta bizim de bir damla suyumuz yok mu?
Sadettin BAYSAL
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
Baş İş Müfettişi
Bir yangın çıktığında, yangını çok küçükken söndürmek oldukça kolaydır, ancak büyüdüğünde itfaiye bile uzun süren çalışmalardan sonra söndürebilmektedir.
Bizlerin de yangını ilk fark ettiğimizde müdahale edebilmemiz, belki de çok daha büyüyebilecek bir yangını, küçükken söndürebilmemizi sağlayacaktır.
Ancak ne kadar küçük olursa olsun yangının her an büyüyebileceğini ve yaşamımızı tehlikeye sokabileceğini unutmamamız ve çok tedbirli olmamız gerekir.
Yangını çok başında daha küçükken, yani odamızın bir köşesine yayılmamış halde fark edersek, yapmamız gerekenler şunlar olacaktır:
Yangını görür görmez 'YANGIN VAR, YANGIN VAR' diye bağırarak çevremize duyurmalı ve bizi duyduklarından emin oluncaya değin bağırmaya devam etmeliyiz.
Yangın eğer odamızın bir köşesini sarmış ise derhal itfaiyeye haber vermeliyiz.
Yangın çok başında ise, yani daha odamızın bir köşesine yayılmamış ise (örneğin çöp kutusu içinde, ocağın üstünde, şofbenin ağzında, sobanın ağzında, vb.) yanan maddeye göre uygun biçimde müdahale edebiliriz.
Yangın söndürme cihazımız varsa, en doğru müdahale aracı olacaktır, büyüklerimizden söndürme cihazını kullanmayı öğretmesini istemeliyiz.
Eğer yanan bir katı madde (kumaş, tahta, kağıt, vb.) ise yangını su dökerek söndürebiliriz, ancak eğer yanan kızartma yağı, gaz yağı, benzin, mazot, gibi yanıcı sıvı ise kesinlikle SU KULLANILMAMALIDIR, çünkü su bu sıvıları ve yangını taşıyacak, söndürmek yerine yayılmasına neden olacaktır.
DUMANDAN KENDİMİZİ KORUYALIM
Bir yangında insan yaşamı için asıl tehlikeyi oluşturan, alevlerden çok dumandır. Küçük bir duman bile alevlerden çok daha hızlı yayılır, yangın çıkan binadaki heryere ulaşır ve insanları çok çabuk etkiler. Yanma sonucu çıkan zehirli gazlar ve isten oluşan gaz bulutu, insan için zehirleyici olduğundan, gözlerde yanma, boğazda kaşıntı, nefes alma güçlüğü ve başdönmesi yaratır.
İşte bu nedenlerden dolayı, bir yangın anında kendimizi en başta dumandan korumamız gerekir. Bunun için yapmamız gerekenler şunlar olacaktır:
Dumanın yayılmasını engellemek için kapılar kapalı tutulmalı, kapı altı ve havalandırma açıklıkları ıslak bez, havlu ile tıkatılmalıdır.
Duman havadan hafif olduğu için tavanda toplanır, bu nedenle duman olan bir yerde alçaktan sürünerek ve ağzımızı bir bez ile kapatarak ilerlenmelidir, böylece daha kolay nefes alınır.
Duman görüşü de engellediği için gideceğimiz yönü el yordamıyla, duvarları izleyerek bulmamız daha uygun olur.
Herhangi bir kapı açılmadan önce kapı ve duvarlar ellenerek sıcak olup olmadığı kontrol edilmelidir, içerde yangın olduğunda kapılar ve duvarlar sıcak olacağından bu odalara girmemeliyiz.
Duman, öncelikle binaların dikine boşluklarını doldurduğu için, kaçmak için hiçbir zaman asansörü kullanmayınız. Onun yerine acil çıkış kapılarını, merdivenleri varsa yangın için özel olarak yapılmış yangın merdivenlerini kullanınız.
Yangın anında herhangi bir çıkış bizi güvenli olarak dışarıya ulaştıramayabilir, onun için güvenli çıkışı bulmak için ışıklı çıkış işaretleri izlenmelidir.
Genelde sakin ve toplu olarak hareket edilmeli, tek sıra halinde, soğukkanlı bir şekilde önden giden kişiye uyulmalıdır.
YANGINI HABER VERMEK İÇİN 110 NUMARALI TELEFONDAN İTFAİYEYİ ARAYIN
Bir yangın çıktığında derhal çevredekilere haber verilmeli, yardım istenmelidir. Çünkü yanan küçük bir bez parçası bile olsa kolaylıkla denetimden çıkarak evimize, apartmanımıza ve komşu binalara sıçrayabilir. Yardım için önce çevremizdeki yakınlarımıza ve komşularımıza haber verilmeli ve daha sonra da itfaiye aranmalıdır. İtfaiye günün her saatinde bizlere ulaşmak için hazır beklemektedir.
İtfaiyeye, telefonla 110 servisini kullanarak haber vermemiz gerekir.110 servisi ücretsiz bir yardım hattı olup, kartlı telefonlarda bile kart olmaksızın aranılabilir.
İtfaiyeyi aradığımızda sakin olmalı ve görevlinin sorularını anlaşılır bir şekilde yanıtlamalıyız. Çünkü itfaiyenin de, bizim de zamana karşı yarıştığımızı ve yangınla ilgili yapacak işlerimiz olduğunu unutmamalıyız.
İtfaiyeye vermemiz gereken bilgiler şunlar olacaktır:
Yangının yeri, tam adresi, adresi belli edecek bilinen bir yer,
Aradığımız telefon numarası,
Yangının kaç katlı bir binada olduğu,
Yangına neyin yol açtığı,
İçerde kurtarılması gerekli insan olup olmadığı,
Bizlere düşen, yangın çıkmasına engel olmaktır, ancak evimizde, komşumuzda, okulumuzda, işyerimizde çıkabilecek bir yangında bildirebilmek için bu soruların yanıtlarını her zaman bilmeliyiz. Böylece 110 telefon servisi ile yangını haber verebilir, itfaiyenin hızla gelmesini sağlayabiliriz.
İtfaiye bizlerin ve toplumumuzun dostudur. Onu gereksiz yere meşgul etmemeli, yollarda kolaylıkla ilerlemeleri için yol vermeli ve yardımcı olmalıyız. Unutmayalım, itfaiyeye hızlı ve doğru bilgi vermek, onu gereksiz yere meşgul etmemek, heryerde yardımcı olmak belki de bir gün bizim, yakınlarımızın veya başkalarının yaşamını kurtaracaktır...
YANGINDAN KORUNMA
Kendimizin ve sevdiklerimizin canını ve malını yangına karşı koruyabilmemiz için yangın çıkmasına engel olmalıyız. Bunun için yangına karşı duyarlı olmalı ve şu noktalara dikkat etmeliyiz:
Elektrik, kibrit, çakmak gibi yangın çıkaracak şeylerle oynamamalıyız, oynayanları uyarmalıyız.
Yangına yol açabilecek elektrikli eşyaları (ütü, elektrikli soba, vb.) kapatsak bile prizde takılı bırakmamalıyız.
Sigaranın, çakmağın bir yangın nedeni olduğunu bilerek kullanmaktan kaçınmalı ve kullananları uyarmalıyız.
Yer sarsıntısı birdenbire başlayan ve kısa süren yer kabuğu hareketidir. Yer sarsıntısına deprem veya zelzele de denir. Yerleşim bölgelerinde meydana gelen depremler şiddetine göre, başta can kaybı olmak üzere çok büyük zararlara neden olabilir. Depremin olmasını engelleyemediğimiz ve önceden de bilemediğimiz için depremler doğal afet sayılmaktadır.
En çok kullanılan Mercalli-Cancani ölçeğine göre 1'den 12'ye kadar derecelenir:
1. dereceyi ancak sismograflar saptayabilir,
2. derece çok hafiftir,
3. derece hafiftir, kimse deprem olduğunu hissetmez,
4. derece orta şiddetlidir, evlerinde oturanlar hissedebilirler,
5. derece oldukça şiddetlidir, eşyaları, kapı ve pencereleri sallar,
6. derece daha da şiddetlidir,
7. derece çok şiddetlidir, yapılarda çatlaklar oluşur,
8. derece yıkıcıdır, bacaları, heykelleri yıkar, binalarda yarıklar oluşur,
9. derece çok yıkıcıdır, binalar ağır hasar görür,
10. derecede binalar yıkılır, demiryolları, su, havagazı boruları eğilip patlayabilir,
11. derecede köprüler, barajlar yıkılır, yerde yarıklar açılır, sular fışkırır,
12. derece büyük felakettir, hiçbir şey ayakta kalmaz, yeryüzünün biçimi değişir, yeni göller oluşabilir, ırmakların yatağı değişebilir.
DEPREMDEN KORUNMA
DEPREM ÖNCESİNDE
Depremlerdeki can kayıplarına çoğunlukla yapı kusurları yol açar. Özellikle deprem kuşaklarında yer alan yapıları depreme dayanıklı yapmalı ve yaşam alanlarındaki eşya yerleşimlerine dikkat etmeliyiz. Büyük ve ağır eşyaları duvara sıkıca sabitlemeli, dolapların üst raflarına, yatakların baş taraflarına ağır eşyalar koymamalıyız. Doğalgaz veya sıvı gaz ile çalışan cihazların borularında uzayabilen elastik malzemeler kullanmalıyız.
Deprem veya benzeri bir felaket durumunda evimizde, işyerimizde kolaylıkla ulaşabileceğimiz bir yerde, içerisinde bir el feneri de olan ilk yardım çantasını hazır bulundurmalıyız.
DEPREM ANINDA
'DEPREM VAR, DEPREM VAR' diye bağırarak çevremize duyurmalı ve kendimizi güvenceye almaya çalışmalıyız.
Bulunduğumuz yerin kapı ve pencerelerini açarak kendimize deprem sonrası için bir çıkış hazırlamalıyız.
Çıkış kapısının sıkışmasına engel olmak için derhal kapı arasına sandalye vb. bir nesne koymalı ve hemen bir masa veya sehpanın altına girerek başımıza düşebilecek şeylerden korunmalıyız.
Paniğe kapılarak kaçmaya çalışmamalı, güvenli yerleri yeğlemeliyiz. Dışarıya çıktıysak binalardan düşebilecek kiremit, tuğla, cam veya saksı gibi şeylere dikkat etmeliyiz.
DEPREM SONRASINDA
Olası yangınları önlemek için ocak, soba gibi ev araçları ile doğalgaz musluğunu ve elektrik sigortalarını, su baskınlarını önlemek için de ana su vanasını kapatmalıyız.
Eğer bulunduğumuz yerde yangın çıkmış ve müdahale edilebilir büyüklükte ise söndürmeli, büyükse itfaiyeye haber vermeliyiz.
Deprem sonrasında gerekmedikçe telefonları meşgul etmemeliyiz.
Depremin hemen sonrasında, bir gaz sızıntısı olmuşsa patlamaya neden olmamak için, aydınlanmak veya başka bir amaç için kibrit, çakmak kullanmamalıyız.
Depremin bittiğini anladığımızda, eğer hasar varsa açık alanlara çıkıp binalardan uzaklaşmalıyız.
Telaşa kapılmadan yakınlarımızın güvenliğini kontrol etmeli, zarar gören insanlara nasıl yardım edebileceğimizi öğrenmek için yetkililerin talimatlarına uymalı, radyo, vb. iletişim araçlarını dinlemeliyiz.
Bingöl'de saat 03: 27'de meydana gelen ve 17 saniye süren deprem en büyük hasarı Çeltiksuyu'ndaki ilköğretim okulunda verdi. Yatakhanenin enkazında 100'den fazla öğrenci bulunuyor. Kent genelinde ise 100'ün üzerinde kişi hayatını kaybetti.
