SENİ SEVMEYE HAZIR DEĞİLİM
Ne hatırını bileceğim bir fincan kahvenden
ne bir yudum suyundan içebilirim.
Ne ekmeğini böler
ve nede aşını paylaşabilirim.
Ne verdim ki ben sana
ne isteyebilirim.
Emek harcanmamış bedava sevgi
aşka dönüşmez ki yüreğimde.
Seni sevmeye hazır değilim.
BİLİME İNAT
Gurbet türküleri gibi içinde
hep hasretini taşır geçmişin
döner terk ettiği sokaklara
yıllar sonra.
Yatır yapılmış gecekondusu
çocukluğu rivayet
çocukluğu cinli perili
erişmişliğe çıkıp adı
hep zamanında birileri vardı diye anlatmışlar
gün güne
kendilerinden de bir şeyler katmışlar.
İsimsiz bir şıh olmuş
ağaçlarına çaput asmışlar
yüz sürmüşler evinin temel taşına
çaresizliğine ağıt yakmışlar
göz yaşına
yoksulluğuna tapmışlar
bilime inat.
İŞİN ZOR
Senin işin
babadan kalma
senin işin avanta yağma
gülerken altın dişin
bakarken
gözlerinin kör kuyusu görünür
senin işin
kinin nefretin yaralarını kaşımak
binmek ezilenlerin sırtına
Senin işin zor be hemşerim
kolay değil vebal taşımak.
Benim işim kolay
hamalım yük taşırım.
Benim işim her yerde bol
minnet ettirmez kimseye
özgür bağımsız başım.
Yüreğim emek yüklü.
Benim işim emeğim.
Yok içimde gelecek korkusu
Aşım
zeytin ekmek
ve su
İÇİMDEKİ SUÇLU 16-3-2006
bir iz sürüyorum içimdeki suçluya
hep sen çıkıyorsun karşıma apansız
ne bilinen bir sonu var yaşamın
ne bilinen bir başı
sen içimdeki yabancı
senin zamansız
içinde tutsağındım
senin mekansız
zirvesine çıkılmayan dağındım
seni dinsiz imansız
sen bir sevinç sen bir gözyaşı
hani umutlarına adağındım
sen bir sabır taşı
hani seyre yen gözündüm
boğazında düğümlenen aşın
uçuklayan dudağındım
hep senin hamallığını yapıyorum
yüreğimde taşıyıp
sen içimde en sancılı doğumdun
ben sana tapıyordum
sen şer defterlerimi düren solum
sevaplarımı yazan sağımdın
dikenimdin
ağacımda budağımdın
göbek bağımdın
hani ben senin varındım,
hani yoğundum
şimdi kalbim boş
daha çok özgürüm eskisinden
BİR SİYASİ TUTUKLU
Ulucanlar’da eski bir hapishane
siyasi tutuklu mahkumlardan çoğu
yoksul halkı
ve vatanını düşünmekten daha çok.
Birazda sevda mahkumuydular
Eksikliklerini büyütmüşler içlerinde,
konuşurlardı birbirleriyle zaman öldürüp
Dertlerini dinlerlerdi birbirlerinin.
Biri acılı mahallelere çıkmalı derdi sokaklar.
Gözlerinde bir ürperti olmalıyım derdi.
Şaşırmalı beni gören insanlar.
Zamanı soluyup acılarıyla
gökyüzünü mavi sularda yıkadım derdi.
Ağustos tüterdik ocaklarda ağustos
yokluklara sarılırdık sımsıkı.
En çok hiç konuşurduk
hiç giyinirdik kurumuş ağaç gibi.
Bir an dalardı birinin gözü
bakardı pencereden gökyüzü mavisine.
“Ihlamur kokulu sevdalım” derdi
seslenmeye geç kaldım ayrılıklarda
kıyamadım uyandırmaya uykunu bölüp
Güneşsiz karanlıktı sokaklarım.
Şu kaldırımlarda ilk gözyaşım
İlk ağıtım yapamadıklarıma
Öfkem kalleşliklere.
