Bu satırları size, Âlemlerin Efendisi olan Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellemin ayağının değdiği topraklardan yazıyorum. Kalbim yerinden fırlayacakçasına atıyor ve içime çektiğim her nefes Sevgililer Sevgilisinin hasretini sineme bir ok gibi saplıyor.
Secdedeyken alnımı yasladığım sıcak mermerler, kalbime kadar tesir ediyor; yanıyorum. Günahlarım geliyor gözlerimin önüne birer birer. Bir kere değil, yüz kere değil; binlerce kere tövbe ediyor, kurtuluşum için Allahtan affı mağfiret diliyorum.
Güneş bir başka doğuyor bu yerlerde. Bebekler, burada doğmanın muştusu ile geliyorlar dünyaya. Anneler, yeni doğan çocuklarına Muhammed ismini koyuyor. Hz. İbrahimin adı yetiyor burada insanlara. Hz. Hacerin itikadı, Hz. İsmailin susuzluğu geliyor sık sık akıllara. Safa ile Merve arasında kendinden kaçan bir gölge gibi nereye gittiğini bilmeden alabildiğine koşuyorsun insanların arasında. Zemzem akmaya başlayınca damarlarında; Muhammedi bir serinlik geliyor ciğerlerine sonra…
Adam olmadan önce insan olabilmenin en temel unsurudur kadın. Çoğu zaman değil, her zaman her gözün nuru, hayatın can damarıdır. İnsanlığın devamı için olmazsa olmazdır. En büyük dertlerin dertlisi, en büyük mutlulukların ardındaki kahramandır.
Kadın; denizin dibindeki inci, parlaklığıyla gözleri alan yakuttur. Küçük şeylerden mutlu olan, mutlu olduğunu da, mutlu olmasına sebep olanı da unutmayandır.
Hep zarar gören ama kimseye zarar vermeyen kişidir. Çilekeştir. Zillete düşendir. Bir kenara itilen, canı çıkana kadar dövülendir. Her kabağın başına patladığı yazgısı kara talihsizlerin talihsizidir. Allahın kadını bir emanet olarak verdiğini unutan adamlara adam olmadıklarını anlatan sessiz aktörlerdir.
Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince,
Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur.
Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince,
Aynalar yüzümü tanımaz olur.
Necip Fazıl Kısakürek
Ne zaman nasır tuttu kalbim? Ruhum, şakağıma düşen yağmur damlasının dudaklarıma kadar süzülüp çenemden toprağa kavuşmasına kayıtsız kalıyor. Soğuyan hava yanan yüreğime merhem olmuyor. Başkaları yağmur altında yürümenin tadını çıkaradursun, yüreğim kendini serinletecek bir nefes arıyor. Karışmaktan bulanan beynim hissiselime hasret, bekliyor. Sihirli bir el kalbime değiyor. Ruhum, tuz taşından sonra suya koşan bir sürü gibi tozu dumana katarak ışığa doğru koşuyor.
Anladım ki zaman her şeyin ilacı değil aslında. İzlediğim her filmin sonu acıyla bitiyor... Yoldan çıkan gençlik canımı sıkıyor. Arlanmak bilmeyen ebeveynler şımarık evlad-ı iyaller yetiştiriyor. Sevgi, kelimelere gizlendi, merhamet artık tozlu kalplerin parmaklıkları ardında can çekişiyor. Rüsvalaşmış bedenler kirlerinden yanmadan arınmıyor!
Kararan gün geceye dönüyor. Bir gece bin musibete gebe, suçlular sokaklarda kol geziyor. Birileri tetiğe basıyor, birileri çoktan öldü bile.
Bu dünyada parasız su bile içilmiyor. İnsanlar para kazanacak iş bulamıyor. Vicdansızların sayısı vicdanlıları geçmiş, yaşamanın canına okuyor. Ezan sesleri her zamankinden daha az geliyor. Çünkü kulaklar, dedikodu dinlemekten ezanı duymuyor.
Bir deli bir kuyuya taş atıyor. Bin akıllı kuyuya atlıyor. Taşlar başlarına yağıyor. Başlara yağan taşın cürmü, akılları başlara getirmeye yetmiyor.
Allah"ım! Lütfedeceğin mucize bir ele muhtaç kalplerimiz! Gönlümüz, sen affetmedikçe arınmayacak kirlerinden. Bize bir inayet gönder. Fütursuz, takatsiz bu halimiz suya doyan toprak gibi şahlansın kanatlarından. Yüreğimize meveddet ver! Haddini son raddesine değin harcayan ruhumuz Sen istemeyince çıkmayacak bedeninden.
