Tam kırk yıldır evliydiler.
Evlendiklerinden beri Antakya'da, bir binanın çatı katında oturuyorlardı.
Bir zamanlar üçer beşer çıktıkları merdivenleri şimdi arada bir dinlenerek çıkabiliyorlardı.
Onlarca çocuk yetiştirmiş, onları evlendirmiş ve en sonunda da yapayalnız kalmışlardı.
Ayda yılda bir, çocuklar ve gelirse torunlar ziyaretlerine gelirse, dünyalar onların oluyordu.
Evin içinde koşturan torunların gülüşleri,
demlenen çayın kokusu,
annenin künefesi, lokması, irmik helvası sohbet, anılar,
birkaç saatliğine de olsa, yalnızlığı ve çekmecelerdeki ilaç kokularını unutturuyordu.
İnsanlar yaşlandıkça anılar ve fotoğraflar çoğalır ya, onların ellerindeki telefonlarda da unutulmayan,
unutulmak istenmeyen anılar vardı demek ki.
Tüm avuntuları telefondu artık.
Çocuklar bir nefeslik de olsa, onların yanında durup gittiklerinde, tekrar birbirlerinin yaralarını sarar gibi yalnızlıklarına derman olmaya devam ediyorlardı.
Onların ki öyle bir sevgiydi ki,
Tam kırk yıldır her gece el ele uyuyorlardı.
Adam kadını " canımmm",
kadın kocasını " gülümmm" diye severdi.
Yaşlılık insanın kendisini keşkelerle hırpaladığı zamandır.
Yarım kalmış ne varsa acıtır, kaçırır insanın huzurunu.
Geriye dönmek için geçtir,
ileriye gitmek içinse vakit yoktur.
Öyle kalır insan.
Durur...
Adam son aylarda iyice unutkan olmuştu.
Eşinin ısrarıyla doktora gittiler.
Doktor yapılan testlerden sonra adamın alzheimer hastası olduğunu, ayrıca iç organlarında da bir takım sorunlara rastladığını söyledi.
Kadın Gül'ünün koluna girdi ve hiç konuşmadan eve döndüler.
Adam unutuyor ama kadın sabırla unuttuklarını ona hatırlatmaya çalışıyordu.
Aradan aylar geçtikçe adamın durumu daha da kötüleşti.
Hatta kırk yıllık eşinin ismini,
evli olduğunu bile unutmaya başladı.
Yürüyemez, kendi işlerini yapamaz olmuştu.
Kadın ona telefondaki resimleri gösterip anıları anlatıyordu sürekli.
Adam arada bir karısını ve karısına " canımmm’ dediğini hatırlıyor,
" Canımmm" diye yürekten seslendikçe kadın çok mutlu oluyordu.
Babalarının bu durumundan rahatsız olan çocuklar da gelmez olmuşlardı.
Sitem eden annelerine "yahu anne nasıl olsa bizi hatırlamıyor, gelsek ne anlamı var ki " diyorlardı.
Komşularının da yardımları olmasa, alışverişe bile gidemez durumdalardı.
Bir gece adam iyice kötüleşti.
Kadın adamın elini tuttu yine. "Kırk yıldır böyleyiz Gülüm benim" dedi.
" Keşke bir kırk yıl daha elin elimde olsa."
Adamın gözlerinden bir çift yaş süzülüp yastığa düştü.
"Ben..." diyebildi ve acı içinde yutkundu.
" Ben seni yalnız bırakıyorum.
Özür dilerim canimmm..." dedi
Kadın tekrar bu sözü duyduğu için gülümsedi ve kocasını öptü.
" Fakat" dedi adam, " Bu benim hastalığımın en güzel yanı neydi biliyor musun? "
Kadın şaşkınlıkla " Neydi gülümmm?' sordu.
"Her defasında seninle yeniden tanışmaktı..."
Güldüler.
Yağmaya başlayan yağmurun damlaları camlara vuruyor, şiddetli esen rüzgarın sesi evin içinde dolanıyordu.
Adam kadının elini dudaklarına götürüp üç kere öptü.
" Sizi tanıdığıma sevindim " dedi ve gözlerini yumdu.
Kadın yerinden kalktı ve adamı öptü ve
" Gülüm soldu...!
Bırak hayat,
beni de bırak da Gülüme doyayım" dedi.
Işık söndü.
Kadın adamın yanına uzandı ve elini tuttu.
'İyi geceler Gülümmm, iyi geceler...' dedi...”
Ali Yurdakul
Kayıt Tarihi : 17.5.2025 18:34:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!