Toplandı bir odada büyüklerim
yumuşak koltuklarda kalçalar rahat
ve gürül gürül kalorifer kazanı
usul okşadı yüreklerini sıcak
bastı ağır bir rehavet.....
derken;
dedi içlerinden biri
..
Geçmişten günümüze, şairler değişik politik ve ideolojilik düşüncelere bölünmüşlerdir.
Bu bağlamda; sizce şiirin dini, mezhebi, politik görüşü olur mu?
_________________________
_________________________
..
Birinci Dünya Savaşı başlayınca Ermeni komitecileri,bir isyan çıkarmak için, özellikle Rus ordusunun ilerlemesini de göz önüne alarak balkanlarda uygulanan senaryoyu uygulamaya çalıştılar.
Osmanlı yönetimi kedilerine balkanlarda uygulanan TEHCİR kararı alarak,tüm savaş olan bölgelerden buna uyulmasını emreder.Ermenileri saklamaya çalışan diğer Anadolu halklarına da ağır cezalar ön görür.Özellikle Suriye ve Lübnan’a göç ettirilirler.
Ermeniler geri dönecekleri düşüncesiyle evlerini kilitleyip anahtarı komşularına teslim ederler.Çoğu da değeli eşya ve paralarını gömerek yola çıkarlar. Yola çıkanların çok azı Suriye ve Lübnan’a varabilir.Büyük bir çoğunluğu yolarda ölür.Bura varabilenler batı devletlerini haberdar ederek Osmanlı topraklarını terk etmek için onların yardımıyla dünyanın dörtbir tarafına dağılırlar. Sonuçta Anadolu topraklarından dünyanın her tarafına savrulmuş Ermeni diasporası ortaya çıkar.
Tehcir hareketi esnasında ölenlerin ve tartışılan rakamlar trajediyi yeterince ortaya koymaktadır.Ermeniler 1,5 milyon insanlarının öldüğünü söylerken karşı taraf zaten nüfusun bu kadar olduğunu söylerken doğru söylemektedir.Fakat kaç kişi öldü diye sorulduğunda ise aydınım tarihçiyim diyenler yüzsüzce kaçamak cevaplar vermekteler.Hemen salgın hastalıklar komedisine baş vurmaktalar.Geçek iki tarafında aydınlarının ortaya çıkardığı rakam ise 500-600 bin civarındadır.Rakam bu olsa dahi bu bir kırımdır.Çünkü nüfusun üçte biri civarındadır.
Türk tarafının salgın hastalık edebiyatına baktığımızda ise ayakları havada bir varsayım olarak kalmaktadır.Çünkü aynı dönemde tarihler bir salgın hastalıktan bahsetmemektedir.Eğer gerçekten salgın hastalık yaşanmışsa neden sadece tehcire tabi olanlar ölmüş.Elbet savaş dönemleri her türlü salgını barındırabilecek ortamlara sahiptir.Fakat hiçbir tarihçide böyle nota rastlanmamaktadır. Tarihteki en büyük salgında 16. yüzyılda İngiltere de yaşanan veba salgınıdır ki bu kadar büyük boyutlarda değil. Düşünün sadece Çanakkale savaşlarında Osmanlı ordusundan 200 bine yakın insan ölmüştür.Doğa koşullarından dolayı ölmüşse acaba doğa olayları sadece Ermenileri mi öldürmüştür.Tüm bu doğa ve salgın hastalıktan dolayı Müslüman nüfus içinde yüzbinlerle ifade edilen bir ölüm olayından bahsedilmezken salt Ermenileri kıran bu salgının açıklamasını çok aydın resmi tarihçilerimiz yapmak durumundadır.Diğer yandan soğuk yüzünden ölmüş olması da düşünülemez.Çünkü Allahuvekber dağlarındaki gibi bir ortam ve bir hareketsizlik söz konusu değildir. Tehcir edilen bu insanların güvenliğini sağlamak yönetime düşmektedir ve heran bir yerleşim merkezine ulaştırılabilirdi. Onun içinde iklim koşulları da ayakları havada bir tez olarak durmaktadır.
Ermeni tehcirindeki ölümlerin en büyük nedeni devletin resmi politikası olmamasına rağmen daha öce de belirtildiği gibi balkanlarda Türklere uygulanan ve devlet içindeki bir kurumun gayri resmi bir kırım politikasıdır.Bu güç itaat ve terakki içindeki ve Enver paşanın kontrolünde olan Teşkilat-ı Mahsusa dan başkası değildir.Bu anlatılan yüzlerce olaydan da anlaşılmaktadır.Durumdan vazife çıkaran bir çok yerel çete saldırılar yapmıştır.Çocuklar yola dayanamaz diyerek alınıp belirsiz yerlere gönderilmiştir.Kurtuluş savaşından sonra Karabekir diye yetiştirilen yetimlerin çoğunun Ermeni çocukları olduğu saklanamaz bir gerçektir.
