Vatanımdan bayrağımdan uzaktayım hasretle
Beyaz zemin kırmızı çınar yaprağı altında
Ontario gölünü boyadım kırmızıya
Gökyüzünde hilalim yıldızım, içimdeki sevgi
Sana hasretim, sana hasret gideceğim
Belki sana kavuşmadan öleceğim
..
Bu sevgi denizinde damla damla umutlar,
İnan ki sevdiceğim yüreğime az gelir.
Gönül aşk gemisinden demir aldı bir kere,
Yelken açtı sevdaya, bütün yollar düz gelir.
Asma o gül yüzünü, bakayım doya doya,
Toprak nasıl hasretse bir damla yağmur, suya,
..
Şaman yüzü takmış
turuncu bulutların dikenli yağmurlarında
bir elinde peygamber çiceği
bir elinde filozof taşı olsa
ve
içinde rahatlatan renkli müziklerin
tütsü kokan buğulu hayallerin kardeşi olsan
..
Evimin ikinci katında
Güvercin dışkıları
Evimin ikinci katında
Televizyon anteni
Turuncu kiremitler
Daldan bir kuş yuvası
İkidir sapanların bozduğu…
..
5 kat merdiven basamağında özetledim herşeyi,seni böylesine sevmek haddim olmadığı içindi belki de...
Güzel bakışmalarımız olmuştu.Girişte ufak soluk bir kağıdı tutuştururken avuçlarıma yanağıma bıraktığın o ilk öpücüğü hala hatırlıyorum.Şimdi orası acıyor ama geçecek birazdan biliyorum.O zamanki heyecanımı düşünüp tebessüm ediyorum,odamın duvarlarını nasılda ezberlemiştim herkese aynı görünen o duvarlar benim göz dalgınlığımdı.Ve bu dalgınlıkta aklımda belli belirsiz sesler...arasam mı aramasam mı.? bugün gibi hatırlıyorum...Ve arıyorum...
1.kata gelindiğinde kıpırdayamıyordum artık.Ayaklarım ellerim bağlıydı sanki.Belkide uyuşuyordu bedenim bedeninin sıcağında...gözlerimin kapalı olduğunu biliyorum sonrası karanlık ama güzeldi...Karanlıktan ilk defa korkmadığımı hissettiğim ve yanlız yatabildiğim günlerdi..elim sürekli yastığın altında ya bi titreşim ya bi ışık bekleyişindeydim..Yanımda kimse olmaması korkutmak yerine tam aksi beni mutlu ediyordu...Babanla kavga ettikten sonra bana sığındığın gece gitme planları yaparken mesajlarda isim verme diye beni uyarman ve sonra seni seviyorum cümlesini sesinden hiç duyamasamda mesajında okumam hala hafızamda...o 10 milyondu sizi kavga ettiren seni bana getiren allaha binlerce kez şükrettiren...telefonunda bir şarkı'gelincik' derken Hafızam can çekişiyor şimdi ama birazdan geçecek,biliyorum...
..
Serseri yüreğimin,
Dingin durağısın sen.
İçinde huzur bulduğum mavi dünyam.....
Uykularımın pembe düşlerinde,
Yemyeşil vahamsın su içtiğim yüreğinden.
Sarı,turuncu,mor...ilk baharım,ilk aşkım.
Nur tanem,kartanem,bembeyazım......
..
Ben garip bülbül oldum, sen de gonca gül,
Dalında divaneyim görmez misin sen?
Bir tebessüm et bana, hadi bir kez gül,
Hazan gelince sanki solmaz mısın sen?
Bir bakışın bülbülü getirdi dile,
Bülbül feryat figan, güle ağlaşıyor,
..
Boşuna değil sevmelerin..
sana biraz renk lazım...biraz kırmızı,biraz turuncu,biraz pembe
boşuna değildi sevmelerim
bana biraz can lazım,
biraz nefes,biraz hayat,biraz ekmek...
bana öyle söyleme..
bilmezmisin ki hesapsız bu yürek
..
Rıhtımlarda karşılaştık biz
Ben, sevda, sen
Hep isterdik
Bir gün batımı
Kendini yollara gizlemiş dursun
İnsana izletir olsun
..
üç..
ve dilimde bir oruç..
ve susturduğum kelimelerim haykırıyorlar içimde..
ve sessizlik, seslenişlere dönüşüyor bir biçimde..
ve yazıyorum zannettiğim tüm hislerim siliniyor..
..
Açılırken ufkun turunç perdesi
Başladı curcunalı serçe sahnesi
Garip bülbül susa kaldı
Utanmıştı
Duyulur diye gonca gül aşkı.
Misler gibi uyandı her yan
..
Uykumun bir ucunu kürtaj oldum
Diğeri yok
Turuncu yatağıma yaslarken hafifliğimi
Esnemez hiç bir renk
Gözleri bile ağırlaşmaz
Bu yüzden hayallerde kaldı hep siyah rüyalar
..
Düşünceler
Gün ışığı hoş geldin
sarı lacivert
turuncu rengin
bütün dünyayı önüme serdin.
ne güzel! .
can
..
Tutulan eller
Tutuşan kalpler
Ve zıplayan hayaller
Artık benimle değiller
Beklemeye çok gerideler;
Anılar çektim
..
