Sabahın ayazı vurdu önce, saat tam yedi kırk yediydi,
Güneş doğarken verilen sözler, meğer karanlığın feryadıydı.
Yedi kırk dokuzda durdu zaman, o iki dakika, bir ömrün celladıydı,
Bir selamla gelen bahar, bir nefeste biten kışın en ağır inadıydı.
Şimdi yılların ötesinden gelmiş, "İyi misin?" diye soruyorsun,
Söyle; her sabah aynı saatte can alanın sözüne, nasıl güveneyim?
Küçük bir şehrin rüzgarı taşıdı, başka iklimlere gidişinin kokusunu,
Bizim için ekilen fidanları söküp, başkasına vermişsin can suyunu.
Yeminler bozulmuş bir kere, kurmuşsun ihanetin o en acı pususunu,
Gömleğine sinmiş yabancı bir baharın, o kirli ve yalancı kokusu.
Şimdi sığındığın o limanlar yıkılınca, benim deryama dönmek istiyorsun,
Kendi elleriyle kıyılarını ateşe verene, nasıl güveneyim?
Korktuğu ne varsa insanın, gelirmiş eninde sonunda başına,
Zehir katmışlar belli ki, o iştahla oturduğun yabancı aşına.
Bir şeytanın fısıltısıyla bozdun yeminini, bakmadın gözlerimin yaşına,
Kurban ettin onca yılı, bir anlık dünyanın o sahte nakışına.
Şimdi fırtınan dindi diye, sönmüş ocağımı harlamak istiyorsun,
Kendi rüzgarıyla külünü savurana ben, nasıl güveneyim?
Akıl bir rüzgar gülüyse eğer, yönünü hangi fırtına tayin eder?
Sevda dediğin bir tartı mıdır, ne kadar ağırsa sevilen o kadar mı gider?
Sırf yükü ağır geldi diye, yarı yolda bırakılan bu gönül şimdi neyler?
İnsan kendi cennetinden, bir başkasının cehennemine nasıl göç eyler?
Şimdi "hata" diyorsun, düştüğün o kuyuya beni de çekmek istiyorsun,
Dibi görünmeyen bir boşluğun vaadine, nasıl güveneyim?
Gözyaşıyla sulanan o yastık, bir ömrün en sessiz ve tek şahidi,
Durması için yalvardığım bu kalp, o sabahın en büyük zayiatı.
Sen bir başkasının gölgesinde dinlenirken, bu ruhun neydi kabahati?
Şimdi dönmüş "eskisi gibiyiz" diyorsun; oysa mühürlendi o kapı, bitti sadakati.
İçimdeki çocuk seni özlese de, ruhumdaki ihtiyar çekiyor beni uzağa,
Kurduğun her cümle gizli bir uçurumken, sözüne nasıl güveneyim?
Bir yanım "şans ver" diyor, hâlâ o masum günlerin hayalini kuruyor,
Diğer yanım ise kanayan izleri sayıp, "bak, bu o hançer" diye vuruyor.
İnanmak, bir uçurumun kenarında rüzgara yaslanmak kadar can yakıyor,
Güvenmek ise, kendi infaz ipini kendi elleriyle her sabah yağlıyor.
Beni bile bile yine o eski yangınların tam ortasına mı çağırıyorsun?
Kendi celladımı sırtımda bu uçuruma taşırken, ben sana nasıl güveneyim?
Başka bir yeminin izi dururken hâlâ o mühürlü dudaklarında,
Beni bıraktığın o kış sabahı, puslu bir sis kaldı sokaklarında.
Gittiğin yollar dönülmez değil ama adımların yabancı duraklarda,
Emanet ettiğin o kutsal evi, viraneye çevirdin dünya tuzaklarında.
Pişmanlığın bir sığınak değil, sadece yorulmuş bir yolcu hikayesi,
Başkasına "Evet" diyen o yalancı diline, ben şimdi nasıl güveneyim?
Hadi git şimdi; ne bu şehir seni, ne de bu rüzgar artık kokunu tanır,
Sen benim için yedi kırk dokuzda ölen, en mukaddes, en son duamsın.
Geri dönsen de bulamazsın beni; o sabah kendimi astığım dalda artık başkası sallansın,
Yabancı iklimlerin tozunu bulaştırdığın o kalbi, hangi cehennem ateşi paklar sanırsın?
Sana son sözüm; sakın bir daha uykularımı bölme,
Ben seni Karadeniz’in o en derin sinesine gömdüm; sen artık dönme…
Güven Küçük
Kayıt Tarihi : 25.12.2025 12:35:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!