Osmanlı meclis mebusanın ilk üyelerinden olan ve taşnak partisi üyesi olan Vartkes devlet içindeki böyle bir çete tarafından öldürülmüştür.Ermeni isyan hareketleriyle bağı olup olmadığı bilinmemektedir.Tehcir ile beraber Erzurum dan yola çıkan kafileye dahil edilmiştir.Kafile yolda durdurulmuş Ahmet ismindeki bir çeteci mebus olan ZOHRAB ve VARTKES’i kafileden ayırmış öldürüleceğini anlayan Vartkes cesur bir tavır sergilemiştir.Hiçbir resmi sıfatı olmayan Çerkez Ahmet iki mebusuda kafalarını taşla ezerek öldürmüştür.Hiçbir rütbesi olmayan bu çeteci yüzbaşı ve binbaşılara da kafa tutmaktadır.Teşkilatı Mahsusadan olduğu sonradan açıklanmıştır.Sürgünleri götüren terenden O zaman Suriye de kafileyi karşılayan Cemal pasa VARTKES’in kafilede olmadığını görünce durumu soruşturup Çerkez Ahmet’i suçlu bularak kurşuna dizmiştir.
..
11 Eylül öncesinde Amerika’nın durumunu incelediğimizde ekonomik ve siyasal-sosyal açıdan bu ükenin geleceğine yön veren egemenlerin yönetmede büyük zorluklar ve engellerle karşılaştıklarını görmemek için at gözlüklü olmak gerekiyor.
11 Eylüle gelmeden önce ülkedeki ekonomik büyüme yavaşlamış ve adeta dibe vurmaya yakın bir duruma gelmiştir. Buna bağlı olarak işsizlik adeta tavan yapmış, bir biri ardına ekonomiye istidam yaratan şirketler ya iflas etmiş yada iflasla karşı karşıya kalmıştır. İş gücü oranında kısıtlamalara gidilmiş ve işten çıkarmalar yüksek boyutlara ulaşmıştır.
Bunun karşısında giderek yükselen sosyal muhalefet daha fazla sömürü ve kardan başka birşey görmeyen büyük sermayedarların ve onların piyonu olan siyasetçilerin uykularını kaçırmaya başlamıştır. Bu yükselen muhalefet özellikle yüksek öğrenimde taban bulmuş, herkese iş, yaşanabilir bir ücret, genel sağlık sigortası, evsizlik sorununa çözüm ve idamlara son verilmesi gibi konular dar çerçeveden çıkarak daha geniş kesimlerin gündemini oluşturmaya başlamıştır.
ABD yi yönetenler oldum olası büyük sermayedarlarla tarihi boyunca hep iç içedir. Büyük sermayedarların onayını almayan hiçbir siyasetçinin seçilme şansı nerdeyse yok gibidir. Kısaca ABD tarihine baktığınızda yüzde doksan oranında seçim kampanyalarında daha fazla para harcıyanların seçildiğini görmek mümkündür. (Obama da bunlara dahildir) Bundan dolayıda seçilen siyasetçiler büyük sermayenin emrinde olmak zorundadır.
..
NEDEN KUVVA-İ MİLLİYE
--Her Milletin iç ve dış düşmanları elbette olacaktır. Bu düşman bazen Soğuk, bazen Sıcak Savaş taktikleri ile ortaya çıkacaktır. Bu düşmana karşı koyacak Milli Kuvvetlere her an ihtiyaç vardır. Çünkü “Su uyur, düşman uyumaz” da ondan... Düşman uzun zamandır Soğuk Savaşla Haçlı Seferlerini sürdürürken, günümüzde yeniden Sıcak Savaş'a dönmüştür.
--Biz hep “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” dedik. O günün şartlarına göre Atatürk'ün bu sözünü ele almak gerekir. Yedi Düvel ile savaşarak üç kıtadan, küçücük bir Anadolu'ya sıkışan, yorgun bir milletin yeni bir savaş yerine, toparlanıncaya kadar bir süre barış istemesi gerekirdi. Atatürk de bu şartlarda bu sözü söyleme gereği duymuştur. Sonsuza kadar “Yurtta sulh, Cihanda Sulh” dememiştir. Hatta biz bu SULH işini o kadar ileri götürdük ki; “Yurtta Sus, Cihanda Sus” maya kadar vardırdık. Yurtta ve Cihanda Sulh veya Barışı kim istemez ki?
--Adam kendini “Tavuk Yemi” zannedermiş. Tavukları görünce hep korkar kaçarmış. Adama;
-“Yahu sen insansın, sen Tavuk Yemi değilsin, kendini insan olduğuna inandırmalısın.” diyorlar. Adam;
..
Onur BİLGE
Mutluluk, bir can yoldaşına sahip olabilmekti. Gözlerinden sevgi masalları okumak, yüreğinin atış hızını, nabzında duymaktı. Bir an için de olsa göz göze gelince; bakışlarında, gereksinim duyulan ışıltıyı görebilmek, aynı şekilde cevap verebilmekti.
