kış geldi
sana değil
bana değil
yüreğime geldi kış
bahar yüzü yok
yaz yüzü yok artık yüreğime
..
Kış başka kapıya git artık
Çağıralım gelsin bize de ölüm
Baharda kurdela bağlayan çocuklar
Kışta elleri üşümüş ağlayan çocuklar
Mağlup olan hep gönlümüz
Mağlup olan hep gülümüz
..
ulu sesler içinde sessiz duran dağım
yağmur sesli çakallar yuvalamışlar bağrını
çoğalır uğultular rüzgarlı ormanımda
beyaz bir gelinlikle duvaklanmış çamlarım
kış ansızın tüner doruklarımda.
öfkemi dağlara salacağım
..
Kış geldi vücutlar kırgın
Bu tatlı canımsa yorgun
Bazen canlanırım dostum
Kimi zamanlarsa durgun
Kış, yağıyor kar, kış yoğun
Gebeye yakındır doğum
..
Bu sene kış derin oldu
Soğukdan evden çıkamadım
Evde içe içe çaydan usandım
Hiç dinmek bilmiyor kardan usandım.
Camdan baka baka usandım kaldım
Mart ayı gelince Baharı andım
..
Tanrı seni yazsa da
Kaderim bu olsa da
Gönlüm akıp coşsa da
Kış ettin boran ettin
Güvenemem ben sana
Gülemedin sen bana
..
Yıllar önce Hogeschool van Alkmaar’da talebe idim. Amsterdam’dan trenle okula gidecektim ama trenin kalkmasına biraz daha zaman vardı. Kompartımanda otururken şuursuzca dışarıyı seyrediyordum. Gözüme çarpan şeyler arasında raylar, küflü demir direkler, istasyon binasının duvarındaki kararmış tuğlalar... Küflü demir yığınları ve kararmış tuğlalar arasında bir ağaç dikkatimi çekti. Bir ağacın pırıl pırıl parlayan yaprakları ile adeta göz kamaştırıcı güzelliğinin ilk kez farkına varmıştım. Rabbimin yarattığı bir ağaç, insanların üretmiş oldukları eşyalar yanında karşılaştırılmayacak kadar güzelliğe sahipti... Geçenlerde yol kenarındaki ağaçlar çok farklı bir açıdan dikkatimi çekti.
Cuma günü sabah otobüsle işe giderken kitap okuyordum. İş haftasının son günü olması ve gürültülü bir ortamda kitap okumaktan biraz yorulmuştum. Zaten bir durak sonra otobüsten inecektim. Kitabı kapatıp çevreyi seyre daldım. Karanlık bir tünelden çıktık, gözüme ilk çarpanlar arasında: yol, ilerideki köprü ve yol kenarındaki devasa inşaat makineleriydi. Daha ileride apartmanlar vardı ve yol ile apartmanlar arasında sıra ağaçlar dikiliydi. Zihnimde ağaçlar ile insanların yaptıkları yol, köprü, makineler arasında gidip gelmeye başladım. Bu sefer ağaçların güzel olmaları yanı sıra birden fazla faydalı işler yaptıkları dikkatimi çekti. Evet, insanların yaptıkları mesela köprü sadece karşıda karşıya geçmeye yarayan bir yapıttır. İnşaat makineleri içinde aşağı yukarı aynı şeyler söylenebilir; ya kazıyıcıdır, ya çekicidir ya da taşıyıcıdır...
Ya ağaçlar? Ağaçların çok sayıda işi birden yapabildiklerini fark ettim, bunlardan bazıları:
1) Bitkiler havayı karbondioksit gazından arındırlar. Havadaki karbondioksiti bitkiler içine çekip bünyelerinde bu gazı büyümeleri veya yaşamaları için gerekli olan hidrokarbonlara dönüştürürler. Kendilerine lazım olan gıdanın (hidrokarbonlar) yanı sıra oksijen gazı da oluşur. Kısacası, bitkiler havadan aldıkları karbondioksit gazı yerine oksijen gazı soluklarlar. Ancak, bitkiler ışık olmadığı zamanlarda insanlar gibi oksijen alıp karbondioksit soluklarlar. Fakat, bitkilerin çoğunluğu sadece yazın canlı olduklarından ve yaz aylarında gündüzün geceden daha uzun olduğundan bitkiler nefes alıp vermeleriyle hiç bir zaman havayı kirletmezler. Gecenin uzun gündüzün ise kısa olduğu zamanlarda da zaten bitkilerin çoğunluğu kış uykusundadır.
..
Kaybettim seni yeşil gözlüm
Konya ovasının yeşilinde
Kaybettim seni sarı saçlım
O güneşin sarısında
Ve kaybettim seni
Soğuk ıssız bir kış ayında
..
Seneler mazide kalırken,
Geçmişimde biraz sevinç,
Gelecekte yaşam dolu hüzün,
Gençliğim derelere aktı,
Benliğim yüreklerde acı ile doldu,
Saçlarım kış oldu, kar beyaz oldu..
