MAVERA-Sufi Muhabbet Mesaj Detayi Antoloji.com

Gönderen: Adem Kılıç
Alan:   Grup:MAVERA-Sufi Muhabbet
Tarih: 02.05.2012 01:39
Konu: Yn: Yn: [mavera-sufi-muh..]

Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.
Bediüzzaman

Risâle-i Nur mesleğinin birkaç esâsı
Bediüzzaman, beşeri Risâle-i Nur'la sefâhet ve dalâletten kurtarırken, korku ve dehşet vermek tarzını tâkip etmiyor. Gayr-i meşrû bir lezzetin içinde yüz elemi gösterip, hissi mağlûp ediyor. Kalb ve ruhu hissiyâta mağlûp olmaktan muhâfaza ediyor. Risâle-i Nur'da muvâzenelerle küfür ve dalâlette, bir zakkum-u Cehennem tohumu olduğunu ve dünyada dahi Cehennem azapları çektirdiğini ve İmân ve İslâmiyet ve ibâdette bir Cennet çekirdeği ve leziz lezzetler ve zevkler ve Cennet meyveleri bulunduğunu, dünyada dahi bir nevi mükâfata nâil eylediğini ispat ediyor.

Risâle-i Nur, nifak ve şikâkı, tefrikayı, fitne ve fesâdı kaldırıp, kardeşliği, uhuvvet-i diniyeyi, tesânüd ve teâvünü yerleştirir. Risâle-i Nur mesleğinin bir esâsı da budur.

Risâle-i Nur, gurur ve kibir ve hodfüruşluk ve zillet gibi, ahlâk-ı seyyieden kurtararak, tevâzu ve mahviyet ve izzet ve vakar gibi güzel ahlâklara sahip kılar.

Risâle-i Nur, insan olan bir insana, acz ve fakrını derk ettirir. Bediüzzaman der ki: 'İnsan, acz ve fakrını anlamakla, tam Müslüman ve abd olur.'

Lügatçe;
sefâhet: Zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük-dalâlet: Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma-hiss: duygu, Bedendeki his uzuvlarından birisini müteessir eden bir şeyin mevcudiyetini idrak eylemek-muvâzene: karşılaştırma-nifak: ikiyüzlülük, dinde riyâ, bölücülük-şikâk: ikilik, ittifaksızlık-tefrika: Ayrılık, bölünme-fitne: bozgunculuk; azdırma, baştan çıkarma, karışıklık-fesâd: Bozukluk ve fenâlık, karışıklık, haddi aşıp zulmetmek-uhuvvet-i diniye: Din kardeşliği-tesânüd: Dayanışma, birbirini destekleme-hodfüruşluk: Övünerek kendini beğendirmeye çalışan-zillet: Aşağılık, horluk, alçaklık-ahlâk-ı seyyie: çirkin, kötü ahlâk-derk: İyice anlamak, idrak etmek.

EY Nefisim niçin sabırsızlanıyorsun?

Ey sabırsız nefsim! Acaba, geçmiş günlerdeki ibâdet külfetini ve namazın meşakkatini ve musîbet zahmetini bugün düşünüp muztarip olmak, hem gelecek günlerdeki ibâdet vazifesini ve namaz hizmetini ve musîbet elemini bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek hiç kâr-ı akıl mıdır?
Şu sabırsızlıkta misâlin şöyle bir sersem kumandana benzer ki: Düşmanın sağ cenah kuvveti onun sağındaki kuvvetine iltihak etmiş ve ona taze bir kuvvet olduğu halde, o tutar, mühim bir kuvvetini sağ cenâha gönderir, merkezi zayıflaştırır. Hem, sol cenahta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden büyük bir kuvvet gönderir. 'Ateş et! ' emrini verir. Merkezi bütün bütün kuvvetten düşürtür. Düşman işi anlar, merkeze hücum eder, târ ü mâr eder.

Evet, buna benzersin. Çünkü, geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalbolmuş. Elemi gitmiş, lezzeti kalmış; külfeti, kerâmete iltihak ve meşakkati, sevâba inkılâb etmiş. Öyle ise, ondan usanç almak değil, belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddî bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise, mâdem gelmemişler, şimdiden düşünüp usanmak ve fütur getirmek, aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp, bağırıp çağırmak gibi bir divâneliktir.

Mâdem hakikat böyledir, âkıl isen, ibâdet cihetinde yalnız bugünü düşün. Ve, 'Onun bir saatini ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvî bir hizmete sarf ediyorum' de. O vakit senin acı bir fütûrun, tatlı bir gayrete inkılâb eder.

İşte ey sabırsız nefsim! Sen, üç sabır ile mükellefsin: Birisi tâat üstünde sabırdır, birisi mâsiyetten sabırdır, diğeri musîbete karşı sabırdır.

Aklın varsa, şu Üçüncü İkazdaki temsilde görünen hakikati rehber tut. Merdâne, 'Yâ Sabûr' de, üç sabrı omuzuna al. Cenâb-ı Hakkın sana verdiği sabır kuvvetini, eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musîbete kâfi gelebilir. Ve o kuvvetle dayan.

Lügatçe;
cenah: yön, taraf, kanat-târ ü mâr: Dağıtma, perişan etme-âkıl: Akıllı-fütûr: Usanç, gevşeklik-mükellef: Yükümlü, vazifeli-tâat: ibâdet, itaat-mâsiyet: İtaatsizlik, isyan, günah-Sabûr: Çok sabırlı olan Cenâb-ı Hak.