Önce bir solukta okunan romanların heyecanıyla varlığıyla sabahlamak, sonra bilekler tutmaz, gözler seçemez oluncaya kadar öyküsünü yazmaktı.
Sanki ruhlar yaratıldığında, Kal-u Bela’da yan yana düşmüş kişilerdik. Oralardan tanıdık, ta oralardan bildik... ‘Ezeli Aşinam’ diyordum, içimden ona. Sanki ta o zamandan seviyorduk birbirimizi. Fakat yeryüzünde, melankoli halinde görünmekteydi. Yani kara sevda...
..
Tanklarını ipsiz saldılar sokaklara generaller
Kuduz bir köpek gibi dolaşmakta ağzında salyasıyla
Mahalle mahalle kuşatıldı bütün bir vatan
Bir eylül sabahını buladılar kana.
Delikanlılar alındı önce karakollara
Sonra analar ve babalar
..
Oxford vardı da biz okumadık mı? Aforizma tanısal sözü, genel bir toplumsal politikaları eleştirme olaraktan, toplumların kadersi ve özgürlüksü yapısını belirlemesi açısından; olabildiğince gerçekçi ve tesbiti, bir yaklaşımdır. Neki, kişi bazlı eksiklik ve davranışlarınızı olumlamaya bir açıklama da yaparsınız. İşte o zaman durumunuzu açıklama ve halinizi mazeretli kılma bağlamında kendimize, dayanak temel söz yapmayı düşünürüz.
Oxford vardı da biz okumadık mı! Bu söz, toplumdaki yapısallığı açıklamada gösterdiği yansıma belirmesi kadar, kişisel eksiklerimizi haklı kılışın da savunmasını, aynı doğrulukta sürdürür değildir.
Özgürlük ve kader, birbirine bağlı, birbirini açıklar sözcüklerdir. Özgürlük toplumsal gücün bir var ediş belirmesidir. Toplumun bu belirmesi; okul, hastahane, laboratuvar ortamı, yol olarak sizden önce sizin çevrenizde gerektirilmişse; okumak, tedavi olmak, laborant olmak sizin zorunlu kaderinizdir. Özgürleşmeniz, kader olarak gerçekleşir. Kaderiniz de sizden önceki gerektirilmiş bir olanağın, yani özgürlüğün şimdi kazaen kullanımı olur çıkar
Böylece özgürlük ve kader nüans farklarının orjinden bütünler açı yansıması nisbetinde ayrılarak, kendi açısal tarama alanını; birbirini aynı orjinin açı yapan ışınları gibi destekler, yol aldıkça genişletirler. Şimdi özgürlük olarak var edilen, zaman geçince sizden sonraya olanak, kader olarak doğmaktadır.
..
Bu şu demek, Toplumsal talepte üretişler vardır: 1-Toplumsallık demek, bizim dışımızda, bize göre olmayan bir nesnellik var demektir. 2- Bu nesnelliği bizler anlayıp tekrar yasallığı egemenlikle oluşturup gerçekleştiririz. 3- Bu bilgi ile nesnellikleri uyuşturup, amaçlı eylemle yaşama gereklerimizi sağlayışımız vardır.4-Bunu da, Ali'nin Veli'nin olmayan, ama müdahil oldukları, toplumsal emekle ve emeğin bağıntı ve iliş kinliğiyle oluşturabiliyoruz. 5-Toplumun üretim biçimi ve toplumun örgütlenmesi, karşılıklı etkileşimin, zorunlu bağlantılı ve somuta uygun düzenlemesi var demek. Toplumun üretim biçimi ve toplumun örgütlenmesi; toplum-insan; insan-doğa; insan -insan; insan-kurum; insan-araç ilişkileri ile karşılıklı etkileşimden olan üretimi, ortaya çıkmaktadır. 6-İnsan ancak toplum içinde, karmaşık emekle üretir. İnsan ancak ve ancak yalınızca toplum içinde köklü ve süren bilgi ve bilimini (öznellik) üretir.
Yani uçak yapımının ortaya konmasında, binlerce kişilerin birbirine bağımlı geliştirdiği on binlerce, emek aşaması ile yine onbinlerce bilgi ortaya koyması ile olur. Bir uçak yapımı için, bir insanın bilemeyeceği, tek başına yapamayacağı yetmiş bin ayrı işlem, madeni cevherden, arıtıma; arıtımdan kullanılır ürüne değin karmaşık emek, hüner, bilgi ve bunlara uygun, üretim aracı gerektirmesi bağımlılığını ön şart koşar. Toplumsal gücün, birey gücü olmayıp, bireyden bağımsız olduğunu biliyor muydunuz? Bu da ancak ve ancak; toplumla ve toplumda var olur. Toplum ve toplumsal emek kişisellik değildir. Hak ve özgürlüklerimizi sağlayan toplumsal emektir. Yanılmalar bu bilmezliklerden toplumsal bilincin olmazlığından saptırılmış inançsal tutumlar hak ve özgürlük diye körü körüne tartışılmakta. Üretimleriniz, üretimin tüketim zincirlemesi örgütlenmesi ve toplumsal emeğin; üretilme biçimi, bireysellik olarak siyasetle geliştirilir.