Bu Hadis tekamül etmenin en kısa yolunu bildiriyor. Sevap kazanmanın, realiteyi yükseltmenin en kısa yolu insanlara faydalı olmaktır.
Hadis’te geçen bu “Fayda” deyimi üzerinde konuşmak gerekir. Nedir bu fayda?
“Fayda” nın lugat anlamı ya da devrimizdeki ekonomik terimlerle izahı kitaplarınızda fazlası ile mevcut. Ancak benim açıklamak istediğim fayda bunlardan biraz farklı. Eğer bir Hadis okuyorsak ya da bir Hadis açıklamak durumunda isek, her cümlede geçen her kelimeyi iki defa düşünmek zorunda kalırsırız. Biri zahiri yani dünyasal anlamı ile, diğeri batıni yani manevi anlamıyla o Hadis’i yorumlayamazsanız manaya inmiş olamayız.
Bu Hadis’te de zahiri anlamıyla insanlara faydalı olmak gerektiğini gösteriyor bize... Yani okul, cami yapma, yiyecek, içecek, giyim, maddi imkanlar v.s. gibi yardımlarla insanlara ulaşılabilir.
Ancak batıni anlamıyla fayda nedir? İnsanların tekamülünü etkileyecek onları manevi yönüyle yükseltebilecek fiillere fayda diyoruz biz. Örneğin bunalıma girmiş birine sıkıntılarından kurtulması için yapılan manevi telkinler ve o kişinin sıkıntılarına çözüm bulmak o kişiye faydalı olacaktır. Ne var ki herşeyde olduğu gibi bunda da önemli olan; manevi faliyetlerinizde hiç bir karşılık beklememek, yapılan bir fiilin neticesi alınır alınmaz o fiilin yapıldığını hemen unutmak, kısaca hiç bir zaman başa kakmamaktır ki ne kadar zor olsada denemekte fayda var...
Allah’a ve Ahiret’e inanan kimse ya hayr söylesin ya da sussun.
Tanım: Hadis-i Şerif
Kaynak: Müttefakün Aleyh
Allah’a ve Ahiret’e inanan bir kimse demek; Allah’ın Nuru’nun, İslam’ın Nuru’nun, Peygamber’in Nuru’nun gönlünde tecelli ettiği kimse demektir. Böyle bir kimse, hiç bir zaman, düşünceleri ile manevi aleme negatif göndermemeyi amel edinmesi gerekir. O kimse ki, dilde, düşüncede ve gönülde arınmak için çırpınır. Bu yola girmiş olan bir kimse dilinden şerr çıkartmamaya çalıştığı gibi; rastladığı olayların Allah’tan geldiğini düşünmeye gayret eder. Rastladığı olaylarda Kur’an-ı Kerim’de geçen Ayet-i Kerime veçhile imtihan edildiğini düşünerek şerr düşünmemeye çalışır, şerr söylememek için çabalar. Düşüncesi daima hayrdır yönlendirmek, daima teslimiyette olmak için uğraşır; olayları bu yönüyle yorumlayarak her şerr olayda hayrı bulmaya itina eder, her kötü görünen olayda güzel bir yan bulmaya bakar, kendisine kim hangi şartlarda ne söylerse söylesin o kişinin kendisini imtihan ettiğini düşünerek suskunluk içerisine girmeyi dener.
Eğer kabullenemediği herhangi bir konuda, kendi nefsine ağır gelen bir husus dahi olsa, Hakk yoluna girmiş bir kişi ne kadar zor olsa da en azından susmayı bilmelidir.
Aşağıda aktardığım bölüm,1950'lerin başında, Gazze'ye yapılan bir baskını yansıtıyor. Baskını anlatan, olayın kahramanlarından Meir Har-Tzion. Bu kişinin, İsrail'in bir dönem dışişleri bakanı olan Ariel Sharon'un yakın arkadaşı -ve, kelimenin en doğru kullanımı ile, 'suç ortağı'- olduğuna dikkatinizi çekmem gerekiyor.
'Mann Haatha? '
- 'Geniş, kurumuş nehir yatağı ay ışığında parlıyor. Dağ yamacı boyunca dikkatle ilerliyoruz. Evler görünmeye başladı. Rüzgârla salınan çalıların gölgesi toprağa düşüyor. Uzaktan üç ışık seçiliyor. Karanlıktaki evlerden Arap müziği duyulmakta... Dörder kişilik üç gruba ayrılıyoruz. Gruplardan ikisi güneyimizdeki büyük göçmen kampına yöneliyor, diğer gurup Gazze Vadisi'nde yalnız başına duran bir eve doğru yürüyor. Ay gümüş ışığı ile bizi sararken, yeşil tarlalardan çamurlar içinde ilerliyoruz. Sessizlik birazdan kurşun sesleri, patlamalar ve şimdi huzur içinde uyuyanların çığlıkları ile bozulacak. 'Mann Haatha? '
(Arapça, 'Kim var orada? ')
Sesin geldiği tarafa dönüyoruz. Korku içinde titreyen iki Arap duvara yapışmış duruyor. Kaçmayı deniyorlar. Ateş açıyorum. Adamlardan biri yere düşüyor, diğeri koşmaya devam ediyor.
Artık harekete geçmeliyiz. Kaybedecek vaktimiz yok!
Araplar karma karışık halde koşuşurken, ev ev işimizi hallediyoruz.
Makineli silâhların sesi korkunç çığlıklara karışıyor.
Göçmen kampının ana caddesine varıyoruz. Diğer gurup, karşı yönden kaçan Araplar'a saldırıyor. El bombalarının gürültüsü yükseliyor. Geri çekilme emri alıyoruz.
Saldırı sona erdi.
Yarın gazeteler şöyle yazacak. Gazze yakınlarındaki Halburj göçmen kampı saldırıya uğradı. Kamp, İsrail toprak altına sızanlara barınak hizmeti görüyordu. Yirmi kişi öldü, yirmiden fazlası da yaralı.'
*... İslam dünyasında İslam'ın diğer dinler hakkındaki görüşlerini inceleyen ve bu konuda yeni bir bakış açsı ortaya koyan çalışmalar görülmeye başlanmıştır. Bu çalışmalara, Türk okuyucusunun ''Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması'' eseriyle tanıdığı Mahmud Ebu Reyye'nin Dinu'l-lahi Vahidun Ala Elsüneti Cemii'r Rusul (Bütün Peygamberlerin Diliyle Allah'ın Dini Tektir) isimli kitabı örnek gösterilebilir.(1)
Ebu Reyye bu eserinde Yahudi ve Hristiyanların kafir ve müşrik olmayıp Kitap Ehli olduklarını, kişinin akidesine şirk, küfür ve iman noktalarında hükmetmenin hiç bir mahlukun yetkisinde bulunmadığını(2) , kişinin kurtuluşunun belli bir dine bağlı olmakla değil, ancak sağlıklı bir imanla mümkün olacağını(3) müslümanların bir takım yapmacık hareketlerle kendilerini diğerlerinden temyiz etmelerinin İslam'da bulunmadığını(4) , belirtikten sonra, Cemalleddin Efgani'den bir nakilde bulunur. Bu nakilden, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın temel amaçlar yönünden müttefik oldukları yorumu cıkarmakta(5) ve Efgani'ye bir gün geleceğin dininin ne olacağının sorulduğunu, bu soruya karşılık Efgani'nin Bakara Suresini'nin 62. ayetini okuduğunu nakletmektedir. Bunun ardından Ebu Reyye şu yorumu yapmaktadır ''Seyyid Cealeddin'in bahsettiği ve insanların ileride ulaşacakları bu din anlayışı, şu üç esasa dayanmaktadır: a- Allah'a iman, b- Ahirete iman, c- Salih amel işlemek''(6)
Aynı şekilde Türkiye'de Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine İslam dünyasındaki geleneksel yaklaşımdan farklı bir yaklaşım tarzı ortaya konulmuş. Ebu Reyye'nin ileri sürdüğü görüşler yinelerek, kurtuluşun belli bir dine mensubiyetle değil, buna mukabil kişinin kurtuluşunun hangi dine mensup olursa olsun, Allah'a ve ahiret gününe iman ve mensup olduğunu dinin öngördüğü şekilde iyi amellerde bulunmakla olacağını ortaya koyan fikirler ileri sürülmüş ve bu fikirler tartışmalara neden olmuştur(7) .
İşte böylece varılan bu aşamada, konun bilimsel bir tarzda ve bilimsel bir metodla ele alınıp Kur'an'dan araştırılması, önem kazanmış bulunmaktadır. Bu araştırmanın amacı ise, Kur'an'nın Yahudilik ve Hiristiyanlık dinleri ile ilgili görüşünü olabildiğince objektif bir yaklaşımla derli toplu bir şekilde ortaya koyabilmek ve bu tür tartışmaların sağlıklı bir zemine oturtulmasına katkı sağlayabilmektedir.*
Kaynaklar:
* Şevket Kotan, ''Kur'an'a Göre Yahudi ve Hristiyanlığın Gerçerliliği Sorun'', Yüksek Lisans Tezi, Dr. Salih Akdemir, Ankara,1994...
(1) Bu kitabın sayfa sayfa yapılmış bir özetini temin edinebilindiği halde, kitabın kendisini temin edelemmemiş. Bu özetin üzerindeki notlardan kitabın Mısır'da, Daru'l-Kütüb'de basıldığı görülmektedir.
(2) Ebu Reyye, Age, s.74-75
(3) Aynı Eser, s.32
(4) Aynı Eser, s.58-59
(5) Aynı Eser, s.109-125
(6) Aynı Eser, s.127
(7) Bkz. Süleyman Ateş, Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir, İslam Araştırma Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, Ankara,1989. Sülayman Ateş'in bu makalesi üzerine aynı derginin 3. sayısında (1989) Talat Koçyiğit ''Cennet Mü'minlerin Tekelindedir'' isimli bir makale yazarak bu görüşlere karşı çıkmıştır. Ardından, Süleyman Ateş yine aynı derginin 4. cildinin 1. sayısında (1990) ''Cennet Tekelcisi mi'? ' isimli makalesiyle bu tartışmayı sürdürmüştür...
Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanindan bir an bile ayrılmaz.
Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu dogar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır. Günler geçer ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır...
Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne cıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir...Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.
Einstein'ın söylediği rivayet edilen bir söz var: 'insanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor'
bir ses duyulsa...koşsam sesin geldiği yere...katılsam o seslere...o sesleri çıkarsam...duyulsa seslerimiz...katılsa bütün sesler...ah keşke bir olsa sesler sessizliğin içinde de...bir ses duyulsa...sessizliği bozsak
orman yangınları
02.05.2003 - 17:59Karayolundaki yolculuklar sırasında yanan sigara izmaritleri dışarıya atılmamalı.
Ormanlık alanların ve kuru otların olduğu yerlere şişe ve cam kırıkları atılmamalı.
Orman içinde ve yakın çevresinde oturan vatandaşlarımız, temizlik amacıyla bile olsa ot ve çöp yakmamalı, tarla kenarındaki arık içlerindeki sazlıklar yakılmamalı.
Ormanlık alanlarda ateşli piknik yapılmamalı, zorunlu hallerde korunmalı ve izin verilen yerlerde ateş yakılmalı.
Her türlü anız ve bitki örtüsü ve her ne sebeple olursa olsun rüzgarlı havada orman alanlarına yakın yerlerde ateş yakılmamalı.
Çobanlar ve avcılar varlık nedenleri olan ormanları gözetmeli, bu konuda herkesten fazla dikkatli olmalı.