..
Benim gözümde ne kış var, ne kar, ne bir heyecan
Gözümde tek bir ölüm, bir de öldüren cânan...
mefâilün / feilâtün / mefâilün / feilün
..
Gönlüme kış geldi
Lapa lapa kar var
Söyler misin bana sen
Sensiz bu gönül ne yapar
..
Yeni umutlar büyüttüm içimde,kış günü
Umutlar ki; taşıdı yüzüme gülücüğü.
Güzeldi sevdiğim, nazlıydı sevdiceğim,
Kasvetli bir akşamdı, Ah.. duydum öldüğünü.
..
Özgür olmak gibi bir istekleri yoktu; arabaya koşulsalar, taşımakta zorlandıkları yüklerin altına sokulsalar da sıcak bir yuvanın huzuru onlara yetiyordu. Çünkü onlar bu evlerde doğmuş, dünyaya gözlerini bu evlerde açmışlardı. Bilmiyorlardı dağları, dağlarda nasıl bir hayatın kendilerini beklediğinden habersizdiler. Belki merak ediyorlardı bazen, yamaçlarda yankılanan kişneme seslerini duyduklarında… Soydaşlarının umarsızca, o tepe senin bu vadi benim, özgürce dolaştıklarını düşünüp heves ediyorlardı belki de. Ama yok! Burası onların yuvasıydı, sırtına da binseler, yüklerini de taşıtsalar bu insanlar onların ailesiydi.
Sahipleri de istemezdi elbet onlardan ayrılmayı. Belki çocuklarıyla birlikte büyütmüş; ateşten daha kızıl ya da ak köpükten daha beyaz yeleleri uzadıkça, çocuklarının saçlarını okşar gibi okşamışlardı. Beslemiş, korumuş, emeğinden yararlanmış, belki bir gereklilikle, ama daha çok da bir vefa borcuyla onları sahiplenmişlerdi.
Fakat ne yazık ki, gün olmuş devran dönmüş, hayatın akışı, birbirine sevgi, merhamet ve sadakatle bağlı bu iki tarafın ayrılmasını zorunlu kılmıştı.
Aslında bu, tam da hayatın akışının bir tezahürüydü; Müslümanlığı kabul ettikten sonra Türkler, at eti yemeyi bırakmış, yaşlanan, ihtiyaç dışı olan atları, doğada başka atlar olduğunu ve onların arasına karışarak hayatlarını sürdürebileceklerini bildikleri için vahşi doğaya bırakmayı, bir gelenek haline getirmişlerdi. Hatta kimi bölgelerde yılkı kültürü bir at yetiştirme biçimiydi. Bağ bahçe işleri bitip kış yaklaştığında bakamayacaklarını düşündükleri atları yılkıya salar, kış bittikten sonra da yeniden çıkıp yakalar ve atlarla olan ortak hayatlarına kaldıkları yerden devam ederlerdi. Bu, çoğu zaman, aynı atın tekrar yakalanması imkansız olduğundan yakalanan herhangi bir atın eve getirilmesiyle sürerdi. Yani kimsenin atı olmazdı, bir at seneden seneye farklı insanların hizmetine girerdi.
..
bu uzun kış gecelerinde,
üşür mü dersin ölüler mezarlarında
ben üşüyorum da odamda....
..
Boşluk hayatın penceresi,sensizliğin tarifi
Dünya barışı Amerikan filmlerinin son sahnesi
Emperyalizm 20. yy. icadı!
Susarsam dağ olur adınla başlayamadım affet! Dilimde kalmış çeyrek asırlık intihar mektubum…
Seni çizersem buruşmuş gömleğimde bir düğme eksik affet! Seni söylersem 3. Dünya Barışı adına
Kimliksiz kaderlerle dolu yaşam ağacı; sen en güzel meyvesisin koparmak mümkün müdür dalından
Kulağımda ezgisi sesinin; haykırırsam seni dünyaya
..
Dünyaya sarıldım büyük bir iş gibi
Sarıldıkça ezdi iki diş gibi
Rızkımdan fazlası benimmiş gibi
Saçlarım ağardı bir kış gibi
..
İSTER YAZ,İSTER KIŞ..
Önce ben Mecnun,
Sonra sen Leyla…
Ben eylülün on beşi
Sense mayısın on dörtü
Aramızda sadece fark bir,
..
Mevsim kış, hava soğuk
Şöminenin önündeki minderde
Alevlerin parlaklığında
Kıvrılmış, uyuyor kedi.
..
Baş kaldırmak onun kanındaydı
İsyanla yoğrulmuştu mayası.
Aldanmış olsa da binlerce defa
Tuzağına düşmüşse yalancı baharın,
Her kış yeniden yeşerdi kardelen.
Çiçeklerini gösterirdi kara kış a nispet
Zamana düşmana doğaya inat.
..