Bu üretimler, bu bağıntıları sağlarsa, toplumsal talep konusu olur. Yani uçak yapmanın koşulu, binlerce kişilerin, birbirine bağımlı geliştirdiği, on binlerce, emek aşaması ile ve onbinlerce bilgi ortaya koyması ile ancak olur. Bir uçak için, bir insanın bilemeyeceği, yapamayacağı, yetmiş bin ayrı işlem; arıtım, emek, hüner, bilgi ve bunlara uygun üretim aracı zorunlulukları bağımlılığı vardır. Toplumsal güç dahi, bireyden bağımsız olup, kendini geliştiren adeta dev bir sistemler organizmasıdır. İçinde canlı ve cansız yapı vardır. İkisi de tolumda gelişmek zorundadır. Canlı yapının gelişmesi, nesnel yapı ile nesnel yapının gelişmesi de, canlı yapı iledir.
Bu da ancak ve ancak TOPLUMLA olur. Toplum ve toplumsal emek kişisellik değildir. Halka aitlik (halksal) hiç değildir. Yanılmalar, kör dövüşleri, bu bilmezliklerden toplumsal bilincimizin olmadığından doğuyor. Üretimin tüketim zincirlemesi, örgütlenmesi ve toplumsal emeğin üretilme biçimi, bireysellikle bağıntılaşma gerçeklenmesi, siyasetle, politika ile geliştirilir.
..
Atatürk’ten sonra Türkiye’nin kurtuluş yolunu ilk gösteren Cemil Sait Barlas oldu
Babamın bana anlattıklarına göre her sabah kalkar kalkmaz önce yıkanılır, paklanılır, traş olunurdu Yozgat Hapishanesinde. Sonra en güzel giysiler giyilirdi. Ütüsüz gömleği ve pantolonu olana rastlanmazdı. Sonra okuma faslına geçilirdi. Önce gazeteler gözden geçirilir, sonra önemli kitaplar sırayla sesli olarak okunurdu.
Öğleden sonraları da dil derslerine başlanırdı. Öğretmenleri Cemil Sait Barlas’tır dil derslerinde. Bu imrenilecek düzen içinde yaşamayı oradaki herkese Cemil Sait Barlas öğretmiştir. Gerekçesi de şudur.
“Bugün belki bizi ziyarete hiç kimse gelmeyecektir. Belki bizim topluluğumuz dışında bir insan önüne çıkmayacağız. Öyleyse kendimize gösterdiğimiz bu özen kime? Bu özeni kendimize göstermeliyiz. Çünkü bizler insan olarak herkesten önce kendimize saygı göstermek zorundayız. Önce kendimizi sevmeliyiz. Kendimize sevemezsek başkalarını hiç sevemeyiz. Kendimizi sevmeyince yaşamamızın bir anlamı olmaz ve yaşama tutkumuz azalır...”
Ah, keşke benim babam olsaydı Cemil Sait Barlas! Ve ah keşke Mehmet Barlas’ın babası olmasaydı o! .. Nedenini mükemmel bir babaya sahip olmanın kıskançlığı olarak algılayabilirsiniz. Ama aslında genelde herkesçe bilinen başka nedenleri de var. Bunu şimdi benim burada açıklamama gerek olmadığını düşünüyorum.
1905 yılında Gaziantep’te doğdu Cemil Sait Barlas. İyi ki de doğdu. Çünkü onun büyüyünce bu ülkeye vereceği büyük hizmetler olacaktı.
..
Su Gibi_Sizi tanıyoruz ama yinede bizlere kısaca yaşam hikâyenizi anlatır mısınız?
Özer Genç_
İstanbul'da doğdu.(1953) Trabzon Maçkalı bir babanın oğlu olarak..Aile geleneğinden gelen halk müziği ve horon ortamında yetişti... İlkokuldan sonraki tüm eğitim hayatı boyunca, bir yandan da çeşitli işlerde çalışmayı sürdürdü. Vefa Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'ni bitirdi. 1980 öncesi Vatan ve Politika gazetelerinde çalıştı.
Askerlikten sonra özel sektörde çalışma yaşamını sürdürdü, emekli oldu ama çalışmaya devam ediyor.
Çeşitli kurumlarda bu halkoyunları ile ilgili etkinliklerde yer aldı. Festivallere katıldı, halkoyunları eğitmenliği yaptı. Bilim ve teknoloji, tarih, felsefe, sinema, müzik başlıca ilgi alanları oldu. Şiir ve öykü yazıyor. Toplumcu gerçekçi sanat anlayışını benimsedi. Şiirleri çeşitli dergilerde yayınlandı. Fatih Halkevi'nde yöneticilik yaptı ve kültür sanat çalışmalarında yer aldı (1970 -1980)
..
