Henüz kendi gurbetimden geçmemiş bir yolcuyken
Sadece göğüs kafesimin ağırlığını taşıdığımı sanırdım.
Sanırdım ki aldığım o nefes,
Ciğerlerimin dar parmaklıkları ardındaki çırpınışıydı.
Bu can ise, damarların kuytusunda sessizce akan,
O ılık, o adsız nehirden ibaretti.
Kendi yükümü sırtlandığımda dünyanın yollarını tükettiğimi,
Menzilimin o yorgun adımlarda bittiğini zannederdim.
Oysa sen gelince, ömrümün o dilsiz uykusundan uyandım
Sevda gelip bir eşkıya gibi gönül kapıma dayandığında,
Anladım yeryüzünde sadece kendi gölgemi gezdirmediğimi.
Bir can daha filizlendi ruhumun en dokunulmamış köşesinde,
Kökü sende mahpus, dalı sonsuz gökyüzünde.
Artık attığın her adımımda iki kişilik bir yankı vardı,
Aldığım her nefeste, yüreğe saplanan iki kişilik bir sızı.
İnsan, sevdiğini sadece kalbinde bir isim olarak saklamazmış,
Onu bir can gibi, bir hayal gibi,
Hatta kendi varlığından daha aziz,
Daha mukaddes bir emanet gibi ruhunun menzilinde gezdirirmiş.
Şimdi senin gülüşün gelmiş ıslak bir bahar gibi,
Benim dudaklarımın kıvrımına yerleşmiş,
Senin kederin gelmiş kaderimle bir olup
Başıma taç olmuş, omuzlarıma yüklenmiş.
Şimdi dur ve dinle bu yorgun rüzgârı,
Dinle ki sevdanın heybetinden nasiplenelim.
Çünkü sevda, birinin uçurumu olurken,
Diğerinin kanadı olmayı bilmektir.
Evet yollar uzun, menzil uzak,
Dünya ise amansız bir uçurumdur.
Mademki bu can seninle harmanlandı,
Mademki bu yük artık tek kişilik bir sancı değil,
İşte o zaman gel sarıl bana sarmaşıklar gibi,
Gel ve kalbini kalbime yasla.
Yasla ki, içimdeki o kimsesiz çocuk dinsin,
Yasla ki, bu ağır emanet bizi yerle yeksan etmesin.
Kayıt Tarihi : 27.1.2026 12:23:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!