Hikmet Büyükoğlu Şiirleri - Şair Hikmet ...

Hikmet Büyükoğlu

Akşamın en kırılgan saatleriydi.
Gün, turuncu bir hüzünle gökyüzünden çekilirken şehir yavaşça susuyordu. İnsan kalabalığının içinden geçen o tanıdık yalnızlık, omzuma usulca dokundu. İşte tam o anda anladım — özlemek, birinin yokluğu değilmiş sadece; bazen insanın içinde büyüyen görünmez bir varlıkmış.

Seni ilk ne zaman özledim, bilmiyorum. Belki sesin bir gün beklediğim kadar erken gelmediğinde, belki de adını içimden geçirirken kalbimin gereğinden fazla dikkat kesildiğini fark ettiğimde… Çünkü özlemek, çoğu zaman fark edildiği anda başlamaz; tıpkı toprağın altında sessizce ilerleyen kökler gibi, derinlerde büyür önce.

Bir sabah fırının önünden geçtim. Taze ekmek kokusu sokağa yayılmıştı. İnsan o kokuyu alınca çocukluğunu hatırlar ya — ben seni hatırladım. Meğer özlemek biraz da böyleymiş: Herkes için sıradan olan bir şeyin, senin kalbinde tek bir insana açılması.

Devamını Oku
Hikmet Büyükoğlu

Bir kadın düşünün, dört bir yanı yasaklarla çevrili bir coğrafyada doğmuş. Düşünceleri baskılanmış, hayalleri zincire vurulmuş, istediği gibi bir hayatı yaşayamamış. Ancak içindeki ateş hiç sönmemiş.

Bu kadın bir gün karar verir. Kendi kaderini yazmaya, yasaklara karşı durmaya, sessizliği yırtıp sesini duyurmaya. Kalemiyle, sözleriyle, adımlarıyla… Kendi yolunu açmaya.

Etrafındaki engelleri aşarken yorgun düşse de, pes etmez. Çünkü bilir ki bir kadının özgürlüğü, sadece kendisinin değil, kendisinden sonra gelenlerin de yolunu aydınlatacaktır.

Devamını Oku
Hikmet Büyükoğlu

"Ey ruhumun diğer yarısı, ey gurbetimin başkenti...

Bu mektup, vuslatın haram kılındığı bir iklimden, ebediyetin serinliğine yazılmış bir davetiyedir. Bil ki; aramızdaki surlar taştan değil, kaderin o aşılmaz ve dilsiz iradesindendir. Seni sevmek, bir dengbejin en tiz perdede nefesinin kesilmesi ve o sükutta saklı olan o muazzam feryadı duymaktır.

Şimdi üzerimize zifiri bir gece gibi çöken bu firak, aslında ruhlarımızın birleşmesi için kurulan o mukaddes çarmıhtır. Ben senin adını anarken, bir imparatorluğun yıkılışındaki o mağrur sessizliği kuşanıyorum. Bedenim bu zindanda çürürken, kalbim senin hayalinle yedi iklim, dört köşeyi tavaf eden bir derviş hırkasıdır.

Devamını Oku
Hikmet Büyükoğlu

Zamanın nasır tutmuş parmakları arasında bir tespih tanesi gibi çekilen o eski mevsimde, ruhun sarayları henüz hıyanetle tanışmamıştı. Biri; şafağın en bakir ışığından süzülmüş bir asalet, diğeri ise karanlığın bağrında bir kandil gibi yanmaya ant içmiş bir sadakatti. Onlar, aynı kalbin iki ayrı yarısında mahpus, birbirine akamayan iki ırmak gibi hırçındılar.

Gecenin tenine sinmiş o yanık dengbej çığlıkları yükselirdi Botan’ın sinesinden. Bir klamın en içli yerinde, gırtlağın o mahir titreyişinde saklıydı onların sızısı. Dengbejin sesi, sadece bir ezgi değil; bin yıllık bir gurbetin, toprağa düşen ilk cemrenin ve kavuşamayan parmakların feryadıydı. O ses ki; "Lo" dediğinde sarsılan dağlar, "Lê" dediğinde diz çöken ovalar şahitti bu yangına.

"Aşk, bir klamın en tiz perdesinde nefesin kesilmesidir; zira söz biterse ruh konuşur, ruh konuşursa dünya susar."

Devamını Oku
Hikmet Büyükoğlu

Bir akşamüstüydü seni ilk içime alışım,
gökyüzü turuncudan sabra dönüyordu.
Kuşlar yeryüzüne değil, kalbime konuyordu sanki;
çünkü insan bazen
birini görmez —
ona doğru açılır.

Devamını Oku
Hikmet Büyükoğlu

Zaman, köhne bir hançer gibi ruhun kınında paslanırken; özlemek, bir imparatorluğun başkenti yakılırken ayakta kalan o tek kutsal mabet gibi sessiz ve vakurdur. Hasret dediğin; mürekkebi kandırılmış bir kâtip gibi, kaderin sayfalarına hep eksik harfler düşmektir. Ben seni, Ayasofya’nın kubbesindeki o uçsuz buçsuz sükut gibi, taşın taşa olan kadim borcu gibi bekledim.

Theodora nın o kehribar bakışlarındaki hırslı hüzün süzülüyor şimdi odama. O, koca bir Roma’yı diz çöktüren o mağrur kadın; ipek kaftanının altında nasıl bir kor taşıdıysa, ben de senin adını anarken öyle bir saltanatın yıkılışını seyrediyorum içimde. O nasıl ki tacını ve tahtını bir nefeslik gurura feda ettiyse, ben de varlığımı senin yokluğunun o uçsuz buçsuz gurbetine terk ettim.

