Mâsivâ Yangını ve Bâki Olan’ın Gölgeliği
Riyâ Sofrasında Kırılan Kadehler
Ben ki, dost meclislerinde sadakati ekmek, vefâyı tuz bilirdim,
Meğer kurulan o mutantan sofralar, birer riyâ âyiniymiş.
Sırtımı dayadığım o muhkem sütunlar, o kadîm surlar,
İçten içe çürüyen birer karton dekormuş dünya sahnesinde.
“Kardeşim” diyen dilin altında saklanan o çatal dilli engerek,
Zehirli buse-misâli, en gafil uykumda soktu rûhumu.
Yûsuf’u kuyuya atanlar yabancı değildi, bilirim,
Lâkin benim kuyumun başında bekleyenler,
İp uzatır gibi yapıp, boynuma ilmek geçirenlerdi.
Sırtımda hissettiğim bu soğuk metal, bir hançer değil yalnızca;
Güvendiğim dağların, üzerime devrilen granit gölgesidir.
Hazan Mevsiminin Yalan Rüzgârı
Aşk mı?
O, fânîlerin uydurduğu, vuslatı olmayan bir serap masalı.
Gönül çölümde bir yudum su sandığım o sûretler,
Dudağım değdiği an buharlaşan birer illüzyonmuş.
Hangi dala tutunsam, elimde kaldı kurumuş bir yaprak,
Sanki dokunduğum her yeşil, benim hazanımla sararmaya yeminli.
“Ebedî” sandığımız o yeminler, rüzgârın defterine yazılmış,
İlk fırtınada silinip giden, hükmü bitmiş fermânlar gibi.
Sevdâ dedikleri; et ile kemik arasına sıkışmış bir heves,
Rûhun sonsuz açlığını, fânî bedenin sofrasında doyurma gafleti…
Gördüm; Leylâ’nın da yüzü kırışır, Mecnun’un da dizi titrermiş,
Bâki olmayan hiçbir güzel, gönlün o derin mihrâbına yakışmazmış.
Kesretin İflâsı ve Tenhânın Saltanatı
İnsanlar…
Ah o kalabalıklar, o gürültülü hiçlik ordusu!
Hepsi birer maske tâciri, hepsi kendi menfaatinin putperesti.
Yüzüme gülen aynalar sırrını döktü, paslı gerçek göründü:
Düşenin dostu olmazmış,
Ama düşürenin alkışlayanı çok olurmuş.
Dünya, rengârenk boyanmış bir tabut gibiymiş meğer,
İçinde çürüyen mânâları, dışındaki yaldızlarla gizleyen.
Şimdi bütün kapılar yüzüme kapansın, ne gam!
Bütün o sahte ışıklar sönsün, karanlık çöksün şehre!
Zîrâ gözün gördüğü her şey, gönlün görmesine bir perdeymiş.
“Lâ” Süpürgesi ve “İllâ” Sarayı
Ve ben, elimde “Lâ” (yoktur) süpürgesiyle devirdim bütün putları.
Dostun ihânetini, yârin vefâsızlığını, dünyanın şatafatını…
Hepsini süpürdüm varlık alanımdan, geriye koca bir hiç kaldı.
Tam o hiçliğin ortasında, o muazzam sessizlikte bir ses duyuldu:
“Ben buradayım kulum, herkes gitse de Ben Bâki’yim.”
İşte o an anladım;
Yalnızlık bir terk ediliş değil,
Hakk’ın, kulunu başkasıyla paylaşmak istemediği bir kıskançlıkmış.
Rabbim, kalbimi mâsivâdan (O’ndan gayrısından) temizlemek için,
Etrafımdaki o çürük kalabalığı birer birer budamış.
Urvetü’l-Vüskâ (Kopmayan Kulp)
Şimdi sırtımda hançer yaraları değil, birer nişan taşıyorum.
Fânî olana bel bağlamamanın, acıyla dağlanmış diplomasıdır bu.
Dökülen yapraklar mı?
Bırak rüzgâr götürsün çöplüğüne,
Benim köklerim artık Sidretü’l-Müntehâ’nın suyundan içer.
Ne İskender’in kılıcı kesebilir bu bağı,
Ne zamanın paslı dişi.
Bir Allah var!
Ve O, kırık kalplerin mîmârı, mazlumların sığınağıdır.
O’na dayanan yıkılmaz,
O’nu bulan kaybetmez,
O’nu seven solmaz.
Dünya bir hân, ben bir yolcu, yüküm îman…
Gerisi;
Sadece bir rüya,
Sadece bir gölge,
Sadece bir yalan.
“Hasbünallâh ve ni‘mel vekîl.”
(Allah bize yeter, O ne güzel vekîldir.)
Kayıt Tarihi : 22.1.2026 09:44:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!