Biri “kalbi duracak gibiydi Kızılay’ın
sinsi ve hain bakışları izlerken” dedi
Bereketsiz hisarın daracık sokaklarında
sesim sarılırdı eski türkülere
ve tekrar tekrar içime döner
acı çeker sözsüz konuşurdum
Çürümüş aydınlıkları
karanlık kaldırımların.
Bir hisar kokusu sarardı koğuşu
ve eski bir siyasi mahkumu.
Biri “sarılmışken etrafımız
ölseydik bir kurşunla kahramanca
Ölü sıcaklığına alışırdı mezarlığın toprakları
ne demiri döven nasırlı eller
ne çiriş kabında ustanın solukları
ben yarım kalmış hayallerimin acısındayım.
Gökyüzünün gece serptiği yeryüzü
bir mateme bürünmüş gibi karanlık.
Elvedasız gidişlerde
sevgilinin gönül koyduğu aşk yaraları
bir karasevdayı öpüyordu gurbet.
Uzun gidişlere kapalı yollar.
Hep kısa tutunmak düşüyordu yaşama
zaman beni bırakıyor yarıda.
Hüzün masalı anlatıyor sonbaharlar.
Kırılmış bir dal.
Elimde yarım kalan umutlar.
Arayışlarımın zirvesindeyim dedi biri
ihanetlerin kimi zaman.
Bize sırtını dönüp yürüdü dostlar.
Herkesin bir duruşu vardı.
Biz eski mahkumların demek ki
yaşamları ancak
bu kadardı
BAHARA UYANMAK 22-7-2006
Bu eylüle gelişim var ya ansızın
kaderimden midir
bilmem şansımdan mıdır.
İçimdeki mevsimleri uyandırıp
batırdığımda güneşi dağların ardından
gökte bulutlar eflatun açar ya.
Her gün kahrediyorum yalnızlığıma.
Sensizliğe hüküm giyişim var ya
Hep erteliyorum sensizliği bir gün sonraya
gri akşamların yorgunluğunu içtiğimden.
Mayıs kokan ellerde çiğdemler.
Bir suskunluk muhabbeti aşkı büyülüyor.
Muhteşem bir geri dönüşün olmalı diyorum.
Yarınlarım sensizliklerle dolmuş.
Ne yapalım bu hüzünlü günün sonunda
gene sensiz bir akşam olmuş.
Rüyaların tedirginliğinde
sabahı zor yapar sensizliğim.
Umutlarım tünerken düşlerine
bakışların tomurcuklanır bahar sabahında.
İçimdeki saat baharı vurur.
Arılar kelebekler
çapkın aşıkları çiçeklerin.
Onlarda senin gibi baharı bekler.
Şimdi bir sonbahar ağırlığı var üzerimde
tomurcukları çoktan solmuş gülüşlerimin
solgun bir çiçek gibi düşüyorlar yüzümden
çoktan yitirip ilkbahar sevincini
dalından koparıyorlar doğanın süsünü.
Çekip alıyorlar bir bir baharın
çiçek desenli yeşil örtüsünü.
Cemre düşmüş havaya sevgilim.
Arılar konarken erguvanlara
çözülmeli gözlerinin şifreli bakışları.
Bir köşeye çekilmeli kış.
Daha çok geç kalkmalıyım sen varken rüyadan.
Hüzünler bir köşeye dolmalı
yaşamadan sindirmeli geleceği içimize.
geleceğim seninle bahara uyanmak olmalı.
