Buyruğun tut Rahman'ın, tevhide gel tevhide
Tazelensin imanın, tevhide gel tevhide.
Yaban yerlere bakma, cânın odlara yakma
Her gördüğüne akma, tevhide gel tevhide.
Mâsivâdan gözün yum, ne umarsan Hak'tan um
Kalplerinde aşk işaretiyle doğar kimileri... Yeryüzüne gönül indiremez onlar... Hayatı ve insanları anlarlar,hayata ve insanlara merhamet duyarlar,ama hayatın ve onun içindeki insanların yaşadıkları gibi yaşamazlar.
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...
Devamını Oku
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




Hüdayi
Kendilerinin türbelerini bir kaç kez ziyaret ettim. Allah kabul etsin. Hayatını okudum bilgi edindim. Şair yönününde yeni yeni öğrenmekteyim geçenlerde bir şiirini daha okumuştum. İlahide çok güzel anlamlı. Allah razı olsun
SORALIM…
Ezelî ve ebedî olan Allah'a imanı, inancı dile getiren muhteşem bir ilahî.
Allah'a inancı dile getirmenin, onun yüceliğini, ulviyetini, ezelî ve ebedî oluşunu şiirle anlatmanın olumsuz yanı olamaz.
Hangi dizesinde veya beyitinde Kur'an'a aykırı bir ifade var?
Temel alınan yine Allah kelamı değil mi?
İçtenlikle, saygıyla, hayranlıkla, bağlılıkla, kalben ve fikren inanarak duygu ve düşünceler söylenmişse bunda hata aramanın ne gereği var?
Cami cemaati oluyor, doğru dini öğretmek için cuma günleri vaaz ve hutbe veriliyorsa; cami haricinde, hiçbir amaç gütmeden, sırf Allah rızası için, Allah kelamını dosdoğru açıklamanın ve öğretmenin sakıncası ne olabilir?
Mealler, Arapça bilmeyenler için değil mi?
Yüzyıllardır Anadolu halkı, özellikle de medrese tahsili görmemiş, Arpça öğrenmemiş insanımız Kur'an'ın sadece tilavetiyle yetinmedi mi?
Yani usulüne uygun okumaya çalışıp insan sesindeki etki gücüyle Müslüman olduk; Kur'an'ı okumuş, Allah'a bilerek inanmış olduk. Bu durum, anlamını bilmeden, tek ayak üzere yürümek olmaz mı?
Sadece okumasını bilmek bile “Dindar adam, Kur’an’ı çok iyi biliyor, çok iyi okuyor. İyi Müslüman. Molla insan…” insanlara bu tür itibar ve iltifat vesilesi olmadı mı?
…
İşin bir de ictimaî ve tarihî yönü var.
Selçuklu dağılırken milletin toparlanmasına vesile olan ruhu yeniden kimler aşıladı veya uyandırdı?
Anadolu’da Ahmet Yesevî talebeleriyle bu inancı kimler yaydı ve yeniden aynı ruhu verdi?
Şöyle de diyebiliriz. Yesevi’nin öğrencileri, müritleri, sonrasında şeyhleri, tarikat ehlileri varken camilerde vaazlar, hutbeler verilmiyor muydu?
Neden millet onlara teveccüh etti? Onların etrafında kenetlendi?
Her Osmanlı padişahının mensup olduğu ve intisap ettiği bir tarikat ve şeyhi yok muydu?
Kur’an’a bid’at’lar sokulurken –bilerek ve kasıtlı bu işi yapanlara zaten Müslüman demek doğru değil- bunların doğrusunu kimler dile getirdi?
Velhasıl soruları çoğaltabiliriz.
Hayatın sırrı, tabiata hangi gözle baktığına bağlı.
Gönül gözüyle bakarsan her bir nesnede Allah’ın gücünü, kudretini, yaratıcılığını, ölümsüzlüğünü ve vahdetini görürsün.