"Aşk, vuslatın sarayında köle olmak değil; hasretin zindanında, kendi hürriyetini bir hayalin gölgesine asmaktır."

Devamını Oku
Hikmet Büyükoğlu

Zaman, kadim bir tespih tanesi gibi parmaklarımın arasından kayıp giderken, içimde senden kalan o devasa boşlukla bir başıma kaldım. Seni özlemek; bin yıllık bir şehrin kuşatma altında, açlık ve susuzlukla değil de sadece bir "ses" bekleyerek can çekişmesidir. Nupelda; adın dudaklarımda kuruyan bir vaha, hayalin ise göz kapaklarımın arkasına mühürlenmiş bir sürgün. Sen, bu fani dünyanın gürültüsünde duyduğum en dilsiz feryatsın.


Seni aramak için düştüm yollara. Önce Ninova’nın yıkık dökük kütüphanelerinde, isminin hangi tanrıça ile eş tutulduğunu sordum taşlara. Sükût ettiler. Sonra Babil’in asma bahçelerinde, kokunu taşıyan o efsunlu rüzgârı bekledim; fakat rüzgar, sadece senin yokluğunun tozunu serpti yüzüme. Diyarbakır surlarının o kara ve vakur taşlarına yasladım yorgun ruhumu; her bir taş, senin hasretinle çatlamış birer sabır abidesiydi. On gözlü köprüden akıp giden nehir, senin gözyaşlarının hırçınlığıyla yarışıyordu.

Herkesin bir vatanı vardır Nupelda, benim vatanım ise senin hayalinden kurduğum o ulaşılamaz başkenttir. O başkentte caddeler senin adınla anılır, meydanlarda sadece senin sükûtun yankılanır. Roma’nın yolları nasıl ki mutlak güce çıkarsa, benim bütün düşüncelerim de öylece senin imkânsızlığına varıyor. Ben seninle, İstanbul’un yedi tepesinden aynı anda batan güneşin kederinde buluştum; bir yanım Ayasofya’nın vakarı, diğer yanım Kız Kulesi’nin o bitmek bilmeyen yalnızlığı…

Devamını Oku
Hikmet Büyükoğlu

Dalgaların ritmine uyumlu bir fısıltı gibi yankılanıyordu adı: Pel. O, taş çağlarının sisli sabahlarında doğmuş, çağların karanlık örtüsüne rağmen ışığını hiç kaybetmemişti. Onun hikâyesi, neolitik ve paleolitik çağların eşiğinde, insanlığın henüz hayata şekil vermeye çalıştığı zamanlarda başlamıştı.

Pel, kayaların ve ağaç gövdelerinin arasına oyulmuş ilkel sembollerin içinde yaşıyordu. Onu ilk bulan, Ayak izlerini mamut kemikleri arasında süren genç avcı Atis’ti. Atis, kabilesinin en cesuru, en hızlı kadınıydı. Ama ruhunun en derinlerinde, gücüyle değil, kelimelerle anlam bulan bir yan vardı. Onun gözleri, ilk defa Pel’i gördüğünde yanmış bir ateş gibi parladı. O, bir kadından öte, toprak ve suyun birleştiği yumuşak bir rüzgâr, akarsuyun kayaları şekillendiren sabrıydı.

Pel, kabilenin büyük oğluydu. Onun doğumu, bir ay tutulmasına denk gelmiş, bu yüzden kaderi en başından beri farklı çizilmişti. İnsanlar ona yaklaşırken bir tereddütle bakar, sesinin yankısı bile gölgeleri titretecek kadar büyülüydü. Ama Pel, lanetli değil, kutsanmıştı. Çünkü o, toprağın ve suyun ne dediğini anlayabilen bir dille doğmuştu.

Devamını Oku
Hikmet Büyükoğlu

Göklerin gümüş bir tepsi gibi önümüze serildiği o kadim çağ bitti.
Şimdi şehirler; demirden birer maske, sokaklar ise ruhun soluksuz kaldığı dehlizler.
Ben seni, bu beton ormanının en uçurum kenarında,
Bir güvercinin rüyasındaki o masumiyetle bekledim.
Seni sevmek, bir takvim yaprağının düşüşü değil;
Zamanın kalbinde saklı duran o mutlak saniyeyi bulmaktır.

Devamını Oku
Hikmet Büyükoğlu

Ankara’nın serin taş sokaklarına yaslanmış bir kadındı o. Adı belki kimse için önemli değildi ama her gece şehrin yalnızlığı onun adını sessizce fısıldardı: Ela.
Ela’nın hikâyesi bir şiirin kıvrımlarında başlardı, tıpkı Ahmet Telli’nin “suya yazılmış bir yazı” gibi silinir gibi olan bir çocukluğun hüznünde. Babasını küçük yaşta toprağa verdiğinde öğrendi kaderin elinin ne kadar soğuk olduğunu. Annesi ise bir yas kadını gibi ömrünü acılara dikip bir sabır heykeli oldu. Ve Ela, bir daha kimsenin gözlerinin içine korkusuzca bakamadı.

Ankara’nın rüzgârı gibi inatçı bir kadındı.
“Acıyı bal eyledik,” derdi kendi kendine. Belki Aşık Veysel’in türkülerinden kalma bir öğretiydi bu. Çünkü hayatta başka ne yapabilirdi ki insan? Acılarını cebine koyup yürürdü, her sabah Ulus’un, Kızılay’ın kalabalığında kaybolurken.

Devamını Oku