Takvanın Gölgesinde Şiiri - Yorumlar

Muhammed Rıdvan Kaya
848

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

Şırnak'ın İdil İlçesinde Ortaköy denen küçük yerleşim, yüzyıllardır aynı rüzgârı solurdu. 1928'de devlet defterlerine "Şeyh Hasan Köyü" olarak geçen bu yer, taşlarına kadar hikâyeyle doluydu. Ama hiçbir hikâye, gerçeğin tamamını anlatmıyordu. Ömer, köyün en yaşlı çınarının gölgesinde oturmuş, elindeki Kur'an'ı kapatmıştı. Gözleri kapanmıştı ama uykusu yoktu içinde. Düşünüyordu. Annesi her sabah namazdan sonra aynı şeyi söylerdi: "Oğlum, ben seyyidlerdeniz. Nebimizdenim. Alnın her zaman dik olsun." Ömer çocukken bu sözleri yastık gibi başının altına koymuştu. Bir tür güvenceydi onlar. Köyde kimse seyyid ailesine yan bakmaz, misafir sofrası ilk onlara uzatılır, anlaşmazlıklarda son söz onlardan sorulurdu. Bu düzen o kadar yerleşmişti ki sorgulamak, havanın neden aşağıdan yukarı değil yukarıdan aşağı estiğini sorgulamak kadar anlamsız görünürdü. Ta ki Hucurât'ı okuyup anlayana kadar. O gece köyde bir düğün vardı. Davulun sesi vadiden vadiye sekiyordu. Ömer'in dayısı Mahmud Efendi, düğün evinin en baş köşesine oturtulmuştu. Beyaz sarığı, uzun cübbesi, ellerini bağrında kavuşturmuş duruşuyla adeta bir mihrap gibiydi. İnsanlar elini öpmeye geliyordu. Kimileri öperken gözleri yaşarıyordu. Ömer uzaktan izledi bunu. İçinde bir şey sıkıştı. Dayısı kötü bir insan değildi. Hatta iyiydi; ihtiyaca koşan, komşuyu gözeten biriydi. Ama o otururken hiç kimse onun ne kadar namaz kıldığını, ne kadar dürüst yaşadığını sormuyordu. Sorular hep aynıydı: "Efendim, siz seyyid misiniz? Bizim için dua eder misiniz? Soyunuzun bereketi üzerimize aksın." Soy. Yine soy. Ömer'in zihninde o gece bir kapı aralandı ve bir daha kapanmadı. Ertesi hafta, köyün imam hatibi Abdurrahim hoca ile uzun bir sohbet etti. Abdurrahim hoca, Ömer'i severdi; merakını ciddiye alan nadir insanlardandı. "Hoca," dedi Ömer, "Hucurât'ta Allah açıkça söylüyor: 'En üstününüz en takvalınızdır.' Peki bu soy meselesi nereden çıktı?" Abdurrahim hoca bir süre baktı ona. Sonra çayını yudumladı, ağır ağır konuştu:
"Oğlum, bu soruyu sorabiliyorsan iyi bir yere gelmişsin. Ama cevabı kolay değil. Kolay olsaydı, bin yıldır böyle sürüp gitmezdi."
"Nereden başladı?"
"İnsanın zayıflığından. Kaybolduğunda tutunacak bir dal istersin. Yabancı bir şehre gittiğinde hemşehrini ararsın. Allah soyut geldiğinde, somut bir şeye sarılmak istersin. İşte seyyidlik bu şekilde uydurulup zamanla bu ihtiyacın içine yerleşti. Önce rehber, sonra aracı, sonra... efendi."
"Ama bu Allah'ın istediği değil ki."
"Hayır, değil. Ama insanın istediği bazen öyle güçlüdür ki Allah'ın istediğini örtebilir."
O günlerde Ömer, köydeki bazı yaşlıların elinde dolaşan bir kitabı fark etti. Kenzü'l-Havvâs. Kalın, sararmış sayfaları olan, deri ciltli bir kitaptı. İçinde dualar vardı ama aynı zamanda başka şeyler de: tılsımlar, büyü tarifleri, bir düşmanı hasta etmenin yolları, sevdirme ve soğutma ritüelleri. Ömer kitabı eline alıp incelediğinde içi burkuldu. Bir sayfada şöyle yazıyordu:

Tamamını Oku

Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta