Yusuf, otuz yedi yaşında bir inşaat mühendisiydi. Sabahları erken kalkar, trafiğe takılır, öğle namazını unutur, akşam eve yorgun dönerdi. Cuma namazını kaçırmamaya özen gösterir, Ramadan'da oruç tutardı. Kimse ona "iyi Müslüman değil" diyemezdi. Nüfus cüzdanında din hanesi doluydu. Mahallede saygın biriydi. Ama bir şey eksikti. Bunu tam olarak adlandıramazdı. Yatağa girdiğinde hissederdi o boşluğu. Başarılı bir proje teslim ettiği gecelerde bile. Çocuklarının yüzüne baktığında bile. Sanki hayata camın ardından bakıyordu. Görüyor ama dokunamıyordu. O yıl babası hastalandı. Yusuf, hastane koridorlarında beklerken ilk kez gerçekten düşünmeye başladı. Elinde bir fincan soğumuş çay, gözleri yerde. Yanındaki yaşlı adam sessizce Kur'an okuyordu. Yusuf o sesi duyunca içinde bir şeyin gevşediğini hissetti. Yıllardır sıkılı duran bir yumruk gibi bir şey. Eve döndüğünde raftan Kur'an mealini aldı. Yıllardır orada duruyordu, kapağı solmuş. Açtı. Hucurat Suresi'ne geldi bir yerinde:
"Çöl Arapları 'iman ettik' dediler. De ki: İnanmadınız, fakat biz teslim olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmedi."
Bir süre o ayete baktı. Sonra kitabı kapayıp pencereye yürüdü. Dışarıda şehir uğultusuydu. Arabalar, reklamlar, koşturan insanlar. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu. Kendisi de yıllarca öyle yaşamıştı. Neye yetişiyordu peki? Babasının hastalık süreci uzadı. Yusuf her gün hastaneye gidip gelirken farklı insanlarla konuşmaya başladı. Koridorun köşesinde oturan yaşlı adamla, Hasan Amca'yla ahbaplık kurdu. Adam seksen yaşındaydı. Bir ömür köyde çiftçilik yapmıştı. Elleri sanki hâlâ toprak kokuyordu. Hasan Amca bir gün, hiçbir giriş yapmadan "Sen neyin derdindesin evlat?" diye sordu. Yusuf şaşırdı. "Yani... babam hasta." "Onu soruyorum. Senin kendi derdin." Yusuf güldü, biraz zoraki. "Derdim yok, şükür." Hasan Amca başını salladı ama inanmamış gibi baktı. "Bizim köyde bir söz vardır Allah'tan uzak adam, evinin ortasında kaybolur." dedi. Yusuf o gece uyuyamadı. Günler geçtikçe Kur'an'ı daha çok açmaya başladı. Artık ayet ezberlemek ya da sevap kazanmak için değil. Anlamak için. Taha Suresi'ndeki bir ayette takıldı kaldı:
"Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, muhakkak onun için dar bir geçim vardır."
Dar geçim. Yusuf maaşından memnundu. Evi vardı, arabası vardı. Dar geçim neydi? Sonra anladı ki dar geçim, para meselesi değildi sadece. O hissettiği şeydi. Camın ardından bakma hissi. Dokunamamak. Sabah kalkarken sevinememek. Başarının bile içini doldurmadığı o boşluk. Manevi darlık. Babasının hastalığının dördüncü haftasında, bir gece hastane bahçesinde oturuyordu. Hava serin, gökyüzü açıktı. Uzun süre yıldızlara baktı. O an içinden bir şey koptu. Ağlamak değildi tam. Daha sessiz bir şeydi. Daha derinden. Sanki yıllardır taşıdığı bir yükü biri usulca aldı elinden. Fısıldadı, kimse duymadan:
"Allah'ım, nasıl olduğumu bilmiyorum. Ne olduğumu da. Ama buradayım."