İnsanların ön yargıları kuvvetlidir. Kuvvetlendirilmiştir. İnsanlardaki ‘tembellik’, kolaycılık yanları buna yatkındır. İnsanoğlunun en tehlikeli virüslerinden biri… Bu zaafından dolayı kontrolü başka ellere kolaylıkla geçebiliyor.
Egemen din hangisi ise ona göre diğer dinler düşmandır…
Egemen milliyet hangisi ise, diğer milliyetler ona göre düşmandır.
Egemen tarikat hangisi ise, ona göre diğerleri düşmandır.
İnsana boyun eğmek öğretilmişse boyun eğmeyenler düşmandır.
Toplum kadını kapalı olarak tanımışsa, açılınca ahlaksızlıktır.
Yönetici güçler, ilk çağlarda insanları kontrol edebilmek için koydukları kurallar, zamanla işlerine yaradığını görmüşler bundan kendileri için çıkar sağlamaya başlamışlar. Medenileşme, uygarlık gibi cilalı sözler arkasına sığınarak bu kuralları, kendi işlerini kolaylaştırmak için kullanmaya başlamışlar. Bunlar zamanla insanların beyinlerinde maddeleşen önyargılara dönüşmüş…
..
Ulu Önder Atatürk' ün ölümü üzerine söylenenler derlenerek, aşağıda sunulmuştur.
(1922'de Türk ordularının zaferi neticesi Anadolu'daki emelleri gerçekleşmeyen İngiltere'nin Türk düşmanı olarak bilinen Başbakanı Lıoyd George, Parlamento'da kendisine yöneltilen suçlama ve tenkitleri şöyle cevaplandırmıştır) :
'Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi.
(D. Lloyd George, İngiltere Başbakanı, 1922)
..
EVET, BOYKOT veya HAYIR konusundaki kararı bu kadar ciddiye almamıştım.
Daha doğrusu, referandumu ciddiye alacak kadar bir kazanım veya kayıp görmediğimdendi bu kayıtsız tavrım. Ama yapılan öfkeli tartışmaları görünce, sandığım kadar önemsiz olmamalı bu iş diye düşünmeye başladım. Ben bu anayasa değişikliğindeki kazanımı, emekliye verilen 20 TL’lik zamla ölçmüştüm. Ha almışım ha almamışım diye es geçmiştim. Ancak YAŞ’taki ve muhalefet partilerindeki öfkeleri görünce ciddi olarak düşünmeye başladım.
Bir de sosyalist ve demokrat olarak tanıdığım arkadaşlarımın tavrını değerlendirdikçe aklım uçuklamaya başladı. CHP ve MHP yi anlamaya çalışıyorum. İllegal örgütlenmeleri olan Ergenekon çetesi savunucuları olarak bu işle görevliler. Suçları ortaya çıktıkça prestijleri sarsılacak, itibar kaybedecekler. Ya sosyalist cephede olanlar (önemli bir kesimi kendilerine sosyalist demekten çekiniyor…) demokrat olduklarını iddia edenler. Sadece AKP karşıtı olmaktan mı kaynaklanıyor HAYIR veya BOYKOT demeleri? Yoksa Kemalizm’in şah damarı orduyu ve cuntacı aydınları koruma ve kollama görevleri genlerine işlemiş olmaktan mı kaynaklanıyor bu görev? İnsanların içinden geçen treni kavramak kolay değil.
HAYIR veya BOYKOT’ un gerekçelerini özetlersek:
Birincisi; Emperyalizmin oyunu olduğu gerekçesiyle boykot tavrı, ya emperyalizmin ne olduğunu bilmiyor arkadaşlarım, ya da ordu ile emperyalizmin ilişkilerini, ordunun misyonunu… Emperyalizmin dünyada oynadığı oyunları hangi güçten alıyor? Ordudan, paradan ve uluslararası sermaye örgütlerinden… En büyük güç de ordu. Bu da sadece ABD ordusu değil. Azınlığı ABD’den ve gelişmiş ülkelerden. İnsandan çok teknoloji ile katılıyorlar, emperyalizmin zengin ülkeleri. Asker çoğunluğu ise az gelişmiş ülkelerden, bunların içinde en güçlü olan ordu da Türk ordusu. Dünyadaki her savaşa da 60 yıldan beri sürülmekte… Yani her halükarda emperyalizmin boyunduruğunda… Bu yeni bir şey değil… Bu gün üretim kaynaklarının %65-70 şini uluslar arası sermaye kontrol etmekte… Bu kimin sayesinde? Şimdi savunulan Kemalist ordunun… Sanki yedi yıldır bu duruma gelmişiz gibi davranmanın neresi temiz politika? Yalnızca uygulanan sıkıyönetim, OHAL bölgeleri ve darbelerle onbinlerle ifade edilen ölümlerin, yüzbinlerle ifade edilen işkencelerin kayıpların sorumluluğu bu ordunun değimli? Şimdi hepsi devleti savunduk. Emir tepeden geldi demeye başladı.
