BÜTÜN RENKLERİ ALIN AMA KIRMIZILARIMA DOKUNMAYIN
Sabahın henüz icat edilmediği bir saat vardı;
gökyüzü kendi omurgasını arıyordu,
bulutlar harflerini kaybetmiş eski bir dua gibi
boşlukta sürükleniyordu.
Ben o boşluğun içinden geçtim.
Bir rüzgârın cebinde taşınan
kırık bir pusula gibi döndüm durdum;
kuzey, güney, doğu, batı
bir çocuğun dağıttığı oyuncak saatler gibi
zamanın halısına saçılmıştı.
O zaman anladım:
yön dediğimiz şey
insanın içindeki bir yarayı tarif etme biçimidir.
Belki de bu yüzden
içimde bir şehir yürüyordu.
Kaldırımları nabızdan,
pencereleri suskunluktan yapılmış bir şehir.
Her ev
başka bir yalnızlığın akvaryumu.
Sularında yüzdüğüm balıklar
hatıraların pullarıydı.
Dokunsam dağılıyordu.
Çünkü hatıra
parmak değdiğinde ufalanan bir tuzdur.
Bir gün aynaya baktım;
yüzüm değil,
yüzümü terk etmiş bir zaman duruyordu karşıda.
Aynalar
insanın kendine açtığı kuyulardır.
Ne kadar eğilirseniz
o kadar geçmiş çıkar içinden.
Ben eğildim.
Çıkan şey
bir çocukluktu.
Çocukluk
henüz kelimelerin pas tutmadığı bir bıçaktır;
keser
ama kanatmaz.
Kan
daha sonra öğrenilir.
Bir akşam
güneş paslı bir kilit gibi kapandığında
rüzgâr bana eğildi ve dedi:
“İnsan
bir gün mutlaka kendi gölgesinden sürgün edilir.”
O cümleyi uzun süre taşıdım.
Sonra
gölgemi omuzumdan indirip
duvara astım.
Duvar
bir hafıza mezarlığıdır.
Her çatlak
içine gömülmüş bir cümlenin kaburgasıdır.
Orada beklerler;
bir kelime gelip
onları diriltsin diye.
Ben o kelimeyi aradım.
Kütüphanelerin tozlu akciğerlerinde,
sokak lambalarının sararmış yalnızlığında,
geceyi ikiye bölen tren düdüklerinde…
Ama kelime
hep başka bir zamana kaçtı.
Sonra fark ettim:
bazı kelimeler
insanın damarına yazılır.
Silinmez.
O kelimeyi ilk kez
bir yarada gördüm.
Yara
derinin hafızasıdır.
Bir şey unutulmak istemediğinde
kendine bir yara açar.
Benim içimde de
yavaş yavaş açılan bir harita vardı.
Haritanın ortasında
yanan bir şehir.
Ve o şehirde
tek bir renk yaşıyordu.
O renge eğilip şöyle dedim:
Bütün renkleri alın ama kırmızılarıma dokunmayın.
Rüzgâr güldü.
“Renkler,” dedi,
“insanın unuttuğu şeylerin yankısıdır.”
O zaman hatırladım.
Bir zamanlar maviler vardı;
deniz kendini göğe anlatıyordu.
Sarılar vardı;
güneş dünyayı yeni doğmuş bir çocuk gibi yıkıyordu.
Yeşiller vardı;
ağaçlar toprağa yazılmış şiirlerdi.
Sonra birer birer
söküldüler dünyadan.
Maviler gidince
deniz taşın sabrına dönüştü.
Sarılar çekilince
güneş cebimde unutulmuş bir madeni para oldu.
Yeşiller sustuğunda
ormanlar kendi gövdelerini tanımadı.
Dünya
kurşun kalemin gölgesine benzedi.
Dünya
renksizliğe alıştı.
Ben alışamadım.
Bu yüzden tekrar söyledim:
Bütün renkleri alın ama kırmızılarıma dokunmayın.
Çünkü bazı renkler
görülmez—
yaşanır.
Bir gece
yıldırım göğün kemiğini kırdı.
Kırık yerden
binlerce hatıra döküldü.
Hatıralar
insanın cebinde taşıdığı küçük mezarlıklardır.
Ben o mezarlıklarda yürüdüm.
Adımlarım
kendi yankımı ürkütüyordu.
Bir noktada durdum.
Durmak
bazen yürümekten daha uzun bir yolculuktur.
Orada anladım:
insan
kendini kaybettiği yerde başlar.
Bir çiçeğin
toprağı unutması gibi.
Bir yıldızın
kendi karanlığına düşmesi gibi.
Ben de düştüm.
Ama düşerken
bir şey tuttu beni:
damar gibi atan
kızıl bir ışık.
İçimde büyüyen
eski bir yangın.
Yangınlar
yok etmek için değil
hatırlatmak için yanar.
Ben o yangına baktım
ve yine fısıldadım:
Bütün renkleri alın ama kırmızılarıma dokunmayın.
Çünkü kırmızı
sadece bir renk değildir.
Bir kalbin
dünyaya attığı imzadır.
Bir yaranın
unutulmaya karşı açtığı bayraktır.
Bir insanın
yıkılırken bile içinden yükselen son sestir.
Geceler geçer.
Sabahlar
yavaş yavaş dünyanın yüzünü siler.
Ama bazı cümleler
zamanın dişlerine rağmen ayakta kalır.
Benim cümlem de budur.
Bunu göğe yazdım,
toprağa yazdım,
nabzıma yazdım.
Ve eğer bir gün
bütün renkler
dünyadan sürgün edilirse;
ben yine aynı yerde duracağım
ve aynı şeyi söyleyeceğim:
Bütün renkleri alın ama kırmızılarıma dokunmayın.
Hüseyin Erdinç
Hüseyin ErdincKayıt Tarihi : 17.3.2026 11:04:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!