Nesne gözüyle bakarsan çer çöp, ot, bitki, ağaç, dağ, taş vs görürsün. ‘Mâsivâ’nın hikmetini anlayamazsın. Yer içersin, gezer tozarsın, nefes tükenince de toprak olur gidersin. Yani ruhsuz, şuursuz, akılsız, hissiz madde gelir, madde gidersin. Kısaca kendini ve gönlünü avutursun. Ebedî hayatı düşünmeden, inanmadan, güzel yaşadığını, dolu dolu yaşadığını sanırsın.
Rabbim insana akıl verilmiş, gönül verilmiş, ruh - can vermiş.
Bir de beden.
Bedenini doyururken ruhunu doyuramazsan vay haline.
Tercih de insanın.
…
“VAHDET- EL VÜCUT VE VAHDET EL-ŞUHUT" Mezhebi?...
Hiç duymadığım bir Mezhep veya var ise tarikat!...
Böyle bir Mezhebin imamı / şeyhi kimmiş?
Nerede, hangi devirde yaşamış?
Kimler bu mezhebe inanıyormuş?
…
Verilen akıl, irade, anlayış, algı, muhakeme gücü, araştırma yeteneği ve doğruyu öğrenme isteği varken fikr-i sabit olmanın mantığına bürünmek ve ısrarcı olmamak lazım derim.
İlahi’den bir beyitle noktalayalım sorularımızı.
“Uyanagör gafletten, geç bu fani lezzetten
İç kevser-i vahdetten, tevhide gel tevhide.”
Gaflet uykusundan uyan. Görünen her şey insana lezzetli, güzel, hoş, etkileyici, zevk verici gelebilir. Yer - içersin, gezer- tozarsın. Bunlar dünyanın fanilikleri. Ancak o “kevseri, kesreti, masivayı” yani resmi yapanı, yaratanı görüp düşünmezsin. Aslı aramaz, anlamazsan hayalle, asıl olmayanla, fenayla avunur kalırsın. İç birlik Kevser’inden, yani cennet şarabından (buradaki şarap, bildiğimiz mayalanmış üzüm suyu değil, şurup olan üzüm suyudur. ‘Şurub – şarab’ içilecek şey anlamındadır.) Tek ve bir olana, eşi ve benzeri olmayana gel. Allah aşkıyla tek gerçeği kabullen. O’na inan, O’na ibadet ve kulluk et. Hakikate eriş.
Kevser Suresi - Elmalı Tefsiri
(http://biriz.biz/kuran/kevsertefsiri.htm)
1- “Muhakkak biz ( Sûresi'ne bkz.) "Sana Kevser'i verdik." Hitap, Resulullah'adır. "I'tâ"da malumdur ki, atıyye (lütuf, ihsan)
vermek, iyilik yapmaktır. Yani ey Muhammed, emin ol ki biz, Hak Rabb'ın yüksek şanımızla sana özel lütuf ve ihsan
olarak kevser verdik kevser. “
KEVSER’in hangi anlamlara geldiğini, ne olduğunu anlamak için verdiğim linki açıp okuyabilirsiniz.
…
Seçici Kurul’a teşekkürler.
Her telden, her dilden, her fikre, her gönüle…
Saygı ve selamlar…
22 Nisan 2020
Hikmet Çiftçi
Amin kardeşim. Allah-cc-cümle müstakim kullarından razı olsun inşaallah.
Bil-mukabil...
Evet; Onların dem vurdukları Kevser "KEVSER" suresindeki ve resulullah-sav-ın sahih hadislerindeki gerçek Kevser değil Vahdet-el vücut ve Vahdet Eş-Şuhut felsefesinin şirk Kevser-i havzıdır.