Orman içi ve civarındaki her türlü duman ve ateş belirtisi 177 numaralı Alo Yangın! hattının ücretsiz telefonu ile ilgililere bildirilmeli.'
orman yangınları
02.05.2003 - 17:41Orman yangınlarına çok değişik açı getiren bir makele:
Orman Yangınları Ekolojik Faktör Olarak
(Prof. Dr. Yılmaz Muslu)
Televizyon ve gazete haberlerinden duyduğumuz kadarıyla geçtiğimiz yaz, binlerce hektar orman kül oldu. İlgililer, “ciğerlerimiz yanıyor” diyerek insanları bu konuda duyarlı olmaya çağırdılar. Bir kısmımız “biz zaten yanmışız” gibisinden arabesk jargonlarla bu feryadı duymamazlıktan gelirken, bir kısmımız da bu olağanüstü yeşilliklerin göz göre göre yanıp kavrulmasından samimi acılar duydu. Elinden gelenler, yapılabilecek ne varsa yapmaya çalıştılar. Orman yangınları elbette telafisi çok zor kayıplara yol açtı. Ama yaşanan her hadisede olduğu gibi bununda iyi ve kötü tarafları vardı. Bir ekolojik faktör olarak ele alındığında orman yangınlarının faydalı yönleri bulunabiliyordu.
Yaygın kanaatin aksine tabiatta yangınlar, insanın sebep olduğu tamamen sun’i bir faktör değildir. Ayrıca yangınların daima da insana zarar verdiği söylenemez. Yangınlar, birçok kara ekosistemlerinde önemli bir çevre faktörüdür ve insanın çevresini kontrol etmeye çalışmasından çok önce de tabiatta zaten önemli bir faktör olmuştur. Sınırlı olmakla beraber insanın yangınları kontrol altında tutması mümkündür ve bu sebeple de bu faktörün objektif bir zihniyetle iyi bir şekilde incelenmesi lüzumludur. Nisbeten basit olan bu çevre faktörünü kendi menfaatimiz için kullanmayı öğrenemezsek, yağış ve benzeri çok kompleks olayları kontrol etmeye çalışmamızın bir mânâsı yoktur.
Yangın, incelediğimiz diğer faktörler gibi, hem sınırlandırıcı, hem de ayarlayıcı bir faktördür. Sıcak veya kurak bölgelerle iklimin sıcak ve kurak geçmesi hallerinde önem kazanır. Bu bölgelerde mevsim mevsim veya peryodik olarak meydana gelen küçük yangınlar, diğerlerinin zararına bazı türlerin devamını sağlayan bir baskı unsuru olur. Böyle bölgelerdeki birçok tabii organizma toplumları varlıklarını ve zenginliklerini yangınlara borçludur.
Yangın ekonomik kıymeti olmayan bu bitki türünü silip süpürdüğü zaman çok gür bir çayır örtüsünün ortalığı kapladığı görülür. Bu halde çayır, sadece yangına karşı adapte olmuş bir canlı tipi olmayıp yangının olmaması halinde gelişip çoğalan çalı tipindeki çöl bitkilerine karşılık insan için çok daha kıymetli bir unsurdur. Eğer insan çalı toplumunu yangına karşı korursa, ekonomik olarak daha az arzu edilen bu bitki örtüsünü değiştirmek için, yangının yaptığı işi yapacak başka bir şey aramalıdır. Bu maksatla kimyasal maddeler etkili olabilir. Fakat bu maddeler, kontrollü yakmaya nazaran çok daha pahalıdır.
Bu sahada yapılması gereken şüphesiz daha çok iş vardır. Bununla beraber kurak veya sıcak bölgelerde, bakteri ve mantarların ayrıştıramayacağı kadar fazla miktarda bulunan kurumuş bitkisel malzeme yığınlarının, yani bitkisel döküntünün ihtiva ettiği mineral besin maddelerini açığa çıkarmak için yangın etkili bir rol oynamaktadır. Bu sebeple yangın geri devir mekanizmasını hızlandırarak, üretimi arttırabilir. Afrikadaki av hayvanları sürüleri ile California geyikleri, periyodik yangınlar sonunda, arazinin bir çayır örtüsü ile kaplanması sonucu hayatlarını çok daha kolaylıkla devam ettirip çoğalabilmektedirler. Bundan başka periyodik olarak meydana gelen küçük yangınlar, arazi üzerinde toplanmış bitkisel döküntü yığınını minimumda tutarak büyük yangınların çıkmasını önlemektedir.
Vahşi orman yangınları büyük ve istenilmeyen yangınlar sınıfına girer. Burada hemen hemen bütün canlı topluluğu mahvolur. Dikkatsizlik sonunda insan bu tip kurbanlar verdiğinden, halkın orman yangınlarının önlenmesi hususunda eğitilmesi gerekir. Tabiatta insan, yangına sebep olmaktan şiddetle kaçınmalı, fakat yetişmiş (eğitilmiş) kişiler eliyle ilmî şekilde kullanılması halinde yangının faydalı bir alet olabileceğini de bilmelidir
orman yangınları
02.05.2003 - 17:36Orman Yangınlarının düzenli kayıtları 1937 yılından itibaren tutulmaya başlanmıştır. Bu kayıtlar üzerinde yapılan istatistiki değerlendirmelerin sonuçları halen yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Yangın Harekat Merkezi tarafından bildirilen istatistiki analiz sonuçlarından elde edilmiş bazı bilgiler aşağıda verilmiştir;
- Orman Yangınlarının %96 sı insan eliyle çıkartılmaktadır.
- 1937 Yılından bu yana yıllık ortalama 23.962 hektar olmak üzere 1.533.598 hektar orman alanı yanmıştır.
- Her yıl ortalama 1.000 yangında 23.962 hektar ormanlık saha yanmakta ve yangın başına yitirilen alan 23.96 hektardır.
- Türkiyede meydana gelen Orman yangınları sonucu bugüne kadar değişik mesleklerden 63 kişi yaşamını yitirmiştir.
- Ülkemizde Orman Yangınlarının Adet olarak %38 'i ve Alan olarak %45'i Muğla, İzmir, Antalya Orman Bölge Müdürlüklerinde meydana gelmiştir.
- Orman Yangınlarında en büyük zarar az sayıda fakat büyük alanda cereyan eden yangınlar sonucu ortaya çıkmaktadır.
- Türkiyede meydana gelen orman yangınlarının Adet olarak %83 'ü, Alan olarak ise % 87 si Haziran - Ekim dönemini kapsayan 5 aylık periyot da meydana gelmektedir.
- Türkiyede meydana gelen orman yangınlarının % 88 'i gündüz, %12 si ise gece saatlerinde çıkmaktadır.
*Türkiyede son yıllarda meydana gelen büyük yangınlar:
Muğla - Marmaris - Çetibeli-23.09.1979 -13.260 Hektar.
Muğla - Marmaris - Çetibeli - 27.07.1996 - 7.090 Ha.
Çanakkale - İntepe -16.08.1985 - 6.000 Ha
Çanakkale - Eceabat - 25.07.1994 - 4.049 Ha.
www.ogm.gov.tr/yangin/istatist.htm
orman
02.05.2003 - 17:28Ağaçların toplu bulunduğu ormanlar üzerinde de efsaneler vardır ki, Ötüken ve Kadırgan ormanları burdandandır. Ötügen ormanı ile dağının Türk Kıtabelerinde de adı geçmektedir. Orhun abidelerinde de il Türk’lerin burada yerleştikleri yazılıdır. Türkler buradan ayrılmanın felaket olacağına inanırlardı. Çinli’ler de bunu bildikleri için Türkleri bu ormandan ayırmaya çok çalışmıştır. Ötügen ormanında geçen maceralar, savaşlar etrafında kahramanlık hikeyeleri de türemiştir. Ötügen ormanları Orhun ırmağı ile Selanga ırmağı arasındadır.
Altaylı’ların yarqadılış efsanelerinde ormanları şeytanlar yaratmıştır.
Cengiz dahi sözlerinde anamız Ötügen diyorsa da bu ötügen sözüile yer kast edildiği ileri sürülür.
İnli ve Budun ormanları da Türklerin ilk kutsal vatanları sayılmıştır.
Hitit’lerin Ezen-in-pi denilen meyve bayramları ormanda yapaılır, Tanrının heykeli tapınaktan alınarak ormana götürülürdü. Heykeli götüren alay Tarnui tapınağı önüne gelince, en büyük kahin onu karşılardı…
Kaynak: Türk Mitolojisi
ağaç
02.05.2003 - 17:21Atasözü, deyim ve birleşik fiiller:
- Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur:
Çocuklar ana ve babalarından öğrendiklerini yapmaya özenirler.
- Ağaca çıksa pabucu yerde kalmaz:
Davranışlarına engel olacak hiçbir takıntısı yok.
- Ağaca dayanma kurur, adama (insana) dayanma ölür:
İnsan yapacağı işte başkalarına değil, kendine güvenmelidir.
- Ağacı kurt, insanı dert yer:
Kurt ağacı nasıl içten içe kemirirse dert de insanı içten içe yer bitirir.
- Ağaç olmak (argo söz) :
Bir yerde ve ayakta çok beklemek.
- Ağaç yaş iken eğilir:
Çocuklar küçük yaşta kolay eğitilir, büyük insan kolay kolay eğitilemez.
Birleşik Sözler:
ağaç arısı, ağaç balı, ağaç biti, ağaç çileği, ağaç delen, ağaç ebegümeci, ğaçkakan, ağaç kaplama, ağaç kavunu, ağaçkesen, ağaç kurbağası, ağaç kurdu, ağaç küpesi, ağaç mantarı, ağaç minesi, ağaç nemi, ağaç oyma, ağaç sakızı, ağaç sansarı, ağaç serçesi, ağaç yılanı
ağaç
02.05.2003 - 17:12Türkler arasında ağaç kültüde geniş yer almaktadır. Başka milletlerde olduğu gibi, Türklerde de ağacı tanrı yahut tanrıdan aytılmış bir parça tanıyanlar çok olmuş, ağaçlar üzerinde dualar tertiplemişlerdir.
Altay Türkleri kayın ağaclarına taparlardı. Kayın ağacı başka ağaçlardan daha kutsal tanınmıştır. Adına kurbanlar da keserlerdi.
Bazı Türk boylarınca (Turçat) adında bir ağaç ve orman tanrıçası vardır.
Şamanlar hastaları iyi etmek için gayret ederken yanlarında kayın ağacı da bulundururlardı. Şaman davulunda da kayın ağacının resimleri vardır.
Şamanlara göre kayın ağacı; büyük tanrı Ülgen tarafından tanrıça Umayia gökten gönderildiği için dini törenlerde çok önem verilirdi.
Abakan Türkleri de dört kutsal kayın ağacının yanında dini törenlerini yaparlardı. Bu törenler yapılacağı zaman bir tepeye çıkılır, kökleri parçalanmadan yerden çıkarılmış kayın ağaçları tören yerine dikilir, kurban kesildikten sonra aorada bulununlar ateş yakarak kurban etlerini kızarttıktan sonra bunları kayın apğacının kabuklarından yapılmış kaplara koyarlar, başına toplanarak yerlerdi. Bundan sonra ağaçlar etrafında yine dönerler, tören sona ererdi.
Şaman dualarında kayın ağacı için: (Altın yapraklı, yetmiş yapraklı mubarek kayın ağacı) gibi tabirler geçer.
Bir inanaşa göre de kayın ağacının altmış kökü vardır.