BU NASIL SAVAŞ 10-8-2006
bir heves yüklü yarınlarda
yollara düşer savaş
sefalet taşır vagonları trenin
yol vermez kaçanlara
çukur gözleri asfaltın
açtı açacak tomurcuklar körpe bedenlerde
şizofren füzeler delice vururken
bir ben düşüyor yanağa gözyaşından
acımasız bir göz değiyor ıslak dudaklara
dur durak bilmez yuvalarından
örseliyor gelincik kırmızısı bedenleri
menekşe moruna dönmüş ayaklar
çığlıklar palazlanmaya durmuş dudaklarda
bir aslan bakışı fırlıyor yuvasından gözlerin
can parçaları dağılıyor dirençle
ten ayrılığında ölüme durmuş can
esir alınıyor yazgılar
kör bıçak acısı işliyor kanına
kinler örgütleniyor bilenip
günah zincirlerinin birer halkası
tanrı susar bu savaşta
hani nerde dost yürekler
gözleri bağlı bir esir gibi
hani nerde şeriat
ümmetine sahip çıkmaz peygamber
yalnız bırakmış Filistin’i Lübnan’ı
anlamsız ve boş lafların çarkında kanını
vermeye uğurlanıyor çaresiz
eli silah tutan çocuklar
beddualarla anıp düşmanını
barış diyorlar barış
barış şimdi oltada yem
olta kimin elinde
barış silah
barış savaş
barış yedi başlı ejderha kadar
şimdi herkes barıştan korkar
çünkü barış bir dayatma
böyle barış ancak
bir esaret olursa var
böylesine zorlar sınırlarını
aklımın alamadıkları ne varsa
ne varsa ateş tanrılarıdır acımasız
bereket üstüne yılgın alın teri
bereket üstüne bir çığlık
lekeli bakışlar da nazar
bir gizli ihanete susar
barış ateş baskınında
bir kirli gülüş şeytanca
elleriniz yanar dokununca
şah damarı kabarmış isyandan
yabani bir mor aşılı gülde
üstünde bir ben tebessümün
ve uykuya dalmış bir öfke
ateşsiz bir kül
ve kömür karası ölümler
en başta kendime küsüm insanlık
en başta kendimle kavgalı
kaçıncı kez bu kokuşmuşluğa kusuşum
herkesle sağırım herkesle dilsiz
isyanım kendime
isyanım kendime susuşum
acı gömlek değiştirir bende
acı biçimden biçime
acı renk renk
bir senfoniye dönmüş feryatlar
soğuk ve mat bakışlarla
bu nasıl bir ahenk
ölümün bile tadına varamadan
bu nasıl kırılışı direncin
inlemeler kimi yerde sessiz
yıkılmış duvarlar altında
ihtiyarın çocuğun gencin
SIRA SENDE 10-8-2006
sıra sende
acılarım sıra sende
daha yeni yolculadım sevincimi
baba ocağına hoş geldin
otur başköşeye uykusuzluğum
yavan ekmeğim şekerli suyum
sabah kahvaltısına hoş geldin
geç çalan saatim
yamalı gecekondum
sıra sizlerde yaşam parçalarım
geleceğimin yoksul kilometre taşları
ve umutla beklediğim güneşim
sıra sende
rüyalar elenir uykularda
hani o ilk durağımız hani çocukluğumuz
zaman örselenmiş yaşamın içinde
zaman kaçış sevdalara
alışkanlıkların inancın
emeğin şafağı
ufkun yüreği
yüreğin kahrı
yoksulluğa
sıra sende
sevdalı yanımız boş istasyonlar gibi
göz perdeleri inik aşk odalarında
kim konacak hayat ağacımın dallarına
üstelik gönül penceremde açık
sevdamı böler bir yanım
emeğe kilitlenir akıl
önce kazanç kapısı
sonra sevda hak
yaşamak
insanca yaşamak ertelenir
unuttuğum sessizliğim
aklıma gelir
kaleleri yıkar
yeni yıla yayılır ölüm tarlaları
barışı arar gözler
sıra sende
firari uçukluğumda yaşamı
zaman dilimlerine böldüm renkli
kışı bekledi yaz
duman soludu aşklar
ve bir sabah ayaz
ölümü titretti
gözlerimin buğusunda can
ve dedi
sıra sende
KUŞ GRİBİ 18-2-2006
her sene
bir hayvan katliamı bayramı yaşanır
çifte sürülen öküz
ağzı süt kokan kuzular
koçluğunu yaşayamamış koçlar
süt veren ölüm için buzağı veren inek
biriniz hastalanınca şaptan
hepiniz öldürülürsünüz
kurunuz yaşa karışır
ölüm yanlarınız ağır basar
kuyrukta kurbanlıklar kesilmeye.
kaçanlar kurtulamaz
katliamlar kuyrukta.
ne koyunlar gitti
ne danalar ne develer
hayvanlar öldü
biz bayram yaptık
bir tomurcuk gül gibi
bir öpücük düşmüştü gagasına civcivin
civcivi seven bir çocuktan
sen kesilmeye büyürsün civciv
tavuk olup
kazanç kapısısın insanların
kimi zaman yaşamın kundaklanır
sarmışsa yurdumu
kasıp kavurmuşsa hele grip
Canlı canlı gömülür toprağa.