Ya bilinçli olarak siyasi kararınızı verdiniz ve şimdi kendinize temiz bir gerekçe arıyorsunuz, ya da gerçekten bunları unuttunuz.
Felsefede acılar çabuk unutulur diyor acaba doğru mu? Unuttunuz mu?
..
Hep sevmişimdir Yaşar Özen’i. Tarafından sevildiğimi de düşünmüşümdür hep. Sanmam ki benim sevdiğim kadar çok sevebilsin o da beni... Örnek olarak almıştım kendime bu güzel insanı. Özenmişimdir hep çabalarına, çalışmalarına, yazılarına...
Herkes gibi ben de Gaziantep’in yerel gazetelerindeki yazılarından tanıdım onu. Halkevimizin Güney Postası Gazetesine kadar uzanır mıydı yazıları? Sanki oradan da Gaziyurt’tan da anımsar gibiyim.
Kentimizde en uzun süreli yazdığı tek gazete yerel Sabah olmuştur, bu kesin. Yıllar yılı o gazetede yazmaktan şaşmadı hiç. Ta ki son zamanlara kadar. “Bir ömür, aynı gazetede nasıl geçer, bu ne güzel sadakat örneğidir” diye düşünürken nazar değdi. Bu yaz ansızın, o gazeteden koptu Yaşar Özen.
Uzun yıllardan sonra, benim de “Güzel Gazianteplilerim”in bir bölümümün yayınladığım Ekspres’te görmeye başladım yazılarını. Halil Zor arkadaşımızın gazetesidir Ekspres. Bu gazetede paylaşabildi Özen ağabey okurlarıyla en içten düşüncelerini, sansüre uğramadan.
Sonra ansızın oradan da topladığını görüyoruz göçünü. Bundan sonra bir süre Hakimiyet’te yazacaktır ustamız. Sonra ne akılsa, dünya görüşünün asla bağdaşmadığı biri tarafından çıkarılan “Doğuş”ta rastlıyoruz imzasına.
Aslında ulusal gazetelerimizden birinde yazmayı çoktan hek eden iyi bir yazardır Yaşar Özen. Neden olmadı bilemem. Bu da bir şans işi zahir.
İlk, orta öğrenimini Gaziantep’te yaptığını biliyorum. Daha bu yıllarda yerel gazetelerde yazmaya başladığını da biliyorum. İstanbul Erkek Lisesinden sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsünü bitirdiği, aynı üniversitenin Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünde okuduğuda bilgilerim arasında yer alıyor.
..
88]Siyasetlerin toplumsal politikalar sunması yerine; halka: 'ne olursan ol, gel' politikasıyla, sosyal halkçı mantığın hoşgörü olan anlayışlarını, toplumsal mantık anlayışların yerine koyaraktan çağırışları yerlerini aldı! Bu mantık içinde, sosyal demokrat bir politikaya, bir kapitalist bir şeriyatçı; kendisi dışındakini batıl sayan anlayışlar, nasıl destek verecekti? Siz onların politik tercihlerini mi sağlayacaktınız, yoksa onlarla uyuşmaz olan sosyal adaletçi politikaları mı yerine getirecektiniz?
Halkın güvensizlik korkularından ve hassasiyetlerinden kısır siyasetler yapıldı! 'Bana çarşaflı oy verirse, istemem mi diyecektim? ' deme sığlığına düşüldü. Oysa oy veren kitle içinde sadece çarşaflı olan yoktu, katil, hırsız, üçkâğıtçı, hileci, madrabaz, hastalıklı, utanmaz, tecavüzcü vs.'lerden de olabilen her türden kümeleniş vardı. Bu sıfatlar da rozetle ödüllendirilecek miydi?
Bu kümelenişler hassasiyetlik olmamalıdır. Sadece yurttaştır oy kullanma ve kendi iredesi ile seçim tercihleri vardır, kuralına istinaden projelerinizi tanıtırsınız. Değilse onun oyunu reddetmeyeceğim diyerekten o tür suçların hırsızlığına, madrabazlığına, katil oluşuna, rozet takamazsınız. Size oy verecek çarşaflının sizin politikalarınızı benimsemişse zaten, çağdaşlığı da sindirmiş olmalıdır! Eğer seçilmenin mantığı çarşaflılığa övgü ise Bu türden dinci siyasetin sağda onlarca örnek asılları var iken, halk bu tür zavallı maneviyatçı (!) suret partilerle, niçin oy versindi ki?