Çam (Fusuk) ve arduıç ağaçları da Türklerde kutsaldı. Altay türkleri’ince kozmik alemin yaradılışında Kara Han yarattığı bir adaya dokuz dallı bir çam ağacı dikmişti. Bu, dünya üzerinde ilk çammış. Bu çam tanrıyı temsil ederdi. Kırgızlar akça kavağı, yakut ve Ostiyak’lar da kara çamı kutsal kabul ederlerdi. Ardıç dalları ile kadınlar ateşlerini yakar, kötü ruhlar bu ağacın yanık kokusundan hoşlanmazlardı.
Ağaçların başka özellikleri ve vasıfları da vardı: Konuşan ağaçlar, koruyucu ağaçlar, şeytan ağaçlar, evlenme ağaçları, doğum ağaçları ve ölüm ağaçları gibi…
Bir efsanede Oğuz Han bir gün ava gittiği zaman, uzakta bir gölün oratasındaki ağacın dibinde bir kızın oturduğunu gödü, bunu aldı diye geçer..
Başka bir efsanede de Hulin dağının üstünde de iki ağaç vardı ki; bu ağaçlara nur inmiş, bundan sonra gövdelerinde şişkinlik olmuş, bundan beş çocuk doğmuştu ki en küçükleri Buğu Tekin’dir.
Bir başka hikeyede, Tukyu’lardan, Totuluşa öldükten sonra, oğuları içlerinden birini bablarının yerine seçmek üzere ağaç altında toplanmışlar. Ağaca en çok sıçrayaçak olanı seçeçeklerdi. Bunların en küçüğü olan Assena hepsinden çok sıçradı, seçilerek A-Hein-Şe adını almıştı.
Başka milletlerin ağaç kültünde görülen hurma, zeytin, defne ve öd ağaçları, sonraları dini gelenekler etkisi ile Türkler arasında çok az yer almıştır.
Ağaçların büyük oluşunun kudret ifade etmekteki rolü Türk mitolojisinde de görülürse de, İskandinav mitolojisindeki kökleri yerin en derin noktasında, dalları da göklerin en yüksek tabakasında ulaşan Hifdasil adındaki ağaç gibi çok mubaladalısına Türk mitolojisinde rastlanmadığı gibi hintlilerin Ashvatha dedikleri cehennemde bulunan ateş ağacı gibileri de görülmedi…
Referans:
Türk Mitolojisi - Murat Uraz
dünya malı
01.05.2003 - 14:45Ademoğlu malım malım der durur. Oysa senin yiyip tükettiğinden, giyip eskittiğinden, sadaka verip önden gönderdiğinden başka ne malın var ki?
Tanım: Hadis-i Şerif
Kaynak: Müttefakün Aleyh
_________________________________________________-
“Önden gönderme” Kur’an-ı Kerim’de pek çok Ayet-i Kerime’lerde, pek çok Sure içerisinde geçer. “Onların önden gönderdiği ya da Mü’minlerin önden gönderdiği” gibi. Önden gönderdiğimiz elbette mal olmaz. Yiyip içtiğimiz, kullanıp bıraktığımız, yaşadığımız evin, malın, mülkümüz dünya içindir. Bizim kullanabileceğimiz kısa bir süre için yani belirli bir ölçüdedir. Bu nedenle, eğer biz insanlar dünya malına tamah edersek, eğer yiyip içmeye, giyip kuşanmaya tamah edersek alabileceğimiz nasibi kısıtlıdır, dünyasaldır.
Güzel bir soru sorulmuştu bir sohbtte “Neden insanoğlu birgün başkasına kalacak mal için böylesine didinir? ” diye. Bu çok konuşuldu. Birgün başkalarının olacak, kendimizden ayrılacak mal için, mülk için, dünya için, neden nefsimize bu derece hizmet ediyouz? Oysa nasibimiz, alacağımız zaten kısıtlıdır. Tabaklar dolusu sofra donatsak midenin alalcağı kapasite bellidir. Bir şehrin dörtte üçüne sahip olsak, onu kullanma süresi öleceğimizden kısıtlıdır. Ondan sonra başkalarına ait olacaktır. O halde kısıtlı olmayan, kendisi için fayda sağlayan nedir diye düşünürsek, bu bizim manevi değerlerimizdir. Bunlar ki manevi alemin mülküdür. İşte biz, dünya mülkü değil, manevi alemin mülkünü talep etmiş olsursak, bu dünyada dünya için değil, bu dünyada ahiret için çalışırırız. Bu Hadis-i Şerif bunu çok açık bir şekilde anlatıyor. O halde hep bu dünyada kalacaklar için değil, önden gödereceklerimiz için çalışalım.
felaket
01.05.2003 - 14:25Bingöl depremi gibi nice doğal felaketler olsun, insanlar olarak şunu anlamlıyız ki başımıza felaketler bile gelse hala bazı şeyleri anlamıyoruz.
Maddeye olan bağlılığımızdan oluşan bu duyarsızlık, kendi ellerimizle hazırladığımız ekolojik felaketlere doğru götürüyor bizi.
Tepemizde dünyayı beş saniye de yok edecek güçte Meteor taşları dolaşırken kendi sonumuzu hazırlamak için uğraştığımız sonlar şunu göstermektedir ki.. Biza doğru gelen bir kıyamet varken biz kendi kıyametimize doğru koşuyoruz.
Artık bu konuda sayfa sayfa bilimsel açıklamalar yapsamda olay sonunda insanın kendisiyle barışmasına kadar gittiğinden olay ruhanidir.
İnsanlığa davet deyin ya da Allah'ın peygamberlerle yaptığı davet deyin, birleşilen nokta BARIŞTIR. İnsanın içinde kendisiyle, aile içinde, aynı vatanın halkları içinde, dünya halkları arasında olan ve evrene yansıyacak barış ve huzur birleşilen nokta değil mirdir?
Bireyin sonu ölüm, milletlerin sonu yıkılma, dünyanın sonu hangi sondan tutarsanız tutun eninde sonunda her yaratılanın kıyameti olan hayatta madde insanı nereye kadar götürecek...
Yanımıza yaptıklarımzıdan başka bir şey almıyacağımıza göre... Son bir felaketle bitecekse hayat, sonradan hayat yok desdeniz bile inananın kaybedeceği bir şey yoktur...
Benim gördüğüm en büyük felaketse kavramların çartptırlmasıdır, Atık özgürlük özgürlük değil barış barış değil... Katil hakimden daha masum, öğrenci öğretmeninden daha daha bilgili, evlatlar büyüklerinden dana büyük, zalimler mazlumlardan daha masum olduğu çağımızda kıyametin habercisi deccal insan değil kavramdır. Çünkü ancak iyi niyetlerle düzeltebileceğimiz dünyada kavramlar bozulduğundan ya da değiştirildiğinden felaketlere karşı çıplak kraldan başka bir şey değiliz.
afganistan
01.05.2003 - 13:53Bir sürü masum yerleşimler yok edildi. Kadın, erkek, çoluk, çocuk şiddetli soğuklarda vatanlarından kovuldular,
Pakistan sınırında perişan yaşıyorlar. Onların ne günahı vardı?
Haçlı seferlerinin intikamı gibi gelen hiç bir delile dayanmayan, spekulasyonlarla vahşice savaş açılan bu halkın ödediği diyet İBRETTİR
Solcusunun, sağacısının, dindarının, dindarsızın bile karşı çıktığı bu katliam sadece müslümanlara bir çağrı değil tüm insanların kulaklarında ekolanması gereken bir çığlıktır...
afganistan
01.05.2003 - 13:46Afganistan savaştan önce neresiydi, bakınız www.ansar.de/afgan.htm
şimdi ise bir bilinmeyen
küresel ısınma
01.05.2003 - 13:03'DEVLETİN GÜNDEMİNDE KÜRESEL ISINMA YOK'
Prof.Nüzhet Dalfez
İTÜ Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi
Küresel ısınmayla ilgili kamuoyunun oluşması Türkiye’de hemen hemen sıfır düzeyinde. Ancak epeyce bir süredir Batı ülkeleri bu konuyu günlük politikalarının bir parçası haline getirdi. Peki bilim adamlarından ilk uyarılar ne zaman gelmeye başladı?
Dalfez: Meselenin ilk tanımlanması 19. yüzyıla gider. Atmosferdeki ilk karbondioksitin bir kızılötesi ışınım yuttuğu, atmosferin ısıl dengesinde önemli bir oynadığının düşünülmesi geçen yüzyılın ortalarında ortaya çıktı. Yeryüzünün iklimini belirleyen en önemli şey, sera etkisidir. Sera etkisi her zaman olan bir şey. Biz sera etkisinden yeni bir olay olarak söz etmiyoruz. Sera etkisinin artışından söz ediyoruz. Bu etkiyi doğuran atmosfer bilemişindekilerden birincisi su buharı. Fakat ikincisi yani en önemlisi karbondioksit. Sonra metan, daha sonra klorofloro metanlar, sonra nitrojenoksid...
1960’ların başlarında bilgisayarlarla atmosferin modellerini yapabilir hale geldik. Sonra 1958’de ilk jeofizik yılı bağlamında başlayan atmosferdeki karbondioksit ölçümleri,1970’lerde gözle görünür sonuçlarını vermeye başladı. Orada gördük ki atmosferdeki karbondioksit miktarı giderek artıyor. İşte o yıllarda artık bunun bilimi ciddi olarak yapılmaya başlandı.1970’li yıllarda bilgisayarda modelleme daha da gelişti.1980’lerin sonuna gelindiğinde çok farklı bilgisayar modellerinden çıkan sonuç şuydu: Atmosferdeki karbondioksit ve diğer sera gazlarının miktarını artırırsanız bunun iklim üzerinde sonuçları olacak. Bunlardan biri küresel olarak yeryüzü sıcaklıklarının artacağı.
Stratosferi kastediyorsunuz değil mi?
Dalfez: Hayır. Söylemeniz ilginç oldu. Aslında sera etkisi arttığı zaman stratosfer soğur, alt tabakalar ısınır. Çünkü üst tabakalarda ışınım uzaya kaçar, ama alt tabakalara doğru da ışınım gönderir. Böylece troposfer yani alt tabaka ısınır. Dolayısıyla yeryüzü de ısınır. Yani sonuçta bir ısınma var. İkinci olarak da daha fazla yağmur yağar yani daha fazla buharlaşma olur. İlk olarak küresel ölçekte söylenen şeyler giderek bölgesel ölçeklere taşınmaya başladı. Bugün artık ortaya çıkan bazı gerçekler var:
1- Biz atmosferdeki karbondioksiti fosil yakıt yakarak artırıyoruz.
2- Çok iyi bilmedğimiz mekanizmalardan dolayı atmosferdeki metan gazı da artıyor.
3- Kloroflorokarbon dediğimiz gazlarda da artış var. Ama neysi ki bu azaltılmaya başlanıyor.
4- Nitrojenoksit azotlu gübre kullanımıyla artıyor.
Fakat oyunu belirleyen esas çocuk karbondioksit. Fosil yakıt yakarak atmosfere attığınız CO2’nin hemen hemen yarısı atmosferde kalıyor. Diğer yarısını okyanuslar bir şekilde yutuyor. Okyanus nereye kadar bu yutma işlemine devam eder, bu bilimin bugün net yanıt veremediği bir soru. Atmosfere CO2 atılması bugünkü uygarlığımızın temeli.
Sanayi toplumlarının sonucu...
Dalfez: Tabii ki. Saniyi Devrimi’nin başından beri atmosferdeki CO2 oranı 250 ppm. (metreküpteki parçacık sayısı) düzeyinden bugünkü 350-360 ppm. düzeyine vardı. Yalnız sera etkisi arttı iklim değişti sonucunu çıkarmak çok kolay bir iş değil. Ama aletsel kayıtlara baktığınızda, ki bunlar en fazla yüz yıl önceye gidiyor, küresel ölçekte aşağı yukarı 0,5 C derece kadar bir sıcaklık artışı görülüyor.