Bu gece yüreğimin kapılarını aralıyorum yine. Odamın çiğ ışığı altında kalbimin çığlık çığlığa feryadını dinliyorum. Dışarıda bir deli rüzgâr, karanlığın kanını dondurmuş. Ben ise, düşlerimde soru işaretleriyle savaşıyorum. Peki, kim açtı içimdeki bu yaraları? Her cevap başka bir soruya gebe ve ben, bir kez daha kalbimin götürdüğü yere gidiyorum. Bir cümlenin sonuna konmuş cevapsız, fütursuz, pervasız bir soru işareti gibi, gittiği yeri bilmeyen rotasız bir gemi misali kıyıdan kıyıya sürükleniyor, bulunmak bilmez bir cevabı arıyorum. Kalbimin ellerinde kaderime yürüyorum…
Açmamış gonca bir gül gibiyim; ne görüyor, ne de görünüyorum. Ruhuma çekilmiş ellerdeki hançerler, lime lime ediyor her yanımı. Kabuk bağlamak bilmeyen yaralarım acımadan yakıyor canımı! Simsiyah bir gecenin girdabında dört bir yana savruluyorum. Hiç bitmeyen rüyalarım olsun, içinde siyahın olmadığı, rengi bazen beyaz, bazen mavi, bazen de yeşil olan düşlerde huzura koşayım istiyorum. Hani rüyanın en güzel yerinde uyanmasam diyorum! Yani hiç olmazsa, rüyalarda çırpayım kanatlarımı huzura, huzura rüyalarda kavuşayım diye diliyorum.
İçimi kemiren vicdansız bir kuşku ömrümü tüketiyor. Bir güvercinin kanadında aydınlığa doğru yükselirken, kayan bir yıldız gibi ışığımı kör karanlık bir boşlukta kaybediyorum.
Gözün gördüğü her şeye bakmak değil, gönlün baktığı her şeyi görmektedir marifet. Ardına kadar açık kapının aralığından mutluluğa kanat çırpmak varken, hafif aralık pencerenin arkasından hüzne göz kırpmakta ne demek? !
Etme! Eyleme! Füruzan bakışlı yarınlara, menekşe desenli rengârenk umutlarını serpiştir. Ve sonra bir “âmin” çek edilmiş ve edilecek bütün dualarına. Çünkü ömrün kısa; ve gönlünü aç gönlünde yer açmaya çalışanlara!
Hiçbir yazıya konu edilmemiş cümlelerin olsun hayatta. Ve yarına yürüdüğün bir hayat arkadaşın olsun mutlaka yanında. Sen yürürsen o koşsun ve seni ömrünün en güzel mükâfatına ulaştırsın. Cennet kapılarını birlikte arala mesela ve o aralıktan içeriye birlikte gir koşar adımlarınla.
Bir Ekim gecesi yazıyorum bu satırları. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarparken yerinde, gözüm uzaklarda bir gemi bekliyor tayfasını tanımadığı… Yağmur çırpıyor pencereleri. Bulutlar ağlarken toprağın sinesine, ruhumda çıkan yangınları söndürmeye yetmiyor semanın gözleri.
Ruhuma dokunuyor sabah yelinin elleri. Bir yalnızlık duygusu peyda oluyor kalbimin kuytu köşelerinde. Tiz bir ses uyandırıyor beni geceye ve şimşekler çakıyor gönlümün en hoyrat yerlerinde…
Ben değil miydim yılmayan ve yıkılmayan? Heyhat! Kanadı kırılmış bir kuş gibi çakılıvermişken göklerden yerlere, bir el kaldırmalı beni ayağa yeniden! Gözlerim ufukta bir muştu bekliyor hiç gelmeyecekmiş gibi bekleyen. Toprağın bağrındaki su serinletirken derinliklerinde ne varsa, kalbimde çıkan yangının izlerini taşıyor hüzünlerim.
