Şehrin sokakları Şiiri - İlyas Kaplan

İlyas Kaplan
1451

ŞİİR


16

TAKİPÇİ

Şehrin sokakları

Ayaküstü yaşanıyor hayatlar.
Dostluklar ayaküstü başlıyor,
ayaküstü dile dökülüyor sevdalar.
Sözcükler yarım,
fikirler tarumar.
Hayâller kuruluyor çarçabuk, kestirmeden;
gerçekler uzaklarda,
umutlananlarsa bu “gerçekten” habersiz…

Ömürler akıyor şehrin sokaklarından;
kimi mesut, kimi derbeder, kimi bîçare…
Kimi avucunu vicdanlara uzatmış,
kimi ise gözlerini bu âlemden koparmış.
Annesinin elindeki çocuk,
vitrinlerde bir masalın kahramanı,
dalgın bakışlarla oturan ihtiyar bir amca,
tüm oyunları bitirmiş,
sahneden inmek için bekliyor perdeleri.

Yaşamlar iç içe,
yaşamlar girift;
aynı küre içinde bedenler bir arada,
hayatlar birbirinden değişik…
Müzik sesleri karışıyor birbirine.
Bir omuza yaslanmış
keman acısını akıtırken bağrından,
darbukanın ritimleri coşturuyor meydanı.
Kanat çırpıyor güvercinler
bir çocuğun avucundan serpilen yemlerine;
bir kısmı da konmuş minarelere,
şehre bakıyor.

*

YENİ güne Bismillah…
Doğan güneşe, esen yele Bismillah…
Defaatle bahşedilen hayatta,
yeni başlangıçlara merhaba!
Sema perdelerini yavaş yavaş aralarken
yarım kalmış hikâyelerin okunmamış sayfaları
sevinç, hüzün ya da umut saklar bekleyenin gönlünde.

Bilinmez ne yaşandı
karanlığın örttüğü bu kubbenin altında
geceler sır tutarken
kim bilir kaç hanede ne yaralar açıldı!?
Oysa ezelden hükme bağlanmış neticeler uğruna
bir çabayla tüketir insan
en büyük sermayesi olan ömrünü.

Yine de “tazeden bir Besmele” çekip
başlamalı hayata…
Minarelerden davet sesi yayılıyor şafaktan önce,
kâinat İlâhî kelâmla aydınlanıyor.
Rabbin üzerine yemin ettiği
fecrin rahmet, mağfiret ve bereketinden
nasibdâr olan,
fâni dünyanın hengâmesinde hakikat kapısını aralıyor.
Oysa rihlet mevsiminin yolcularıdır
her yeni güne soluksuz koşturanlar.

*

Zamanın ve olayların içinde bir isim,
bir hayâl olarak anılacak olanlar…
Bu idrake mazhar olan
üç beş adım yürüyor
bu davetin ardından
tezkiye niyazında zamandan sıyrılarak
kul olma maksadıyla.

Sakin denizin üzerinden hafif esen lodos
uğruyor sabahın mahmurluğunu atamamış mekânlara.
İnsanlar hızlı adımlarla koşuşturuyorlar
zamanın içinde bekleyen günlük rutinlerine.
Otobüsten inen metroya,
metrodan inen tramvaya…
Korna sesleri arasında adımlanıyor yollar.

Bir garip uğultu hâkim oluyor
geceden kalma dinginliğin ruhuna.
Garip bir döngü, mekânik bir eylem…
Çocuğu, genci, orta yaşlısı…
İnsan mı zamanın peşinden koşuyor,
zaman mı insana yetişmeye gayret ediyor?
Muamma…

*

Bir hız ki, başları döndürüyor.
Alârmlar bölüyor en derin uykuları,
en güzel düşlerin ortasında başlıyor hayatın koşturması.
Sabahları ocaklar çaydanlıksız,
sofralar garip,
kaşıklar bardakların başını döndürmüyor
tavşankanı çaylarda.

Kapanıyor kapılar hayatın başladığı saatlerde,
uğurlanmıyor gidenler dualı bir ağızdan
İlâhî Kelâmla örülmüş zırhlar içinde.
“Mutfakta tencereye düşmüyor bir kadının şarkısı”,
perdeler aralanıp eve giren güneşle
solgun çiçeğin renkleri hayat bulmuyor.

