Bak yine acem şahı öldü sabaha karşı.
O da öldü tüm dünyanın kahrını çeke çeke.
Yenildi, ezildi, eksildi kendinden bile isteye.
Dindi nefesindeki sıcaklık,
Tek dostu vardı: yüzündeki kırışıklık.
Bir tek o kaldı, bir ömür fotoğraf, bir yığın kitaplık…
Gitti, adını ardında bırakarak.
Bir ömür taşıyalım bu cefayı, bir ömür yaşayalım diyerek.
O da bilmez miydi sanırsın, ne güzelliktir yaşamak.
O da bilirdi elbet bir yerlerde satır satır okunmak,
Hissedilmek, anılmak…
O da bilirdi merhamet mizanını kalbinde taşımayı,
O bilirdi gerisi, bir avuç bataklık…
Bir öfkelenirdi eskiden, koca dünyayı taşıyarak.
Yorgun, bazen suskun bazen de üzgün…
Seyrederdi tepeden geçeni, geçen zamanı.
Kardeşlerini bir bir toprağa gömmekti tek acısı.
O da bilirdi ne kederli bir şarkıydı orta yeri.
Ne sitemkar ne hüzünlü bir mısradır sabahın beyazına uyanmak.
Tam şu anda.
Dövülsün ayaklarım, elim, kolum, bacaklarım.
Dövülsün de anlasın bir gün beni yalnız bırakacağını,
Satacağını…
Benden kopamayan bu bedenle bir gün yabancı olacağımı.
Anlasın kıymeti yok hiçbir benden olmayanın.
Ne demekti hiçlik? Bir sarkaç gibi sallanarak.
Bir yaprak gibi sarhoşça yalpalanır, kuru bir kökte.
Bir katil gibi korkak, bir korkak, bir korkak,
Şimdi istesem sizden, bana onu getirebilir misiniz?
O yalnız sefiri, geri verir misiniz bana acıyarak ?
Benim gibi rezile.
Benim gibi acize.
Uyu şahım kabrinde, uyu da yerinde.
Sen varken neyse, odur senden sonra kalan ney de.
Ne desen de, hasretler yaşatır bizi, umutlar…
Aslında söylediğim şu benim: sana yakışan bu.
Sana yakışan ölmekse o da muhterem bir günde.
Yine de affet beni şahım, gözümün önünden geçtin.
Kaçmaktı benimkisi, dayanamamaktı.
Bir yemeğe surat asmaktı, kendimi hâlâ çocuk sanmaktı.
Susup konuşmamaktı benimkisi.
Aldın ve gittin o koca yaşından öteye kurduğun hayallere.
Yalnızlığa da yüz çevirdin en sonunda.
Bu benim kaderimdir derdin, bir zaman.
Sonra kaderine de küstün, küstürdüler seni canavar ordusu.
Ant olsun sen rahat uyu
Sen rahat uyu seni rahatsız edemeyecek kadar uzaksın artık.
Seni anamayacak kadar uzaktasın onlardan.
Sen benim şahımsın, acem şahım…
Hani senden habersiz başını çıkaramayan çiçekler vardı ya.
Ağaçlar sana selam verirdi tepelerde.
Hani çocuklar senden isterdi haçlığını ya.
Sen hâlâ öylesin şahım.
İki yol; ikisi de ağlamaklı,
İkisi de anlamlı.
Biri mavi, biri kırmızı…
Biri cennetten haber verir, ufuk gibi.
Biri cehennem kızılını taşır künyesinde.
Ama sen mavi de yürü şahım, sana atfedilen mavidir.
Şimdi hiçbir mavi bu kadar anlamlı olmamıştı.
Senden sonra nar çiçeği de yalnızlık çeker.
Kuru bir ot kalır gövdesizce.
Hele o baston tek yürür mü sence ?
Dik durur mu merdiven korkuluğunda?
Asla! Kavramaz bileğini kimsenin o köstekli saat.
Oturduğun o sandalye kimseyi ağırlar mı,
Ağlamadan?
O balkon havası sensiz eser mi yolunu kaybedip,
Yalnız başına okunur mu ezan, hutbe seni anmadan,
Hepsi senin için yaşardı şahım, sen vardın diye.
O bayram sabahı sensiz geçer mi şimdi?
Mutluğun yoludur adına niyetlenmek,
Kimsesizin gözlerinden seyretmektir dünyayı.
Şimdi o cevherler de yetim kaldı.
Biz onlara, onlar da bize emanet.
Sen, bana hakkını helal et.
7 NİSAN 2023
Veysel Acet
Kayıt Tarihi : 9.3.2026 06:29:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Gerçek bir olay




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!