Muhterem kardeşim; Bütün tarikatların menşei aynıdır. Yani paralel din uydurma ve İslamı da tıpkı Yahudilik ve Hıristiyanlığa döndürme gayesine matuf çalışmalar yapmak. Bu sapık akımların ilk mucidi Muhyiddin El-Arabi dir. Hallac ,Beyazid-i Bistami, Sadrettin El Konevi Celalettin Er-Rumi Yunus Emre, İsmail Hakkı Bursevi vs hepsi de aynı görüşü paylaşan kişilerdir."Batınilik" mezhebinin kurucusu Haşhaşilerin lideri İranlı Hasan Sabbah denen zat farklı bir sapıklık çığırı açmış ve Kur'anın bir zahiri bir de batını manası vardır diyerek-Al-i İmran suresinin 7. ayetinde açıkladığı bariz gerçeğe muhalif olarak- ortaya yepyeni bir görüş atmıştır. Yani din-i İslamda iki temel ölçü vardır ki bunlardan birisi Kur'anın muhkem ayetleri diğeri de o ayetlere muhalif düşmeyen sahih hadislerdir. Bu iki ana kıstasa muhalif düşen bütün görüşler ve yorumlar resulullah-sav-ı ifadesiyle ki o şöyledir;"SÖZLERİN EN GÜZELİ ALLAH'IN SÖZÜ OLAN KUR'ANDIR. YOLLARIN EN GÜZELİ İSE BENİM SÜNNETİMDİR. İŞLERİN EN KÖTÜSÜ İSE DİNE SONRADAN SOKULAN ŞEYLERDİR Kİ BUNLARA BİD'AT DENİR.BÜTÜN BİD'ATLER DALALET-SAPIKLIK-TİR VE BÜTÜN DALALETLER CEHENNEMDEDİR!" insanları cehenneme sevk eden sapık yollardır. Hülasa; Orijinal-Kitap sünnet menşeli-İslam'ın yeni yollara tarikatlere asla ihtiyacı yoktur! Zira o "DİNİNİZİ KEMALE ERDİRİP ÜZERİNİZDEKİ NİMETİMİ TAMAMLADIM VE DİN OLARAK DA İSLAMDAN RAZI OLDUM!" ayetinin beyanıyla Resulullah-sav-ın vefatından önce tamamlanmış ve olay bitmiştir.
Rabbim yolundan saptirmasın
Kevserinden cümlemize içirmek nasip etsin
İlahi olarak dinliyoruz günün şiiri olmasına çok sevindim
Merhuma Allah gani gani
Rahmet eylesin
Şiir sanatı ve mânâ olarak çok güzel...Ruhu şâd olsun..
Dini islamın ilk ve en mühim meselesi tevhid doğru snlamak ve tatbik etmek gerek zira itikatta sendeledin mi amelde uçsan nafile. Şiirin gayr- i müslimden ziyade hali hazırda müslüman olana hitabı birazda bundandır.
İnsanlık tarihi savaşlar tarihi gibidir. İslam dini ise bir barış ve esenlik dinidir. İslam; insanı nefsin ihtiraslarına karşı devamlı uyarır ve kardeşliği ilke edinir. Tevhid, bu birlik ve kardeşlik anlayışının bir tezahürüdür. Şiir, tevhid fikri ekseninde okuruna bir yol haritası çizmektedir. Şair, Rahman’ın buyruğunu tutmayı, merkezde hep Allah’ın olmasını bize öğütlemektedir. İnsanı ‘tevhid’den uzak kılacak şeyin ise şirke düşmek olduğunu belirtmektedir. Şairin de belirttiği gibi Yaradan’ı seven insan her şeyi bu sevgi penceresinden değerlendirecektir. Aksi ise insanın kendi egosunun buyruklarına itaat etmesidir. Şiirde bu duruma gaflet denilmektedir. Dünyadaki tüm sorunların sebebi de insanın gafil olması yani kendini merkeze koyması, diğer insanları ve canlıları acımasızca sömürmek istemesi yanılgısıdır. Şair, fani lezzetler konusunda herkesi uyarmakta, Allah’ın çizdiği çizgiyi takip etmemizi bizlere öğütlemektedir. Şairimizi şiirinde bahsettiği Kevser’den içmeyi Rabbim nasip etsin.
Bu şiir ile ilgili 14 tane yorum bulunmakta