Bir güneş doğuyor içime. Nasır tutan gönlümün karanlık odaları aydınlanıyor birer birer. Daha ismini bile bilmediğim çetrefilli bir duyguya alıştırmaya çalışıyorum kalbimi. Ruhumun kapılarını yalayan bir deli fırtına, ha doğdu ha doğacak bir günün şafak vakti beliren rengiyle giriyor ömrüme. Sıcak, koyu ve samimi…
Nerede koştuğunu bilmeyen bir tazı gibiyim. Aslında nereye gittiğimi de bilmiyorum. Bildiğim bir tek şey var; o da, koşarken yorulmuyor olduğum. Ruhum, bir garip seyyah gibi alabildiğine geziyor gönlümün karışık mahzenlerinde. Demir parmaklıkları yıkıyor teker teker ve seneler ötesine bir ışık yakıyor doğacak güneşin haberini müjdelercesine.
Beyaz bir güvercinin kanadında bakıyorum artık hayata. Mavi, yeşil, biraz da pembe görüyorum siyaha yer olmayan renklerin her tonunda. Rüyalar korkutmuyor artık beni. Kanım alabildiğine hızla koşuyor damarlarımda.
İçimde bir buhran var. Nerden estiğini bilmediğim bir deli fırtına; yüreğimin her yanını o yandan bu yana savuruyor ve artık ben, kalbimin götürdüğü yere gitmiyorum.
Her yangın sönmüyor ama her ateş yakıyor. Bazen ellerini, bazen ise yüreğini yakıyor, kavuruyor. Bir damla olsun su bulamıyorsun narını hafifletecek ve hafif aralık pencereden bir kuşun ağlarkenki sesi geliyor. Hafifçe başını kaldırıp, farkına varmadan ayağa kalktığını anlıyorsun. Kuşun sesinin geldiği yere dikiyorsun gözlerini. Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyorsun. Çünkü İbrahim peygamberi sarmaya çalışan alevlerin narına bir kuşun su taşımaya çalıştığını hatırlıyor, bir kuşun sesinden medet umuyorsun.
Pencereyi kapatıp hafif dağılmış kanepenin üzerindeki yastığı hafifçe öteye itiyor, ayaklarını uzatıp başını tavana doğru çeviriyorsun. Hayatının en güzel filmi geliyor gözlerinin önüne. Annen senin için mutfakta en güzel yemeklerini yapıyor mesela. Baban gözlüklerini gözüne takmış, bir yandan haberleri izlerken bir yandan da altyazılarını okuyor. Kardeşlerinin hepsi başka bir âlemde. Onlar henüz realiteyi bilmiyor. Mahalle camisinin imamının billur gibi sesi, odadaki sessizliği bozuyor. Baban abdestini almış hazırda beklerken, kumandadan televizyonu kapatıp koşar adımlarla camiye doğru gidiyor. Annen sofrayı kurmanın derdindeyken bir yandan da iyi anne olmanın verdiği hazla; “çocuklar haydi namaza” diye sesleniyor.
Derken film; zili çalan kapının gürültüsüyle bitiyor. Sözüm ona apartman komşusu, evlerini daha rahat taşımaları için arabayı biraz ileriye çekmen gerektiğini söylüyor.
Daha önce bayramlaşmak için bile kapını çalmayan komşunun söylediğini yapıyor, anahtarı kaptığın gibi aşağıya iniyorsun. Mevsim son bahar olmuş, yaprakların dallarından birer birer döküldüğünü görüyorsun. Bu kaçıncı sonbahar ve bunlar dökülen kaçıncı yaprak? İstemeden de olsa içten bir “off” çekiyorsun. Karnın da acıkmış zaten, “şimdi kim uğraşacak yemekle canım” diye kendi kendine söyleniyorsun. Hazır bakkal da açıkken fırından yeni çıkmış iki sıcak simit alıp, çay demlemeden öyle kuru kuru yiyorsun.
Televizyonu açmak çok iyi bir fikir değil ama zaman geçirmek için bundan daha kolay bir yol olmadığı için kumandayı kaptığın gibi kendini kanepenin üzerine atıyorsun. Birinci kanal, ikinci kanal, üçüncü kanal derken zamanın sahiden de çabucak geçtiğini anlıyorsun. Zaman geçirmek için mi yaşıyorsun? Yoksa zamanı en kıymetli şeylerle doldurmak için mi?
Bu soruların yanıtını bulmak için başını tavana doğru çeviriyorsun. Hayatının en güzel filmini izlemek için gözlerini kapatıyorsun. Sen hayatının en güzel filmini ancak gözlerini kapatırsan izliyorsun. Ancak o zaman izliyorsun…
Gül kokulu, menekşe desenli, boncuk gibi bir geceden kalan hüznümle yazıyorum bu satırları. Günler ayları, aylar yılları kovalıyor ve yelkovan; akrebi döndürmek uğruna ömrümden ömür çalıyor. Yüreğimin en hoyrat yerlerinden gelen sesler en bakirinden cümleler kurup gönüllere dokunuyor.