Kalenin başında ekerler darı
Ekerler biçerler ederler karı
Yar bana yollamış ayvayla narı
Ay Temir Ağa ya yan Temir Ağa
Bir ayak üstüne dön Temir Ağa
..
Koyu saçlarını kim tarardı?
Nasılda sinmiş üstüne yorgunluğun hain kokusu,
Kim verdi seni onun ellerine?
İyiki de tutmuş elleriniz birbirinizin yüreklerini.
Şimdi ziyaret ettim beyaz saçlarına gelen amansız misaferini.
Gördüm yorulmuşsun güzelim benim.
Biraz da küstün mü yoksa?
..
Dağlardır,Yollardır Bize Yarenlik Eden
Ankaranın Soğuk Günlerinden Yine Birgündü
Soğuk Ankara Kar'ı Yağıyordu
O Günlerde Ayaklandık Ankara Sabahları
Özgürlük İçin Nedir Bu Sürgün Ülkemden Uzak,
Dinle Sevgili Ülkem Özgürlük Sizindir
Özgür Olmak İçin Düşüp Kırılmamız mı Gerek_? Asla
..
Bir boğaz köyünün asırlık mezarlığından yükselen servilerin gölgelerinde, dolunayın denizle oynaşan gümüşi ışığında, masalsı bir kalenin gizli geçitlerinde kaybolduğumda “ânın” geriye dönüşsüzlüğünü, “sonsuzluk” duasıyla birarada hissettiren ılık bir iklimle kuşatılmıştım. Beni çarpan, tabiatın suskun yaratıcılığı mıydı yoksa kâinatla hareket arasındaki med cezirli ilişki miydi tam bilmiyorum. İhtiyar ağaçların altında teravih kılanların alınlarını köklere usulca değdirdiği ânın sihrini tarif etme çabası, kelimelerimi de hiçleştirecek diye ürküyorum. Ama yine de şu kışkırtıcı anlatma şehvetinden uzaklaşamıyorum bir türlü. Hayatta da, ötesinde de “yolculuğun” hiç bitmeyeceğine olan inancımdandır belki bu asi “yazma” inadı.
Vaktiyle yaşadığımız, bulunduğumuz bir şehre, mahalleye, eve, mekâna dönebiliriz ama yaşadığımız bir ânın içine aynı hissiyatla dönmek imkânsızdır. İnsanlığın en trajik hâllerinden biri olan bu çaresizliği, yazarlar, şairler, kâğıt kesiği gibi incecik bir sızıyla tasavvur eder. Yoksa neden acıyan yerlerini her defasında yeni bahanelerle kanatsınlar? Ben neden sekiz yüz yıllık taş minberin önünde secde edenlere bahçenin ortasına gerili şeffaf bir perdenin ardından bakakaldığımda Halil Cibran’ın müşfik sesini işiteyim? O değil mi ki, “Yalnızca içinde esrar olanlar bizim de yüreklerimize indirebilirler varlığın sırlarını” fısıltısıyla ‘kayıp ruhlara’ huzur üfleyen.
Hiddetli bir yaz yağmurunun sesini dinleyerek hatıralarla üşüdüğünüzde, hayallerle hakikatin buluştuğu “göçebe bir hayatı” özüyorsanız eğer, kim olduğunuzu hatta kim olmadığınızı da delicesine merak ediyorsunuz demektir. Gittikleri yerlere geçmişlerini, geleceklerini taşıyan bütün “seyyah yazarlar” biraz da derinlerindeki o loş odacıklara ulaşmak için yazarlar.
Mavi Defter’in yazarı Şavkar Altınel de onlardan birisi bana göre. Mesafeli, kimi zaman doğal huysuzluğundan güç alan lirik üslubuyla, okurunu ve anlamlandırmaya çalıştığı “kimliğini” uzak/yakın yolculuklara davet ediyor. Adını kitaba veren “Mavi Defter” başlıklı denemesinde “açık kırlar ülkesi” anlamına gelen Polonya’da dolaşıyor. Ona yolculuğunun sebebini soranlara, “Derin bir amacım yok, sadece dünyaya bakmak” diye cevap veriyordu. Derin bir amacı olmayan yazar, mavi defterine aldığı notlarda bir ânını tarif ediyor: “...Sönmek üzere olan günün içinde bütün mezarlar kışın eşiğinde bu kadar çeşitli ve canlı olabilmelerine şaşırdığım, saksı içinde kırmızı, sarı, mavi, turuncu, pembe, mor çiçeklerle ve kavanozlarda hiç kıpırdamadan yanan mumlarla kaplıydı. Ölüm renkli bir rüyada görülen renkli ve aydınlık bahçeye dönüşmüştü.”
..
masalsı bir rüzgar eser,
sol yanımdan.
bilmediğim,koklamadığım yıllara götürür
mistik bir esintidir,
başımı döndürür.
ben ne zaman yazmıyorum desem,
kağıdı kalemi tutuşturur elime.
..
Yoksun ya
Canım öyle keyifsiz
Ekmeğe,suya özenmiyor
Kuşlar göç ederdi her yıl bu mevsim
Nedense kuşlar ortalarda görünmüyor
Capcanlı parlardı her sabah güneş
Saçılırdı gökyüzüne ışıkları
..



