Gruplarınızı Görmek İçin Üye Girişi Yapın
Hz. Cabir (ra) anlatıyor: Hz. Peygamber (sav) buyurdular ki:
“Satışında, satın alışında, borcunu ödeyişinde cömert ve kolaylaştırıcı davranan kimseye Allah rahmetini bol kılsın.”
(Buhari, Büyü 16)
Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak (c.c) , Bakara suresi 224. ayetinde mealen şöyle buyuruyor
İyilik etmemek, takvaya sarılmamak, insanlar arasını ıslah etmemek yolundaki yeminlerinize Allah'ı siper yapmayın. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Herşeyi maddiyatta arayanların akılları gözlerindedir.
Göz ise, ma'neviyatı göremez.
Bediüzzaman
Namazı terk eden, ettiği zararı anlar ama iş işten geçer
Arkadaş! Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir ki, her ruhu celb ve cezb etmek namazın şe'nindendir. Namazın erkanı, Fütuhat-ı Mekkiye'nin şerh ettiği gibi, öyle esrarı havidir ki, her vicdanın muhabbetini celb etmek, namazın şe'nindendir. Namaz, Halık-ı Zülcelal tarafından her yirmi dört saat zarfında tayin edilen vakitlerde manevi huzuruna yapılan bir davettir. Bu davetin şe'nindendir ki, her kalb, kemal-i şevk ve iştiyakla icabet etsin ve mi'racvari olan o yüksek münacata mazhar olsun.
Namaz, kalblerde azamet-i İlâhiyeyi tesbit ve idame ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlahiyenin kanununa itaat ve nizam-ı Rabbaniye imtisal ettirmek için yegâne İlahi bir vesiledir. Zaten insan, medeni olduğu cihetle, şahsî ve ictimaî hayatını kurtarmak için, o kanun-u İlahiye muhtaçtır. O vesileye müraat etmeyen veya tembellikle namazı terk eden veyahut kıymetini bilmeyen, ne kadar cahil, ne derece hasir, ne kadar zararlı olduğunu bilahare anlar, ama iş işten geçer.
Lügatçe;
celb: Kendi tarafına çekmek-cezb: Kendine doğru çekme-şe'n: tavır, hal, birşeyin özelliğinin fiilî görünümü, neticesi ve eseri-erkan: Rükünler. Esaslar. Temeller-esrar: Gizli sırlar-azamet-i İlâhiye: Allah`ın büyüklüğü-tesbit: Sağlam olarak yerleştirme-idame: Devam ettirmek-tevcih: Yöneltmek, çevirmek-imtisal: Uyma, sarılma-hasir: Hüsranda olan. Sapıtan, dalâlete giden. Azgın.
İnsan, İslamiyet sayesinde, ibadet saikasıyla bütün Müslümanlara karşı sabit bir münasebet peyda eder ve kavi bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise, sarsılmaz bir uhuvvete, hakiki bir muhabbete sebep olur. Zaten heyet-i ictimaiyenin kemaline ve terakkisine ilk ve en birinci basamaklar, uhuvvetle muhabbettir.
Lügatçe;
imtisal: Uyma, sarılma, yapışma-nehiy: Yasak etmek, Allah'ın yasaklamaları-ictinab: Çekinmek. Sakınmak-heyet-i içtimaiye: Sosyal toluluk-nisbet: Münâsebet, yakınlık, bağlılık-ahkam-ı diniye: Dinî hükümler-mesalih-i umumiye: genel maksat ve faydalar-nevahi: yasaklar-payimal: ayak altında kalma-saika: sevkeden, yönlendiren sebep-kavi: kuvvetli-uhuvvet: Kardeşlik, din kardeşliği, samîmi dostluk-terakki: Yükselme, ilerleme.
Namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır
('Namaz dinin direğidir' Hadîs-i şerif)
Namaz ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır, hem namazsız adam ne kadar divâne ve zararlı olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde kat'î anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, gör:
Bir zaman, bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, herbirisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta, has ve güzel bir çiftliğine ikâmet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki:
'Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bâzı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır; hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyâre bulunur. Sermâyeye göre binilir.'
İki hizmetkâr ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat, o masraf içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermâyesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan, istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara mumara verip zâyi eder. Birtek altını kalır. Arkadaşı ona der:
'Yahu, şu liranı bir bilete ver. Tâ, bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyâreye bindirirler. Bir günde mahall-i ikâmetimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun.'
Acaba, şu adam inad edip, o tek lirasını bir defîne anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, muvakkat bir lezzet için sefâhete sarf etse; gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?
Lügatçe;
hâkim: Hükmeden, hâkimiyet sahibi-mübâyaa: Satın alma-muvakkat: Geçici; kısa bir zaman, vakitli, fâni.