Hepsi buydu. Uzun dualar değildi. Ezberlenmiş cümleler değildi. Sadece o an, o bahçe ve bir insanın kırılgan sesiyle yaptığı teslimiyet. Babası taburcu oldu. Yusuf hayatına döndü ama bir şeyler değişmişti. Fark edilmeyecek kadar küçük, ama gerçek değişimler. Sabah işe giderken artık köşedeki bakkalın yüzüne bakıyor, "günaydın" diyordu. Daha önce adamı fark etmezdi. Şimdi onun da bir hayatı olduğunu, belki onun da o camın ardından baktığını düşünüyordu. İşyerinde bir ihale vardı. Biraz göz yummak, biraz rakamları düzenlemek yeterliydi. Herkes yapıyordu. Yusuf da daha önce yapmıştı. Bu sefer yapamadı. Patronu şaşırmıştı. "Ne değişti sende?" Yusuf dürüstçe "Bilmiyorum. Ama bir şeyler değişti." dedi. Mahallede bir adam vardı, Abdulkadir. Yıllardır camiye gider, Kur'an kursu açar, insanlara din dersi verirdi. Yusuf'u severdi, saygı duyardı. Ama bir gün aralarında garip bir konuşma oldu. Abdulkadir, komşunun kızının farklı biriyle evlenmek istediğini, bunun "caiz olmadığını" anlattı sert bir sesle. Hangi ayete dayandığını sordu Yusuf. Abdulkadir biraz duraksadı. "Büyüklerimiz böyle demiş." "Kur'an ne diyor peki?" "Kur'an'ı doğrudan anlamaya çalışmak tehlikeli evlat. Âlimler yorumlamış, biz uymak zorundayız." Yusuf o gün içinden bir şey geçirdi. Âlimlere saygısız olmak istemiyordu. Ama şunu düşündü: Allah, kitabını insanların anlayamayacağı karmaşıklıkta mı indirdi? Yoksa insanlar anlasın diye mi? Lokman Suresi'ni hatırladı:
"Yavrum, Allah'a asla ortak koşma, çünkü ortak koşmak büyük bir zulümdür."
Şirk yalnızca taş putlar değildi. İnsan aklının yerine başkasının yorumunu koymak, sorgulamadan kabul etmek, düşünmeyi terk etmek de bir tür kölelikti. Bir akşam büyük oğlu, on dört yaşındaki Emir, oturma odasına geldi, elinde telefon. "Baba, arkadaşım diyor ki biz Müslümanız ama Müslümanlar hep savaşıyor, hep geri. Neden?" Yusuf telefona baktı, çocuğun yüzüne baktı. Kolay bir cevap verebilirdi. "Batı düşmanlık yapıyor" diyebilirdi. Ya da "biz gerçek Müslüman değiliz ki" deyip geçebilirdi. Ama oturdu. Oğlunu yanına çekti. "Biliyorsun, zengin bir arazi var. İçinde her şey var. Temiz su, verimli toprak, güneş. Ama o arazinin sahibi sürekli başkasının kapısında el açıyor. Neden?" Emir düşündü. "Kendi arazisini nasıl işleyeceğini bilmiyor mu?" "Ya da unutmuş ki o arazi kendisine ait." dedi. Çocuk bir yerden anlamıştı. "Biz de mi unuttuk?" "Bir şeyleri unuttuk. Kur'an ne söylüyor diye sormayı unuttuk. Adaleti kendi içimizde aramayı unuttuk. Allah'ın zikrini hayatımızın merkezine koymayı unuttuk. Camiye gidiyoruz ama içimiz başka yerlerde." Emir başını eğdi. Sonra babasına baktı. "Sen de mi öyledin?" Yusuf güldü. Gerçek bir gülüştü bu. "Ben de öyleydim." Yıllar geçti. Yusuf büyük bir şirket kurmadı. Ünlü olmadı. Ama işinde dürüst kaldı. Komşularıyla ilgilendi. Oğluna hem mühendisliği hem de düşünmeyi öğretti. Kur'an'ı her gün açtı, bazen bir sayfa, bazen bir ayet, bazen sadece bir kelime üzerinde düşündü. Ve o boşluk doldu. Yavaş yavaş. Bir anda değil, dalgalar gibi. Bazen geri çekildi, bazen taştı. Ama artık o camın ardından bakmıyordu. Hayatın içindeydi. Emir artık üniversiteli olmuştu bir gece aradı. "Baba, dün arkadaşlarla tartıştık. Dindar olmak ne demek? Namaz mı, ahlak mı, yoksa ikisi de mi?" Yusuf bir süre sustı. Sonra dedi ki:
"En'am'da bir ayet vardır. 'Şüphesiz benim salatım, nusukum, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir.' Namazınla gündelik hayatın arasında duvar yoksa, ikisi de aynı şey."
"Peki nasıl yapılır bu?" "Her sabah uyandığında şunu sor kendine: Bugün ne için yaşıyorum? Cevabı bulunca, gerisi gelir."
Hasan Amca çoktan ölmüştü. Ama Yusuf bazen hastane bahçesini hatırlardı. O soğuk geceyi. O kırılgan fısıltıyı.
"Allah'ım, nasıl olduğumu bilmiyorum. Ama buradayım."
Teslim olmanın büyük kelimeler gerektirmediğini öğrenmişti. Bazen tek bir dürüst an yeterliydi. Kalbin Allah'a açıldığı, bütün maskelerin düştüğü, yalnızca sen ve O kaldığında olan şey. İşte o andı İslam. İşte o andı kurtuluş. Her toplum bireyden başlar. Her birey kalpten. Her kalp bir andan.
Kayıt Tarihi : 28.05.2026 06:35:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!