1994 yılının Ekim ayında, Sinop kentine bağlı Boyabat ilçesinin Binerli Köyü'nde yaşama katıldı.
Dudaklarında bir Meryem Ana susuzluğu:
Tuz
Bin dokuz yüz yetmiş dokuz Vatikan'ında
Öldürülen Bağdat'lı gastecinin gözlerine
Yansımaktaydı kül mavisi gökyüzü
Ki süzülen tutuşkan güvercinlerin ahlaksız ötüşlerinde
Güvercinölüsü mavisiydi sağlık ocağı duvarı
Ve
Dökük sıvasında patlıyordu Cezayir güneşi.
Kraft kâğıtta mavi bakan paltolu Atatürk haricinde;
Üç kişiydik;
Mavi önlüklü kadın,
Mezolitik çağdan kalma taşa vururken devâsâ Millennium Güneşi:
yirmi birinci asr şafağının
bu sefil,
bu çetrefil
ve bu atlassabahı sarısı
atmosferinde;
Tanrılar, bizi kutsardı sarı papatyalar açtığı vakit baharında bu coğrafyanın ve ben, eski bir Kürdî lisandan kalma otuz üç âyetlik aşkın sûresini gözlerinin el-cezireh siyahında hatmederdim ki, gözünün kutsiyeti üzerine süryanî şarabı içen bir hâtibim bugün; Mardin kerpiçlerinde patlayan Kâbil güneşini seyret sevgili, ve seyrettiğinde güneşini Kâbil'in; gözlerimdeki ateşgâhların, ziggūratların, tapınakların Grekia, Anatolia, Kurdienna semalarındaki ilahîlerini dinle; sesimi duyacaksın Antakya'nın eski bir Patrikhanesinde ve heybemi bulacaksın Haleb'in bir hurma sedirli Mescidinde..
Duvarlar;
Yalnızlığın suçunu üstlenen
Kader mahkûmu dört garibandı...
Öyküler okumalıyım sana Ferda,
içinde papatyaların, kuzuların, çocukların kurban edilmediği;
Rapunzel'in hapsedilmediği,
Pamuk Prenses'in ölmediği,
Kibritçi kızın ısındığı,
Alice'in kaybolmadığı
Ve halafî güneş, yakıyordu tuğlalarını kadim Endülüs'ün,
gözlerimde kızardıkça argonî günbatım
acı bir Cezayir tütünü sarıyorum saman kâğıda
ki seni kahırrengi tüteyim
ağır ağır sindireyim zerdüş sarısı gömleğime,
tenime..
Otuz iki bin kilometre uzakta bir ayna parlamakta
Yansır beyazına gömleğimin zerdüş sarısı ışık
Sakalımda günahkâr Pers kraliçesinin şehveti
Uzakların yaklaşamayan ufkunu görüyorum
Ve gözümün bebeğinde
Ziggurat tapınaklarının tuğlalarını parlatan güneş, gittikçe büyüyor
Yıkılmış imparatorluğumun barut tüten molozlarından
sesleniyorum sana, Roza;
Zerdüş sarısı gömleğimde kan pıhtısı
ve dudağım' tuzunda
şarabaçalar tütün;
tükürsem kendimden parça düşüyor,
Döşümde dört bin yıllık millenium aynası parıltısı
ve ısıltısı Ahriman'dan kalma
cihangir rüzgârın höllüğünde yürürken
görür gözbebeğim kafatasıma mıhla kazılı hayatın tılsımını:
"Ey Khoda, to men hesti”




-
Renas Burhan Demircan
-
Azad Admisch
Tüm YorumlarTeşekkürler sevgili dostum.
Yeni şiirleri 4 gözle bekliyorum sevgili dostum