Sana ne anlatmamı istersin
Meşe ormanları kokunu mu?
Yoksa serçe soluğu narinliğini mi?
Seni sözcüklere dökebilsem
Çiy denizinde doğan şafakta
Bembeyaz uyanışsın derdim
İkimiz de su damlasıydık
En güzel yıllarımızda
İçimiz ısındıkça buharlaşır
Aynı bulutta buluşurduk
Ne zaman yoğunlaşsa
Duygularımız
Çok şey takılıyor aklıma
Uzun zamandır
Ne yediklerimin tadı kaldı
Ne sohbetlerin
Kâbus korkusundan
Uykudan vazgeçer oldum
Şimdi sen kızıyorsun ya
Kızma
Biliyorum o ormanı
Ansızın saran alevleri
Yabanıl bir korkuyla
Kaçamayan ağaçlar gibi titremeyi
Kapın çalındığında bir gün
Görebiliyorsan renklerini yaşamın
Duyabiliyorsan ezgisini rüzgârın
Haykırmak geçiyorsa içinden
Ya da dans etmek yağmurda
Usulca kapat gözlerini
Gülüşün bahar misali
Bazen “İlk”leri oynar
“Son”ları çoğu çoğu
Ruhun rüzgarda kalmış kapı
Bugün açıksa yarın kapalı
Aklınsa kuş misali
Bu gece körpe bir yüzle karşılaştım odamda
Öylesine mutluydu ki, tanıyamadım
Gözleri ele verdiğinde kim olduğunu
Acı bir gülümseme yerleşti yüzüme
Ne kadar safmışım dedim kendi kendime
Bir patlamayla yarattı Tanrı evreni
Önce sarı bir ışık yayıldı boşluğa
Boşluk atomları doğurdu
Atomlar parçaları
Dünyalarsa canlıları
Dokunduğunda ellerin rüzgâra
Sabahın uyurgezer şarkısı
Duyulur yine
Usulca titreşir, ruhuna saplı kader
Fısıldayınca geceye konuk dizeler
Öyle özgür olmalı ki ayaklar
Fırtınada bile yolunu bulmalı
Öyle dürüst olmalı ki parmaklar
Gerçeğin kokusunu haykırmalı
Öyle yürekli olmalı ki yürekler




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!