İlk yaramız, o sinsice parıldayan çakır dikenindendir;
Güzelliğin ardında gizlenen o yeşil, o şehvetli hile.
Çocukluğun o loş, o tekinsiz labirentlerinde yürürken,
"Ah, yaralandım!" deriz, sanki ilk defa tadıyormuş gibi kanı.
Fakat o küçük acı, tebessüm eden bir şeytandır sadece;
Geçmişin o solgun, o masum sayfalarında bırakıp onu,
Beni acıtan çocuksu dikenlerin hepsini bağışlıyorum.
Sonra, o kurşuni can sıkıntısının (Spleen) açtığı o derin boşluklardan,
Ruhumuzu emanet ettiğimiz, o mermer beyazlığındaki dostların,
Birer birer karanlık bir nehre düşer gibi kayıp gittiğini görürüz.
Mezarlığın küflü kokusu siner odamızın perdelerine,
Sessizce... "Ah, yaralandım," diye fısıldarız o gotik yalnızlıkta.
Anlarız ki ölüm, en sadık sevgilidir bu yeryüzünde;
Bu yüzden, toprağın altında çürüyen bütün ölüleri bağışlıyorum.
O nemli, o afyon kokulu bahar günleri çıkageldiğinde,
Kalp ağrısı dedikleri, o eski ve asil hastalık başlar.
İlk aşkın o zehirli, o şeytani ve leziz acısı...
Gözleri birer dipsiz kuyu olan o kadınların pençesinde,
"Ah, yaralandım!" diye inleriz yatağımızın karanlığında.
Fakat şehvet ve acı, aynı kadehten içilen bir şaraptır;
Beni tatlı cehenneme mahkûm eden bütün kadınları bağışlıyorum.
Fakat kronik bir sürgün gibi gezip göreceksiniz kokuşmuş şehri,
Paris’in yoksul varoşlarından, sonsuz, çorak insan tarlalarına kadar.
Göreceksiniz kökü tarla fareleri, sefil asalaklar tarafından kemirilmiş buğdayı;
Ve en nihayetinde, solgun, mağlup buğdaya benzeyeceksiniz...
Bir acı ki, kadife eldivenli bir cellat gibi kavrayacak kalbinizi,
Gezdikçe yeryüzü hastanesini, gördükçe insan panayırını,
Öğrendikçe insanın insana ettiği o mukaddes işkenceyi,
Bütün o şehvani acılardan gayri, daha üstün, daha kurşuni ve ağır,
O muazzam o siyah safrayı çekeceksiniz ömrünüzce.
Buğday misali, köklerimiz kurumuş, gururumuz kemirilmiş,
Gözlerimiz loş tavanlara dikilmiş, başlarımız öne düşmüş,
Yatacağız aynı günahkar ve soğuk toprağın üstünde;
Kıraç bir yorgan gibi bin yıllık o kibirli tarih örtecek cesedimizi.
Bu muazzam azapta ne çocukluğun o hafif kırgınlığı,
Ne ölümün o şifalı uykusu, ne de aşkın o şehvetli yalanı gizli...
Burada yalnızca tek bir canavar var, kalbimizi kemiren o en arsız asalak:
Günahlarımız, dilsiz tanıklıklarımız, asil suskunluğumuz!
Çekeceğiz bu azabı, sokaklardaki irini gördükçe, insanın sefaletini öğrendikçe,
Ve tepemizdeki o alaycı Tanrı şahidimiz olsun ki;
Bağışlayamayız hiçbir zaman, hiçbir gece, aynadaki kendimizi!
Kayıt Tarihi : 8.06.2026 22:42:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!