Her demokratik, politik temsilcilikler, her kesim halkın ya da her türden sosyal öznelliklerin oyunu, kuşkusuz ki genel şekli ile alamazlar. Esasen de alınamayacaktır da. Durum bu iken her kesime özgü, dalkavukçu sosyal öznelci açılımları var edebilmek, bir parti için imkânsızdır. Böyle bir açılım, açılım ucubesini ortaya çıkarır. Her kesime açılabiliyorsanız, diğer yarışmacı politikalara gerek var mı, acaba? Ya da ileride, her hangi bir icraatınızda; sizin politik açılımınızı destekleyemeyecek teveccühlerin kösteği size çok olumsuz yansımaz mıydı? İşin bir de şu realitesi var. Kapitalizm uzlaşmaz zıtlıkları içerir. Bu yüzden her iki tarafı memnun eder bir temsililikte zordur.
..
89]Güncel olmaktan sapışın 3.nedeni de, ABD'inde ve Avrupa'daki güçler, kendi iç üretim dengelerini koruyup sürdürmek için, Sovyet'lerinin yayılmacılığını ve komünizmi; 'özgür dünyanın' düşmanı olaraktan görüyorlardı. Aynı şekilde Sovyet emperyalizmi de kapitalizmi ve onun temsilcisi olan karşısındakileri 'Özgür dünyanın' engelcisi bir düşman olaraktan görüyorlardı! Bu aslında sanki iki bloğun aralarında gizli bir paylaşımın ittifak eksenleşmesi idi. Gidiş onu gösteriyordu. Bizlerde istediğimiz taraftan olup kendimize göre 'Özgür dünya' hayalleri kuruyorduk!
1945'in savaş sonrası iki kutuplu paylaşım ve 'özgür Dünya' konjonktürselliği, artık tüm Dünya toplumlarınca tartışılan öğrenci ve işçi eylemlerinin çok hızlı bir başlatıcısı olmuştu. İki ittifak kendilerine uygun peykler oluşturuyordu. Yine de ağababalar bu oluşturulan ittifaklardan ve peyk avcılığından kendilerinin güvenliğini tehlikede görüyorlardı. ABD'leri Türkiye'ye el atarsa, Sovyetler bunu tehdit algılayıp, onlar da Küba'ya el atıyordu! Bu da blok ittifakının zaafı ve zorunlu bir kendi iç sürtünmesi idi. Böylesi bir tehdit algısıyla Sovyetler bize yöneldi.
Bunun üstüne Sovyetlerin bizden üs ve toprak talebi oluşunca, bizdeki telaş ve destek arayışlarına karşın kapitalist emperyalistler 1945'lerdeki günün yöneticilerin kulağına: 'komünizme karşı önleyici, en iyi panzehirin, İslam dini olduğu' söyleyiverecektiler! O zamanlar bizim 4 bölgemizde ağırlıklı olaraktan feodalizm egemendi. Feodalizm, bu tavsiyeye el ovuşturacaktı. Bu tavsiye, bizdeki politikaları; dine oturtmanın bahanesiydi. İktidara gelmenin de şahanesi olacaktı. Artık politika ve din sarmalına girmenin kolaycılığı ve uyuşturuculuğu; iktidar ve derebeci, kol kolalığı; ülkenin kuşatılması olacaktı.
Bu üç nedenin bileşkesi 1960'lara gelindiğinde bizi, uluslar arası işçi piyasasına girdirecek ve askeri güç ihracına sokacaktı. Hemde dünya güvenliği adına NATO kurulacaktı. Biz bu dönemden sonra Atatürkçülüğü, Natotürkçülük olarak anlayacaktık! Siyasi yapı, bahanesi ile birlikte bizi yapısalcı davrandırtmayıp adeta sürüklenen politikalar oluşturulacaktı. Aslında Nato bir birine güvanmeyen paktlardan, birinin; kendisini savunma tedbiriydi. Emperyalist çıkarlar uğruna, Dünya güvenliğini, bizatihi Natonun kendisi tehdit edilecekti. Bizim gelişmemiş ülke olmamıza rağmen, gelişmekte olan ülkeler arasında sayılmamızda işin, pohpohlanan gönül alıcılık cabasıydı.
..
103]Ve bu saygın kişilerin bu som gerçeklikleri nedeniyledir ki, devrim koşulları, ortam işleklik sürekliliği; bunların, bu koşullar içinde, hani neredeyse bu alanda, tümden işlevsiz kalışlarını kendiliğinden ortaya koyuyordu. Bu nokta alan devinmesini hakkı ile başarır olan saygın kişiler; birçok alanda; sorunların ve atılımcı girişimlerin, engellenmesinin de, girişmelerin geciktirilmesinin de, nedeni olacaklardı. Kendi mazilerinin ve konum sal sıfat ve saygınlıklarının gereği bilerekten, bu kıymetler, böylesi üstesi olamayacakları olumsuzluklara dahil olmayı, kendilerinde, gizli ve açıktan, bir hak gibi görebiliyorlardı.