Son yüz yıl için mi söylüyorsunuz?
Dalfez: Evet son bir yüz yılda diyelim. Bölgesel ölçekte baktığınızda bu ısınmayı görmek çok zor. Belki gündüz gece sıcaklık farklarında yakalanıyor bu. Örneğin biz Türkiye için yaptığımız çalışmalarda böyle bir artışı bariz bir biçimde yakalayamadık. Bir de atmosferde tabii bir sürü şey oynuyor zaten, değişiklik gösteriyor. Bakın mevsimlerde iklim değişir. İnsanoğlu hiç etki etmese bile 100-200-300 yıllık ölçeklerde dünyanın iklimine baktığınızda doğal bir değişiklik görürsünüz. Bunu biliyorsunuz, sizin bu iklim sistemine ekstradan bir şeyler yaptığınızın da farkındasınız, sonra bu karışık ortamda ne yaptım da bu oldunun sonucunu bulmaya çalışıyorsunuz. O melodinin nasıl bir şey olduğunu yakalıyorsunuz, evet ama arkada bir sürü gürültü var.
Bu ne kadar bir netlik kazanmış durumda? Yani elli bin yıl önce bir soğuk dönemin içine girdiğimiz söyleniyor..
Dalfez: Her ölçekte dünyanın iklimi değişkenlik gösteriyor. İki milyar yıl öncesiyle bugünü karşılaştırdığınızda başka bir tablo var, yüz milyon yıl önceyle karşılaştırdığınızda başka var. Böyle olunca bir değişikliği yakalamak zor. Ama tabii izler de var. Yani katili yakalayamıyoruz ama çevrede ciddi kan izleri var. Yerin iklimiyle ilgili birtakım hızlı gelişmeler görüyoruz. Yerin iklimi bir sürü alt sistemin birbirleriyle etkileşmeleri sonucu oluşan bir şey. Atmosferin bileşimi de tarih boyunca değişmiş. Bizim derdimiz atmosferin bileşiminin değişiyor olması değil, değişimin dünyanın tarihinde görülmedik bir hızda olması.
Böyle bir veri kesin olarak var ama...
Dalfez: Tabii, bizim bildiğimiz tarihte atmosferde asla bu hızda bir değişim olmamış. Tabii şunları söylemek gerekiyor; İnsanlar ormanları mahvetmiş, canlıların çeşitliliğini de yoketmiş, İnsan sayısı da artınca giderek marjinal alanlar yerleşime açılmış. Yer sistemleri üzerinde nüfus baskısı diye bir şey var. Bu çok önemli bir şey.
Peki sorun fosil yakıtsa...
Dalfez: Bana sorarsanız fosil yakıt kullanan uygarlıktan insanlar kolaylıkla vazgeçmeyecek. Bu konuda Rio Sözleşmesi var, başka bazı sözleşmeler de gündeme geldi ancak ülkeler pek aynı fikirde buluşamadı. Bulaşmaları da mümkün değil. Şimdiye kadar fosil yakıt tüketerek sanayileşmiş kuzey ülkeleri var. Sanayileşmek için fosil yakıt tüketimini artıran güney ülkeleri var. Tırnak içinde tabii bu kuzey ve güney sözcükleri. Örneğin Çin muazzam kömür yataklarına sahip. Çin’e 'Yok kardeşim bu fosil yakıtlar atmosfere karbondioksit salar yapma' diyemezsin. Bu noktada kuzeyden güneye teknoloji transferi olayı geliyor. Bu olmadan kirlenmenin çoğalmasını önlemek mümkün değil. Kirlenmenin oranının giderek azaltılması çok zor bir hedef.
Sizce doğa ne zaman insanları kesin önlem almaya zorlayacak?
Dalfez: Keşke böyle bir zaman kesinliği olsa. Yani şöyle bir şey. İklim değişmesi bir depreme ya da ozon tabakasının delinmesine de benzemiyor. Çok daha uzun zaman içinde ortaya çıkan, kanser gibi bir şey. İklimin kendisinin doğal bir değişkenliği var. Bu yüzden örneğin kalkıp İstanbul’da üç dört yıldır temmuz ayları çok sıcak geçiyor, 'İşte sera etkisi başladı' dememiz çok zor bir şey. Belki de kendiliğinden olan bir trend bu. Bilmiyoruz tabii. Belki böyle sıcak yıllara, sıcak aylara 200-300 yılda bir rastlanabiliyor. Elimizdeki bölgesel kayıtlar en fazla yüz yıl geriye gidiyor oysa ki. Diyebileceğimiz belki şu; 1990’lı yıllarda son yüz yıldaki en sıcak yazlar yaşanmış. Ama iklim dalgalanmalarından dolayı geçmişte böyle şeyler olup olmadığını bilmemiz olanaksız.
İlginç bir şey söyleyeceğim. Bulunduğunuz bölgede eski ağaçlar varsa onların halka kalınlıklarından sistematik bir şekilde ağacın hassas olduğu şeyi, kurak bir bölgede ise su durumunu, suyun bol olduğu fakat sıcaklığın değiştiği bir bölgedeyse bunları ağaç halka kalınlıklarından çıkarmanız mümkün. Amerika’daki Lamont Doherty Earth Observatory adlı grupla beraber biz Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü, Türkiye İklim Tarihi için Doğu Karadeniz Bölgesi’nde bir çalışmamız var. Bu konuda şimdiye kadar yapılmış hiçbir ciddi çalışma yok benim bildiğim kadarıyla.
Hedefiniz nedir?
Dalfez: Elimizde toplanmış genel bilgileri Türkiye için biraz daha incelteceğiz. Bu toprakların başına geçmişte neler geldiğini bilmek zorundayız ki gelecek konusunda birtakım kestirimlerde bulunabilelim. Geçmiş bugün gelecek ilişkisi çok önemlidir. Örneğin yaptığımız matematik modellerin ne kadar geçerli olduğunu sınamak için bu ilişkiler bilinmeli. Sonra bulutluluk çalışmaları yapabilmek tamamen böyle bir ilişkiye ait verilerin elinizde olmasına bağlı.
Aslında bizim Anadolu’nun çevre tarihini çıkarmamız lazım. Son bir milyon veya yüz bin yılda özellikle de üç dört bin yılda insane çevre ilişkisi nasıl olmuş, bunu çıkarmamız lazım. Burada arkeoloji çok önemli bir rol oynuyor. Son üç dört yüz yıla ağaç halkalarından gidebilmek mümkün oluyor. Ama son bin yıla ancak tarihi kayıtlardan gidilebiliyor. Biz tarihçi arkadaşları heyecanlandıramadık bu konuda. Tarihi kayıtlarda çevreyle ilgili birtakım bilgileri bulmak mümkün. Avrupalı tarihçiler bu işi yapmış. Osmanlı ve Bizans tarihçilerini bu konuyla ilgilendirmek lazım. Biz bu çalışmada Fırat Dicle havzasına ağırlık vermeyi düşünüyoruz. Doğu Karadeniz Bölgesi çok ilginç bir bölge. Dünyadaki doğabilimcilerin çok ilgisini çekiyor. Çünkü dünyada tek tük bulunan ılıman yağmur ormanlarına sahip. Orada sıcaklıkla ilgili birtakım bilgiler elde etmeyi umuyoruz ağaç halkalarından.
Küresel ısınma konusunda Türkiye’nin kendi çapında alması gereken bazı önlemler yok mu?
Dalfez: Bana göre dünyada sera gazlarının emülsiyonlarını azaltıcı önlemler kolay kolay gerçekleşmeyecek. En azından elli yıl bu böyle olacak. Eğer bunun sonucunda bilim tamamen yanılmıyorsa giderek insane kaynaklı bir iklim değişmesinin etkilerini daha fazla hissediyor olacağız. Evet Türkiye bu alanda dünyara yapılan çalışmaları izlemek durumunda. Biz İTÜ’de gerek meteorolji bölümü gerek Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü’nde bölgesel iklim çalışmalarını başlattık. Süper bilgisayar aldık. Simülasyon için çok büyük katkıda bulunacak bize. Namuslu konuşmak gerekirse Türkiye araştırma dünyası bu konuyla çok yoğun bir şekilde ilgilenmedi.
Devlet konuya ilgi gösteriyor mu?
Dalfez: Devlet konuyla hiçbir şekilde ilgilenmiyor. Onun gündeminde böyle bir şey yok. İki şey var, küresel ölçekte olacak değişmeler Türkiye ve bölgesine nasıl yansıyacak, bunu bilmemiz lazım. Bu olacak. İkincisi...
Olacak derken mesela üniversitelerarası bir programınız var mı?
Dalfez: Yok, ama biz elimizden geleni yapıyoruz. Ama Türkiye’de devlet bizden 'Yahu kardeşim böyle bir şey oluyor dünyada, siz bu konuda ne yapıyorsunuz, ne yapmanız lazım' demedi şimdiye kadar. Ama üniversitedeki arkadaşlar bu konulara vakıf olarak yetişti. Benim ABD’de yaptığım doktora tezim bu alanda, sera gazlarıyla ilgili.
Siz devleti uyarma adına bir şeyler yapıyor musunuz peki? Çevre Bakanlığı ile bir ilişkiniz var mı?
Dalfez: Devleti uyarma adına bir şey yapma konusunda çok beceriksiziz. Çevre Bakanlığı adında bir bakanlık olduğuna ben inanmıyorum. En iyi biçimde donatın bu bakanlığı, her şeyini tamamlayın ama bu bakanlık hükümet içinde Yalova Kaymakamı durumunda kalıyorsa bir etkisi olmaz. Ama zaten şu anda Çevre Bakanlığı’nın ne kendi teknik personeli ne de üniversitelerle olan ilişkisi bu yönde bir liderlik yapmasına izin vermiyor.
Çevre sorunlarının bakanlıkla hallolması pek mümkün değil galiba, özerk bir kurum gerekiyor...
Dalfez: Mümkün değil tabii. Neyse, üniversitelere düşen görevleri şimdiye kadar iyi yaptığımızı söylemiyorum ama bir ucundan tutmaya çalışıyoruz. Boruyu parçalara bölmek zorundayız. Bir, dünyada küresel iklim değişirse bu bölgemize nasıl yansır? İki, iklim değişirse bu ülkenin hangi etkinlikleri nasıl etkilenir? Yani tarım, su kaynakları, ulaşım, ormanlar, meralar nasıl etkilenir? Bu konuda bildiğim hiçbir sistematik çalışma yok. Evet insane kaynağımızda falan sorun var ama devletten ciddi bir istek gelse mesela biz üniversiteler olarak daha fazla maddi kaynak bulabiliriz diye düşünüyorum. İnsan kaynağına gelince, Türkiye’de doğa bilimlerinde insane yetişmiyor. Sevgili Çetin Altan’ın bir lafı vardır, 'Ne zaman Türkiye’de köylü kadınlar piyano çalacak o zaman bir şeyler olacak' diye. Ben de, ne zaman ki Türkiye’de varoşlardaki çocuklar bir şekilde böcek, çiçek koleksiyonu yapmaya başlayacak, o zaman doğa bilimleri gelişecek diyorum. Doğa sevgisi farklı bir şey. Baksanız herkes doğayı seviyor. Komşu kızı Nebahat’ı sevdiği gibi. Bir kere Nebahat’ı sevdiğin gibi doğayı sevemezsin kardeşim. Gerçek doğa sevgisi demek, doğayı anlamaya, keşfetmeye çalışmak, onunla ilgili bilgilerini artırmak demek.
