Kara güne sövme.
Elinde kendin var senin.
Bahtına kızma, bahtın kanındadır.
Ulusan, ulu kurt ulur.
Ve çağın kağanı çıkagelir.
Altın üzengilerinde ihtişam,
Tolgasında azamet.
Uzatır sana elini
Der ki : "kolunu sar, yaranı sağalt.
Nizam bekleyen uluslara el uzat.
Güneş bayrağımız, gök çadırımız.
Göğe yükselir tuğlar, çalar davlumbazlar
Kan damarda çağlar, kılıç kında fırlar.
Vefasızlar yıkılır, kötüler kırılır.
Türk'ün tufanıyla toprak sevinir.
Kara güne sövme.
Şu asumana ne kandiller astı senin kağanların...
Kayıt Tarihi : 25.08.2024 02:13:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Gün, batı ufkuna doğru toz dumana karışıyordu. Az önce yıldırım gibi koşan, nallarından kıvılcım saçan atlılar geçti bu tozlu yollardan. Toprak, var olduğu günden bu yana ne bu kadar üzülmüş ne bu kadar sevinmişti olan bitene. 3 yıl 3 ay önce kahrolan toprak, bugün düğününde oynayan güvey misali tozunu bulutlara savuruyordu. Denize doğru akıyordu bu atlı denizi. Önünde cehennem odunları, ardında önce yetim, sonra öksüz kalan meleklerin öcüne varmaya gidiyordu bu toz ve kıvılcım dereleri. Herkes evinin en dip köşe odasına saklanmış, eller göğe açılmış, kapalı gözlerle mırıldanıyordu. Kıyamet her adımda ortalığı kavururken, yolun kenarında, evlerin karşı yakasında; ayağı yalın, donu bol, gözünün yaşları yanağının tozlarında kanyonlar açarak yer çekimine uyuyordu. Kireç boyalı evden koşarak çıkan genç bir kadın, oturduğu yerden yavrucağı kaptı; bağrına basıp rüzgâr gibi koşarak gerisin geri eve attı kendini ve kucağındaki yavruyu. Yüzleri buruşmuş, belleri bükülmüş yaşlı bir kadın ve adam dip odada gözyaşlarıyla ağlıyordu. Zor zahmet doğrulup kucağında yavrucağı taşıyan genç kadına sarılıp hep beraber ağlamaya devam ettiler. Yavrucağın sımsıkı tuttuğu avucu yavaşça gevşedi. Avucunun içinde iz bırakan bir aşık kemiği düştü kilimin üstüne, oradan da yuvarlanarak kapının altından geçip avluya doğru yuvarlanmaya devam etti. Ta ki sokak kapısının eşiğine kadar... Eşiğe çarpıp durdu. Ağlamadı aşık kemiği, gülmedi de. Üzülmedi, sevinmedi de. 3 yıl 3 ay boyunca hiçbir Yunan askeri hiçbir eziyette bulunmamıştı o aşık kemiğine. Tecavüz etmemişti mesela, tüfek dipçiğiyle vurmamıştı orasına burasına. Yolda belde eğlencesine ateş etmemişlerdi o aşık kemiğine. Hiçbir işgal askeri, bozuk bir Türkçeyle “kafanizi koparazais” diyerek, ağzından tükürükler fırlatarak konuşmamıştı o aşık kemiğine. Ufacık bir çocuğun ufacık avucundan düşüverdi sadece. Yuvarlandı eşiğe kadar. Yuvarlandı ve durdu. Dışarı da çıkamadı, içeride de kalamadı o aşık kemiği. Aşık kemiği bu... Oynarsan oynarsın da atmazsan, dikkat etmezsen ayağının altına gelir, canını yakar. Ama o aşık kemiği kaldı işte o eşikte. Çıkamadı.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!