Diri diri yakılır gözyaşları.
Ne tavuklar gider
ne horozlar hindiler sayısız
Her yerde can pazarı.
Ölümler karışır çeşit çeşit.
Yalnız bizde ilkellik.
Yalnız bizde her taraf
can hır aş mahşer yeri.
Yalnız bizde ölümün kaderi
biraz daha vahşi
biraz daha acımasız
biraz daha beterin beteri.
MÜLTECİLER 30-9-2006
I
mülteciler
ümit tacirlerini bekler sabırla
hep çaresizlikler yol göstermiş umutla birlik olup
gözbebekleri dayanıyor kendi içlerinde acıya
göz bebekleri dayanıyor uykusuzluğa
umurunda mı umut tacirlerinin
vicdanları yanacaksa
karanlık loş otel odalarında
elleri kenetli parmaklarıyla
acıları tadıp dertle uyanacaksa
ensesinin altına yastık yapıp kollarını
yatarlarken
umurunda mı
gözleri fır dönüyor tavanda
gözleri tedirgin yaşam çilesi vurmuş
gözler ki acı pınar
ıslatır mendillerini damlalar bir bir
yüreklerinde parçalara bölünür gözyaşları
çile çiser
kara deliklere emilirler
ölü yıldızlar gibi
efkarları karışır öfkeye
kıl keçenin tüyü dalarken tenlerini
uzandıkları şilte ter kokusunda
bu gurbet ellerinde
terk etmiş
umut tacirleri
perde arlığından dikizler sokakları
ve bir gün baskın yapılır
ansızın köhne otel odalarına
yalnız yüreklerinin sesini
siperlerdeki bir çok göz ve kulak
nasıl dinleyecekler tutup ta nefesini
gizli geçitlere açılır odalar
kaçak hayat kadınlarıyla iç içe
dudaklarında beddua
dudaklarında ileniş
ve bir maceranın sonu bu
başlamadan bitiş
II
umut tacirleri geliyor
umuda teslim olacaklar ellerini kaldırıp
kelle başı on bin dolar veriyorlar
geçmiş hayatlarının yorgunluklarında
omuzlarında taşıyarak geleceği
çoluk çocuk aç perişan
sahil boylarında sefil
umut tacirleri
doldurmuş hurda bir gemiye mültecileri
kimi uzanmış karanlığa
kimi pencereleri demirli bir aydınlığa bakıp
ölümüne yelken açılmış denizlerde
kendi dilinden ağıtlar yakıp
türküleri ıslanırken dudaklarında
gök kuşağının yedi rengi gibi
şimdi yedi derdi düşünüp
düşlerinde taşıyorlarken
gideceği şehirlerde
düşlerinin peşinde koşacaklar
şimdi bu derya
belki yoksulluklarının mezarı olmadan
her adrese çıkan yürekleri
her yumruğa açık döşleri
her zincire uzanan kollarıyla suskun
haykıracak ses mi kalmış bağırsın
hal mi kalmış hasret türküsü söyleyecek
şimdi aşkta sevda yerine dert döllenmiş
hasretine katlanırlar yarınları beklemenin
tokuç alınlarından akıttığı terlerle dinlerler
umut tacirleri:
“işte şu karşı ışıklar ineceğiniz yer
buraya kadar bizim işimiz” deyip
terk ederler su alan gemiyi
motorlu bir sandalla
geride terkedilmiş
yasaklı diyarlarda tutsak
mülteciler kalır
şimdi sağ kalma endişesi
içlerine bomba gibi düşer
ölümüne teslim olmuş
onlarca yürek
ve sahilde yanlarına
leş yiyen akbabalar gibi üşüşür
çokları ölmüş
yarı baygın mültecilerin
eli silahlı muhafızlar
ŞEHİDİME 14-10-2006
Kuş uçuruyorum
savaşın kirli yüzünde.