Mesela Türkiye’de bilgisayar destekli eğitim çılgınlığı var. Niye? Diyorlar ki biz iyi öğretmen bulamıyoruz. Onların yerine bilgisayarları ikame edelim. Bu en kibar tabiriyle aptal bir yaklaşım. Açıkça salaklık. Çünkü eğitimciden vazgeçebilecek bir eğitim modeli şimdiye kadar yaratılamadı. Bilgisayar bu işin çözümü değil. Çocuklara sanal olarak yaptıracaklarınız dışında bir şey olmaz bilgisayarla. Çocukları doğaya çıkarıp ağaçla, kuşla yüzyüze getirecek biyoloji öğretmenine ihtiyacınız var. Laboratuvarda öğrencilere deney yaptıracak kimya öğretmenine ihtiyaç var. Ben eğitimdeki en önemli girdinin insane olduğuna inanıyorum. Eline bir büyüteç vererek çocukları doğaya çıkaracağınız iyi bir biyoloji öğretmeninin yaratacağı etkiyi bence hiçbir bilgisayarla beceremezsiniz. Eğer bunu yapamazsa Türkiye hiçbir yere varamaz.
metan gazı felaketi
01.05.2003 - 12:57Metan Gazı Patlamalarıyla, Okyanusların Kaynaması, Fokurdaması gibi adlarla anılan büyük felaketle 2050'ye doğru nufusun 250 milyona ineceğini savunan bilim adamları başımıza gelecek felaketlerin birisine yenisini ekliyorlar.
Bu konuyla ilgili aşağıdaki yazıyı okuyun lütfen. Bu konuda daha çok bilgi buldukça aktarmaya çalışacağım:
KÖRFEZ DEPREMİNİN FARKLI BİR TAHLİLİ
17 Ağustos günü meydana gelen ve binlerce insanımızın ölümü, üç ana yerleşim yerinin ise neredeyse tamamen yıkılması ile sonuçlanan deprem, birçok yönü ile hala gündemdeki yerini koruyor.
Depremin duyulduğu ilk saatlerden itibaren en yakın daireden başlamak üzere, ülkenin ve dünyanın en uzak köşelerine kadar bütün insanlarin önce kurtarma, daha sonra gıda, ihtiyaç ve diğer yardım çabaları belkide depremin acısını kabul edilebilir kılan deprem kadar önemli bir olaydır.Bu satırların yazarı da hiç olmazsa birkaç gün oralara gidip acıları paylaşma gayretinde bulunmuştur.
Yaşanan tüm acılarla birlikte, ilk günden itibaren depremin büyüklüğü, şiddeti, önceden belirlenip, belirlenemeyeceği hususları da tartışılmaya başlamıştır.Afetin yer bilimleri yönünden teknik boyutları ve sosyal yapı üzerindeki etkileri konuşulmaya devam ederken depremi yaşayan bir arkadaşımın anlattıklarından hareketle ve ileride yapılacak çalışmalara belki katkısı olur düşüncesiyle olayın farklı bir teknik boyutunu ele alma ihtiyacı duyulmuştur.
Depremi Kocaelinde körfeze birkaç yüz metre mesafede bir otelin üçüncü katında yaşayan bir arkadaşımın anlattıklarına göre (genel anlatımlarda bu doğrultudadır) depremin ilk on saniyesinde alttan gelen darbelerle bina ve içindeki herşeyin yaklaşık 2 metre yükselip düşmesi şeklinde oluşan etki ile düşey olarak sayısız darbeler oluşmuştur.Bu esnada insanlar beyinlerinde olağanüstü büyük bir şelale şiddetinde su sesiyle şaşkındır.Takibeden 20 saniye sürede düşey darbelerin yerini sağa ve sola yatay hareket ve devamını ise denizde dalgalar üzerinde kalmış bir sandal gibi sallanma hareketleri almıştır.Takibeden artçı depremlerin neredeyse tamamı üçüncü safhaya dahildir.
Depremden önceki gün gözlenen bazı olayların da burada anılmasında fayda vardır.16 ağustos günü, körfez bölgesinde çok sayıda küçük canlının (deniz anası, yengeç, balık vb.) sahile cansız olarak vurduğu yaygın olarak anlatılmaktadır. Yine aynı gün marmara denizi sahillerinde, denizin dalgalanmaksızın aniden kabararak kumsalda güneşlenen insanlara kadar ulaştığının gözlendiği hikaye edilmektedir.
Birbirinden farklı gibi görünen bu olaylar aslında mantıklı bir tahlile tabi tutulduğunda ardaşık olaylar zincirini oluşturabilir.Öncelikle deprem öncesi denizdeki küçük canlıların ölümü ve denizin kabarması, deniz içindeki fay hattından yoğun metan gazı çıkışının belirtileridir. Metan gazı suda az çözünen bir gazdır. Deniz dibindeki fay hattından sızmaya başlaması ile oluşturacağı artı hacimden ayrı olarak suda kabarcıklar halinde dağılması ile suyun yoğunluğunu azaltır ve kaldırma gücünü düşürür. Bu durumun yoğun yaşandığı yerlerde gemiler suya batabilir. Ayrıca metan gazının suda yoğun olarak dağılması su hacmini aşırı arttıracağından alttan gelen bir genleşme ile deniz yüzeyindeki yükselme ve sahilde taşmalara sebep olabilir. Bu olay aynı zamanda denizdeki canlıların oksijen yerine metan gazına maruziyetleri sebebi ile ölümüne neden olur.
Görüldüğü üzere bir gün önceki pek çok belirti aslında depremin gelişini haber vermektedir.Yani, Kainatın yaratıcısı, afetten önce tedbir almamız için bizi son olarak uyarmıştır. Ancak, ikazlar ibret alanlar ve yaratıcının kanunlarını doğru okuyanlar içindir.
Depremin oluş şekli de anlatılanlara ve tabiatta mevcut kanunlara göre anlaşılabilir olaydır.Deprem saatinde körfeze bakmakta olanlar denizin içinden bir alev topunun yükseldiğinden bahsetmektedirler. Fay hattından sızan metan gazının yoğunluk ve hızı saat
03.oo’ te son noktaya gelmiş ve metan gazı suyu yarıp su yüzeyinde hava ile, yani oksijen ile temas ederek olay başlamıştır.Zaten yer altından yüksek sıcaklıkta (tutuşma sıcaklığının çok üzerinde) gelen metan gazı oksijenle karşılaştığında deniz üzerinde anlatılan alev topu oluşmuştur.Aslında bu alev topu denizi yarıp fay hattındaki metan gazında devam etmiştir. Metan gazının yanması için havada hacim olarak %5-14 oranında olmalıdır.%5 den az olursa yanıcı (metan) az olduğundan, %14 den fazla olduğunda ise yakıcı (oksijen) az olduğundan parlama olmaz. Burada metan yoğunluğu fazladır.İlk metan gazının suyu yararak hava ile temas etmesi sonucu ilk parlama ve alev topu oluşmuş, bunun oluşturduğu kanaldan giren oksijenle zeminde fay çatlağında ikinci patlama olmuştur.Bu olay tıpkı nefes alıp verme gibi patlama, oksijen girişi, patlama sırası ile ilk on saniyede onlarca defa tekrar etmiş ve yeryüzündeki etkisi alttan gelen darbeler şeklinde olmuştur.
İlk on saniyede çıkan metan gazının yanması bitince patlamaların tesiri ile iyice açılan fay arasına deniz suyu büyük bir hızla akmıştır.Depremi yaşayanların duyduğu kıyamet şelalesi sesi bu olmalıdır.Zaten depremden sonra Marmara Denizi’nin özellikle İzmit Körfezi’nin suyunun tertemiz olması sebebiyle körfez suyunun hemen tamamının yer altına gittiği ve yerine okyanus suyunun geldiği kanaati yaygındır.Kendisi ile görüştüğümüz Karamürsel Ereğli’de deniz kenarında yaşayan araştırmacı yazar botanikçi Hüseyin Dursun Topraktan denizin bu durumunu bize detayı ile anlatmıştır.
Yine olayı görenlerin anlatımı ile deprem sonrası bölgeyi yoğun bir sis ve duman ile karanlık bir örtü kaplamıştır.Bu, yanan metan gazı dumanlarından kaynaklanabileceği gibi o anda buharlaşan çok miktarda deniz suyunun oluşturduğu buharında bun da katkısı olabilir.Hüseyin baba (Hüseyin Dursun Topraktan) ’ nın ifadesi ile Yaradan bizim kirlettiğimiz körfezi yeniden temizlemiştir.Burada oluşan reaksiyonlar belki de ozon oluşumu ile ozon tabakasını bile tamir etmiş olabilir. Olayın bu yönünün ayrıca araştırılması gerekir kanaatindeyiz.
Depremin ikinci 20 saniyelik safhası, patlama ile yerinden oynayan kara kütlelerinin yeniden yerine oturması faaliyeti ile sağa sola yatma ve dairesel hareket şeklinde oluşmuş ve son 15 saniyede ise artık durağanlaşma safhasında giderek yavaşlayan dalgalanma hareketleri ile yer kabuğu sukunet bulmuştur. Daha sonra meydana gelen artçı depremler yer kabuğundaki oynamış zeminlerin oturması ile oluşan daha küçük hareketler olabilir.
Tüm bu anlatılanlar, konunun spesifik uzmanı olmamamız sebebeiyle tamamen doğrudur iddiası ile yazılmış bilimsel bir sentez olmadığı gibi, bilimsellikten uzak bir hayal ürünü de değildir. Belki konunun uzmanlarına farklı bakış açısı getirecek bir yaklaşımdır.
Sonuç itibarı ile yaradan, yaradılışta koyduğu kanunlarla bizim kirlettiğimiz tabiata müdahale etmiş, genizlerini hapşırarak temizleyen bir dev edası ile körfezdeki, belki de bütün tabiattaki haddi aşan kirliliği temizlemiştir.
Gerek depremin oluşu, gerekse sonuçları hakkında günahkar kullar arayanların önce kendilerine bakmaları, kendi nefislerinde tahliller yapmaları herhalde daha doğrudur. Kendimizi bir kenara çıkararak başkalarını sorumlu tutmak kolaycılıktır. Taşan bardak; kaşık, kaşık suyla dolabilir, ama bir damla suyla taşar. Acaba taşan bu bardakta bizim de bir damla suyumuz yok mu?
Sadettin BAYSAL
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
Baş İş Müfettişi
yangın
01.05.2003 - 12:46Bir yangın çıktığında, yangını çok küçükken söndürmek oldukça kolaydır, ancak büyüdüğünde itfaiye bile uzun süren çalışmalardan sonra söndürebilmektedir.
Bizlerin de yangını ilk fark ettiğimizde müdahale edebilmemiz, belki de çok daha büyüyebilecek bir yangını, küçükken söndürebilmemizi sağlayacaktır.
Ancak ne kadar küçük olursa olsun yangının her an büyüyebileceğini ve yaşamımızı tehlikeye sokabileceğini unutmamamız ve çok tedbirli olmamız gerekir.
Yangını çok başında daha küçükken, yani odamızın bir köşesine yayılmamış halde fark edersek, yapmamız gerekenler şunlar olacaktır:
Yangını görür görmez 'YANGIN VAR, YANGIN VAR' diye bağırarak çevremize duyurmalı ve bizi duyduklarından emin oluncaya değin bağırmaya devam etmeliyiz.
Yangın eğer odamızın bir köşesini sarmış ise derhal itfaiyeye haber vermeliyiz.
Yangın çok başında ise, yani daha odamızın bir köşesine yayılmamış ise (örneğin çöp kutusu içinde, ocağın üstünde, şofbenin ağzında, sobanın ağzında, vb.) yanan maddeye göre uygun biçimde müdahale edebiliriz.
Yangın söndürme cihazımız varsa, en doğru müdahale aracı olacaktır, büyüklerimizden söndürme cihazını kullanmayı öğretmesini istemeliyiz.
Eğer yanan bir katı madde (kumaş, tahta, kağıt, vb.) ise yangını su dökerek söndürebiliriz, ancak eğer yanan kızartma yağı, gaz yağı, benzin, mazot, gibi yanıcı sıvı ise kesinlikle SU KULLANILMAMALIDIR, çünkü su bu sıvıları ve yangını taşıyacak, söndürmek yerine yayılmasına neden olacaktır.
DUMANDAN KENDİMİZİ KORUYALIM
Bir yangında insan yaşamı için asıl tehlikeyi oluşturan, alevlerden çok dumandır. Küçük bir duman bile alevlerden çok daha hızlı yayılır, yangın çıkan binadaki heryere ulaşır ve insanları çok çabuk etkiler. Yanma sonucu çıkan zehirli gazlar ve isten oluşan gaz bulutu, insan için zehirleyici olduğundan, gözlerde yanma, boğazda kaşıntı, nefes alma güçlüğü ve başdönmesi yaratır.
İşte bu nedenlerden dolayı, bir yangın anında kendimizi en başta dumandan korumamız gerekir. Bunun için yapmamız gerekenler şunlar olacaktır:
Dumanın yayılmasını engellemek için kapılar kapalı tutulmalı, kapı altı ve havalandırma açıklıkları ıslak bez, havlu ile tıkatılmalıdır.
Duman havadan hafif olduğu için tavanda toplanır, bu nedenle duman olan bir yerde alçaktan sürünerek ve ağzımızı bir bez ile kapatarak ilerlenmelidir, böylece daha kolay nefes alınır.
Duman görüşü de engellediği için gideceğimiz yönü el yordamıyla, duvarları izleyerek bulmamız daha uygun olur.
Herhangi bir kapı açılmadan önce kapı ve duvarlar ellenerek sıcak olup olmadığı kontrol edilmelidir, içerde yangın olduğunda kapılar ve duvarlar sıcak olacağından bu odalara girmemeliyiz.
Duman, öncelikle binaların dikine boşluklarını doldurduğu için, kaçmak için hiçbir zaman asansörü kullanmayınız. Onun yerine acil çıkış kapılarını, merdivenleri varsa yangın için özel olarak yapılmış yangın merdivenlerini kullanınız.
Yangın anında herhangi bir çıkış bizi güvenli olarak dışarıya ulaştıramayabilir, onun için güvenli çıkışı bulmak için ışıklı çıkış işaretleri izlenmelidir.
Genelde sakin ve toplu olarak hareket edilmeli, tek sıra halinde, soğukkanlı bir şekilde önden giden kişiye uyulmalıdır.
YANGINI HABER VERMEK İÇİN 110 NUMARALI TELEFONDAN İTFAİYEYİ ARAYIN
Bir yangın çıktığında derhal çevredekilere haber verilmeli, yardım istenmelidir. Çünkü yanan küçük bir bez parçası bile olsa kolaylıkla denetimden çıkarak evimize, apartmanımıza ve komşu binalara sıçrayabilir. Yardım için önce çevremizdeki yakınlarımıza ve komşularımıza haber verilmeli ve daha sonra da itfaiye aranmalıdır. İtfaiye günün her saatinde bizlere ulaşmak için hazır beklemektedir.
İtfaiyeye, telefonla 110 servisini kullanarak haber vermemiz gerekir.110 servisi ücretsiz bir yardım hattı olup, kartlı telefonlarda bile kart olmaksızın aranılabilir.
İtfaiyeyi aradığımızda sakin olmalı ve görevlinin sorularını anlaşılır bir şekilde yanıtlamalıyız. Çünkü itfaiyenin de, bizim de zamana karşı yarıştığımızı ve yangınla ilgili yapacak işlerimiz olduğunu unutmamalıyız.
İtfaiyeye vermemiz gereken bilgiler şunlar olacaktır:
Yangının yeri, tam adresi, adresi belli edecek bilinen bir yer,
Aradığımız telefon numarası,
Yangının kaç katlı bir binada olduğu,
Yangına neyin yol açtığı,
İçerde kurtarılması gerekli insan olup olmadığı,
Bizlere düşen, yangın çıkmasına engel olmaktır, ancak evimizde, komşumuzda, okulumuzda, işyerimizde çıkabilecek bir yangında bildirebilmek için bu soruların yanıtlarını her zaman bilmeliyiz. Böylece 110 telefon servisi ile yangını haber verebilir, itfaiyenin hızla gelmesini sağlayabiliriz.
İtfaiye bizlerin ve toplumumuzun dostudur. Onu gereksiz yere meşgul etmemeli, yollarda kolaylıkla ilerlemeleri için yol vermeli ve yardımcı olmalıyız. Unutmayalım, itfaiyeye hızlı ve doğru bilgi vermek, onu gereksiz yere meşgul etmemek, heryerde yardımcı olmak belki de bir gün bizim, yakınlarımızın veya başkalarının yaşamını kurtaracaktır...
YANGINDAN KORUNMA
Kendimizin ve sevdiklerimizin canını ve malını yangına karşı koruyabilmemiz için yangın çıkmasına engel olmalıyız. Bunun için yangına karşı duyarlı olmalı ve şu noktalara dikkat etmeliyiz:
Elektrik, kibrit, çakmak gibi yangın çıkaracak şeylerle oynamamalıyız, oynayanları uyarmalıyız.
Yangına yol açabilecek elektrikli eşyaları (ütü, elektrikli soba, vb.) kapatsak bile prizde takılı bırakmamalıyız.
Sigaranın, çakmağın bir yangın nedeni olduğunu bilerek kullanmaktan kaçınmalı ve kullananları uyarmalıyız.
Benzin istasyonlarında sigara içenleri uyarmalıyız.
Benzin, mazot, gazyağı, tüpgaz, doğalgaz gibi yanıcı parlayıcı maddelerin yanına ateşle yaklaşmamalı, yaklaşanları uyarmalıyız.
Ormanlarda ateş yakmamalıyız.
Piknik alanlarında belirtilen yerlerde ateş yakmalı, ayrılırken su ve toprak ile tamamıyla söndürmeliyiz.
Evlerimizde, araçlarımızda, işyerlerimizde yangın söndürücü bulundurmalıyız.
Çevremizde tutuşabilecek, yanabilecek maddeleri bulundurmamalıyız.
Aksigorta
deprem
01.05.2003 - 12:45DEPREM KONUSUNDA BİLGİLİ OLMALIYIZ
Yer sarsıntısı birdenbire başlayan ve kısa süren yer kabuğu hareketidir. Yer sarsıntısına deprem veya zelzele de denir. Yerleşim bölgelerinde meydana gelen depremler şiddetine göre, başta can kaybı olmak üzere çok büyük zararlara neden olabilir. Depremin olmasını engelleyemediğimiz ve önceden de bilemediğimiz için depremler doğal afet sayılmaktadır.
En çok kullanılan Mercalli-Cancani ölçeğine göre 1'den 12'ye kadar derecelenir:
1. dereceyi ancak sismograflar saptayabilir,
2. derece çok hafiftir,
3. derece hafiftir, kimse deprem olduğunu hissetmez,
4. derece orta şiddetlidir, evlerinde oturanlar hissedebilirler,
5. derece oldukça şiddetlidir, eşyaları, kapı ve pencereleri sallar,
6. derece daha da şiddetlidir,
7. derece çok şiddetlidir, yapılarda çatlaklar oluşur,
8. derece yıkıcıdır, bacaları, heykelleri yıkar, binalarda yarıklar oluşur,
9. derece çok yıkıcıdır, binalar ağır hasar görür,
10. derecede binalar yıkılır, demiryolları, su, havagazı boruları eğilip patlayabilir,
11. derecede köprüler, barajlar yıkılır, yerde yarıklar açılır, sular fışkırır,
12. derece büyük felakettir, hiçbir şey ayakta kalmaz, yeryüzünün biçimi değişir, yeni göller oluşabilir, ırmakların yatağı değişebilir.
DEPREMDEN KORUNMA
DEPREM ÖNCESİNDE
Depremlerdeki can kayıplarına çoğunlukla yapı kusurları yol açar. Özellikle deprem kuşaklarında yer alan yapıları depreme dayanıklı yapmalı ve yaşam alanlarındaki eşya yerleşimlerine dikkat etmeliyiz. Büyük ve ağır eşyaları duvara sıkıca sabitlemeli, dolapların üst raflarına, yatakların baş taraflarına ağır eşyalar koymamalıyız. Doğalgaz veya sıvı gaz ile çalışan cihazların borularında uzayabilen elastik malzemeler kullanmalıyız.
Deprem veya benzeri bir felaket durumunda evimizde, işyerimizde kolaylıkla ulaşabileceğimiz bir yerde, içerisinde bir el feneri de olan ilk yardım çantasını hazır bulundurmalıyız.
DEPREM ANINDA
'DEPREM VAR, DEPREM VAR' diye bağırarak çevremize duyurmalı ve kendimizi güvenceye almaya çalışmalıyız.
Bulunduğumuz yerin kapı ve pencerelerini açarak kendimize deprem sonrası için bir çıkış hazırlamalıyız.
Çıkış kapısının sıkışmasına engel olmak için derhal kapı arasına sandalye vb. bir nesne koymalı ve hemen bir masa veya sehpanın altına girerek başımıza düşebilecek şeylerden korunmalıyız.
Paniğe kapılarak kaçmaya çalışmamalı, güvenli yerleri yeğlemeliyiz. Dışarıya çıktıysak binalardan düşebilecek kiremit, tuğla, cam veya saksı gibi şeylere dikkat etmeliyiz.
DEPREM SONRASINDA
Olası yangınları önlemek için ocak, soba gibi ev araçları ile doğalgaz musluğunu ve elektrik sigortalarını, su baskınlarını önlemek için de ana su vanasını kapatmalıyız.
Eğer bulunduğumuz yerde yangın çıkmış ve müdahale edilebilir büyüklükte ise söndürmeli, büyükse itfaiyeye haber vermeliyiz.
Deprem sonrasında gerekmedikçe telefonları meşgul etmemeliyiz.
Depremin hemen sonrasında, bir gaz sızıntısı olmuşsa patlamaya neden olmamak için, aydınlanmak veya başka bir amaç için kibrit, çakmak kullanmamalıyız.
Depremin bittiğini anladığımızda, eğer hasar varsa açık alanlara çıkıp binalardan uzaklaşmalıyız.
Telaşa kapılmadan yakınlarımızın güvenliğini kontrol etmeli, zarar gören insanlara nasıl yardım edebileceğimizi öğrenmek için yetkililerin talimatlarına uymalı, radyo, vb. iletişim araçlarını dinlemeliyiz.
Aksigorta
bingöl depremi
01.05.2003 - 12:43Bingöl'de saat 03: 27'de meydana gelen ve 17 saniye süren deprem en büyük hasarı Çeltiksuyu'ndaki ilköğretim okulunda verdi. Yatakhanenin enkazında 100'den fazla öğrenci bulunuyor. Kent genelinde ise 100'ün üzerinde kişi hayatını kaybetti.
Büyük geçmiş olsun...
allah (c.c)
01.05.2003 - 12:15LA İLAHE İLLALLAH
fayda
30.04.2003 - 14:23İnsanların en hayrlısı insanlara en faydalı olandır.