“Simitçi! Taze simit!” sesleri
korna seslerini dolaşarak taliplisine ulaşıyor.
Simitçinin pilli radyosundan
gurbet türküleri dinliyor kaldırımlar.
“Yurttan Sesler Korosu’ndan türküler dinlediniz,
şimdi sırada hafif Batı müziği var” derken
radyonun dalgasını değiştiriyor,
başka frekanstan
yine bir memleket havası yakalıyor.

*

Küçücük arabaya yüklemiş koskoca hayâlleri;
gökyüzünden bir kadın,
bir çocuğa umut topluyor.
Radyosu susmuş ama
o yine de almış diline
bir Rumeli türküsü,
hatıralarla sürüklüyor rızkının istikametine arabasını.

Dükkânlar kepenk açıyor:
“Selâmunaleyküm…
Bol kazançlar!” duasıyla.
Kazanmak üzerine başlıyor gün.
Rızkını kazanmak,
daha çok kazanmak,
mâkâm kazanmak…
Belki bilmediğimiz yerlerde
birileri arınmıştır yüklerinden bir dost,
bir gönül kazanmak olmuştur gayesi.

Bu kubbe altında maksatlar değişse de
değişmeyen tek gerçek,
“Hakk’ın rızasından başka
her şey gelip geçici”…
Bir bankın üstünde
ya da bir ağacın altında zamandan kopmuş,
bilinmeyen hikâyelerin zirvelerinden düşen
dünsüz ve bugünsüz bedenler
kuru birer yaprak gibi kıvrılıyor.

*

Soğuk taşlar üstünde sıcak bedenleri üşüyor.
Gövdeleri bir kütle,
ruhları bir kütle;
yıllardan kalma yükleri taşınmıyor hiçbir yere.
Alışmış bu hayatlara gözler,
yalnızca gölgeleri düşer yaşamlarına.
Bilinmez öykülerin mucipliğidir bir sır gibi
sokaklarda yaşanan.

Hızlı adımlarla birileri yürüyor yürüyüş yolunda.
Ayağında spor ayakkabı,
kulağında kulaklık ve elinde bir su şişesi…
Onlar sağlıklı yaşamın adımlarını atıyor,
yanındaki genç adamsa
avucundaki bozuklarla kuruş kuruş korkusunu sayıyor.

Gün yavaş yavaş tükeniyor,
bir göç havası hâkim şehrin sokaklarına.
İşportacı, boyacı topluyor tezgâhını.
Kepenkler çekiliyor
“Elhamdülillah” zikriyle.
Doymayan nefislerse hep en çoğunun peşinde.
Hayat böyle demek ki…
“Şükür” ya da “şikâyet”
rotasından yürüyor insanoğlu yolunu.

*

Yorgun bedenler adımlıyor yolları;
kiminin elinde kuru ekmek,
kimindeyse fiyonklarla süslenmiş janjanlı ambalajlar.
Bir ambulans geçiyor sokaktan acılı sesiyle,
kaç kişi duyuyor,
bilinmez.
Herkesin kulağı kendi sesinin peşinde…

Birer birer yanıyor evlerin ışıkları.
Perdeler çekiliyor yaşamların üstüne.
Gecenin ayazı parmakları, suratları kesiyor.
Gökyüzü kurşun rengi örtüsünü çekmiş üstüne;
ay şu günlerde kendisini gizliyor.
Bekçinin düdük sesi karanlığı yırtarken,
hızla koşan üç beş ayağın gümbürtüsü
sokağı arşınlıyor.

Ne rahmeti biter bu âlemin,
ne de zahmeti.
Anlaşılan o ki,
en büyük yük insana
yine kendisi...

Bitiyor bir gün
kazananı, kaybedeni, ağlayanı, güleni, doğanı
ve göçeniyle.
Bir yıl,
bir mevsim,
bir gün bitiyor.
Bitiyor da her şey,
insanın dünyaya olan meyli bitmiyor…

redfer

İlyas Kaplan
Kayıt Tarihi : 4.1.2026 23:10:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!