Sabah olmuş; güneş olanca heybetiyle odamın içine doğuyor… Odamın perdeleri ardına kadar açık. Penceremse hafif aralık... Sokaklardan çocukların sesleri yükseliyor. Kimisi top peşinde koşarken, kimisi de kucağındaki oyuncak bebeğinin saçlarını tarıyor. Bir horozun ötmesi, bir köpeğin iniltisi, bir de güvercinin çığlıkları geliyor kulaklarıma. Gönlümde inceden bir yalnızlık duygusu peyda oluyor, üzülüyorum.
Mahalle camisinin hoparlöründen İmam Seyid’in köz gibi sesi yükseliyor. Kurtuluşa davet adına beni çağırıyor. Dünyanın en güzel sözü ve en güzel notasıyla beni, kâinatın en güzel evine bekliyor. Sözler lâlüebkem oluyor ve bu davet karşısında dilimi döndürmeye cesaret bile edemiyorum. İnce ince dokunmuş, nakış nakış işlenmiş yeşil bir halının üzerine eğiyorum alnımı. O’nunla konuşuyorum. Yakarışların en yanık haliyle inşirahımı istiyorum.
Efendim; ah canım efendim. Canımın cananı, gözümün nuru Efendim!
İşte huzurundayım. Ayağının tozu bile olmayı hak etmeyen beni, huzuruna kabul ettin. Ah benim güzeller güzeli, şahanelerin şahanesi, vefatımdan sonra kabrimi ziyaret eden hayatımda beni ziyaret etmiş gibidir diyen sevgililerin sevgilisi, canım Efendim. Gönlüm sana hasret, yüreğim sana meftun… İçimin her bir zerresi, senin aşkına vurgun!
Senin ve bineğinin ayaklarının değdiği toprakları lastik tekerler üzerinde geçmekten derbederim, mahcubum. Ne olur Efendim, bu acziyetimi; Zatına bir an önce kavuşmak isteyişimin heyecanı olarak kabul buyurun.
Efendim; yeşil kubbe altındaki makamı şerifin, hasret mevsimlerini vuslata çevirdi. Gözlerimizde yaşlar, kalbimizde Zatının aşkının telaşı var.
Sana olan sevgimizi dile getirmek, kalbi çıkarıp ele almak kadar zor ey Habibullah. Bin canım olsa bini de Sana feda ya Resulallah.
Huzuruna günahlarımla geldim. Üzerime kâinatın bütün yağmurları yağsa bile belki de temizlenmeyeceğim! Merhamet peygamberi Efendim; sıfatlarının gereğidir beni makamına kabul edişin, bilirim.
Zatının olduğu bu topraklara güneş her sabah bir başka doğuyor. Efendisini selamlamak isteyen mavi gökyüzü, karanlığı delmek için sabah ezanını bekliyor. Kuşlar yamacınızda uçmak için birbiriyle yarışıyor. Kalbi aşkına yetmeyen bir aşık, ruhu elinde; Sana doğru koşuyor.
Medinenin sabahı bir başka, akşamı bir başka Efendim. Uhudu arayan gözler, Okçularda Abdullah Bin Cübeyri seyrettiler. İşte bakın; Hz. Hamza, Aliden korkuyor. Hz. Alinin Sana olan sevgisi, Hamzanın kanını coşturuyor.
Medinenin mağaraları lemlerin Efendisini özledi. Gözü yaşlı kanlı anneler, Senden sonra bebeklerini yetim dünyaya getirdi. Ve lemler buna şahitti! Senin gidişin; dünyanın hem yetim hem de öksüz kalışı gibi bir şeydi.
Rabbimiz! Efendimizin makamını görmeyi tüm müminlere nasip et. Ondan yoksun kalplerin atışlarına şevk ver; yürekler Resulullahsız atmasın, gözler Resulallahsız görmesin.
Rabbimiz! Bizleri Makam-ı Mahmuda komşu et. Tuba dalları altında serinlemeyi, Kevser suyundan kana kana içmeyi nasip et. Efendimizin huzuruna geldim, Efendimizin hatırına beni ve Ümmeti Muhammedi affet. Ne olur, bizi affet. Affet…
Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!