Tanım: Hadis-i Şerif
Kaynak: Buhari
____________________________________________
Bu Hadis tekamül etmenin en kısa yolunu bildiriyor. Sevap kazanmanın, realiteyi yükseltmenin en kısa yolu insanlara faydalı olmaktır.
Hadis’te geçen bu “Fayda” deyimi üzerinde konuşmak gerekir. Nedir bu fayda?
“Fayda” nın lugat anlamı ya da devrimizdeki ekonomik terimlerle izahı kitaplarınızda fazlası ile mevcut. Ancak benim açıklamak istediğim fayda bunlardan biraz farklı. Eğer bir Hadis okuyorsak ya da bir Hadis açıklamak durumunda isek, her cümlede geçen her kelimeyi iki defa düşünmek zorunda kalırsırız. Biri zahiri yani dünyasal anlamı ile, diğeri batıni yani manevi anlamıyla o Hadis’i yorumlayamazsanız manaya inmiş olamayız.
Bu Hadis’te de zahiri anlamıyla insanlara faydalı olmak gerektiğini gösteriyor bize... Yani okul, cami yapma, yiyecek, içecek, giyim, maddi imkanlar v.s. gibi yardımlarla insanlara ulaşılabilir.
Ancak batıni anlamıyla fayda nedir? İnsanların tekamülünü etkileyecek onları manevi yönüyle yükseltebilecek fiillere fayda diyoruz biz. Örneğin bunalıma girmiş birine sıkıntılarından kurtulması için yapılan manevi telkinler ve o kişinin sıkıntılarına çözüm bulmak o kişiye faydalı olacaktır. Ne var ki herşeyde olduğu gibi bunda da önemli olan; manevi faliyetlerinizde hiç bir karşılık beklememek, yapılan bir fiilin neticesi alınır alınmaz o fiilin yapıldığını hemen unutmak, kısaca hiç bir zaman başa kakmamaktır ki ne kadar zor olsada denemekte fayda var...
hayr
29.04.2003 - 18:23Allah’a ve Ahiret’e inanan kimse ya hayr söylesin ya da sussun.
Tanım: Hadis-i Şerif
Kaynak: Müttefakün Aleyh
Allah’a ve Ahiret’e inanan bir kimse demek; Allah’ın Nuru’nun, İslam’ın Nuru’nun, Peygamber’in Nuru’nun gönlünde tecelli ettiği kimse demektir. Böyle bir kimse, hiç bir zaman, düşünceleri ile manevi aleme negatif göndermemeyi amel edinmesi gerekir. O kimse ki, dilde, düşüncede ve gönülde arınmak için çırpınır. Bu yola girmiş olan bir kimse dilinden şerr çıkartmamaya çalıştığı gibi; rastladığı olayların Allah’tan geldiğini düşünmeye gayret eder. Rastladığı olaylarda Kur’an-ı Kerim’de geçen Ayet-i Kerime veçhile imtihan edildiğini düşünerek şerr düşünmemeye çalışır, şerr söylememek için çabalar. Düşüncesi daima hayrdır yönlendirmek, daima teslimiyette olmak için uğraşır; olayları bu yönüyle yorumlayarak her şerr olayda hayrı bulmaya itina eder, her kötü görünen olayda güzel bir yan bulmaya bakar, kendisine kim hangi şartlarda ne söylerse söylesin o kişinin kendisini imtihan ettiğini düşünerek suskunluk içerisine girmeyi dener.
Eğer kabullenemediği herhangi bir konuda, kendi nefsine ağır gelen bir husus dahi olsa, Hakk yoluna girmiş bir kişi ne kadar zor olsa da en azından susmayı bilmelidir.
ses
23.04.2003 - 19:43Kim Var Orada?
Bir ses var,
Çok yakınımda,
“Hey, içindeyim” diye bağırır,
'Hadi Hadi! ' der duymam?
Bir insan var,
Biraz ileri de duran,
O sanırım ama yanılırım
Toprak var altımda,
Mezarcılar taşlarını çalmış
Hangi ölüye basarım, bilmem?
Eller var, avuçları açık,
Kafa eğik, gözler açık,
Bir duygu alışverişi, bir bekleyiş...
Anam var babam var,
Üzülürler, sevinirler…
Ben, bizler duyguların devamıyız!
Farklı mıyım acaba...
Neden bilmem ama
Ruhum bağırıyor galiba:
“Benim sevgi…”
“Sesim kısılıyor hadi,
hadi geç olmadan çıkart beni! ”
nizam 1990-2003
çağrı
23.04.2003 - 19:41“Benim sevgi…”
“Sesim kısılıyor hadi,
hadi geç olmadan çıkart beni! ”
mann haatha
23.04.2003 - 18:50KİM VAR ORDA?
Aşağıda aktardığım bölüm,1950'lerin başında, Gazze'ye yapılan bir baskını yansıtıyor. Baskını anlatan, olayın kahramanlarından Meir Har-Tzion. Bu kişinin, İsrail'in bir dönem dışişleri bakanı olan Ariel Sharon'un yakın arkadaşı -ve, kelimenin en doğru kullanımı ile, 'suç ortağı'- olduğuna dikkatinizi çekmem gerekiyor.
'Mann Haatha? '
- 'Geniş, kurumuş nehir yatağı ay ışığında parlıyor. Dağ yamacı boyunca dikkatle ilerliyoruz. Evler görünmeye başladı. Rüzgârla salınan çalıların gölgesi toprağa düşüyor. Uzaktan üç ışık seçiliyor. Karanlıktaki evlerden Arap müziği duyulmakta... Dörder kişilik üç gruba ayrılıyoruz. Gruplardan ikisi güneyimizdeki büyük göçmen kampına yöneliyor, diğer gurup Gazze Vadisi'nde yalnız başına duran bir eve doğru yürüyor. Ay gümüş ışığı ile bizi sararken, yeşil tarlalardan çamurlar içinde ilerliyoruz. Sessizlik birazdan kurşun sesleri, patlamalar ve şimdi huzur içinde uyuyanların çığlıkları ile bozulacak. 'Mann Haatha? '
(Arapça, 'Kim var orada? ')
Sesin geldiği tarafa dönüyoruz. Korku içinde titreyen iki Arap duvara yapışmış duruyor. Kaçmayı deniyorlar. Ateş açıyorum. Adamlardan biri yere düşüyor, diğeri koşmaya devam ediyor.
Artık harekete geçmeliyiz. Kaybedecek vaktimiz yok!
Araplar karma karışık halde koşuşurken, ev ev işimizi hallediyoruz.
Makineli silâhların sesi korkunç çığlıklara karışıyor.
Göçmen kampının ana caddesine varıyoruz. Diğer gurup, karşı yönden kaçan Araplar'a saldırıyor. El bombalarının gürültüsü yükseliyor. Geri çekilme emri alıyoruz.
Saldırı sona erdi.
Yarın gazeteler şöyle yazacak. Gazze yakınlarındaki Halburj göçmen kampı saldırıya uğradı. Kamp, İsrail toprak altına sızanlara barınak hizmeti görüyordu. Yirmi kişi öldü, yirmiden fazlası da yaralı.'
Aktaran: Jülide ERGÜDER
23 nisan
23.04.2003 - 14:03neşe doluyor insan...
tek tanrılı dinler
23.04.2003 - 14:00*... İslam dünyasında İslam'ın diğer dinler hakkındaki görüşlerini inceleyen ve bu konuda yeni bir bakış açsı ortaya koyan çalışmalar görülmeye başlanmıştır. Bu çalışmalara, Türk okuyucusunun ''Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması'' eseriyle tanıdığı Mahmud Ebu Reyye'nin Dinu'l-lahi Vahidun Ala Elsüneti Cemii'r Rusul (Bütün Peygamberlerin Diliyle Allah'ın Dini Tektir) isimli kitabı örnek gösterilebilir.(1)
Ebu Reyye bu eserinde Yahudi ve Hristiyanların kafir ve müşrik olmayıp Kitap Ehli olduklarını, kişinin akidesine şirk, küfür ve iman noktalarında hükmetmenin hiç bir mahlukun yetkisinde bulunmadığını(2) , kişinin kurtuluşunun belli bir dine bağlı olmakla değil, ancak sağlıklı bir imanla mümkün olacağını(3) müslümanların bir takım yapmacık hareketlerle kendilerini diğerlerinden temyiz etmelerinin İslam'da bulunmadığını(4) , belirtikten sonra, Cemalleddin Efgani'den bir nakilde bulunur. Bu nakilden, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın temel amaçlar yönünden müttefik oldukları yorumu cıkarmakta(5) ve Efgani'ye bir gün geleceğin dininin ne olacağının sorulduğunu, bu soruya karşılık Efgani'nin Bakara Suresini'nin 62. ayetini okuduğunu nakletmektedir. Bunun ardından Ebu Reyye şu yorumu yapmaktadır ''Seyyid Cealeddin'in bahsettiği ve insanların ileride ulaşacakları bu din anlayışı, şu üç esasa dayanmaktadır: a- Allah'a iman, b- Ahirete iman, c- Salih amel işlemek''(6)
Aynı şekilde Türkiye'de Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine İslam dünyasındaki geleneksel yaklaşımdan farklı bir yaklaşım tarzı ortaya konulmuş. Ebu Reyye'nin ileri sürdüğü görüşler yinelerek, kurtuluşun belli bir dine mensubiyetle değil, buna mukabil kişinin kurtuluşunun hangi dine mensup olursa olsun, Allah'a ve ahiret gününe iman ve mensup olduğunu dinin öngördüğü şekilde iyi amellerde bulunmakla olacağını ortaya koyan fikirler ileri sürülmüş ve bu fikirler tartışmalara neden olmuştur(7) .
İşte böylece varılan bu aşamada, konun bilimsel bir tarzda ve bilimsel bir metodla ele alınıp Kur'an'dan araştırılması, önem kazanmış bulunmaktadır. Bu araştırmanın amacı ise, Kur'an'nın Yahudilik ve Hiristiyanlık dinleri ile ilgili görüşünü olabildiğince objektif bir yaklaşımla derli toplu bir şekilde ortaya koyabilmek ve bu tür tartışmaların sağlıklı bir zemine oturtulmasına katkı sağlayabilmektedir.*
Kaynaklar:
* Şevket Kotan, ''Kur'an'a Göre Yahudi ve Hristiyanlığın Gerçerliliği Sorun'', Yüksek Lisans Tezi, Dr. Salih Akdemir, Ankara,1994...
(1) Bu kitabın sayfa sayfa yapılmış bir özetini temin edinebilindiği halde, kitabın kendisini temin edelemmemiş. Bu özetin üzerindeki notlardan kitabın Mısır'da, Daru'l-Kütüb'de basıldığı görülmektedir.
(2) Ebu Reyye, Age, s.74-75
(3) Aynı Eser, s.32
(4) Aynı Eser, s.58-59
(5) Aynı Eser, s.109-125
(6) Aynı Eser, s.127
(7) Bkz. Süleyman Ateş, Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir, İslam Araştırma Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, Ankara,1989. Sülayman Ateş'in bu makalesi üzerine aynı derginin 3. sayısında (1989) Talat Koçyiğit ''Cennet Mü'minlerin Tekelindedir'' isimli bir makale yazarak bu görüşlere karşı çıkmıştır. Ardından, Süleyman Ateş yine aynı derginin 4. cildinin 1. sayısında (1990) ''Cennet Tekelcisi mi'? ' isimli makalesiyle bu tartışmayı sürdürmüştür...
önyargı
22.04.2003 - 15:42Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanindan bir an bile ayrılmaz.
Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu dogar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır. Günler geçer ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır...
Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne cıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir...Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.
Einstein'ın söylediği rivayet edilen bir söz var: 'insanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor'
Toplam 2591 mesaj bulundu