Barış ve huzurlu dönemlerin yöneticileri vardır. Bu da zorunlu bir kaidedir. Yöneticiler has bel olağan insanlardır. Ama zor ve çalkantılı günlerin ise liderleri vardır, lider bir nevi insanüstü olan insanlardır.
Liderlikte, genel ilkelerin yanında, özel edinilmiş, donanımsal kendinizi yetiştirmekten kaynaklı ideoloji sel şartları da, bu liderlerin kendi uhdesinde biriktirmiş olması gereklidir. Ki bunlar sizin politikalarınızı oluşturacak demektir. Diğer, sözde Atatürk olabileceklerin açık politikaları ve akıllarını yetirir oldukları politikaları, padişahlığın ve hilafetin selameti idi! Hatta mandayı, İngiliz mandasını savunacaklardı.
Peki, bu politika (yokluğu) onları lider yapar mıydı? Yoksa bu kişiler saltanatın ve hilafetin yanında olmakla; zorunlu olaraktan ve bekli de sadakatten dolayı bilmeden; zaten işgalci himaye sinde olan payitahta hizmetle, himayecilerin sadık bir bendesi mi olabilirlerdi? Şimdi halde siz cumhuriyetçi olmakla nasıl lider olamazsanız, o günlerde de payitahtı olanların asla lider olamayacağı açık değil mi?
..
103] Ve bu saygın kişilerin bu som gerçeklikleri nedeniyledir ki, devrim koşulları, ortam işleklik sürekliliği; bunların, bu koşullar içinde, hani neredeyse bu alanda, tümden işlevsiz kalışlarını kendiliğinden ortaya koyuyordu. Bu nokta alan devinmesini hakkı ile başarır olan saygın kişiler; birçok alanda; sorunların ve atılımcı girişimlerin, engellenmesinin de, girişmelerin geciktirilmesinin de, nedeni olacaklardı. Kendi mazilerinin ve konum sal sıfat ve saygınlıklarının gereği bilerekten, bu kıymetler, böylesi üstesi olamayacakları olumsuzluklara dahil olmayı, kendilerinde, gizli ve açıktan, bir hak gibi görebiliyorlardı.
Barış ve huzurlu dönemlerin yöneticileri vardır. Bu da zorunlu bir kaidedir. Yöneticiler has bel olağan insanlardır. Ama zor ve çalkantılı günlerin ise liderleri vardır, lider bir nevi insanüstü olan insanlardır.
Liderlikte, genel ilkelerin yanında, özel edinilmiş, donanımsal kendinizi yetiştirmekten kaynaklı ideoloji sel şartları da, bu liderlerin kendi uhdesinde biriktirmiş olması gereklidir. Ki bunlar sizin politikalarınızı oluşturacak demektir. Diğer, sözde Atatürk olabileceklerin açık politikaları ve akıllarını yetirir oldukları politikaları, padişahlığın ve hilafetin selameti idi! Hatta mandayı, İngiliz mandasını savunacaklardı.
Peki, bu politika (yokluğu) onları lider yapar mıydı? Yoksa bu kişiler saltanatın ve hilafetin yanında olmakla; zorunlu olaraktan ve bekli de sadakatten dolayı bilmeden; zaten işgalci himaye sinde olan payitahta hizmetle, himayecilerin sadık bir bendesi mi olabilirlerdi? Şimdi halde siz cumhuriyetçi olmakla nasıl lider olamazsanız, o günlerde de payitahtı olanların asla lider olamayacağı açık değil mi?
..
Bu yazı kurtuluşun felsefesi yazı dizim içeriğindeki bir bölümdür.
Söz gelimi, Atatürk; "yurtta sulh cihanda sulh" derken, asla pısırıklık ifade etmemişti. Cephelerden gelen biri, bu konuda pısırık olamaz. Aksine böylesi savaşçı ortam içinde gelen birisinin tutumları, sizi; savaşçı heveslere tutuşturabileceği dahi, değerlendirilebilirdi.
Pısırıktı deme yorumu, hem izanı kıtların, hem kışkırtıcıların; hem de söylenen söz şartlarının uzağında olmanın rahatlığıyla söylenmiş olur. Sözü güncel bağıntılarından koparılışla, şimdiki güncel durumların ahkamı içinde anlamlandırılmayla söylenmiş, saptırılmış olur. Bu gibi söylemler akıldan, bilimsellikten, tarihsellikten yoksun söylem olurlar.
Neden mi? Siz Atatürk’ün anı olmuş siyasi hayatını bilmeseniz de, olası tarih bilincinizle; bir önderin açık gizli söylemlerinin, konjonktürle bağıntılı olma alakasını rahatça kurabilirsiniz. Üstekik elinizde kuruluşun felsefesi olan tarihi dökümanlarınız da var. Sizin aydın oluşunuz da zaten buradadır. Değilse aydınlık keramet değildir.
..