Şakaklarımı okşuyor çöl rüzgarları,
çıkmaz sokaklarıma sapıyorum.
Güvercin kanadında
bakışları düğümlüyorum
bir şehit cenazesinde.
İniltisiz hıçkırıkları yüreklendiriyorum.
Hain pusular sahte gülüşlere dönmüş,
yapmacık tavırlarına bulaşıyor şehit kanları.
İçimdeki uzaklığı kusuyorum,
sokaklarım kesiyor merhabayı.
Ayın yıkadığı kaldırımları kirletiyorlar.
İnancımı eskitiyorlar nutuklarla.
Kinimi bileyip,
bir ucundan yakalasak aydınlığı
bir karanfil veririz doğmamış çocuklara.
Analara sabır veririz.
Babalara umut,
babalara yürek.
Hasret solumuş yavuklu mektupları.
Gül yanaklarda,
karanfil dövmesi gün yanığı.
Aynı türkülerin çıkmazları kesiyor solukları.
Aynı türkülere yuh çekiyorlar.
Ay çalığı karanlıkta beddua.
Bir çirkinlik bulaştırmış yüzüne.
Bir uşaklık çaresizliği
bir utanmazlık kırmızısı
bir iftira gölgesi
arsız tekrarlar
soluksuz
satılmışlar
ateş topunda.
Zaman çile çeker
işbirlikçilerden.
İpliği pazara çıkar arka yüzlerin
kalem yarası açılır yüreklerinde
tarihe bir iz düşer.
Sevdaya
hasrete kilitleniyor akıl.
Mayınlar sevgili oluyor gözlerde
hasretler taş toprak.
Her adım bir nakarat
bir şarkı.
Bir kalleşliğin kokusu uyandırıyorsa
kurtuldun demek aslanım.
İşte o zaman bozulur büyü.
Ya sevmek sürgün veriyorsa gözlerde
Ya esneyiverirse toprak
sökülürse kökünden içindeki yaşam ağacı.
Değişirse rengi toprağın
kan gülleri açarsa ya.
Yatağını değiştirirse içindeki ırmak.
Bir kısırdöngüye dönüşür.
Gene ağlayan anneler
Eşler çocuklar
Ahh….
Şehitlerin cenazeleri
bir filmin kopyası,
bir zincirin halkaları sanki.
Uzadıkça bir hançer acısıyla
kucak açmış topraklara çeker ölümü.
Şırnak’tan Ardahan’a
Adana’dan Samsun’a
ateş eker toprağın her zerresine.
Denizlere boşalır ırmaklarla ağıtlar.
Hüznüne doyar gözyaşları
kendi yuvasında kurur.
Acısı çalınır gazilerin.
Umutlar göz olur,
umutlar bir yerde ayak el.
Ahmet Canbaba
YENİDEN 21-10-2006
Gün ışığı
Kızgın toprak
Kızgın sevinçlerde
göz göçebe.
Aşk yüklenmiş omuzlara.
Işıksız odalarda tanıdık bir yüz.
El yordamına tünemiş sevdalar.
Bir çift söz mutlu.
Gelmeyen vuslata
uç veren sevgi.
Bir dirim
acıdan acıya geçer.
Gene,
yoksulluğa tutunmak kalırsa geriye
hasretin demini çekmek
sabrın sınırlarını zorlar.
Sonra birden
kendi işlevine döner her şey.
Barış güvercinleri uçurulur,
birlikte omuzlanır hayatın yükü.
Kusar kirleri kendi içinden
bir yol bulur yaşam avuçlarımızda
Yeniden
Kayıt Tarihi : 15.12.2006 12:52:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

duygularımı yaşadım şiirlerinizde sağolun......
TÜM YORUMLAR (2)