Unutulmuş bir şehrin güneşini yakıyordu ellerim... Gökyüzüm sarıyı üzerinde taşıyamayacak kadar solgundu halbuki... Bana ait olmayan bir rüzgar düşmüştü içime... Estikçe esiyor, bende bir yaprak dahi kımıldatmıyordu... Olumsuzluklara alışmıştım! Dağınık bakardım etrafa... Nereye elimi atsam bir telaş vardı... Yokluğa takılırdı ayaklarım... Düşerdim, kalkardım, ağlardım, söverdim...
Fincanımda kururdu kahve içemezdim... Kül tabağımla barışık izmarit yığınlarım vardı dökmeye üşendiğim... Bir ısırmalık kurtlu elma saklardım kanepe aralarında... Dergilerim vardı okunmaktan sıkılmış... Kapı hiç çalmazdı, gocunmazdım... Biraz ekmek, biraz şarap yeterdi... İki kişilik mum ışığı saçmalığı neymiş bilmezdim... Öyle pek öğrenme sevdalısı da değildim!
Ben herkesten habersiz yaşardım kendi eskilerimde... Kirliydi belki ama severdim... Bende pek öyle temiz değildim zaten... İsyan değil bu sadece bir soru! Söyle neden çıktın karşıma? Onca düzensizliğimde nereye koysam eğreti duruyorsun..! Söyle neden? Akıl almaz yalnızlığımdan ben bile usanıp, kendimden gitmişken sen niye geldin! ! Şaşırma, arada saçmalarım..! Bendeki de laf işte... Geldin iyi ettin..! !
Bir aşk kadar zehirli,bir orospu kadar güzel.
Zina yatakları kadar akıcı,terkedilişler kadar hüzünlü.
Sabah serinlikleri; yeni bir aşkın haberlerini getiren
eski yunan ilahelerinin bağbozumu rengi solukları kadar ürpertici.
Öğlen güneşleri; üzüm salkımları kadar sıcak.



