Dolunayın aydınlatmaya çalıştığı, koyu mavi gecenin geç saatlerinde, giderek büyüyen, canlanan umtlarla açtı gözlerini doğaya..
Ürkek, çekingen ve biraz titrek bir sesle merhaba dedi dolunaya. Tanımıyordu, korkuyordu, konuşmak istiyordu. Hayır! sadece korktuğunu belli etmemeye çalışıyordu dolunaydan. Bilemezdi ki, ya bir kötülük yaparsa veye canını yakarsa...
Dolunay, sarmaşık fidanının bu halini görünce fazla dayanamadı ve gecenin ürperten sessizliğine inat, kahkahalar atmaya başladı. Gülüyor, gülüyor, gülüyordu...
Galiba haklıydı dolunay, sarmaşık fidanının halini görüpte gülmemek kolay değildi. Bir anda ayışığında bir kaç gümüş damla toprağa süzüldü. Maalesef ağlıyordu sarmaşık. Yalnızdı, üşüyordu, korkuyordu... Bir an duraksadı, acaba yaşamı böylemi devam edecekti. Kafasından tak bir sözcük geçiyordu: yaşam...
Aradan uzun zaman geçti, sarmaşık fidanı büyüdü, büyüdü, kocaman oldu. Birgün sarıldığı bahçe duvarından sıkıldığını düşündü. Evet, doğru düşünüyordu, sıkılmıştı. Aslında duvardan değil, bütün bahceden sıkılmıştı. Biraz düşündü, sorunun kaynağını anlamıştı. O; ağaçlardan, duvardan, bahçeden değil, sarılmaktan sıkılmıştı. Her zaman bir şeylere sarılarak uyumak, birilerine muhtaç gibi yaşamak zoruna gitmeye başlamıştı. Kendi kendine söylenerek ayaklandı: Ben ayaklarımın üstünde durabilecek biriyim, kimseye muhtaç değilim, deyip köşe başındaki yıkık konağın bahçesine daldı, toprağa sırtüstü uzanarak özgürlüğün tadını çıkarmaya başladı...
Hafif esintili bir bahar akşamı, yıldızları seyrederken, dolunayın yan bahçeyi hayran bakışlarla seyrettiğini fark etti. Meraklandı, acaba neydi dolunayı bu kadar etkileyen. Merakı giderek arttı, görmeyi çok istiyordu. Ama bir sorun vardı: Duvar! kocaman bir bahçe duvarı görmesine engel oluyordu. Başka çaresi yoktu, mecburdu duvara tırmanmaya, hem de sarılarak tırmanacaktı. Dayanamadı, duvara sarıldı. Uzun zamandır hiçbir şeye sarılmadığından zorlanıyordu... Duvarın üstüne çıkması an meselesiydi, ama kolları çok yorulmuştu, son bir gayretle ve içindeki merakın verdiği azimle doruğa ulaştı. Yapraklarıyla yüzündeki terleri silip, gözkapaklarını araladığında o mucizeye tanıklık etmeye başladı. Gözlerine inanamıyordu; karşısında dünyanın bütün bitki türlerini barındıran kocaman bir bahçe vardı. Sanki burası cennet denilen yerin bir yansımasıydı. Ve az ilerde gördüğü, dolunayı hayran bırakan güzelliğin varoluşu karşısında dona kaldı. Evet dedi, gerçek mucize bu olmalıydı. Gül tomurcuğu büyüleyici bir şekilde, sanki peri kızlarıyla dans edercesine açılyordu. Öyle bir dans ki, bahçenin bütün canlılarını her saniye daha da kendilerinden geçiriyordu. Sarmaşık hayatında ilk defa böyle tarifsiz doğa olayını, böyle doğal yaradılışı yaşıyordu. Ve çoktan güle aşık olmuştu. Öyle bir aşk ki, sarmaşığın kalbine yıldırım hızıyla düşmüştü...
Aradan günler geçti, sarmaşık her geçen günle daha da bağlanmaya başladı. Güle hoş görünmek için elinden geleni yapıyordu. Sürekli bir yerlere sarılıyor, duvara, bahçedeki ağaçlara... Hem bakmaya kıyamadığını söylüyor, hem de bakmaya doyamıyordu...
çatı katındaki odanın
kuytu bir köşesinde
kumaşındaki eski yağmurların
hüzünlü kokusuyla