Her şey bitermiş ne sanırdım?
Sanki sonsuzdu bitmezdi yalanların
Oldu her şeyin sonu bakışların
Yarım kalanları en baştan bilmeliydim
Biraz direndim, sonra pes ettim
Koştum, yoruldum, durdum
Bir an için durdum, seni andım
Andım da seni anlayamadım
Bıraktım her şeyi
Kalbimdeki seni bırakamadım
Gitme desen dururdum belki
Ama ne gitme dedin
Ne başka bir şey ah neyleyim sensizliği
Dağıttın beni, ardında oldum bir deli
Çok şey denilirdi o an belki
Kendimi bir noktadan sonra durmamaya odaklamıştım ve o şekilde ilerliyordum aslına bakarsan. Ne yaptığım, nereye gittiğim, neden böyle olduğum, bu yolunda sonunda kim olacağım gibi sorular kafamı elbette sanılandan çok daha fazla kez meşgul ediyordu. Tam anlamıyla görmezden gelemiyordum ama hayatımın odağı hâline de getiremezdim. İki arada bir derede onla da barış içinde yaşamayı, ona adapte olmayı öğrenmiş gibiydi zihnim. Bazen büyük bir uyumla hareket eden aklım ve bedenimde sıkıntılar da baş gösteriyordu elbette. Düşünmenin içinden tek bir an da olsa çıkamadığım o zamanlar. Bolca farkındalık, gerçekliğin yüzüme vurduğu ve benim de çok bir şey yapamadığım... En başlarda bolca kaçma isteği, arzusu oluyor olsa da içimde, gün geçtikçe her şey gibi buna da alışmaya başlıyorsun. Buna bile alışıyor olduğumu fark ettiğim zamanlarda içimi bir korku kaplamıyor değil. Ya kendimi de bir noktada kaybedip hiçbir şey olmamış gibi alışırsam, unutursam düşüncesi canımı fazlasıyla sıkıyor hâlâ. Keşke söylendiği kadar kolay olsa bu alışmak ama fazlasıyla şey alıp götürebiliyor senden. Tabii getirdiği şeyleri de göz ardı edemeyiz. İyisiyle kötüsüyle herkes yaşıyor hayatlarının bazı dönemlerinde bunu sonuçta. Böyle diye diye en başlarda hep küçümseyip durdum zaten ve o da ilerleyişimi iyi bir nebze yavaşlattı denilebilir. Belki de gerileyişimi, bilemiyorum maalesef. Küçüklükten beri hep kendimizi kandırdığımız bir tünel vardır ya, hani sonunda hep ışığını görebildiğimiz. Bizden yardımını, kudretini esirgemeyen o ışık. Bir gün her şeyin tersine döneceğini, güzel günlerin de bizi bekliyor olduğuna inanıp kendimizi o güzel peri masalının içine bırakıp yaşadığımız her şeye olağan gücümüzle göğüs gerdiğimiz tünel. Ne zorluklar ne mücadeleler ne sorgulamalar geçti o tünelden. Kimisi sıkışıp kaldı içeride kimisi de feda ettiği şeylerin ardından bakarak çıktı sanmak gelir içimizden. Bunları düşünerek aynı kurtuluş senaryosunu kafamızda kurgularız. “Bir gün her şey güzel olacak” klişesinin bünyemize verdiği rahatlık hissi tarif edilemez, diğer şeylerle çok da karşılaştırılamaz aslına bakarsan. Kendimizi kandırmanın en güzel yollarından biri itiraf etmeliyiz bunu kendimize. Aslına bakarsan o tünelden çıkışın çok da yok. Önünde gördüğün, tam o karşıdaki, çok uzaklardaki ışık da sana çıkışın yolunu göstermiyor olabilir diye oturup düşünmek herkesin yapması gereken şeylerden birkaçı hayatta. Neden sana hep iyiye giden yolu gösteren bir ışık olmak zorunda ve bunu karşılıksız yapıyor onu da oturup düşündün mü hiç? Ne kadar düşünsen de buradaki amaç cevabını bulmak değil aslında bu sorunun. Bunu