Kaybettiği anı hatırladığında,
kalbi önce durdu sandı.
Sonra acı geldi.
Yavaş değil…
bir anda.
Adı Zehra’ydı…
Ama kimse onun adını gerçekten bilmezdi. Çünkü herkes onun yüzünü bilirdi; hep gülümseyen, hep dimdik duran o yüzü… İçindeki fırtınayı ise kimse görmezdi.
Zehra, hayata hep erken uyanmış bir kadındı. Çocukken bile oyuncakları kırıldığında ağlamaz, sadece başını çevirip sessizce toparlardı. Sanki daha o yaşta öğrenmişti; ağlamanın kimseyi geri getirmediğini, kırılanın kendi kendine onarılmadığını.
İlk ihaneti ailesinden gördü. En güvendiği insanlar, en çok yaralayanlar oldu. “Sen güçlü kızsın.” dediler hep. Güçlü olmak istemediğini, sadece sevilmek istediğini söyleyemedi.
Sonra büyüdü. Kalbini açtı.
Karşısına çıkan ilk adam, “Seni asla bırakmam.” dedi. Zehra inandı. Çünkü inanmak istiyordu. Ama o adam, Zehra’nın en savunmasız anında başka bir kadının ellerine gitti. Zehra o gün aynanın karşısında kendine baktı. Gözleri kıpkırmızıydı ama dudaklarında hâlâ o alışılmış gülümseme vardı. Ağlarken bile güzel görünmeye çalışıyordu. Çünkü kimse onun acısını görmek istemezdi.
Gözlerimde tükenmeyen bir yangın,
Aldatıldım, içimde kırık bir çınar.
Beklediğim günler bir bir soldu,
Hasretime cevap yok, geceler dar.
Gittiğin gün gökyüzü çöktü üstüme,
Bir insan bu kadar sessiz nasıl gider?
Ardında bıraktığın boşluk kadar ağır,
Kadın:
Suskun sokaklarda yürüdüğüm an,
Gözlerinle başlar kalbimde zaman.
Bir bakışın yetti, yandı içim,
Bu dünyamı dar ettin, yürüdüğüm sokaklar artık bana yabancı, göğüm daraldı soluk alırken; her adımımda bir anı, her anıda bir sızı, dudaklarımda bekleyen suskunluğun ağırlığıyla ilerliyorum.
Bu dünyamı dar ettin, gece lambalarının bile bana küstüğü bir şehirdeyim; yıldızlarımı sayamıyorum çünkü hepsi seninle kayboldu, karanlık bir yağmur gibi içime işleyen pişmanlıkla ıslanıyorum.
Bu dünyamı dar ettin, nefesim daraldı hasretin kıskacında, kalbim her vuruşta daha derin bir yara açıyor; zamanın bile acısını hissettirir hale geldi bu yalnızlık, saatler bile suskun ağlıyor.
Deprem olduğunda saat kaçtı kimse hatırlamıyordu. Zaman, ilk sarsıntıyla birlikte durmuştu zaten. Bir ev vardı az önce; içinde gülüşler, yarım kalmış cümleler, sobanın üstünde unutulmuş bir çay… Sonra bir ses geldi; yerin içinden kopup gelen, duvarları değil kalpleri parçalayan bir ses.
Ve her şey çöktü.
Şimdi hastanenin önü kalabalık ama sessizdi. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Çünkü burada umut da fısıltıyla yaşardı. Kimse “öldü” kelimesini ağzına almıyordu. Herkes “henüz çıkmadı” diyordu. Henüz… O kelimeye tutunuyorlardı.
Bir kadın vardı, elinde bir mont. Kimin montu olduğunu bilmiyordu belki, ama bırakmıyordu. “Üşür” diyordu, “çıktığında üşür.” Oysa çıkanların çoğu artık üşümüyordu.
Enkazın başında bekleyenler vardı asıl. Hastane önü sadece sonuçtu; asıl acı betonun altında başlamıştı. Orada saatler geçiyordu, dakikalar değil. Bir ses duyulduğunda herkes nefesini tutuyordu. “Ses var!” dendiğinde kalpler yeniden atmaya başlıyordu. Sonra sessizlik… O sessizlik, bağırmaktan daha acıydı.
Oğuzhan’ın nefesi doldu bozkura,
Yiğitler yürüdü inançla dura.
Aşkına esir düştüm.
Bunu kimseye anlatamadım. Çünkü insan esirliğini anlatırken utanır. Sevmek diye başladığım şey, zamanla içimde bir yas hâline geldi. Sen hayattaydın ama benim sevdam sanki çoktan toprağa verilmişti.
Ben seni severken,
içimde bir şeyler yavaş yavaş öldü.
Ne bir anda,
O artık beklemeyi seçmiyordu.
Beklemek onu seçmişti.
Gelmeyeceğini biliyordu, buna rağmen her sabah aynı acıyla uyanıyordu.
Uyanmak bile bir hatırlatmaydı:




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!