da bir noktadan sonra anlıyorsun. Ama şöyle düşünmek de yanlış olmazdı, belki de karşıdan üzerine son hızla gelen bir trenin ışığından başka bir şey değildir o ilahi ışık. Seni inandırır ve göstermez ardındaki saklı gerçeği. Hiç iyiliğini bile istemiyor olabilir, sana zarar verebilir. Olamaz mı imkânsız mı bu da biz kendimizi hep iyiyle kandırıyoruz. Kandırmak zorundayız ki devam edebilelim gibi bir sonuca çıkıyor tabii bu. Anlamsız ama işe yaramıyor denilemez günün sonunda. O an orada bulunduğumuz tünel, içinden kaçılası bir şey midir oysa? Neden var gücümüzle oradan çıkmak istiyoruz. Tüm uğraşımız, gayemiz bunun üzerine kurgulu. Kötü şeyler olurken ne olur da bir anda kendimizi dipsiz bir tünelde buluruz ama iyi anların hepsi de oradan çok uzakta yerlerdir? Hepsi bir değil midir en nihayetinde? Artısıyla eksisiyle bir kümede toplandığın noktada zaten ben olmaz mıyım? Her şeyimle görüp değerlendirebildiğimde kendimi bulmaya başlamaz mıyım? İyiler hep gözler önünde bolca ışık altında güpegündüz görülebiliyor, tadına varılabiliyor, sergilenebiliyor. Kötüleri ise bulabildiğimiz en karanlık yere koyup ardımıza bile bakmaya tenezzül etmeden önümüzdeki ışığa koşar adım ilerleme isteği bizi bir noktada yakalayamaz mı? Derinine çekemez mi sonsuza dek? Ya bir daha hiç kaçmamıza izin vermezse ne olur? Işığa bir daha hiç çıkamazsak, hepsini o kara delikte kaybedersek çok da iyi bir son olmazdı bu. Ayriyeten kimsenin isteyeceği son da olmazdı. Tünelin çıkış noktasıyla kendimizi kandırmak yerine, onun bizden başkası olamayacağını kabullenmek daha iyi bir seçenek olacaktır. En azından sonunda kendimizi sürekli kandırma ihtiyacı altına girmeyecek bilinçaltımız. Farkına varacak. Hayat hep iyiliklerle dolu olamayacağı gibi, tam tersi de olamayacak. Ve bu inan hiç dert değil. Sonunda anlıyorsun ki; sen o karanlık dehlizden geçip gitmesi gereken bir yolcu değil, tünelin, rayların ve o kaçtığın karanlığın ta kendisisin. Ve bu bütünlük, tüm ışıklardan daha aydınlık. Çünkü kurtuluş o tünelden çıkmakta değil; karanlığın da en az ışık kadar sana ait olduğunu, hatta senin ta kendin olduğunu anladığın o ilk nefestedir.
İstiyorum içimdekileri yazmak,
Dökmek...
Belki de atmak
Ne desem nafile
Geçmiyor,
Gelmiyor giden geri.
Sensizlik ölüm gibiydi,
Geçmedi kalbimde sen tesiri.
Gözlerin bir ateş yığını,
Kalbimse aşık bir ateşperestti.
Kolay olmadı elbet, gitmen oldu sonum.
Tek gereken sendin gönlüme.
Arada bıraktın beni ama,
Sen mi yoksa ben mi diye.
Çok bilinmeyenli sorunun bu cevabını ararken,
Buldum benliğimi
Seni kaybettiğim yerde.
Yavaş yavaş siliniyorlar
Gitmelerini istemiyorum
Ne yapsan da sana gidiyor aklım
Seni sevmeyi durduramıyorum
Bedenim sana gidiyor
Beni tanımıyorsun, içime bakıyorsun.
Ama her şeyim yalan bilmiyorsun.
Sözlerim, bakışlarım, hislerim...
Tek kendimi kandıramam bu dünyada biliyorum.
Biraz sarhoşum, hiçliği istiyorum.
Halim harap...
Bir kurşun izi var yakınlarda,
Çok yakın biliyorum
Sanki gönlümün tam senle atan odağında.
Biraz daha yakınım sensizliğe.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!